SEÇKİN UZMAN VE PROFESYONEL ÖĞRETMENLER

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam57
Toplam Ziyaret70971

AS-AZ

belirlenen diğer görevlerini yapan, bağımsız yüksek bir mahkeme. Buna Askeri Danıştay da denir.
ASKERİ MÜZE;
Alm. Armeemuseum, Fr. Musee Militaire, İng. Military Museum. Askeriyeye ait tarihi malzemelerin
teşhir edildiği yer. Askeri Müzenin kuruluşu çok eskidir. Yalnız, başlangıcı bugünkü müze anlayışından
uzaktır. Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethedince Topkapı Sarayı bahçesi içindeki Aya İrini
Kilisesini camiye çevirtmedi. Burası silah ve mühimmat hazinesi olarak kullanıldı. Buraya “Cebehane”
ismi verildi. O zamandan Üçüncü Ahmed devrine kadar Cebecilerin kontrolü altında silah ve
mühimmat deposu olarak muhafaza edildi.
Üçüncü Ahmed Han bir “Askeri Müze” kurulması gerektiği düşüncesinden hareketle; 1726 senesinde,
Cebehane’deki silah ve gereçlere düzen vermek için “Dar-ül-Esliha”yı kurdurdu. Bu tarih Askeri
Müzenin, müze anlamına uygun kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir. Dar-ül-Esliha, Üçüncü Selim Han
ve İkinci Mahmud Han zamanlarındaki yeniçeri ayaklanmaları sırasında yağmalandı. Özellikle 1826’da
yeniçeriliğin kaldırılması sırasında buradaki eşyaların da yeniçerilere aid olduğu düşünülerek bir çok
kıymetli eşya tahrib edildi. İkinci Abdülmecid Han zamanında “Harbiye Ambarı” adını aldı. Tophane- i
Amire müşiri Fethi Ahmed Paşanın gayretiyle “Müze-i Askeri” adıyla yeniden kuruldu ve daha sonra
adı “Asar-ı Atika-i Müze-i Hümayun” olarak değiştirildi.
Müze; harp silah ve gereçlerini ihtiva eden “Mecmua-i Asar-ı Esliha-i Atika” ve arkeolojik eserleri ihtiva
eden “Mecmua-i Asar-i Atika” adlı iki bölümden meydana gelmişti. Mecmua-i Asar-ı Atika bölümü daha
sonra Osman Hamdi Bey tarafından Çinili Köşke taşınarak bugünkü “Arkeoloji Müzesi”nin temeli
atılmıştır. Abdülaziz Han zamanında önemini kaybeden müze, tekrar Harbiye Ambarı haline gelmiş ve
Kıyafethane bölümü buradan alınarak Sultanahmed’deki Elbise Ambarı denilen yere götürülüp
“Yeniçeri Müzesi” adı altında sergilenmiştir.
İkinci Abdülhamid zamanında Ahmed Muhtar Paşanın başkanlığında kurulan heyetin hazırladığı
projeler Sultan’a arz edilmiş ve İkinci Abdülhamid Hanın emriyle, Yıldız Sarayı bahçesinde büyük bir
silah müzesi kurulması kararlaştırılmıştır. Fakat bu çalışmalar da neticesiz kalmış ve İkinci Meşrutiyetin
ilanından sonra Tophane Müşiri Ali Rıza Paşa aynı projeyi uygulamak için Padişah'tan izin aldıktan
sonra Ahmed Muhtar Paşanın başkanlığında bir kurucu Müze Komisyonu teşkil edilmiştir. Bu
komisyon İstanbul içinden ve dışından çeşitli silahların toplanmasını sağlamış, fakat bina seçimi
yapılmadığından bunlar Aya İrini Kilisesinde toplanmıştır. Daha sonra Harbiye Nazırı Mahmud Şevket
Paşa, Ahmed Muhtar Paşayı “Esliha-i Askeriye Müzesi”ni kurmakla görevlendirmiş ve kendisini ilk
Askeri Müze müdürü olarak tayin etmiştir. 1908-1923 yılları arasında müdürlük yapan Ahmed Muhtar
Paşa, müzenin adını “Müze-i Askeri-i Hümayun” olarak değiştirmiş, kütüphane, atış poligonu kurmuş
ve Yeniçeri Mehterhanesini aslına uygun olarak “Mehterhane-i Hakani” adıyla faaliyete geçirmiştir. Bu
arada yayın hayatına da giren Askeri Müze, Ahmed Muhtar Paşa’nın oğlu Sermet Muhtar (Aluş) Bey
tarafından Fransızca ve Türkçe olarak hazırlanan üç ciltlik Müze Rehberi’ni ve Mehter müziği
notalarını “Mehterhane-i Hakani Notaları” adıyla yayınlamıştır. Müzenin adı daha sonra “Askeri
Müze” olarak değiştirildi.
İkinci Dünya Harbi sırasında savaşın Türkiye’ye sıçrayabileceği düşünülerek kıymetli eşyanın bir kısmı
Ankara’ya ve diğer kısmı 1944’de Niğde’ye gönderilmiş, 1948’de müze olarak Maçka Kışlası verilmiş,
1949’da bütün eşyalar İstanbul’a geri getirilmiş, 1949-1955 yılları arasında bütün eşyanın sayımı, devir
ve teslimi yapılmış ve envanter kayıtları yenilenmiştir. 1955 yılında Maçka Kışlası, Teknik Üniversiteye
devredilmiş ve buradaki eşyalar eski Harbiye Jimnastikhanesine taşınmıştır. Daha sonra Harbiye
Yedek Subay Okulundaki modern binasına taşınan “Askeri Müze”, muhteşem tarihimizin silah,
araç-gereç ve kıyafetlerini modern müzecilik anlayışına uygun olarak sergilemektedir.
Müzede çok çeşitli silahlar bulunmaktadır. Bunlar arasında kılıçlar, topuzlar, tüfekler, zırhlar, kalkanlar,
toplar, oklar ve her türlü ateşli silahlar en fazla olanlardır. Ayrıca birçok ünlü kişinin silahı, çeşitli askeri
giyim eşyaları, sancak ve kıymetli ganimetler müzeyi süslemektedir. Bunların yanında, güzel bir
kütüphanesi de olan Askeri Müzede, haftanın belirli günlerinde mehter marşları halka açık olarak
mehter bölüğü tarafından icra edilmektedir.
ASKERİ OKULLAR;
Alm. Militärschulen, Fr. Ecoles militaires, İng. Military Schools . Türk silahlı kuvvetlerinin subay ve
astsubay ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan eğitim kurumları. Ordunun subay ihtiyacını yetiştiren
okullar, askeri liseler ile harp okullarıdır. Askeri liseler, Kuleli (İstanbul), Işıklar (Bursa), Deniz Lisesi
(İstanbul), Maltepe (İzmir) askeri liseleridir. Eğitim ve öğretim süresi bir yılı hazırlık olmak üzere dört yıl
olan bu okulları bitiren öğrenciler Harp Okullarına alınırlar.
Harp okulları: Kara Harp Okulu (Ankara), Deniz Harp Okulu (İstanbul), Hava Harp Okulu (İstanbul). Bu
okullara her sene askeri liseleri bitirmiş öğrenciler ile sivil liselerin fen ve matematik bölümünü bitirmiş
öğrenciler arasından imtihanla lazım olduğu kadar öğrenci alınır. Eğitim ve öğretim süreleri dört yıldır.
Harp okullarının yanı sıra Gülhane Askeri Tıp Akademisi bünyesinde askeri tabip yetiştiren askeri tıp
fakültesi kurulmuştur.
Harp okullarını bitiren öğrenciler, teğmen rütbesiyle subay sınıf ve atış okullarında bilgi ve becerilerini
arttırırlar. Silahlı kuvvetler hesabına fakülte veya yüksek okulları bitiren subaylar ile yedek subay
adayları, bağlı oldukları sınıf ve branşlarla ilgili bilgi ve becerilerini arttırmak için bu okullarda eğitim
görürler. Eğitim süreleri, sınıf özelliklerine göre üç ayla bir yıl arasında değişmektedir.
Astsubay hazırlama okulları, sivil ortaokulları bitirenler arasından imtihanla öğrenci alırlar. Bunların
eğitim ve öğretim süreleri üç yıldır. Astsubay Hazırlama Okulları; Genelkurmay Başkanlığına, kara,
deniz, hava kuvvetleri komutanlıkları ile Jandarma Genel Komutanlığına bağlı muhtelif yerlerde vardır.
Astsubay Sınıf Okullarına, Astsubay Hazırlama Okulları ile sivil liseleri bitirenler arasından imtihanla
öğrenci alınır. Bu okullarda öğrenciler, uzmanlık alanlarını temel alan eğitim ve öğretimi görürler.
Öğretim süresi bir yıldır.
Harp Akademileri; Genelkurmay Başkanlığı kuruluşunda askeri akademik eğitim-öğretim yapan, Silahlı
Kuvvetlere komutanlık ve karargah subayı niteliklerine sahip kurmay subay ile taktik ve stratejik
seviyede sevk ve idare elemanı yetiştiren, kamu ve özel kesimin yüksek seviyedeki yöneticilerini milli
güvenlik konularında hazırlayan, özellikle stratejik düzeyde araştırma ve geliştirme yapan bir bilim ve
ihtisas kuruluşudur.
Harp Akademileri; Kuvvet Harp Akademileri (Kara-Deniz-Hava), Silahlı Kuvvetler Akademisi ile Milli
Güvenlik Akademisinden oluşur.
ASKERİ ŞURA;
Alm. Militärrat, Fr. Conseil de revision, İng. Recruiting board. Yalnız barış zamanında askeri
meseleler ve Silahlı kuvvetlerle ilgili konularda görüş bildirmek ve diğer kanunlarla kendisine verilmiş
olan işleri yapmakla görevli kurul. 22 Nisan 1341 tarih (1925) ve 636 sayılı kanunla “Şura-yı Askeri”
adıyla kuruldu. Bazı değişiklikler geçirdikten sonra 17 Temmuz 1972 tarih ve l6l2 sayılı kanunla
yeniden teşkilatlandırıldı.
Şura her yıl Başbakanın veya Genelkurmay Başkanının başkanlığında, Milli Savunma Bakanlığı,
Kuvvet Komutanları, Ordu Komutanları, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri, Donanma Komutanı ve
Şura üyeliğine tayin edilen Orgeneral ve Oramirallerin iştirakiyle toplanır. Askeri Şura üyeleri,
kendilerinin, kendilerinden kıdemli veya aynı kıdemde olan general ve amirallerin terfi veya
emeklilikleri ile ilgili toplantılara katılamazlar.
Askeri Şuranın Genel Sekreteri, Genel Kurmay İkinci Başkanı’dır.
ASKERLİK;
Alm. Wehrdienst, Fr. Servise Militaire, İng. Military service. Türk vatanını, istiklal ve cumhuriyetini
korumak ve kollamak için harp sanatını öğrenmek ve yapmak mükellefiyeti. Askerlik deyince akla
asker gelir. Asker; askerlik mükellefiyeti altına giren erbaş ve erlerle, özel kanunlarla Türk Silahlı
Kuvvetlerine intisab eden ve resmi bir kıyafet taşıyan şahsa denir.
Dünya tarihine, askerliği şan ve şerefle yazmış tek millet Türklerdir. Yaratılışlarındaki asalet, İslamın
şerefiyle birleşince askerlik tarihinin unutulmaz destanlarını yazmışlardır. Asker deyince Türk, Türk
deyince asker akla gelmiştir. Dünya orduları içinde çeşitli muharebe usullerini en iyi bilen ve uygulayan
Türk askeri, yıldırım harbinin de ilk ve en güzel örneklerini iman, cesaret ve kabiliyeti ile çok defa
ortaya koymuştur. Türk askerinin karşısında ekseriya tek milletin ordusu değil, müttefik ordular zor
dayanmış ve ekseri mağlub olmuşlardır. Birinci Kosova, Niğbolu, İkinci Kosova, Varna, Mohaç Meydan
muharebeleri ve İstiklal Harbi bunun en güzel örnekleridir.
Türk milleti ve Türk askeri normal zamanlarda ana karakterinin gereği olarak barış severdir. İnsan
sevgisi ile doludur. Ülke savunmasında ve savaşta kükremiş arslan gibi cesur ve mücadelecidir. Onu
bu hale getiren hiç şüphesiz kutsal bir gaye için savaşmaktan çekinmemesi ve “kalırsam gazi, ölürsem
şehid” inancıdır.
Türk ordusunda hizmet görmüş olan Fransız Conte de Bonneval, Türk askeri için; “Türk askeri
kahraman, sabırlı, yorulmak bilmez, kanaatkar ve ateş karşısında emsalsizdir. Usta ve muktedir bir
komutan, bu askerlerle, dünyanın bir kutbundan diğer kutbuna muzaffer olarak gidebilir.” demiştir.
Askerlik kanununa göre, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu sağlam her erkek, askerlik yapmakla görevlidir.
Bu hizmet yirmi yaşına girince başlar. 41 yaşına girince sona erer. Yirmi yaşına girdiği Ocak ayından
kırk bir yaşına girdiği Ocak ayına kadar geçen yirmi bir yıllık süreye “Askerlik Çağı” denir. Bu çağ üç
devreye ayrılır:
l. Yoklama devri: Asker olabilecek bir insanın askerlik çağına girdiği yılın Ocak ayının birinci
gününden, Askerlik Şubesinden gönderilinceye kadar geçen süreyi içine alır. İlk ve son yoklama olmak
üzere ikiye ayrılır. İlk yoklamada, kimlik, adres ve askere alınacakların miktarları tesbit edilir. Bu 1
Nisan ile 15 Mayıs tarihleri arasında yapılır. Son yoklama yirmi yaşına girince başlayıp askerlik kararı
aldırmayı içine alır. Bu 1 Temmuz 31 Ekim tarihleri arasında olur.
2. Muvazzaflık devri: Askerliğine karar alınmış şahsın, Askerlik Şubesinden sevk tarihinden
başlayarak terhis tarihine kadar devam eder. Bu süre kanunla belirlenir.
3. Yedeklik devri: Askerin terhis olduğu zamandan 41 yaşına girilen senenin Ocak ayının birinci
gününe kadar olan devredir. Bu devre içinde eğitimin tazelenmesi, yeni silahların öğretilmesi için kısa
sürelerle askere çağrılabilir. Seferberlik ilanında ise tekrar askere alınabilirler.
Terhisten sonraki üç ay içinde, diğer seneler ilan edilen zamanda Askerlik Şubesine uğramayan
yükümlüler cezalandırılırlar.
Er ve erbaşlar için muvazzaflık süresi on beş aydır. Bu zaman, Bakanlar Kurulu kararıyla iki ay
kısaltılıp uzatılabilir. Yüksek öğrenim görmüş olanlar on iki ay yedek subaylık, silahlı kuvvetlerin
ihtiyacı dışında kalanlar altı ay askerlik yaparlar.
Bedelli askerlik: Yabancı bir ülkede bir yıl süreyle işçi veya iş veren olarak bulunanlardan askerlik
çağına girenlere uygulanan sadece temel eğitim (iki ay) şeklindeki askerlik hizmetidir. Şartları
taşıyanlar, her sene hükumetçe tesbit edilen Türk lirası karşılığı yabancı ülke parasını, askerliğe
başvuru tarihinden başlıyarak 32 yaşını tamamladıkları yılın sonuna kadar ödeme
mecburiyetindedirler. 27 Nisan 1986 yılında bedelli askerlikle ilgili bir kanun çıkarıldı. Bu kanunun
çıktığı tarihten önce bakaya ve yoklama kaçağı olanlar, 1988 Nisan ayı sonuna kadar müracaat
ettiklerinde bedelli askerlikten (üç aylık temel eğitim) hükumetçe belirlenen ücreti ödemek şartıyla
istifade edebileceklerdi.
Aynı kanuna göre; Silahlı Kuvvetlerin ihtiyacından fazla asker geldiğinde istekli olanlar kura karşılığı
bedelli askerlik yapabilmektedirler.
Döviz karşılığı askerlik yapanlar için Temel eğitim süresi 2 ay, bedelli askerlik yapanlar için Temel
eğitim süresi 3 aydır.
Askerlikle İlgili Tanımlar
Yükümlü: Askerlik hizmetini 1111 sayılı Askerlik Kanunu'na göre yapmak mecburiyetinde olan erkek
Türk vatandaşına yükümlü denir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan her erkek 1111 sayılı Askerlik
Kanunu'nun birinci maddesi gereğince askerlik yapmaya mecburdur.
Saklı: 20 yaşına girmiş oldukları halde isimlerini nüfus kütüğüne yazdırarak nüfus cüzdanı almamış
olanlara saklı denir.
Yoklama kaçağı: Mazereti olmaksızın kanuni süresi içerisinde son yoklamasını yaptırmayanlara
yoklama kaçağı denir.
Bakaya: Kanuni mazereti olmaksızın celbe icabet etmeyerek sevkini yaptırmayanlar ile celbe icabet
ederek sevkini yaptırdıkları halde kıt’alarına katılmayanlara veya geç katılanlara bakaya denir.
Firar: Kıt’asından veya vazifenin isbatı vücut etmeye mecbur ettiği mahalden izinsiz altı günden fazla
uzaklaşmaya firar denir.
İzin tecavüzü: İzin müddetini mazeretsiz altı gün geçirmeye izin tecavüzü denir.
Hava değişimi tecavüzü: Hava değişimi müddetini mazeretsiz altı gün geçirmeye hava değişimi
tecavüzü denir.
Ertesi yıla terk: Kanuni mazeretleri sebebiyle müteakip yıl işlem göreceklere yapılan işleme ertesi yıla
terk denir.
Sevk tehiri: Kanuni mazeretleri sebebiyle silah altına alınma işleminin geciktirilmesine sevk tehiri
denir.
Yükümlü sayısı (esnan): Askerlik görevini yapanlar dahil olmak üzere halen muvazzaflık hizmetlerini
yapmak için kıt’alarda bulunanlar, yedeğe alınmış yedek subay ve astsubaylar, yoklama kaçakları,
bakayalar, kanuni sebeplerle sevkleri tehir edilenler ve askerlik şubelerinde yabancı kütük defterlerine
kayıtlı olan yabancı personelin tamamına esnan denir
ASLAN (Felis leo);
Alm. Löwe, Fr. Lion, İng. Lion. Familyası: Kedigiller (Felidae). Yaşadığı yerler: Afrika, Arabistan, İran
ve Hindistan bölgeleri. Özellikleri: 2 m uzunluk, 1 m yükseklik. Erkeği 250 kg, dişisi 150 kg ağırlıkta.
Ömrü: 25-30 sene. Çeşitleri: Meşhurları Senegal, Kap, İran, Hindistan ve Berber aslanı.
Kedigiller ailesinin en büyük etoburu. Geniş alınlı, güçlü çeneli, uzayıp çekilebilen tırnaklı, sarımtrak
kısa ve yatık tüylüdür. Kuyruğunun ucu püsküllüdür. Erkek aslanın başının etrafı uzun ve güzel bir
yele ile süslüdür. Omuzlarının üzerine kadar dağılan bu perçem, kızdığı zaman kabarır.
Görkemli yelesi, olağanüstü kuvveti, azamet ve cesaretinden dolayı “Hayvanlar Kralı” olarak tanınır.
Yelenin boyun ve göğsü sarış şekline göre; Berber aslanı, Senegal aslanı, İran aslanı, Hindistan
aslanı, Kap aslanı gibi çeşitlere ayrılırlar.
Aslanın dili büyük ve diken gibi sert kıllarla örtülü olduğundan, yalarken avının derisini ve iri kemiklerin
etini sıyırır. Bu dehşetli hayvan, pençesi ile avladığı canlı hayvanlarla geçinir. Kendi avından karnını
doyurunca geriye kalanı terk edip, bir daha o leşi yemez. Hayvanat bahçelerinde bulunan aslanlara
günde 5-6 kg taze öküz veya dana eti verilir.
Aslan; kuvvet, çeviklik ve cesaret sembolüdür. O kadar kuvvetlidir ki, kuyruğunun bir darbesi ile bir
insanı devirebilir. Bir pençe darbesi ile de bir atın bel kemiğini kırar. Gece, dere ve ırmak
kenarlarındaki sazlıklarda pusuya yatarak su içmeye gelen ceylan, maymun ve zebra gibi hayvanları
bekler ve 60-70 km hızla avının üzerine hücum ederek yakalayıp, parçalar. Dolaşmasına ve
avlanmasına mani olan sık ağaçlı ormanlardan kaçınır. Bütün gününü gölgede uyumak ve kendine
çektiği muhteşem ziyafeti tembel tembel sindirmekle geçirir. Gece bastırınca birden canlanır; zira aslan
için avlanmanın tam zamanıdır. Genellikle tek başına, bazan da bir kaç aslan beraber avlanır. Aslanlar
aç gözlü değildir, av için kendi aralarında döğüşmezler. Bir kaç aslan aynı avdan beraberce karınlarını
doyururlar. Erkeğinden daha ufak-tefek olan dişi, en az erkek aslan kadar yırtıcıdır.
Bir sıçrayışta 4-5 m uzağa atlar. Fil ve gergedandan başka büyük hayvanların hepsine saldırır.
Kükremesi dehşetli ve korkunç olup, geceleri kükrediği zaman yarım saatlik mesafedeki hayvanlar bile
korku ve heyecandan ürkerler.
Aslanın kuvvet ve cesaretine rağmen; insanlar, üstü dal ve otlarla örtülü bir çukura düşürmek gibi bazı
tuzaklarla onu yakalarlar. Bazı Afrika yerlileri etini yerler. Birçok bölgelerde de tüyünden halı dokurlar.
Aslan acıkmadıkça hiç bir hayvana saldırmaz. Kendisine hücum edilmedikçe insanlara dokunmaz.
Böyle olmakla beraber bir defa insan etinin tadını aldı mı, insanlar için ciddi bir tehlike teşkil eder.
Tarihe geçmiş insan avcısı aslanlar vardır. Aslan ehlileştirilebilir. Birçok oyun öğretilebilir, fakat gerçek
manada evcilleştirilemez.
Çiftleşme mevsimleri değişiktir. Dişi aslan çiftleşmeden 108 gün sonra 3-4 (bazan altı) yavru doğurur.
Yavrular gözleri açık doğarlar. Yavrularını üç ay emzirir. Önceleri baş ve ayakları benekli sırt ve
kuyrukları enine çizgilidir. Zamanla bu lekeler kaybolur. Anne ve babaları tarafından üç yaşına kadar
korunarak yetiştirilirler. Üç yaşını dolduran erkek yavruların yeleleri çıkmaya başlar, yedi yaşında
olgunlaşırlar.
İnsanoğlu mümkün olduğu kadar aslanı, bulunduğu yerden uzaklaştırmıştır. Mısır, Asur ve Pers
hükümdarları, aslanlarla savaşmayı sembolik görev olarak kabul etmişlerdir. On yedinci yüzyılda bir
Moğol hükümdarı 100.000 askerle aslanları avlamıştır. 40 yıllık bir dönem içinde Romalılar, Roma’ya
50.000’den fazla aslan getirmişti.
Geçen yüzyılın sonlarında Afrika ve Hindistan’ın bazı bölgeleri hariç, her yerde aslanların nesli tükendi.
İnsafsızca katledildiler. Güney Afrika’da çiftliklerin ve medeniyetin yayılmasıyla, 1860 sonuna kadar
vuruldular, tuzağa düşürüldüler ve zehirlendiler. En kibar cinslerinden olan siyah yeleli Kap aslanının
soyu tüketildi. Bugün bazı ülkelerde özel kanunlarla nesilleri korunmaya çalışılmaktadır.
ASLANAĞZI (Antirrhinum majus);
Alm. Löwenmaul. Fr. Müflier (m), İng. Snapdragon. Familyası: Yüksekotugiller (Scrophulariaceae).
Yazın çiçek açan kısa ömürlü, otsu bitkilerden. Bahçe ve parklarda yetiştirilen güzel ve renkli
çiçekleriyle tanınmış bir süs bitkisidir.
ASLANPENÇESİ (Alchemilla vulgaris);
Alm. Frauenmantel Taumentel, Fr. Manteau de Notre-Dame Alchémille vulgaire, İng. Lady’s mantle.
Familyası: Gülgiller (Rosaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Nemli bölgelerde yetişir.
Mavi-yeşil filizlere, yarım daire şeklinde katlanmış çepeçevre testere dişine sahip yaprakları olan bitki.
10-15 cm yükseklikte, mayıs-haziran aylarında çiçek açar. Yeşil küçük çiçekleri vardır. Çayır ve
otlaklarda dere kenarlarında ve bütün Avrupa’da rastlanır.
Kullanıldığı yerler: Çiçekli bitki veya yalnız yaprakları yazın toplanır. Özellikle taninli maddeler
yanında, acı yağ ihtiva eder.
Bu bitki esas olarak düz kasları büzüştürücü olarak etkilidir. Bu sebepten kadın hastalıklarında,
kanamalarda ve ishalde kullanılır. İyileşmeyen yaralarda dışarıdan banyo olarak ve diş etlerinin
kanamasını durdurmada gargara olarak da kullanılır.
ASLİYE MAHKEMELERİ (Bkz. Mahkemeler)
ASMA (Vitis vinifera);
Alm. Rebe, Weinrebe, Fr. Vigne, İng. Vine. Familyası: Asmagiller (Vitaceae). Türkiye’de yetiştiği
yerler: Marmara, Ege, Karadeniz ve Akdeniz bölgeleri.
Mayıs-haziran aylarında çiçek açan çok senelik ağaçsı bir bitki. Gövde üzerindeki kabukları zamanla
koyulaşır ve şeritler halinde ayrılarak dökülür. Sarmal durumdaki yaprakların taban kısımları kalb
biçiminde ve saplıdır. Küçük yeşilimsi renkli ve kokulu çiçekleri bileşik salkım tarzındadır. Çok sayıda
tohum ihtiva eden meyveleri küremsi veya yumurtamsı şekildedir. Meyveleri sarıya bakan yeşilimtrak
ve siyah renktedir. Bazı cinsleri çekirdeksiz meyve verirler. Sert ve kahverengi tohumları yağ ihtiva
eder.
Kullanıldığı yerler: Üzüm meyveleri tartarik asit, tartaratlar, şekerler (Fruktoz ve dekitroz), pektin,
vitaminler (A,B1,B2 ve C), % 2 potasyum ve kalsiyum ditartarat ihtiva eder. Üzüm meyvelerinin
ekonomik değeri çok yüksektir. Taze ve kuru olarak yenildiği gibi, usaresinin mayalanması ile sirke
elde edilir. Üzüm meyveleri kuvvet vericidir. Asmanın yaprakları da kan dindirici ve kuvvet verici
özelliktedir.Halk arasında, asmadan baharda akan su (asma yaşı), deri ve göz hastalıklarına deva
olarak kullanılır. Tohumlarından elde edilen üzüm yağı ishale karşı tavsiye olunmaktadır.
ASMA BİTİ (Bkz. Filoksera)
ASMA KÖPRÜ (Bkz. Köprü)
ASPİR (Carthamus inctorius);
Alm. Förber safflor, Fr. Carthame, İng. False saffron, safflower. Familyası: Bileşikgiller (Compositae).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Orta ve Güney Anadolu.
Temmuz-eylül ayları arasında turuncu renkte çiçekler veren, 60 cm kadar yükseklikte, 1-2 senelik,
tüysüz bir bitki. Yapraklar mızraksı, sapsız, gövdeyi sarıcı, kenarları dişli ve dişlerin uçları dikenlidir.
Çiçeklerin hepsi tüp şeklinde ve erdişil (erkek ve dişi)dir. Meyveler 6-7 mm uzunluğunda koni
şeklindedir.
Vatanı Arabistan olan bir kültür bitkisidir. Orta ve Güney Anadolu’da yetiştirilmektedir. Anadolu’da
yetişen yabani türleri de vardır. Yalancı Safran olarak da bilinir.
Kullanıldığı yerler: Aspir çiçekleri “yalancı safran” ismi altında bir boya maddesi ve hakiki safranın
saflığının giderilmesinde kullanılan bir materyal olarak pek eskiden beri tanınmaktadır. Tohumlarından
elde edilen yağ ise çok acı ve lezzetli olup; dahilen müshil, haricen ise romatizmaya karşı kullanılır.
Otsu kısımları ve meyve küspesi hayvan yemi olarak pek mühimdir.
Çiçeklerinden kartamin ve izokartamin isimli 2 kristalize glikozit elde edilmiştir. Meyvelerinde şeker,
protein ve sabit yağ vardır. Aspir tohumlarından elde edilen yağın verimi % 16,5 kadardır. Yağ elde
edildikten sonra kalan küspe hayvan yemi olarak kullanılır.
Yünlü aspir (Carthamus lanatus): Çiçekleri altın sarısıdır. Yaprakları yapışkan, derin parçalı, üzerleri
tüylü ve kokulu bir türdür. Trakya ve Bilecik çevrelerinde rastlanır.
Kullanıldığı yerler: Yünlü aspir, terletici, kurt düşürücü, adet söktürücü özelliklerinden dolayı tedavide
de kullanılmaktadır.
ASPİRATÖR;
Alm. Aspirator, Fr. Aspirateur, İng. Aspirator. Sıvı ve gaz halindeki akıcı maddeleri ve tozları çekip
emmeye yarayan aletlere verilen isim.
Aspiratörlerden çeşitli sahalarda istifade edilmektedir. Evlerde temizlik maksadıyla kullanılan “Elektrik
süpürgeleri” bir cins aspiratördür. Mutfakta yemek kokularının giderilmesi için de aspiratörler
kullanılmaktadır. Ayrıca modern marangoz atölyelerinde talaş ve tozların atölye dışındaki depoya
aktarılması işini yapan aspiratörler olduğu gibi, tıpta ve cerrahide kullanılan özel şekilde imal edilmiş
aspiratörler de vardır.
ASPİRİN;
Alm. Aspirin, Fr. Aspirine, İng. Aspirin. Asetil salisilik asitten (CgH8O4) ibaret bir müstahzar.
Yurdumuzda reçetesiz satılan aspirinin her türlü ağrıya karşı kullanımı halk arasında çok yaygındır.
Salisilik asit, bir cins söğüt ağacının bitki özünde, keklik üzümü yağında, keçisakalı bitkisinin (Spiraea
ulmaria) çiçeklerinde tabii halde bulunur. Salisilik asidin asetil türevine (kimyasal olarak formülüne
asetil kökü getirilmiş olanına) aspirin denildi.
Aspirin ilk olarak 1853'te Carl Gerhardt tarafından elde edildi. Tıbbi özellikleri ise 1899'da Heinrich
Dresser tarafından keşfedildi.
Aspirinin kullanıldığı yerler:
1. Ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak son derece yaygın kullanılır.
2. Damar içi pıhtılaşma meylinin görüldüğü durumlarda, bu pıhtılaşmayı önlemek için kullanılır. Bu
durumlar üç ana gruptur:
a) Damar duvarı arızaları: Damar sertliği, frengi, tromboflebit,yaralanma ve ezilmeler.
b) Kan akımının yavaşlaması: Kalb yetmezlikleri, varisler, siroz, şoklar.
c) Kan muhteviyatının değişmesi: Siroz, yetersiz oksijen, gebe ve lohusaların ameliyatları, bazı habis
tümörler, iltihabi hastalıklar. Bu durumlarda aspirin, damar içi pıhtılaşmayı önlemede koruyucu olarak
kullanılır.
3. Romatizmal hastalıklarda kullanılabilir; ancak tedavi edici dozunda yan etkiler fazla olduğundan
bugün tercih edilmez.
Aspirinin yan etkileri: Midede kanamalar yapar, akciğerlerde hava yollarını daraltır. Aspirine karşı
vücutta allerji olabilir, kan pıhtılaşma zamanını yükseltir ve kanamalara sebeb olabilir. Beynin bazı
bölgelerini uyararak bulantı-kusma yapabilir, bazı ilaçların etkilerini, dolayısıyla yan etkilerini arttırır.
Kullanılmadığı yerler: Mide ve oniki parmak barsağı ülserleri, kan pıhtılaşmasını sağlayan
trombositlerin çok azaldığı durumlar, karaciğer ve böbrek yetmezliği, allerjik astım, iç kulak arızaları.
Salisilat zehirlenmesi: Yüksek doz aspirin veya salisilat derivesi alındığı zaman ortaya çıkan
belirtilerdir. Bu belirtiler:
1. Aşırı nefes alma,
2. Baş dönmesi,
3. Bulantı, kusma,
4. Kramplar,
5. Kulakların uğultusu,
6. Görme ve işitme bozukluğu,
7. Şaşkın ve dağınık bir hal.
Zehirlenme ağırsa, bu belirtilere kaba bir titreme, çırpınma, ileri derece nefes darlığı, müthiş ter
boşaltma, vücutta su azalması, aşırı ateş, koma eklenebilir.
Zehirlenme tedavisinde yapılacaklar: Teneffüs edilen gaz karışımına % 5-10 karbondioksit katılır.
Toplardamar yoluyla sodyum bikarbonat verilir. İdrar söktürücüler verilir. Delilik ve çırpınma (ihtilaç)
hali çoksa; haloperidol, piperidon adlı ilaç maddeleri verilir.
ASSUAN (Asvan) BARAJI;
Mısır'ın en büyük barajı. Çok eski bir tarım ülkesi olarak bilinen Mısır'ın can damarı Nil Nehridir. Bu
nehrin getirdiği alüvyonlu topraklardan meydana gelen Nil Deltası, iki çöl arasında çok geniş ve verimli
bir arazidir. Her yıl mevsimlik su taşmalarıyla ekili alanlar zarara uğramakta, hem de sınırlı su
kaynaklarına sahib olan ülke bu su potansiyelinden yeterince faydalanamamaktaydı.
Yukarı Nil bölgesinde tarihi ve turistik bir şehir olan Assuan yakınlarında ilk baraj 1902 yılında yapıldı.
Bu baraj, 1912 ve 1934'te yükseltilerek 44 m yüksekliğe eriştirildi. Son olarak yapımı 1970'te
tamamlanan Büyük Assuan Barajı (Sedd-ül-Ali) Ocak 1971'de resmen açıldı. Eski barajın 6 km
güneyinde yer alır. 164 milyar metreküplük muazzam bir su kapasitesine sahib olan bu dev baraj, Nil
Nehrini kontrol altında tutar. Barajın arkasındaki Nasır Gölünde biriken su, Belçika büyüklüğünde bir
alanı kaplamaktadır. Bu su sayesinde çölün kenarında yer alan susuz ve kurak alanlardaki geniş
topraklar tarıma elverişli hale getirilmiştir.
Su, güneşli iklim, kimyasal gübreler ve modern usullerin kullanılması, Mısır tarımcılığını yüksek üretim
seviyesine çıkarmıştır.
ASTATİN;
Alm. Astatin, Fr. Astatine, İng. Astatine. Halojenler sınıfından bir element. Peryodik cetvelin 7A
grubunda bulunur. Elektron dizilişi (Xe) 4f145d106s26p5tir. Bileşiklerinde -1, +1, +5 ve +7 değerliklerini
alabilir. At sembolüyle gösterilen Astatin’in atom numarası 85, atom ağırlığı ise 210’dur. Astatin
tabiatta radyoaktif bozunma sıraları içerisinde çok az oranda bulunur. Yakın zamana kadar bu
elementin var olması gerektiği kabul edildiğinden Eka-İyod olarak adlandırılmaktaydı.
Astatin, elementel halde iken At 2 molekülleri halinde bulunmaktadır. İyod kadar olmamakla beraber
uçuculuk özelliği vardır. Normal şartlarda katı bir maddedir.
ASTEROİT;
Alm. Astero’id, Fr. Asteroi’de (m), İng. Asteroid. Güneş etrafında dönen, gezegene benzer küçük
cisimlere verilen ad. Bunlar planetoidler veya mini planetler olarak da adlandırılırlar. Halihazırda
1600’den fazla asteroitin yörüngeleri tesbit edilmiş ve binlercesi de gözlenmiştir. Mars ve Jüpiter
arasında yer alan birkaç asteroit hariç, bu küçük planetler güneş etrafında bir elips şeklinde
dönmektedirler. Hemen hemen Mars yörüngesinde her ne büyüklükte olursa olsun keşfedilmeyen
asteroit yok gibidir. Diğer taraftan Jüpiter’in üzerindeki bölgede, gözlem yoluyla bilinenlerinden daha
değişik nadir büyüklükte asteroitler de vardır.
Bode Kanunu, Mars ile Jüpiter yörüngeleri arasında başka bir gezegenin varlığına işaret etmiş ve
Uranüs’ün keşfi de bu hipotezi kuvvetlendirmiştir. 1 Ocak 1801’de İtalyan Giuseppe Piazzi tarafından
beklenmeyen bir cisim gözlendi. Yedinci “yıldız” sınıfına girebilecek bir cisim, her gece diğer yıldızlara
göre yerini değiştiriyordu. Bu cismi altı hafta devamlı izleyen Piazzi bunun acayib bir kuyruklu yıldız
olduğunu zannetmişti. Bu arada hasta olan Piazzi, iyileştiğinde cismi gözetlenebilecek bir durumda
bulmadı. Bu haber Almanya’ya ulaştı. Bunun eksik olan gezegen olduğuna inanıldı. Piazzi de buna
“Ceres” ismini verdi.
Ancak Ceres’in tekrar keşfi genç bir Alman matematikçisi Karl F. Gauss tarafından oldu. Göttingen
Üniversitesinde bulunan Gauss, bir yörüngeyi sadece üç gözetlemede hesab edecek bir metot
geliştirmişti. Bundan sonra başka gezegenin keşfi beklenmekteydi. Bu sebepten Heinrich W.M.
Olbers’in 28 Mart 1802’de Ceres’i ararken başka bir cisme rastlaması büyük şaşkınlığa yol açtı. Olbers
bunu “Pallas” olarak isimlendirdi.
Bu olaydan sonra astronomlar yeni asteroitler peşinde koştular. 1 Eylül 1804’de Karl L. Harding "Juno"
ismini verdiği yeni bir cisim buldu. Bu keşiften sonra yeni üç asteroidin yörüngelerini inceleyen Ulbers,
bunların yörüngelerinin birbirlerini Virgo yıldız burcunda kestiğini müşahede etti. Bundan hareket
ederek, bunların parçalanmış bir gezegenin kalıntıları olabileceği hipotezini ileri sürdü ve diğer parçalar
için araştırmaya geçti. 29 Mart 1807’de dördüncü bir tane daha keşfederek “Vesta” ismini koydu.
Pek sıkı bir çalışma, daha sonraki yıllarda beklenilen sonucu vermedi. Sebebi ise yeterli derecede
sönük cisimlere bakılmamasıydı. 1845’te 10. mertebede beşinci bir asteroit, “Astrea” Karl Hencke
tarafından “Berlin”de keşfedildi. 1847’de üç tane daha bulunurken, bundan sonraki her sene yenileri
bulundu.
Müşahade metodları: On dokuzuncu asrın ortasına kadar göğün sönük yıldızlarını gösteren fotoğrafik
bir atlası yoktu. Ancak bazı ayrık noktalar için 7. veya 8. mertebeden daha az sönük cisimleri
gösterenler vardı. Bu sebepten asteroit keşfi peşinde koşanlar göğün bir bölgesinin resmini yapmak ve
daha sonra değişiklikleri tesbit etmek için tekrar resmini çıkarmak ve bu iki resmi karşılaştırmak
zorundaydılar.
1891’de gök fotoğrafçılığı oldukça ilerlemiş ve müşahede metodunu değiştirecek duruma gelmişti.
Kameralı bir teleskop göğün seçilen kısmına çevrilerek bir tahrikli saat harekete geçirilirdi. Fotoğraf
süresi iki ile üç saat kadar devam edebilirdi. Bu arada gözetleyen kimse bir klavuz yıldızı teleskobun
geniş çizgilerinin kesiştiği yerde muhafaza ederdi. Bu gerçekte her türlü gök fotoğrafı için büyüklüğü ve
odak uzaklığı ne olursa olsun gerekli olmaktadır. Farklı kırılmalar, titreşimler ve benzerleri, görüntülerin
düzensiz olması sonucunu doğurur.
Bu şekilde çekilen fotoğraflarda yıldızlar yuvarlak nokta şeklinde görülürler. Bu noktaların büyüklüğü
yıldızın büyüklüğüne ve parlaklığına göre değişir. Bu bölgedeki herhangi bir asteroit sırasında yıldızlar
arasında hafifçe hareket eder. Fotoğrafta ise bu kısa noktalar arasında bir iz şeklinde görülür. Konumu
yıldızlara göre kolayca belirlenebilir. Bir veya iki hafta aralıkla yapılacak üç gözetleme genel olarak, ön
yörünge hesabı için yeterlidir.
Bu metodun bir mahzuru asteroitlerin nokta olarak değil de, çizgi olarak görülmesidir. Bu sebepten
ışığı sönük bir asteroidin belirlenmesi oldukça zor olur. Bu husus metodda değişiklik yapılarak önemli
miktarda önlenebilir. Asteroidin muhtemel hızı hesaplanarak tahrik saati o kadar azaltılır. Böylece
asteroit nokta olarak görülürken yıldızlar çizgiler çizerler. Bu metodlarla daha sönük asteroidler de
tesbit edilebilir.
Bir asteroidin yörüngesi üç gözlem ile tesbit edilebilirse de daha kesin hesaplar için pekçok haftalara
yayılmış en azından beş veya altı gözleme ihtiyaç duyulur. Asteroitler önce keşfedildikleri yıla göre
isim alır ve bunu iki büyük harf de takip eder. Mesela 1932 HA gibi. Yörüngenin kesin olarak ortaya
çıkmasından sonra kendisine daimi bir numara verilir. Asteroitler ilk keşfedildiklerinde, eski Yunan
isimleri verilmesi adet olmuştu. Ancak asteroitler bulundukça yeterli isim bulunamadığı için şehir,
memleket ve hatta insan isimleri de verilmiştir. Günümüzde keşfedilen asteroitlerin pek çoğuna artık
bu tür bir isim verilmektedir.
Fiziki özellikleri: Halen en büyük asteroitlerden ancak birkaç tanesinin çapları ölçülebilmiştir.
1894-1895 yılları arasında Edward E. Barnard 36. Lick Refraktör’ünü kullanarak bazı asteroitlerin
çapları hakkında aşağıdaki değerleri elde etmiştir:
Ceres, 781 km, Pallas 499 km, Vesta 391 km ve Juno190 km (diğer gözlemcilerin elde ettiği değerler
bunlardan biraz farklı olabilir).
Asteroitlerin ekserisinin çaplarını hesaplamada tek yol, Dünya ve Güneş’ten belli uzaklıktayken
parlaklıklarını gözleyip, incelemektir. Birim alandaki yansıma güçleri (albedo’ları= beyazlık derecesi)ne
göre astronom; belli uzaklıkta o derecede bir parlaklıkta gözükebilmesi için asteroidin büyüklüğünün
ne olması gerektiğini hesab eder. Bu yolla çapı 1 km’den az olan asteroitlerin çapı dahi hesaplanabilir.
Daha ufak çaplı asteroitlerin çaplarını hesaplamaya dair bir usul konmamıştır. Zira çok ufak
asteroitlerin sayısı oldukça çoktur.
Kütle: Böyle cisimlerin kütlelerinin ölçülmesinde tek yol onun çekim kuvvetinin başka bir cisme
etkisinin gözlenmesiyle yapılan hesaplamadır. Fakat böyle bir etki herhangi bir asteroit için
gözlenmemiştir. Bununla beraber eğer Ceres (en büyük asteroit)in Ay ile aynı yoğunluğa sahib olduğu
kabul edilirse, kütlesinin Dünya’nın 1/7,200’i olması gerekmektedir. Bilinen ve bilinmeyen bütün
asteroitlerin kütleleri toplamının Dünya kütlesinin 1/500’nden daha az olması gerektiği hesap edilmiştir.
Şekil: Asteroitlerin ekserisinin, küreden daha düzensiz şekillerde olduğu kabul edilir. Çok sayıda
asteroitte fotometrelerle yapılan araştırmalarda, gözlenen asteroitlerin parlaklıklarındaki periyodik
değişmeler bize bu kanaatı vermektedir. Diğer taraftan periyodik değişmeler göstermeyen asteroitler
de vardır. Bu değişmeler asteroidin düzensiz şekilde hareketleri gözönüne alınarak açıklanabilir.
Bazı durumlarda bu değişmeler, farklı bir yansıtma gücüne sahip asteroidin değişik durumlarından
ortaya çıkabilir. Denilebilir ki, bir dağ tepesi alınıp uzaya fırlatılırsa istenilen büyüklükte ve şekilde bir
asteroit elde edilirdi.
Yüzey şekilleri: Asteroitlerin yüzeylerindeki yerçekimi herhangi bir gezegendeki yer çekiminden daha
azdır. Zira asteroitlerin kütleleri çok küçüktür. Dünyada 45 kg bir cisim Ceres asteroidinde 1,8 kg gelir.
Yörüngeler: Her asteroidin yörüngesi, odaklarından birinde Güneş bulunan bir elipstir. Bilinen bütün
asteroidler gezegenlerde olduğu gibi Güneş etrafında saat yelkovanının ters yönünde hareket
ederler. Mamafih bazı asteroitlerin yörüngeleri oldukça fazla farklılıklar göstermektedir.
Asteroitlerin bulunduğu kuşak (yöre): Asteroitlerin ekserisi, Mars’ın yörüngesi ile Jüpiter’in
yörüngesi arasında kalan bölgede bulunmaktadır. Yalnız bu alan asteroit yörüngeleri ile muntazaman
doldurulmuş değildir. Jüpiter’in Güneş etrafında devir süresi 11,86 senedir. Bu sürenin 1/3’i, 2/5’i ve
1/2’i müddetince Güneş etrafında dönen bir asteroidin yokluğu ilgi çekicidir. Bu durumun bir rezonans
etkisi (ses yansıması) olduğuna inanç kuvvetlidir. Eğer boş kuşaklara bir asteroit girecek olsa, her
devri esnasında Jüpiter’in etkisine maruz kalarak yörüngesinde düzensizlikler meydana gelecek ve
neticede yörüngesi Jüpiter’in yörüngesine yaklaşacak veya uzaklaşacaktır. Yani bu kuşaktan çıkacak
ve bu kuşaklar (bölgeler) sonunda yine boş kalacaktır. Güneş’ten Jüpiter’in devir süresinin 1/4, 1/5,
3/5, 3/7’si kadar uzaklıktaki kuşakların da yukardaki kuşaklara nazaran daha az süre de olsa boş yani
asteroitsiz kalmakta olduğu tesbit edilmiştir. Buna benzer boşlukların niçin 2/3, 3/4 gibi daha büyük
kesirlerde bulunmadığı kesin olarak anlaşılmamıştır. Bu kesirler yakın değerlere sahip asteroit
yörüngelerinin çoğunluğu matematik olarak beklenenin üzerindedir. Her halükarda, bütün asteroit
yörüngelerinin Jüpiter’in yörüngesine; diğerlerine nazaran vaki olan bu yakınlığının sebebi en büyük
kütleli gezegen olmasıdır.
Eksantrik yörüngeler: Mars ve Jüpiter’in arasındaki kuşakta bulunan asteroitlerin yörüngeleri,
gezegenlerine benzer. Yani, Güneş etrafında takib ettiği yol tam bir elips şeklinde olmayıp aşağı yukarı
dairevidir. Fakat bazı asteroitlerin yörüngeleri eksantriktir (dış merkezlidir). Bu tür asteroitler Güneş
etrafında yassı bir elips şeklinde yol takib eder. Bu esnada da Mars’ın yörüngesi içine veya Jüpiter’in
ötesine kadar gidebilirler. Yörünge eksantrikliği 0-1 arasındaki rakamlarla gösterilir. 0 eksantrikliğe
sahip bir yörünge tam daire şeklindedir. Eksantriklik 1’e yaklaştıkça artar.
Yörünge değişiminin başka bir çeşidi ise ekliptik’e (Dünya’nın Güneş etrafındaki yörünge düzlemi)
olan eğilmesi (meyli)dir. Birçok asteroit Dünya ile aynı yörünge düzleminde hareket eder ve dolayısıyla
eğilme derecesi 0’dır. Fakat bazılarının yörüngeleri meyillidir. Asteroitlerin % 7 kadarının
eksantriklikleri 0, 25’ten büyük ve % 6 kadarının da eğilme derecesi 20 dereceyi aşar. Çoğunlukla
eksantrik bir yörüngeye sahip asteroidin eğilme derecesi de yüksek derecededir. Mesela, Hidalgo
0,65’lik bir eksantrikliğe ve 43’lük eğime sahiptir. Hidalgo, yörüngesinin Güneş’ten en uzak olduğu
noktada Satürn’ün yörüngesine yaklaşır. Aşağı yukarı 1,5 km çapa sahip bir asteroit olan Icarus’un
0,79’luk bir eksantrikliği ve 21 derecelik bir eğimi vardır. Yörüngesinin Güneş’e en yakın noktasında
Icarus ve Hidalgo ve daha birkaç asteroidin yörüngesi kuyruklu yıldızların izlediği yörüngelere benzer.
Aslında kuyruklu yıldızlarla, böyle asteroitler arasında bir ilişki kurulabilir. Belki de Hidalgo bir kuyruklu
yıldızın çekirdeği idi ve kuyruğu kendisinden koptu.
Dünya’nın yakınından geçen asteroitler: Icarus ve ondan daha büyük olan Erar, Dünya’dan birkaç
milyon km uzaklıktan geçmiştir. Dünya’ya daha da fazla yanaşan bir takım ufak asteroitler olmuştur.
Hermes’in 1937 yılında Dünya'nın 800.000 km ötesinden geçtiği tesbit edilmiştir. Bu tür asteroitler çok
hızlı geçerler. Çok güçlü teloskoplarla bile çok kısa bir an görülebilir ve kaybolurlar. Aynı zamanda
Dünya'nın çekim kuvvetinden de etkilenirler. Bu asteroitlerden bazıları şimdi görülememektedir ve
tekrar görülmeleri ihtimali vardır. Bazı ufak asteroitler, Dünya ile çarpışabilecek bir yakınlığa kadar
gelmişlerdir. Zamanla belki böyle bir çarpışma vuku bulabilir.
Truva asteroitleri: Birkaç tane asteroit Güneşten Jüpiterle aynı mesafede hareket ederler. Bu duruma
uzay (gök) mekaniğinde klasik bir problem olan “üç cisim problemine” bir tür çözüm teşkil eder.
Sözkonusu problem: Her üçünün birbirine olan hareketlerinin etkilerinin belirlenmesi ile ilgilidir. Bu
problem iki basit durumda çözülmüştür. Bunlardan birincisi cisimlerin eşkenar üçgenin düşey şeklinde
yer aldığı zamanki durumdur. Diğeri ise , cisimler sabit bir sistem meydana getirdikleri zamanki
durumdur.
1904 yılında Alman astronom Max Wolf, pozisyonu bu tarife uyan Achilles Asteroidi’ni keşfetti. Bu
asteroit Güneş’ten Jüpiterle aynı uzaklıkta ve Jüpiter’in 60° önünde bulunmak suretiyle Güneş, Jüpiter
ve Achilles bir eşkenar üçgen teşkil etmektedir. Wolf’un bu keşfinden bu zamana kadar geçen
zamanda Achilles’in yakınlarında birtakım asteroit daha bulunmuştur. Jüpiter’in 60° arkasında da
başka bir grup asteroit bulunmuştur. Bunlar da Güneş ve Jüpiterle başka bir eşkenar üçgen meydana
getirirler. Bu asteroitlere Truva asteroitleri ismi verilmiştir. Hiçbiri 12 kadirden daha parlak değildir.
Fakat bu asteroitlerin büyüklerinin bu kadar uzak mesafeden bu derece parlak görünmeleri, onların129
km çap civarında olmalarını gerektirmektedir. Özellikle Satürn’ün etkisinden dolayı Truva asteroitleri
Jüpiter’den sabit uzaklıkta kalamazlar, bir miktar ileri geri hareket ederler. Yörüngeleri yüksek eğilme
derecelerine, fakat düşük eksantrikliğe sahiptirler. Belki mevcut Truva asteroitlerinden bazıları bu
pozisyonlarından kopabilir, fakat onların pozisyonuna çok yakın olarak dolaşan başka asteroitler bu
gruba dahil olabilirler.
Asteroidlerin meydana gelişi: Japon Astronom Kiyotsugo Rigakushi Hirayama, asteroit yörüngelerini
uzun uzun inceledikten sonra, yörüngeleri müşterek bir merkez olarak kabul edilen (bilinen) bazı
gruplar buldu. Bu gruplara genellikle “aileler”gibi isimler verildi. Hirayama beş aile tarif etmiş ve eksik
numaralılara ve iyi tanınanlara yeni isimler de ilave etmiştir. Hirayama her bir grubun daha büyük özel
bir kütlenin parçalanması sonucu meydana geldiğini öne sürdü. Böylece bu konuda Olbers’in bunların
basit tek bir planetin parçalanması sonucu meydana geldiğini ileri süren hipotezini çürütmüştür. Böyle
bir parçalanma hadisesi olduğunda herhangi bir parçanın yörünge şekli ile ilgili bir mesele olmadığı
isbat edilebilir. Böyle bir durumda her parça Güneş etrafındaki müteakip dönme anında parçalanma
noktaları arasından geçmek mecburiyetinde olacaktı. Bu parçaların yörüngesi başka gök cisimlerinin
etkisiyle değişmedikçe bu hadise böylece devam edecektir. Şimdiye kadar bulunan böyle bir ortak
nokta yoktur. Bundan sonrası şayet ilk asteroitlerin hepsinin müşterek noktadan geçtikleri gibi, çağlar
boyunca asteroit yörüngeleri hesaplanarak bozulmanın ne kadar olduğunu göstermek günümüzde
matematikçi astronomi aliminin vazifesidir.
Asteroitlerin nasıl meydana geldikleri hakkındaki bilgiler henüz kesinleşmemiştir. Güneş sisteminin
meydana gelişi hakkındaki bilgiler, asteroitlerin meydana gelmesi hakkındaki bilgiden daha fazladır.
Asteroitlerin meydana gelişi hakkında bilinen şeyler zamanla kesinleşebilecektir. Halihazırda
asteroitlerin meydana gelişinde kabul edilen teori Gerart P. Qiper teorisidir. Her gök cismi gibi
asteroitlerin de sonradan var oldukları, bir başlangıçlarının bulunduğu ilmi bir gerçektir.
Sonuç: Asteroitler konusu Dünya’nın her yerinde artan bir alaka görmektedir. Zira astronomlar için
mesafe tariflerinde referans noktası olarak çok faydalıdırlar. Güneş paralaksının (Güneş merkezinde
Dünya’nın yarıçapı ile birleşen açı, ihtilaf-ı manzar) doğru olarak hesaplanmasında buna ilaveten
Dünya’nın Güneş’ten gerçek uzaklığının hesaplanmasına yardımcı olmaktadır. Bu sebeple Amerika ve
Avrupa’da asteroitler hakkında geniş araştırmalar yapılmaktadır.
ASTIM (Asthma brongchiale);
Alm. Asthma, Fr. Asthme, İng. Asthma. Krizler halinde gelen bir nefes darlığı. Astım krizi, kısa veya
uzun süreli olabilir. Kriz bronşların (akciğere hava götüren borucukların) daralması ile başlar.
Bronşların daralması üç mekanizma ile olur. Bunlardan en önemlisi bronş cidarındaki düz kasların
kasılarak bronşu daraltmasıdır. Diğerleri ise bronş iç yüzeyinin su çekerek şişmesi ve akışkanlığı az
yapışkan bir balgam ifrazıdır.
Ortaya çıkışı bakımından astım iki kısma ayrılabilir: Birinci tip astım; dış tesirler karşısında meydana
gelir. Allerjiktir. Bu kişilerde genellikle ailevi olarak astıma bir meyil vardır. Astım daha çok allerjik
hastalıklara meyli olan kişilerde görülür. Kişi allerji yapıcı müessir madde ile (toz, polen vb.) her
karşılaştığında kriz ortaya çıkar (Bkz. Allerji). Bu tip astım daha çok görülür.
İkinci tip astım: Allerji ve ailevi özellikler bahis konusu değildir. Daha çok 40 yaşından sonra ortaya
çıkar. Ortaya çıkış sebebi belli olmamakla beraber, bünyevi özellik olup, hastanın vücudunda meydana
gelen bir takım maddelere karşı, tepki göstermesi sonucu ortaya çıkar.
Astıma sebeb olan allerjenlerin çoğu organik maddelerdir. Bunların başında çiçek tozları (polen) ve ev
tozları gelir. Ev tozu içinde ise allerji ve astıma en çok sebeb olan etken insan vücudundan dökülen
deri kepeklerini yiyerek yaşayan ve uyuz böceğine benzeyen (0,3 mm x 0.2 mm ebadında) bir böcek
olup, en çok şiltelerde ve yatak odasındaki halıların tozlarında bulunur. Bilhassa gece ortaya çıkan
astım nöbetlerinde ilk sebeptir. Bu böcekler ılık ve nemli yerlerde yaşamayı severler. Ev tozlarında
bulunan diğer mühim amiller ise çeşitli tüyler (tavşan, kedi, köpek, fare vs.) ve mantar sporlarıdır.
İnorganik maddelere karşı meydana gelen allerjiler çok kere astım nöbetini uyandıracak ağırlıkta
olmaz. En dikkati çeken maddeler, aspirin ve fabrika bacası dumanlarındaki kimyasal maddelerdir.
Psikolojik gerilimler de astım nöbetine sebeb olabilmektedir.
Astımda belirtiler: En önemli belirtisi nefes darlığıdır. Güçlük daha çok nefes vermededir. Kuru ve
inatçı bir öksürük vardır. Yapışkan, saydam ve miktarı az bir balgam çıkaran hasta bundan sonra
rahatlar. Solunum daralır ve hışırtılı bir ses çıkar. Kriz çok ağır olursa hastada morarma görülebilir.
İlhitabi bronş ve akciğer hastalıklarının tabloya eklenmesi veya böyle bir zeminde astım nöbeti çıkması
daha zor durumlara yol açabilir.
Yapılacak şeyler: Hastanın krize sebeb olan maddeyle temasını önlemek ilk yapılacak iştir. Astım
krizi geldiğinde burna çekilen ilaçlarla hasta kendini rahatlatmalıdır. Epinefrin, aminofilin, kortizon bu
tip ilaçlardandır. Bunlardan epinefrinin zerki gerekir ve astım krizinde hastayı çok rahatlatır. Allerji
yapıcı maddeye karşı kişiyi duyarsızlaştırmak (desensitizasyon) veya duyarlılığı azaltmak
(hiposensitizasyon) işlemleri de birinci tip astımda faydalı olmaktadır.
Ülkemizde son yıllarda yapılan araştırmalara göre bir milyon dolayında kişi astım tedavisi görmektedir.
Bunun dört katı kadar da gizli astımlı vardır. Allerjik astım hastalığı daha çok Doğu Karadeniz
bölgesinde yaygındır. Böyle hastaların sigara içmemesi, yün örmemesi, evcil hayvan beslememesi,
fabrika bacalarının çok olduğu yani hava kirliliğinin fazla olduğu ve ılık-nemli bölgelerden uzak
bölgelere yerleşmesi, ev tozlarından uzak olması (sık sık ev temizliğinin hastanın evden uzakta olduğu
bir sırada yapılması gibi), toz tutan eşyaların azaltılması, ev temizliğinin daima aspire etme (emme)
özelliği olan elektrikli makinalarla yapılması, yastık, yatak ve eşyaların tüy, yün gibi şeyler yerine
plastik maddelerle (sun’i sünger gibi) doldurulması, daha önce dokunduğu anlaşılan ilaç terkiplerinin
daha sonra kullanma mecburiyetinde olduğu ilaçların içinde bulunup bulunmadığının araştırılması
şüpheli ilaçlardan kaçınılması tavsiye edilmektedir.
ASTIRAHAN HANLIĞI;
Altınordu Devletinin parçalanmasıyla İdil Nehrinin, Hazar Denizine döküldüğü yerdeki Astırahan
(Astrahan, Ejderhan, Astragan) şehri ve çevresinde kurulan Türk hanlığı. Altınordu Hanı Küçük
Muhammed’in torunu Mahmud oğlu Kasım Han tarafından 1466’da kuruldu.
Astırahan Hanlığının merkezi Astırahan şehri, en mühim ticaret yolu üzerindeydi. Zengin devletler ile
göçebe kabileler buraya ticarete geldiğinden çok zenginleşmişti. Zenginliği yüzünden devamlı
saldırılara maruz kalan Astırahan Hanlığında ahalinin büyük bir kısmı kendi beylerine bağlı ve göçebe
hayatı yaşadıkları için merkezi hükumete olan bağlılık zayıflıyordu. Bu sebepten içte istikrar
sağlanamadı ve hanlık uzun yaşamadı.
Kasım Han (1466-1490) ile, kardeşi Abdülkerim Han (1490- 1504) devirlerinde Altınordu ve Rusya
devletleriyle ittifak kurulduğundan sakin bir hayat yaşandı. 1502’de Altınordu Devleti yıkılınca, Kırım
Hanlığı ve Nogaylar Astırahan’ı kendi topraklarına katmak için harekete geçtiler. 1525 yılına kadar
devam eden mücadeleler ve sık sık hanların değişmesi hanlığı yıprattı. Hüseyin Han, 1523’te Kırım
Hanlığı ile anlaşma sağladı ise de, doğuda genişleme siyaseti güden Rusların baskılarına maruz kaldı.
Astırahan’ın Rusların eline geçmesi ihtimaline karşı Kırım Hanlığı bu ülkeye tekrar saldırılarda
bulundu. 1549’da Astırahan’a giren Sahibgiray Han, şehri tahrib ettiği gibi pek çok ahali ile birlikte
Yağmurcu Hanı da esir aldı. Yağmurcu Han ancak Osmanlı Devletinin müdahalesi ile esaretten
kurtularak, tekrar hanlığına kavuşabildi.
Kırım, Kazan ve Astırahan Hanlıklarının aralarındaki mücadeleler, Rusların işine yaradı. 1552’de
Kazan Hanlığını ortadan kaldıran Rus çarı Dördüncü İvan, ardından Astırahan’a bir ordu göndererek
hanlığı kendine bağladı. 1554’te Rusların tahta çıkardığı Derviş Ali Han, 1556’da yine Ruslar yüzünden
tahtını bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Çünkü Ruslar, ani bir baskınla Astırahan’ı tamamen ele
geçirerek hanlığına son verdiler.
Astırahan Hanları
Kasım bin Muhammed bin Küçük Muhammed ...... 1466-1480
Abdülkerim (Kasım'ın biraderi) .............................. 1480-1509
Hüseyin bin Canibek bin Mahmud Han .................. 1509-1532
Ak Kübek bin Murtaza bin Ahmed .......................... 1532-1533
Abdurrahman bin Abdülkerim ................................ 1533-1537
Derviş Ali bin Şeyh Hayder bin Şeyh Ahmed ........ 1537-1539
Yağmurca bin Berdibek bin Murtaza ...................... 1539-1554
Derviş Ali (2. defa).................................................. 1554-1556
ASTİGMATİZMA;
Alm. Astigmatismus, Fr. Astigmatisme, İng. Astigmatism. Gözün saydam tabakasının eğrilik
bozukluğundan doğan göz kusuru. Gözün saydam tabakasında yatay ve dikey olmak üzere iki
meridyen vardır. İki meridyenin ışığı kırmalarının farklı olmaları göze paralel gelen ışınların bir noktada
toplanmamasına sebeb olmakta, dolayısıyla sarı lekede teşekkül eden resim bulanık olmaktadır.
Böyle bir göz kusuruna astigmatizma diyoruz.
Astigmatizma düzenli (regular) veya düzensiz (irregular) olabilir. Düzenli astigmatizm de kaideye
uygun veya kaideye aykırı diye iki kısma ayrılır: Kaideye uygun astigmatizmde dikey (vertical) eksen,
kaideye aykırı astigmatizmde yatay (horisontal) eksen daha eğridir.
Astigmatizmada göz, aynı düzlemde yatay ve dikey doğruları eşit netlikle göremez. Mesela, kaideye
uygun astigmatizmde vertikal eksen daha eğri, horisontal eksen ise normal eğrilikte olduğu için, göz
yatay doğruları normal gördüğü halde buna dikey olan başka bir doğruyu bulanık görür. Çünkü dikey
meridyende eğrilik daha fazladır. Dolayısıyla dikey meridyende kırılma daha fazla olmaktadır. Bir
merkezden türlü yönlere çizilen doğrulara bakan bir göz, bunlardan bazılarını kısa görür.
Hafif astigmatizma belirti vermeyebilir veya ancak gözün uzun süre kullanılmasında astigmatlık
belirtileri ortaya çıkar. Astigmatizmalı çocuk, okuduğu kitabı gözüne yakın tutmaya meyillidir. Net
görmenin sağlanması için miyoplukta olduğu gibi kaşlar çatılır. Baş ağrısı, kaş çatmaya ve gözün
uyum özelliğinin sık kullanılmasına bağlıdır.
Astigmatlık çok önemli göz kusurlarından değildir. Silindir biçimi mercekler kullanarak görme kusuru
düzeltilir. Kendi haline bırakılırsa baş ağrılarına ve bir süre okumayı takiben görüşün
bulanıklaşmasına yol açabilir. Astigmatlara verilen gözlüklerin camlarından birisi yerinden çıkarsa,
yerine takılacak cam, öncekiyle aynı açıda yerine oturtulmalıdır. Aksi takdirde daha önemli göz
kusurlarına yol açabilir.
Düzensiz astigmatizma ise, saydam tabakanın eğriliğinin düzenli olmamasıyla ortaya çıkar. Burada
saydam tabakadaki kırılma hataları basit merceklerle düzeltilemez. En iyi çözüm, kontakt lens
kullanmaktır.
ASTRAGAN;
Alm. Astrachan, Fr. Astrakan, İng. Astrakhan. Dünya piyasasında en eski ve en çok aranılan bir kürk
çeşidi. Adını, Hazar Denizi kıyısındaki önemli bir ticaret merkezi ve limanı olan, büyük çoğunluğunu
Tatar ve Kazakların teşkil ettiği 300.000 nüfuslu Astrahan şehrinden alır. Dünya astragan üretiminin
yarıdan fazlası burada yapılmaktadır. Astragan postları Afganistan, İran, Besarabya ve Güney
Afrika’da yetiştirilen Buhara koçlarından elde edilmektedir. Bu koçlara kuzuyken astragan denir.
Astragan kuzuları, kara, gümüşi, parlak renkte, sık ve kıvırcık tüylü, beneklidirler. Kaliteli astragan elde
etmek için kuzular 10-15 günlük olmadan kesilir. Hayvan büyüdükçe, renginin güzelliği ve parlaklığı
azalır, kıvırcık bukleler kaybolur.
Astragan çeşitli kalitelerde olabilir. “Kıvırcık astragan” elde etmek için kuzular doğumdan sonra birkaç
gün içinde kesilirler. İpek gibi yumuşak ve parlak, ama kıvırcık olmayan “breitschwanz” ise, ölü veya
erken doğan kuzulardan elde edilir.
Astragan kürkleri, bilinen vizon, tilki, ayı gibi vahşi ve etle beslenen hayvanların kürklerine benzemez.
Bunlar birbirine yapışmış, keçeleşmiş, ince, parlak ve kıvırcık bir yapağı yumağı gibidir.
ASTROFİZİK;
Alm. Astrophysik (f), Fr. Astrophysique, İng. Astrophysics. Gök cisimlerinin ve olaylarının fiziksel ve
kimyasal özelliklerini , yapılarını inceleyen astronomi dalı. Bu incelemeler için tek bilgi kaynağı gök
cisimlerinden yayılan ışık ve diğer elektromanyetik dalgalardır. Bu dalgaları tesbit eden aletler
vasıtasıyla toplanan bilgiler fizik ve kimya bilimlerinde elde edilen sonuçlarla karşılaştırılarak
değerlendirilir ve yorumlanır.
Astrofiziğin doğuşu ve tarihçesi:Gök cisimlerinin birbirine göre konumlarını mevzu eden konumsal
astronomi (Pozisyon Astronomisi), tarih kadar eskidir denilebilir. İnsanoğlu ışıklarını görebildiği bazı
gökcisimlerinin gökyüzünde hareket etmediklerini, bazılarının ise bunlara göre yerlerini kısa sürede
değiştirdiklerini görmüştür. Buna dayanarak sabit yıldızlar ve gezegenler arasında bir farklılık
olduğunu anlamışlardır.Yaratılışındaki merak ve araştırma arzusu, onu, bu cisimlerin ne olduğunu
anlamak için çalışmaya sevk etmiştir. Bilhassa Müslümanlar, insan tabiatındaki bu merak ve araştırma
arzusunu Kur’an-ı kerimdeki: “Yerleri, gökleri, canlıları, cansızları ve kendinizi inceleyiniz!
Gördüklerinizin içini, özünü araştırınız. Bütün bunlarda yerleştirmiş olduğum kuvvetimi,
kudretimi, büyüklüğümü ve hakimiyetimi bulunuz, görünüz, anlayınız!” mealindeki emirlerine
uygun olarak kullanmışlar, gökyüzünü devamlı incelemişler ve astronomi ilminin doğru ve sağlam
temellere oturmasını sağlamışlardır.
Bu yöndeki araştırmalar gök cisimlerinin kadir (magnitude) olarak anılan, görünen parlaklıklarına göre
sınıflanmış ve astronomik fotometri biliminin doğması ile ilerlemiştir. Gelen ışığın bolometrik
(hassas sıcaklık ölçme usulleriyle) incelenmesi yoluyla gök cisminin sıcaklığı tahmin edilebilmiştir.
Fotometrik incelemeler sayesinde, bir yıldızın uzaklığı da biliniyorsa, yaydığı toplam enerji veya
entrensek (bünyesel) parlaklık hesaplanabilmektedir. Parlaklığın zamanla değişmesi yıldızın
meydana gelmesi ve gelişimi hakkında bir fikir verir. Bu tür incelemeler nova ve süpernovaların, gökte
yanıp söner gibi görünen pulsar (pulsating star) adı verilen yıldızların meydana gelmesine ışık
tutmuştur. Yine bu incelemeler göstermiştir ki, gökcisimleri arasındaki büyük açıklıklar boş değildir. Bu
açıklıklar uzay tozu (plazma) denilen katı parçacıklarla ve hafif gazlarla doludur. Toz ve gazlar mavi
ışığı kırarak gökyüzünün mavi ve uzak yıldızların kırmızı görünmesine sebeb olurlar. Uzay tozu
içindeki kristaller manyetik alanların etkisiyle yönlenerek meydana gelirler veya yönlenirler. Bu
yönlenme ışığının polarizasyonuna yol açar. Ayrıca yer atmosferi de ışığın bir bölümünü absorbe
eder (yutar) ve dünya üzerindeki bir gözlemciye ulaşan ışık, kaynağının özelliklerini tam olarak
göstermez. Ancak, gök cisimlerinin özellikle güneş ve ayın, çeşitli dalga boylarındaki ışıklarını
inceleyen yüzey fotometresi sayesinde yakın yıldız ve gezegenlerin yapıları hakkında oldukça değerli
bilgiler elde edilmiştir.
Spektroskopik (Tayf) gözlemler: Gök cisimlerinden gelen ışığın değişikliğe uğramadan tesbit
edilmesi uzay araçlarının ve istasyonlarının bulunması ile mümkün olmuştur. I. Newton ve
W.H-Wollaston (1802) ile başlayıp ve J. Von Fraunhofer (1817) ve G. Kirchoff (1861) tarafından
sürdürülen çalışmalarla cisimlerin belirli dalga boylarında elektromanyetik dalga yaydıkları ve bu dalga
boyuna sahip radyasyonu yuttukları bulunmuştur. Her bir elementin ve molekülün yaydığı ışık veya
elektromanyetik dalga spektrumu (tayfı) o element veya moleküle has bir yapıya sahiptir. Yıldız
spektroskopisi (tayfı) incelemeleriyle yıldızlarda mevcut maddelerin cins ve miktarlarını ve
sıcaklıklarını tahmin etmek mümkün olmaktadır. Mesela, güneşin görünen ışık tayfında sodyum
atomuna has karanlık çizgiler vardır. Bunları ilk olarak Wollaston gözlemiş ve Fraunhofer ise
A.B.C.D.... harfleri ile isimlendirmiştir. Bu sebeple Fraunhofer çizgileri diye anılırlar. Fraunhofer D
çizgisi yaklaşık 5900 A° (Angstrom=10-10m) dalga boyu civarında sodyum atomuna ait absorbsiyon
çizgileridir.
Güneşin fotosfer tabakasından çıkan sürekli tayf, dış tabakalarda buhar halinde, fakat sıcaklığı daha
az olan sodyum atomları tarafından yutulur.
Bu olay Kirchoff tarafından “Bir radyasyonu iyi yayan cisimler, aynı radyasyonu iyi emerler.” sözleriyle
ifade edilmiştir. Yıldızlar yaydıkları radyasyona göre sınıflandığında, belirli gruplar meydana getirdikleri
görülmüştür. Bu gruplar Hertzsprung-Russel (H-R) diyagramında gösterilmektedir.
Spektroskopik incelemelerde yıldızı meydana getiren maddelerin türü yanında, alev fotometresi ve
atomik absorbsiyon aletlerindeki gibi, bağıl miktarlarını da belirlemek mümkün olmaktadır. Her
yıldızın kendine has bir tayfı bulunmakta ve bu tayflar da sınıflama ve tanımada yardımcı olmaktadır.
Bazen, tayfta görülen ışık çizgilerinin ince yapısı değişebilmekte, mesela çizgi genişleyebilmekte, daha
ince çizgilere ayrılmaktadır. Bu olay manyetik alan etkisi sonucu meydana gelmekte ve zaman etkisi
adı ile anılmaktadır. Güneş tayfının incelenmesine ise spektrohelioğrafi denir.
Astrofizikte ileri gelişmeler: Astrofizik, 1930’lu yıllara kadar görünen ışık bandı üzerinde yapılan
incelemelere dayanmakta idi. Görünen ışık radyasyonunun incelenmesi için büyük teleskoplar yapıldı.
Bu arada uzaydan yüksek nüfuz kabiliyetine sahip kozmik ışınlar geldiği, bunların çok yüksek enerjili
atom çekirdekleri, proton, nötron ve elektronlar olduğu anlaşıldı. Kozmik ışınların dalga-tane karakteri
üzerindeki tartışmalar sürerken uzaydan radyo dalgaları da tesbit edildi ve gök cisimlerinden gelen,
görünen ışık dışındaki radyasyonu inceleyen radyo-astronomi bilim dalı gelişti. Bu konuda araştırma
yapmak için büyük radyo teleskoplar yapıldı.
Bu konudaki incelemeler 1960 yılında radyo dalgaları yayan binlerce gök cisimlerinin bulunması ile
sonuçlandı. Bunlardan bazıları görünen ışık da yaymaktadır. Bu sebeple bunlara kuasar adı
verilmektedir.
Günümüzde astrofizik incelemelerde esas olan, gök cisimlerinden gelen her türlü radyasyon, uzay
tozu içerisinden geçerken ve bilhassa atmosferde büyük değişikliklere uğrayabilmeleridir. Bu ışınların
atmosfer dışında “Uzay istasyonlarında” incelenmesi halinde kaynaklarının özellikleri hakkında daha
doğru bilgi edinilmesi mümkün olacaktır.
ASTRONOMİ;
Alm. Astronomie (f), Fr. Astronomie, İng. Astronomy. Dünyamızın da içinde bulunduğu kainatı,
(gezegenler, güneş, ay, güneş sistemi, yıldızlar, kuyruklu yıldızlar, akan yıldızlar, asteroitler, galaksiler
vb) konu alan ve bu cisimlerin yapılarını, bulundukları yerleri, hareket kanunlarını,meydana gelişlerini,
zamanımıza kadar geçirdikleri değişiklikleri, gelecekte meydana gelebilecek olayları ortaya koymaya
çalışan ilim. Astronomi genel olarak gök cisimlerinin hareketlerini incelerken 19. yüzyılda ortaya çıkan
astrofizik, gök cisimlerinin fiziksel özellikleriyle ilgilenmektedir.
Astronominin tarihçesi: Gece ve gündüzün değişmesi, mevsimlerin birbirini takip etmesi, yıldızlı
gecelerde gökyüzünün görünüşü, güneşin, ayın ve diğer gök cisimlerinin doğup batması, bazılarının
bütün sene görülmesi gibi hususlar, tarih boyunca insanların dikkatini gökyüzüne çeken noktalar
olmuştur. Hareketleri yıldızların genel hareketinden farklı olan gök cisimleri, gezegenler olarak
sınıflandırılmış ve bu meyanda Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn ilk keşfedilen gezegenler
olmuşlardır. Bu arada Güneş ve Ay’ın gezegenlerin genel hareketlerini takip etmediği de tesbit
edilmiştir.
Bilinen ilk astronomik gözlemler Babiller zamanında yapılmış, gece ve gündüzün 12 saate bölünmesi
bu devirde gerçekleştirilmiştir. Mısırlılarda astronomi bilgisi daha ileriydi. Piramitler’in şuurlu ve kesin
bir astronomik yönlendirme ile inşaası, günümüzde bile hayret edilecek bir tarzda yapılmış olmaları,
eski Mısırlıların astronomi bilgisi hakkında genel bir fikir vermektedir.
Eski Yunan’da Thales ve Pythagoras gibi matematikçiler astronomi ile ilgilenmişlerdir. İskenderiye’de
yaşayan Eratosthenes M.Ö. 3. yüzyılda dünyanın çevresini oldukça kesin bir şekilde hesaplamıştır.
M.Ö. 2. yüzyılda yaşamış olan Hipparchus, ilk çağın tanınmış astronomlarından birisidir. İleri sürdüğü
Güneş merkezli astronomik teori daha önce ortaya atılmış ise de, (Aristorchus teorisi) Hipparchus yıl
ve ayın uzunluklarını da dikkate şayan bir hassaslıkla belirlemiş, oldukça hassas bir yıldız haritası ve
kataloğu hazırlamıştır. Yaklaşık 850 yıldızın yerini ve tarifini vermiş, yıldızları parlaklıklarına göre
sınıflandırmıştır. Bu sınıflandırma günümüzde bile kullanılmaktadır. Ayrıca, Ay’ın hareketinde Güneş’in
çekiminden dolayı meydana gelen düzensizlikleri de tesbit etmiştir. Daha sonra M.S. 2. yüzyılda
yaşayan Ptolemi Hipparchus’un tesbitine dayanarak bir kainat sistemi kurmuş ve bu Ptolemy
(Batlemyus) Teorisi 1400 yıl geçerliliğini korumuştur.
İslamiyet’in yayılması sırasında geniş fetihlerde, antik çağın büyük coğrafyacılarının, astronomlarının
yazmış oldukları eserler Müslümanların ellerine geçmiş ve incelenmiştir. Müslüman ilim adamları,
Ptolemi astronomisinin ilmi yanıyla da ilgilenmişlerdir.
Halife Me’mun incelemeleri kolaylaştırmak için, M.S. 827’de Ptolemy’nin Al-Masgest adlı kitabını
Arapçaya tercüme ettirmiştir. Bu eser İslam aleminde El-Mecisti olarak tanınmaktadır. Yine
Me’mun'un emri ile M.S. 832’de ileri gelen ilim adamlarından bir heyet, Sincar sahrasında 1 derecelik
meridyen yayının uzunluğunu tesbit etmişlerdir. Bu astronomik gözlemleri yapan heyetde:
Ebü’t-Tayyib Sened İbni Ali, Ahmed İbni Abdullah El Mervezi, Ahmed İbni Muhammed en-Nihavendi,
Ali bin İsa el-Usturlabi, Ebu Ali Yahya ibni Mansur, Halid ibni Abdülmelik el-Merverruzi, Ebü'l-Abbas
el-Fergani, Ömer İbnü'l-Faruk Han et-Taberi, Ebu Bekr Muhammed İbni Faruk, Sabit bin Kurre’nin
bulunduğu bildirilmektedir.
Bu devirde yaşayan ünlü bir Türk matematikçisi ve astronomi alimi, Halife Me'mun’un büyük itibarını
kazanmış olan Ebu Abdullah Muhammed bin Musa el-Harezmi’dir.
El-Harezmi’nin batı dillerine de tercüme edilen çeşitli eserleri vardır. Bunlardan birisi: Zic-ül-Harezmi
olup Halife Mansur zamanında Muhammed bin İbrahim-ül-Fezari tarafından Hintçeden tercüme edilmiş
olan Zic’in değiştirilmiş şeklidir. Bu astronomik tablolar uzun yıllar astronomlar tarafından kullanılmıştır.
Ebü’l-Hasan isimli başka bir ilim adamı Akdeniz’in uzunluğunu 44 derece boylam uzunluğunda
bulmuştur. Bu uzunluğu Ptolemy 60 dereceden büyük olarak kabul etmiştir.
Büyük astronom Ebu Reyhan el-Biruni M.S. 980’de dünya çapını tayin etmiş, El-Kanun isimli eserini
yazmıştır. Bu yüzyılda yaşıyan değerli iki ünlü astronom Ebü’l Vefa ve İbn–i Yunus’tur. İbn–i Yunus
(950-1008) Kahire’de Cebel-i Mukattam Rasathanesinde yapmış olduğu rasatlar sonunda dört ciltlik
Zic-i Hakimi adlı astronomik cetvellerini hazırlamıştır. Bu cetveller 13. asra kadar kullanılmıştır.
On birinci yüzyılda yetişmiş matematikçi, astronom ve şair olan Ömer Hayyam, Nizamülmülk’ün
sağladığı maddi yardımlarla Nişapur’da bir rasathane kurmuştur. Bu rasathanede tunçtan yapılmış
dünya ve gök küreleri, su ve kum saatleri, astronomide kullanılan çeşitli aletler ve kütüphanesinde
Ptolemy, El-Battani, El-Harezmi, İbn-i Yunus ve El-Biruni’nin astronomik tabloları (Zicleri)
bulunmaktaydı. Ömer Hayyam, halen Paris Milli Kütüphanesinde bulunan Zic-i Melikşahi adlı
eserinde 100 yıldızın gök koordinatlarını vermiştir.
Bediuzzaman el-Usturlabi lakabı ile anılan Ebü’l-Kasım Hibetullah adındaki astronom da Ömer
Hayyam’ın çalışma arkadaşı olmuştur. Usturlabi lakabı, bu astronoma, usturlabların (Bir astronomi
aleti) teori ve imalindeki ustalığından ötürü takılmıştır.
Endülüs’te yetişen İslam alimlerinin büyüklerinden Batruci (1217) eserleriyle modern astronominin
temeli olan Helyo-Sentrik Planet sistemini ilk defa kuran kişi oldu. Kopernik, Batruci’nin ve İbn-i Şatır'ın
bu temel prensiplerini kitaplarından okuyarak kendine mal etti ve Avrupalılar yanlış olarak modern
astronominin kurucusu olarak Kopernik’i gösterdiler. On üçüncü yüzyılın en ünlü matematikçisi ve
astronomu olan Nasireddin Tusi, 1201 yılında Horasan'ın Tus şehrinde doğmuştur. Tusi, Hülagu’nun
yardımıyla Azerbaycan’da Meraga (Rumiye Gölünün doğusunda) şehrinde bir rasathane kurmuştur.
Rasathanenin çatısında açılan bir aralıktan güneşin, ayın ve yıldızların hareketleri takib ediliyordu.
Ayrıca rasathanede parlak yıldız ve gezegenleri gün ışığında bile gözlemeye elverişli yeraltı mağara ve
kuyuları bulunuyordu. Bugün modern rasathanelerde de fotoğraf odaları yeraltına inşa edilmiştir.
Rasathanede bir kısmı bizzat Tusi tarafından keşf olunmuş bir kısmı da eski aletlerin geliştirilmiş
şekilleri olan birçok alet bulunuyordu. Bu rasathanenin idaresini üzerine alan Tusi; Irak, Suriye ve
Türkistan’dan, güvendiği alimleri de yanına davet etmiştir. Şam’dan Müeyyidüddin Urzi, Musul’dan
Fahrüddin Meragi, Tiflis’ten Fahrüddin Ahlati, Kazvin’den Necmüddin Dübeyrani, Halep’den Muhyiddin
Mağrıbi ve Şing Sing diye anılan Çinli Fao-Mum-çi bunlardandır.
Nasireddin Tusi 12 senelik bir çalışmadan sonra 1269’da Zic-i İlhani adlı eserini tamamlamıştır.
Astronomi alanında diğer önemli eserleri, Tahrir-ül Mecisti ve Tezkire fi İlmil Hey’et’dir.
Tusi ekolüne mensup bir çok matematikçi ve ast ronom arasında en meşhuru Semerkant’ta yaşamış
olan Gıyaseddin Cemşid el-Kaşi’dir. Bu Astronom, Tusi’nin Zic-i İlhani adlı eserini yeniden
düzenlemiştir.
On beşinci yüzyılın en meşhur astronomu Timur Hanın torunu Uluğ Beydir. Uluğ Bey, Tusi’nin Zic-i
İlhani'sinin zamanındaki rasatlara uymadığını hocalarından öğrenince Kadızade ve Gıyaseddin
Cemşid'i Semerkant'ta bir rasadhane kurmaya memur etmiştir (1420). Önce Cemşid'in sonra
Kadızade’nin ölümünden sonra astronomik ölçmeler Ali Kuşçu tarafından tamamlanarak Zic-i Gürgani
(veya Zic-i Cedidi Sultani) meydana gelmiştir. Bu eser 1018 yıldızın gök koordinatlarını ihtiva
etmekteydi. Batıda birkaç asır kullanılan bu cetveller ve açıklamalar sayesinde, Tusi’den üç buçuk asır
sonra (1627’de) Kepler, Tabulac, Rudolphinac adlı asronomik cetvelleri neşretmiştir. Yine bu eser
(Zic–i Gürgani) 1841-1853’lerde A. Sidillot’un “Prolegomenes des Tables astronomiques
d’ouloug Bey” isimli tercümesiyle Avrupa’ya girmiş ve uzun zaman Pozisyon Astronomisinin ana
kitabı olarak kullanılmıştır.
Semerkant Rasathanesinin Uluğ Bey tarafından bulunan coğrafi koordinatları tul (boylam)= 90°15' arz
(enlem)= 39°37' 23" dir. Uluğ Beyin başlangıç meridyeni olarak nereyi aldığı bilinmemektedir.
Rasathanenin bu günkü koordinatları tul (boylam)= 64 derece 37’54" doğu, arz (enlem) = 39° 38' 47"
kuzeydir. Coğrafi enlemin belirlenmesindeki 1'24"lik küçük fark Uluğ Beyin o zamanki aletlerle ne
kadar hassas ölçme yaptığının delilidir. On beşinci asrın başlarında Semerkant’ta doğan Ali Kuşçu,
üstatlarının ölümünden sonra genç yaşında rasathaneyi idare etmiş ve Zic-i Gürgani'nin
tamamlanmasında büyük hizmetleri olmuştur. Uzun Hasan’ın İstanbul elçisi olan Ali Kuşçu, görevi
bittikten sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından davet olunmuş, İstanbul’a gelmiştir. Birçok astronom
yetiştirmiş ve çeşitli eserler yazmış olan Ali Kuşçu 1474 yılında İstanbul’da ölmüştür (Bkz. Ali Kuşçu).
Ali Kuşçu’dan sonra torunu Mirim Çelebi ve daha sonra Takiyüddin el-Rasid astronomi alanında çeşitli
çalışmalar yapmışlardır.
Buna karşılık bütün ortaçağ boyunca Avrupa’da bu bilgilere karşı çıkılmış, dünyanın bir tepsi gibi düz
olduğu, etrafının denizlerle çevrili olduğu sabit bir fikir halini almıştır. Bu durum Kopernik’e kadar
devam etmiştir.
Modern astronominin gelişimi: Gök cisimlerinin hareketlerinin güneşin merkez olarak kabul edilerek
basitçe açıklanmasını Kopernik (1473-1543) Batruci ve İbn-i Şatır'ın eserlerinden alarak yapmıştır.
Ptolemy ve Kopernik’in sistemlerinin eksik noktası, fiziksel bir temelinin olmamasıydı. Galileo
(1564-1642) ve Newton (1642-1727) bu sistemin kinematik tarafları yanında dinamik yönlerini de
açıklayarak, modern astronomiye bir temel kurmuşlardır. Bunlar yıllar önce okullar açmışlar,
rasathaneler kurmuşlardır. Bu hususta temel kitaplar yazmış, Türk-İslam alimlerinin kitaplarından
istifade etmişlerdir. Bu İslam bilginlerinden biri El-Batruci’dir. El-Batruci’nin Astronomi Prensipleri
adını taşıyan kitabı batıda asırlarca en önemli kaynak kitap kabul edilmiştir. El-Batruci’nin bu kitabı, o
zamana kadar bilinen ve esası Ptolemy’nin görüşleri olan astronomi bilgilerinde bir ihtilal meydana
getirmiştir. El-Batruci, Helyo-sentrik gezegen sistemini ilk defa bulan kişi olarak modern astronominin
ilk kurucusu sayılmaktadır. El-Batruci, Ptolemy’nin merkezi daire çevresi üzerinde devreden küçük
daire ve dış merkezli sistemini tenkit etmiş ve Ptolemy’nin bu sisteminin her hangi ilmi temele
dayanmadığını ispat etmiştir. El-Batruci’ye göre her gezegenin kendi kutupları vardır. Yıldızların eşit
zamanlarda eşit olmayan kavisler yaptığını bildirerek yıldızlar küresinin üç hareketi olduğunu, bunların
birincisini boylam, ikincisini enlem ve üçüncüsünü de günlük olarak vasıflandırdı. Birçok batılı
astronom El-Batruci’nin fikirlerinden çok istifade etmişlerdir. Bunlardan birisi de günümüzde hemen
herkesin modern astronominin kurucusu kabul ettiği Kopernik’tir. Batılı çevrelerce ileri sürüldüğü gibi;
"Kopernik Arapça bilmez, eserleri okuyup anlayamazdı.” görüşü isabetli değildir. Çünkü bizzat
Kopernik’in yazdığı De Revolitionibus Arbium Coeleftium kitabı El-Batruci ve El-Bettani’nin
fikirlerine dayandırılmıştır. Ayrıca onun El-Batruci’nin fikirlerini iyi bildiğini Venedik’te 1496’da basılan
Regiom-ontanus adlı kitabı da ispat etmektedir. Bütün bunlara ilave olarak, Kopernik gibi bir
araştırmacının, birçok yerleri El-Batruci’ye atfedilen 12, 13 ve 14. asırlarda Latin bilginlerince yazılan
astronomi kitaplarını okumadığı düşünülemez.
Modern astronomiye yardımı bulunanlardan biri de Johannes Keppler (1571-1630)dir. Bulduğu, üç
“Gezegensel Hareket Kanunu” aşağıdaki gibidir:
1. Gezegenler, odaklarının birinde güneş bulunan bir elips yörünge üzerinde hareket ederler.
2. Gezegenler, güneş etrafında hareket ederken, güneş ile gezegeni birleştiren doğru, eşit zamanlarda
eşit sahalar tarar.
3. Gezegenlerin dönüş periyotlarının kareleri güneşe olan ortalama mesafelerinin (elipsin büyük
eksenin yarı uzunluğu) küpleri ile orantılıdır.
Keppler, bu kanunları, deneme-yanılma metodu ile 20 yıl araştırmış olup, Newton 1687’de yerçekimi
kanunlarını ortaya koyuncaya kadar mekanik bir temelden yoksun kalmışlardır. Jüpiter etrafında dönen
kendi uydusu üzerinde Galileo tarafından 1610’da kendi yaptığı teleskopla gözlendiği halde,
Kopernik’in kainat sistemi görüşü ancak 1627’de geçerlilik kazanmıştır.
Dünyanın hareketinin hassas bir biçimde incelenmesi, bir zaman ölçüsü sisteminin tesbit edilmesini
mümkün kıldı. Güneşin uzaklığı yaklaşık olarak belirlendi ve dünyanın yörüngesinin çapı,
trigonometrik esaslara dayanılarak bazı yıldızların uzaklıkları hesab edildi. Bu, yıldız sisteminin gerçek
büyüklüğünün ve onun kainata nisbetle özel yerinin tasavvur edilmesine sebeb oldu. Alman astronom
Johann Gottfried’in daha önce Fransız bilim adamı Le Verrier tarafından, teorik olarak söylenen,
Neptün gezegeninin varlığının doğrudan doğruya gözlemle belirlenmesi, Galileo ve Newton
mekaniğinin önemini bir kere daha ortaya koydu.
Dünyanın önemli şehirlerinde rasat istasyonları kuruldu ve idaresi meslekten yetişen kimselerin eline
verildi. Meşhur Greenwich istasyonunun ilk idarecisi John Flamsteed (1646-1719) ve Paris’inki Jean
de Cassini (1625-1712) olmuştur. Flamsteed’den sonra Greenwich’e Edmund Halley (1659-1742)
gelmiş, kuyruklu yıldızların yörüngelerinin çok büyük, basık elipsler olduğunu göstermiştir. St.
Helena’da, on yıllık bir çalışma ile, ilk defa güney yarımküresinin yıldızlarının haritasını yapmıştır.
Halley’in uzun basık yörüngesi, gök cisimlerinin eş merkezli daire yörüngeler çizdiği teorisini de
yıkmıştır.
Samanyolu’nun dikkatle incelenmesi neticesinde William Herschel (1732-1822) yıldızların yeni bir
dağılışını tesbit etti. 1918’de Harlow Shapley yıldız sisteminin merkezinin güneş olmadığını ve hatta
güneşin merkezden otuz beş ışık yılı uzakta olduğunu iddia etmişti.
Kainatın (evrenin) merkezi, güneşin de içinde bulunduğu, samanyolu diye bilinen büyük bir yıldız grubu
veya galaksi olarak kabul edildi. Merkezi galaksi görüşü sonra terkedildi. 1924'te Edwin Hubble
(1889-1953) Andromeda nebulasının gerçekten bir gaz ve toz bulutu olmadığını, fakat samanyolundan
iki milyon ışık yılı uzakta bir galaksi olduğunu ileri sürdü. Neticede birçok yıldız sistemi ortaya çıkarıldı.
Diğer galaksilerden gelen ışığın atreoskopik çalışmalarının başlatılması neticesinde uzaktaki
galaksilerin hepsinin bizim galaksimizden uzaklaştığı anlaşıldı. Bu durumda bir süre Samanyolu’nun
kainatın merkezi olduğu faraziyesi kabul gördü. Fakat astronomlar böyle faraziyelere
güvenilemeyeceğini öğrenmişlerdi. İzafi mekaniği (fizikte cisimlerin hareketleri ile ilgili olayları
inceleyen ilim) gelişmesi ile kainatın hakikatle her galaksiden aynı şekilde görüldüğünü ortaya çıkardı.
Öte yandan güneş sisteminin orijini (kaynağı) hakkında ilk teori, "gaz bulutu hipotezi" Alman filozofu
E. Kant (1724-1804) tarafından ortaya atılmış ve Fransız astronom ve matematikçisi P.S Laplace
tarafından detaylı bir şekilde geliştirilmiştir. Bu teoriye göre güneş ve gezegenler önce disk şeklinde
dönen dev bir gaz bulutu halindeydi. Gezegenler de yıldızların çekim kuvvetiyle güneşten kopan
parçalardan meydana gelmişti. Fakat daha sonra gezegenlerin soğuk taneciklerin birleşmesinden
meydana geldiğini kabul eden teoriler ortaya atıldı. Giderek bu konu astronomiye fiziğin tatbikine
imkan verdi ve yıldızların fiziksel incelenmesi, Astrofizik (gökfiziği) bilim dalını ortaya koydu.
Modern astronomi: Modern astronomi, modern teknolojinin gelişmesine paralel olarak ilerledi. Çünkü
medern astronomların keşifleri, cihazlarda bir ilerleme olmaksızın geliştirilemezdi. Mesela, yıldızların
içinin ayrıntılı modelleri hızlı kompütürler olmaksızın tesbit edilemezdi. Yeni dev teleskoplar, hassaslığı
gittikçe artan cihazlar ve yörüngelerde dönen kozmik uydular gelecekte daha hızlı ilerleme vaad
etmektedirler. Modern astronomi, kabaca birçok genel konulara ayrılabilir. Güneş, güneş sistemi, yıldız
içi ortamı, galaksiler ve galaksi harici sistemler gibi.
Modern astronominin teknikleri: Modern astronominin temel teknikleri, astronometri, fotometri ve
spektroskopi’dir.
Modern Astronominin Dalları
Astrofizik: Gök cisimlerinin terkibini, enerji kaynaklarını ve spektrumlarındaki enerji dağılımını
inceler.
Gök mekaniği: Gök cisimlerinin hareketlerinden doğan olaylarla ilgilenir.
Kozmoloji: Evrendeki galaksilerin genel dağılımını ve bunun sebeplerini araştırır.
Astronometri: Gök cisimlerinin pozisyonlarının doğru olarak gezegenlerin ve yıldızların hareketleriyle,
yıldızların uzaklığıyla ve bu çalışmalardan elde edilebilecek herhangi bir bilgiyle ortaya konulmasıdır.
Fotometri: Tam spektroskopi diye de adlandırılabilir. Uzaydan gelen radyasyonun yoğunluğunu ölçer.
Spektroskopi: Gök cisimlerinden radyasyon çıkışına daha ayrıntılı bakmaktır.
Astronomların Kullandığı Başlıca Aletler
Optik teleskop: Astronomide çok eskiden beri tanınan bu alet, yeryüzü platformlarından gök
cisimlerinin gözlenmesinde kullanılır. Son zamanlarda yalnız güneş sistemi gezegenlerinin değil,
andromeda gibi çok uzaktaki galaksilerin bile rahatlıkla gözlenebildiği dev optik teleskoplar yapılmıştır.
Radyo teleskop: Modern astronominin en önemli buluşu sayılan bu alet, gök cisimlerinin yaydığı
radyasyonun incelenmesinde kullanılır. Uzayın kulağı diye adlandırılan bu alet sayesindedir ki,
varlıkları ancak yaydıkları radyo dalgalarıyla anlaşılabilen pulsar ve quasarların keşfi mümkün
olabilmiştir.
Tayfçeker: Gök cisimlerinin sepektrumlarının belirlenmesinde kullanılan bir alettir.
Fakat, günümüz modern astronomlarının kullandığı bütün cihazlar bunlardan ibaret değildir. Dünyanın
çevresinde dönen yapma uydulardan, mikrobilgisayarlara kadar sayısız modern techizat artık modern
astronominin emrine girmiş bulunmaktadır.
Astronominin Başlıca Çalışma Sahaları
Güneş: Astronomik çalışmaların ilk safhası en yakın olan güneştir. Teleskobun keşfinden binlerce
sene önce Çinli astronomlar güneşteki lekeleri tesbit etmişlerdi. Harun Reşid zamanında, on dört ve on
beşinci asırlarda İslam alimleri de bu hususta önemli çalışmalar yapmışlardır. 16. yüzyılda Galileo
küçük teleskobu ile bazı tesbitler yapmıştır.
Günümüzdeki astronomik araştırmalar, büyük ölçüde, güneşin radyasyon ve magnetik alanı ile
dünyanın magnetik alanı ve atmosfer arasındaki etkileşimi incelemektedir. Gerçekte Güneş, yıldızlar
hakkında detaylı bilgi alabilmek açısından oldukça önemlidir. Çünkü bize en yakın yıldız güneştir.
Güneş spektrumunu inceleyerek, güneşi meydana getiren elemanların sıcaklığını tesbit etmek
mümkün olmaktadır. Güneş genel olarak dört bölümde incelenir.
Güneşin içi: Gotosferin altında enerjinin konveksiyon yoluyla dışarıya iletildiği geniş bir bölge vardır.
Bu bölgenin altında enerjinin dışarıya radyasyonla iletildiği diğer bir geniş bölge bulunmaktadır.
Güneşin çekirdeğinden gelen enerji, hidrojen atomlarının helyum atomlarına dönüşmesiyle nükleer
füzyon sonucu meydana gelir. Radyasyon ve konveksiyonla enerjinin dönüşümü ve nükleer
reaksiyonlar günümüzde teknik ve tecrübi astronominin uğraştığı konulardır.
Güneş rüzgarı: Korana akımının dış sınırı herkesin tahmin edebileceği gibi çoğunlukla nasıl
tanımlandığına bağlıdır. Korana akımının ötesinde devamlı dışa radyasyon ve elektirik yüklü
parçacıkların akışı vardır. Bazan kromosferdeki patlamalar esnasında küçük parçacıkların oluşturduğu
büyük bulutlar güneşden ayrılır. Devamlı radyasyon ve parçacıklarının akımı arasıra bu bulutlarla
birlikte güneş sisteminin derinliklerine doğru, güneşin manyetik alanının çekilmesini takibeden güneş
rüzgarlarını meydana getirir.
Fotosfer: Güneşin görünen yüzüdür. Bu tabakada meydana gelen lekeler, güneş incelemelerinin ana
konularından birini teşkil eder. Güneş lekeleri büyük faaliyetlerin vüku bulduğu bölgelerdir. Kendilerini
çeviren fotosferden daha serindirler. Bunlar güneşin genel magnetik alanıyla ilgilidirler. Sözü edilen
bölgelerde magnetik alanın şiddeti yüksektir. Güneş lekelerinin sayısının artarak maksimuma erişmesi
ve daha sonra tekrar azalması şeklinde gözlenen leke periyodu yaklaşık on bir yıl sürmektedir.
Maksimum faaliyet sırasında sık sık dünyanın atmosferine de tesir eden jeomağnetik fırtınalara sebeb
olan büyük bir radyasyon akışı mevcuttur. Bu radyasyon akımları insanlı uzay yolculuklarından radyo
dalgalarına kadar birçok şey için zararlı olduğundan güneş lekeleri dikkatle izlenmektedir.
Kromosfer ve korona: Fotosferin ve güneş atmosferinin üstünde kromosfer bulunur. Bu bölge çok
şeffaf olup, üstte bulunan koronaya kadardır. Birinci beyazı olan korona, güneş tutulması sırasında en
iyi bir şekilde görülür.
Koronanın sıcaklığı çok yüksektir. İçindeki madde iyonize olarak bulunur. Koronadaki sıcaklığın enerji
kaynağı, güneş fiziğinin en önemli problemlerinden biridir.
Güneş sistemi: Sistemin doğru yapısı Endülüslü büyük bilgin Nureddin el-Batruci’nin helyo-sentrik
gezegen sistemi teorisini geliştiren Kopernik tarafından çözülmüştür. Onun teorisi giderek gerçeğin
birer parçası olunca, astronomlar ilgilerini daha çok güneş sistemindeki gök cisimlerinin fiziksel
özelliklerine yönelttiler.
Ay, Dünya ve gezegenler: Ay konusunda cevaplandırılması beklenen birçok soru vardır. Mesela, Ay
ve Dünya meydana gelişlerinden itibaren iki gezegenli bir sistem midir veya Ay, jeolojik zamanlarda
Dünya’dan ayrılmış bir parça olabilir mi veyahut Dünya’nın çekim kuvvetine kapılmış bir gezegen
midir? gibi.
Dıştaki gazlı gezegenlerle karşılaştırıldıklarında, bunların yapısının Dünya gibi oldukça yoğun olduğu
görülür. İç gezegenler hakkında son yıllarda çok ilgi çekici bilgiler elde edilmiştir. Venüs’ün
atmosferindeki büyük karbondioksit kuşağının sebeb olduğu sera tesiriyle, bu gezegenin yüzey ısısının
çok yüksek olduğu anlaşılmıştır. Hatta bir uzay ilim adamının ortaya attığı tezde Venüs atmosferinde
patlatılacak birçok hidrojen bombasının gezegenin atmosferindeki karbondioksit kuşağını
parçalayınca, gezegenin yüzeyine nüfuz eden güneş ışınlarının artık dışarıya yansıyıp sera etkisinin
kaybolacağı ve bu suretle yüzey ısısının büyük ölçüde düşeceği ileri sürülmüştür. Amerikalıların
Mars’a gönderdiği Mariner aracının yolladığı fotoğraflarda, bu gezegenin yüzeyinin Ay’daki gibi
kraterlerle kaplı olduğu tesbit edilmiştir. Aynı araç, Mars’ın eğer bir manyetik alanı varsa, çok zayıf
olması gerektiğini ve güneşten gelen yüklü parçacıklarla bombardımandan Mars’ın yüzeyini korumada
çok az faydası olduğunu belirlemiştir. Ayrıca gezegenin yüzeyinde atmosfer basıncı Dünya’dakinin
yüzde biridir. Dış gezegenlerden Jüpiter üzerinde yoğun araştırmalar yapılmaktadır. Yapısı ağır
gazlardan teşekkül etmiş bu gezegen, kuvvetli manyetik alanı ve şiddetli iç ısısı ile dikkati çekti. Bu
yüzden de Jüpiter'in orijini ve tabiatı hakkında bir hayli tartışmalar olmuştur.
Diğer gaz yapılı gezegenler; Satürn, Uranüs ve Neptün, Jüpiter kadar yoğun incelenmemiştir. Güneş
sisteminde bilinen en uzak gezegen olan Plüton modern astronomi için başka bir muammadır.
Kuyruklu yıldızlar: Kuyruklu yıldızların donmuş su, metan, amonyak ve diğer gazlarla birlikte bir
miktar katı döküntülerden meydana geldiği düşünülmektedir. Böyle küçük döküntü yığınları güneş
sisteminin gözle görülebilir hudutları dışında meydana geleceği için, güneşin çekim kuvvetiyle
tutunacağı tahmin edilmektedir. Gezegenlerin sebeb olduğu düzensizlikler bazan bu metallerin bir
kısmının güneşe doğru kuyruklu yıldız şeklinde sapmasına sebeb olur.
Eğer bu fikirler doğruysa, güneş sistemini meydana getiren orijinal materyalın bir kısmı kuyruklu
yıldızlarda mevcuttur. Aynı zamanda güneş sisteminin dışındaki böyle nesnelerin nümuneleri uzun
süreler boyunca uzayın büyük bir bölümünün önemini anlatacaktır. Bu yüzden kuyruklu yıldız
materyalinin ayrıntılı incelenmesi, astronomlar için büyük bir önem taşır. Çünkü bu çalışmaların
başarıya ulaşması, güneş sisteminin orijininin ve tekamülünün açıklanması demek olacaktır.
Yıldızlar: Astronomi çalışmalarının ikinci önemli sahası Samanyolu ve diğer galaksileri meydana
getiren yüz milyarlarca yıldızın incelenmesidir. Eski çağ Avrupalıları yıldızları gök kubbede asılı küçük
ışıklar sanırlardı. Yunan astronomları yıldızları güneşler olarak değerlendirdi. Daha sonraki yıldızların
kızgın gaz tabakalarından meydana geldiği tesbit edildi ise de, insanoğlu son zamanlara kadar yıldız
enerjisinin kaynağını öğrenememiştir.
Bütün bunlardan başka astronominin ilgilendiği önemli konulardan biri de kuasarlardır. Büyüklük ve
uzaklık bakımından uzaydaki en büyük gök cisimleri olarak tahmin edilen kuasarların varlığı, ancak
yayınladıkları radyo dalgalarıyla tesbit edilebilmiştir. Kuasarların büyüklüğü hakkında değişik tahminler
yapılmıştır. Hatta bu dev gök cisimlerinin bir galaksi kadar büyük olduğu bile ileri sürülmüştür.
Astronomi uydusu IRAS 1983 yılı içinde uzaya gönderilmiş, hala dünya çevresinde 906 km yükseklikte
dönmektedir. Bir turunu 103 dakikada tamamlayan uydu, her döndüğünde gökyüzünün bir dilimini
taramaktadır. Bu esnada elde ettiği bilgiler yeryüzündeki bilgisayarlara kaydedilmektedir. IRAS ile
şimdiye kadar 200.000’den fazla gök cisminin gözlemi yapılarak beklenilenden daha fazla bilgi elde
edilmiştir. Başlıca mühim bilgiler: Dünyaya yakın en az beş yeni kuyruklu yıldızın bulunduğu, Güneş’e
en yakın gezegen olarak bilinen Merkür’den daha içerde Güneş çevresinde dolanan 2 km çapında mini
bir gezegenin varlığı, Mars’la Jüpiter gezegenleri arasında yer alan asteroid kuşağında, 100 milyon km
genişliği olan bir alanda yaygın ince tozların bulunması, yıldızlar arası uzayda pekçok bulunan ve
kendi içinde burgu halinde dönen toz bulutlarının varlığı, gezegen sistemlerine sahip olabilecekleri
düşünülen 50 civarında yıldızın tesbit edilmesi.
Bize en yakın yıldızların bile gezegen sistemlerinin var olup olmadığını doğrudan tesbit etmek, Dünya
yüzeyindeki gözlem aletleriyle mümkün değildir. Zira en büyük gezegen Jüpiter en yakın yıldızlardan
gözlendiğinde, Güneş’in toplam ışığının bir milyarda birbuçuğunu yansıtır. En güçlü teleskopun bile,
Güneş’in ışığı ile Jüpiter’in yansıttığı ışığı ayırt etmesi, imkansızdır. Astronomi uydusu Dünya
atmosferinin dışında dolandığından gerekli bilgileri toplıyabilmektedir. 1990 yılında bir uzay mekiğiyle
uzaya gönderilen ve dünya çevresinde bir yörüngeye oturtulan Hubble Uzay Teleskobu astronomi
biliminde büyük ufuklar açmıştır. Son derece gelişmiş bir cihaz olan bu teleskopla milyarlarca ışık yılı
uzaklıktaki galaksiler ve kuasarlar rahatlıkla gözlenebilecek ve bir manada astronomi yeniden
yazılmaya başlanacaktır.
Yirmi birinci yüzyılda uzay gemileri ile gök kubbemizin keşfi hızlandıkça ve Dünyanın çevresinde
dönecek büyük uzay istasyonlarından çok daha geniş ve doğru bilgiler elde edildikçe, astronomi ilmi
daha çok gelişecek ve bir yerde tahmine dayanan bilgiler artık tecrübelerle sabit olacaktır.
Başka bir ifade ile astronomi, gelecek yüzyılların coğrafyasıdır. Astronomiden Kur’an-ı kerimde de
bahsedilmekte, insanların dikkatleri çeşitli ayetlerle yıldızlara, göklere, gök cisimlerine vb.
çekilmektedir. Kur’an-ı kerimin birçok yerlerinde mealen; “Sizden evvel gelip geçenlerin hayatlarını,
gittikleri yolları ve başlarına gelenleri, gözden geçirip onlardan ders alınız. Yerleri, gökleri,
canlıları ve kendinizi inceleyiniz. Gördüklerinizin içini, özünü araştırınız. Bütün bunlarda
yerleştirmiş olduğum kuvvetimi, kudretimi, büyüklüğümü ve hakimiyetimi bulunuz, görünüz,
anlayınız.” buyurulmaktadır.
Yine Kur’an-ı kerimin birçok yerinde, inanmayanlar, neden akıllarını kullanmadıkları ve neden yerleri,
gökleri ve kendilerini inceliyerek düşünmedikleri ve böylece imana kavuşmadıkları için
azarlanmaktadır. Daha önceki asırlarda yaşıyan müslümanlar bu emirlere uymak için ilme çok
ehemmiyet vermişlerdir. Özellikle astronomi üzerinde çok çalışmışlardır.
ASTRONOT;
Alm. Weltraumfahrer (m), Fr. Astronaute, İng. Astronaut. Uzaya gönderilen araçları kullanmak ve
gerektiğinde uzayda ve dünya dışı gökcisimlerinde yürümekle görevlendirilen insan, uzay adamı.
Astronot deyimi bilimsel literatüre 1959 yılında başlayan uzay çalışmalarıyla girmiştir. Ruslar ise
astronot karşılığı olarak kozmonot kelimesini kullanırlar. Uzaya fırlatılan ilk araçlarda insan
bulunmuyordu. Bu insansız uzay araçları yeryüzündeki üslerden idare ediliyor ve hareketleri tamamen
elektronik haberleşme sistemleriyle ayarlanıyordu. Dünyamızın etrafında yörüngeye oturtulan
uydulardan Venüs ve Mars gibi uzak gök cisimlerine gönderilen araştırma sondalarına kadar bir çok
uzay aracı bu sınıfa girer.
Altmışlı yılların başında insanlı uzay uçuşları başlatılınca, Yuri Gagarin ve Alan Shepard uzaya giden
tarihin ilk astronotları oldular. Yuri Gagarin "Vostok", Alan Shepard Freedom-7 adı verilen ve
günümüzde pek ilkel kabul edilen uzay araçlarıyla, yüzlerce kilometre yükseklikte dünya çevresinde
dönmüşlerdi. Önceleri uzaya sadece bir astronot gönderilirken, "Gemini" projesiyle iki ve hatta üç uzay
adamı birden uzaya fırlatıldı. Altmışlı yılların sonunda bütün bu çalışmalar Apollo programıyla zirveye
çıktı ve dünya tarihinin en büyük olaylarından biri gerçekleşti. Ay'a insan göndermeyi hedefleyen bu
proğram, Apollo 11 projesiyle başarıya ulaşınca, Astronot Neil Armstrong, Ay'a ilk defa ayak basan
insan ünvanını kazandı. Armstrong'u Edwin Aldrin takip etti. Günümüzde astronotlar uzay mekikleriyle
birçok defa uzaya gidip gelebilmekte ve dünya çevresinde dönen uzay laboratuvarlarında her çeşit
deney yapabilmektedir. Rusu kozmonotu Romanenko, uzayda 326 gün kalarak ulaşılması güç bir
rekor kırmıştır. Ancak Rus uzay adamı dünyaya dönen uzay kapsülünden sedye ile çıkarılmıştı.
Kozmonot kalsiyum eksikliği ve kas erimesi yüzünden ayakta duramayacak hale gelmişti.
Astronotlar bir hayli uzun süren tecrübe ve testler sonucu seçilmektedirler. Çeşitli tıbbi testlerden
geçen tecrübeli pilotlar, havasız ve ağırlıksız ortamlara uyum gösterebilmekten, sessizlik odalarına,
psikolojik testlerden özel uçuş denemelerine kadar sayısız imtihana tabi tutulmakta ve başarılı olanlar
astronot olmaya hak kazanmaktadır. Apollo projesi gibi çok önemli uzay uçuşlarında görev alacak
astronotlar ise daha önce dünya çevresine kadar uzanan uzay uçuş tecrübesinden de geçirilmektedir.
Mesela Apollo 11'in astronotları Armstrong, Aldrin ve Collins, Ay yolculuğuna çıkmadan yıllarca önce
Gemini roketleriyle uzaya fırlatılmışlardı.
Son yıllarda bilim adamları, öğretmenler ve hatta sade vatandaşlar arasından da astronot
yetiştirilmektedir.
Astronotların her şeyden önce, beden ve özellikle ruhi bakımdan da son derece sağlıklı olmaları
gerekir. Çünkü zaman zaman kendi ağırlığının 15 katına eşit basınçlara dayanabilecek, dünyadan
binlerce kilometre uzaktayken içinde bulundukları araçta meydana gelebilecek tehlikeli bir arıza
karşısında bile paniğe kapılmayıp, soğukkanlılığını korumasını bilecektir.
Uzaya giden bir astronot için giydiği özel elbise, onu uzaya taşıyan roket kadar büyük bir önem taşır.
Çünkü bu özel elbise olmadan astronotların ne uzayda ne de ay üzerinde veya herhangi bir
gezegende yürümeleri ve bir araçtan ötekine geçebilmeleri mümkün değildir. Çünkü uzayda atmosfer
olmadığından, başka türlü nefes alamazlar ve basınçsızlıktan kanlarının dışarı fırlamasını
engelleyemezler. Ayrıca bu elbiseler onları şiddetli sıcak ve soğuklardan muhafaza ettiği gibi, tehlikeli
radyasyonlardan ve minik göktaşlarından da korur.
Bu çok özel uzay elbisesi iç içe tam 15 kattan meydana gelmiştir. Bu katlar içinde yer alan bazı
cihazları sayacak olursak yeterli bir fikir vermiş oluruz:Oksijen tüpü, soğuk su dolu tüp ve su pompası,
telsiz, sağlık araçları kontrol cihazı, uzay iç çamaşırı, çevresinde dolaşan incecik soğuksu boruları ve
basınç ayar tertibatı.
İnsanoğlu Mars gibi uzak gezegenlere ulaştığında, uzay elbiseleri daha da gelişecek, yeni şartlara
göre daha da mükemmelleşecektir. Milyonlarca kilometre uzaklıktaki bu gezegene yapılacak yolculuk
aylarca sürebilecek ve bu yolculuğa çıkan astronotların ilk olarak çok sıkı psikolojik testlerden geçmesi
gerekecektir.
Bir uzay bilimcinin deyimiyle, Mars yolcusuyla ölüm arasında uzay aracının duvar kalınlığı kadar
mesafe vardır. En yakınındaki tam teşekküllü hastane, milyonlarca kilometre uzaklıktadır. Uzay
gemisinin pencerelerinden dışarıya baktığında dünya simsiyah uzayda bir nokta gibi görünmektedir.
Fakat her şeye rağmen güneş sistemini keşfe çıkan astronotların karşılaştığı zorluklar, Arabistan
sıcaklarına alışmış ilk Müslümanların Anadolu ve Kafkasları fethederken karşılaştıklarından fazla
olmayacaktır.
ASUR;
Alm. Asuren, Fr. Assyrie, İng. Assyria. M. Ö. 3000 yıllarından M. Ö. 612’ye kadar Dicle’nin batı
kıyısındaki Asur şehri merkez olarak kurulan ve gittikçe genişleyen bir devlet. Bu devlet zamanla
Mezopotamya, Elam, Suriye ve Mısır’a hakim oldu. Asur Devleti istiklalini kazanmadan önce Sümer,
Akkad, Subar, Kut ve üçüncü Ur hanedanı hakimiyeti altında kaldı. Sonradan gelen Sami kavimleri
yerli kabilelerle kaynaşarak Asurluları meydana getirdiler.
Asur tarihinde beş devlet kuruldu. Bunlar eski, orta ve yeni Asur çağlarında hükümran olmuşlardır.
Eski Asur çağı: Bu çağ M.Ö. 2100-1800 yılları arasındadır. Kral İllusuma (M.Ö. 2000) Asurluları
müstakil bir devlete kavuşturdu. Kendinden sonra da İrisum ve İkunum bağımsızlığı sağlamlaştırarak
memleketi imar ettiler. Bunlardan sonra Asurlu Birinci Sargon, devletin sınırlarını doğuya doğru iyice
genişletti ve Anadolu ile olan ticareti geliştirdi. Bu çağa ait tarihi bilgiler ancak kazılarda bulunan
eserlerden öğrenilmektedir.
Orta Asur çağı: Asur’un siyasi ve kültürel bakımdan hayli değişik olan bir çağıdır. Asur Kralı
Asur-Uballit, eski Asur çağının sonlarında Babil ve Mitanni krallıklarının nüfuzu altında kalmış olan
devletini bunlardan kurtardı. Hititlerle birlik olup, Mitanni Krallığını ortadan kaldırdı. Kendisinden sonra
hükümdar olan Enlil-Narasis (M.Ö. 1340-1326), Adadnararis (M.Ö. 1310-1281), Birinci Salamannasar
(M.Ö. 1280-1256), Birinci Tukulti Ninurta (M.Ö. 1255-1218) zamanlarında Asur büyümeye,
yükselmeye devam etti. Ancak bir müddet sonra durgunluk devresine girdi. Bu devirde Babil’le devamlı
mücadele halinde olan Asur, Babil’e vergi verir duruma geldi. Ancak, Aşşur Reş-işi (M.Ö. 1149-1117)
Tıglatpileser-I (M.Ö. 1117-1090) Asurluları tekrar büyük devlet haline getirdiler.
Orta Asur çağı uzun bir süre devam etti. Hukuk, kültür ve dil alanlarında daha çok Babil etkisinde
kalmıştır. Bu devrin en büyük özelliği, gelenek halinde yürürlükte olan hukuki esasların, M.Ö. 1100
yıllarında bir hukuk kitabı halinde derlenmesidir.
Yeni Asur çağı: Bu çağda devleti idare eden hükümdarlar orta Asur çağından beri devam eden
hanedanın soyundandırlar. Bunlar kısa aralıklar dışında imparatorluğu geliştirmişlerdir. Bu devir
devamlı toprak kazanma ve savaşların olduğu bir devirdir. Bu zamanın ünlü kralı olan Asurbanipal
zamanında savaşlar devam ederken kültür alanında büyük gelişmeler görüldü. Bu hükümdarın eski
eserleri toplayarak meydana getirdiği kütüphane, bir çok eserin günümüze kadar gelmesini sağladı.
Ancak Asur’un bu ihtişamı kısa sürdü. Ülke, Asurbanipal’in ölümünden sonra Med, Babil ve diğer
devletlerin hücumuna uğradı (M.Ö. 612). Son defa toplanan Asur kuvvetleri Harran Ovasında
düşmanla olan mücadeleyi kaybederek yenildi ve imparatorluk tarihe karıştı.
Asurluların dilleri eski Sami dilinin bir koludur. Kullandıkları çivi yazısını Samilerden önce Irak’ın
güneyinde yerleşen Sümerlilerden öğrendiler. Irak topraklarında bir yıldan fazla Samilerle beraber
bulunan Sümerlilerin Asur edebiyatı üzerinde büyük tesirleri olmuştur.
Asurlular devamlı münasebette bulundukları devletlerin sanatlarının tesiri altında kalmışlarsa da,
kendilerine has milli özellik gösteren bir karakterleri vardır. Sanat, İmparatorluğun yükselmesine bağlı
olarak gelişmiştir. Asur'da belli başlı yapı tiplerinin önemlileri, özel evler, saraylar, tapınaklar ve
kalelerdir. Özel evler, ortada büyükçe bir holün etrafında yer alan büyük odalar şeklindedir.Saraylar ise
evler topluluğuydu. Asurlular puta taptıklarından tapınaklara özellikle önem verirlerdi. Kaleler çok kalın
yapılır ve ayrıca takviye edilirdi. İç ve dış kale olmak üzere iki kale bulunur ve bunlara belli aralıklarla
kule konurdu.
Bugüne kadar yapılan kazılardan ele geçen eserlere göre Asurlular pekçok sanat kolunda ileri
gitmişlerdir. Boyalı çanak ve çömlekler, taş kaplar, çeşit çeşit mühürler, aletler, eşyalar, silahlar,
maden sanat eserleri kazılarda bulunanlardan bazılarıdır.
ASYA;
Alm. Asien, Fr. Asie, İng. Asia. Dünyanın en büyük kıtası. Doğuda Pasifik Okyanusu, kuzeyde Kuzey
Buz Denizi, güneyde Hint Okyanusu, batıda Avrupa kıtası ile çevrilidir. Avrupa kıtası ile olan sınırı
kesin tespit edilmiş değildir. Eskiden Don Nehri, Asya ile Avrupa arasında sınır olarak kabul edilirdi.
Daha sonra Ural Dağları sınır olarak kabul edilmeye başlandı. Bugün bu kabul yaygın ise de, Ruslar
bu sınırın Ural Dağlarının doğusunda bulunan Ob kıvrımlı dağlarında olduğu iddiasını ileri
sürmektedirler. Afrika ile, Süveyş Kanalı vasıtasıyla ayrılan Asya kıtasının, Okyanusya kıtası ile olan
sınırı da Avrupa ile olan sınırı gibi ihtilaflıdır. Asya ile Okyanusya arasında bulunan irili ufaklı pekçok
ada, bu sınırın tespitinde mesele olmaktadır. İşte bu sebeptendir ki kıtanın yüzölçümünü bildiren
rakamlar 43,7 milyon km2 ile 44,7 milyon km2 arasında değişmektedir. Doğu-batı uzunluğu yaklaşık
olarak l0.000 km, kuzey-güney uzunluğu ise 8300 kilometredir.
Dünyadaki kara parçalarının yaklaşık üçte birini teşkil eden kıta, nüfus bakımından da dünya
nüfusunun yarısından fazlasını üzerinde barındırır. Her ırktan insanın ve her nevi iklimin bulunduğu
kıta, genel olarak dört coğrafi bölgeye ayrılır: a)Kuzey Asya, b) Orta Asya, c) Güney Asya, d) Ön Asya
(Anadolu, İran, Arabistan, Suriye, Lübnan...)
Tarihi
Asya kıtasının tarihi, tarih öncesi devirlere uzanmaktadır. Çeşitli kazılar ve arkeolojik araştırmalar
neticesinde ele geçen iskelet, çömlek ve diğer eşyalar üzerinde yapılan incelemelerden insan neslinin
bu kıtada, diğer kıtalardan çok daha önceleri var olduğu, türlü medeniyetler kurdukları ve ilk insanın bu
kıtada ortaya çıktığı anlaşılmıştır. Kur'an-ı kerimde de ilk insan ve ilk peygamber olan Adem
aleyhisselamın yasak edilen meyveden unutarak, önce hazret-i Havva'nın ve sonra kendisinin
yemesini müteakib, Cennet'ten çıkarılarak, yeryüzüne indirildiği; Adem aleyhisselamın Hindistan'da
Serendip (Seylan) Adasına, hazret-i Havva'nın da Cidde'ye bırakıldığı ve iki yüz sene ağlayıp
yalvarmalarından sonra tövbe ve duaları kabul edilerek Arafat ovasında buluştukları ve bunlardan
çoğalan insanların Asya kıtasından yeryüzüne dağıldıkları haber verilmektedir.
Kıtanın tarihi, coğrafi bölgeleriyle ilgilidir. Orta Asya'nın bilinen ilk devleti Hun Devletidir ki, 500 sene
hüküm sürdükten sonra dağıldılar. Meşhur Orta Asya göçleri meydana geldi. Çeşitli Türk devletlerinin
hakim olduğu bölge halkı, Moğol İmparatoru Cengiz'in istilası neticesinde batıya göç etmek
mecburiyetinde kaldı. Cengiz'in ölümünden sonra biraz azalan Moğol mezalimi daha sonra, Timur
Hanın (1370-1405) başa geçmesiyle adalete dönüştü. Timur Han, İslamiyetin adaletini Anadolu'dan
Pasifik Okyanusuna kadar yaydı. Kurulan Gürganiyye Devleti 19. asra kadar devam etti. Daha sonra
Gürganiyye Devleti İngilizlerin fitne ve fesadı ile yıkıldı. Ruslar, Orta Asya'yı; Çin ise Moğolistan, Doğu
Türkistan, Tibet ve Çungarya'yı istila ettiler. Sovyet Cumhuriyetler Birliği yirminci asırda parçalandı ve
Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan ettiler.
Hindistan'da bilinen ilk büyük krallık M.Ö. 582 senelerinde Saisunagalar tarafından kurulmuştur. Büyük
İskender'in M.Ö. 327'de istila ettiği Hindistan'da, bu zamanların en büyük devletini Budistler kurdular.
Sekizinci asır başlarında (711) Müslümanlar buralara kadar gelerek İslamiyeti yaydılar. Uzun zaman
bu beldeye hakim olarak devletler kurdular. Son İslam devletinin yıkılmasından sonra başta İngilizler
olmak üzere bazı devletlerin sömürgesi olan Hindistan, ancak 1947 yılında bağımsızlığına kavuşabildi.
Doğu Asya'da, tarihi en iyi bilinen memleket Çin'dir. Tarihi hakkında bilinen en eski bilgiler M.Ö. 1050
senelerine kadar uzanmaktadır. Çeşitli medeniyetlerin kurulduğu Çin, Ön Asya'daki Mezopotamya'ya
benzemektedir. 1854 senesine kadar dışarı ile (Çin hariç diğer ülkelerle) irtibatı olmayan Japonya
hakkında fazla bir bilgi elde edilememiştir.
Ön Asya tam manasıyla medeniyetlerin beşiğidir. M.Ö. Mezopotamya'da Akkadlar, Sümerler, Babil,
Hititler, Asurlar, Persler zamanımıza kadar eserleri kalabilen medeniyetler kurmuşlardır. Perslerden
sonra kurulan Roma İmparatorluğu ve devamı olan Bizans (Doğu Roma İmparatorluğu)bölgeye hakim
oldu. İslamiyetin Mekke'den bütün dünyaya yayılmaya başlamasıyla birlikte bütün devletler ve
medeniyetler yerini İslam devletlerine ve İslam medeniyetine bıraktı. Peygamber efendimiz zamanında
başlayan ve büyük boyutlara ulaşan İslamiyetin yayılması ve insanların hak dini öğrenmeleri, Hulefa-i
raşidin (4 büyük halife) Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar devrinde bütün dünyaya ulaştı.
Atlas Okyanusundan Çin'e kadar, Hindistan'da Pencap'a, kuzeyden güneye her yere İslamiyetin
adaleti, huzur, emniyet ve saadeti götürüldü. Birinci Dünya Savaşına kadar Osmanlıların ve
Müslümanların elinde bulunan Ön Asya, çeşitli entrika ve harplerle parçalandı. Bu işte en büyük rolü
İngilizler ve onlarla içli dışlı olup birlikte hareket ederek Ortadoğu'yu ele geçiren bölücü gruplar oynadı.
Fiziki Yapı
Kıtanın jeolojik yapısı üçe ayrılır: Yaşlı kayalardan meydana gelen birinci tabaka, genç kayalardan
meydana gelen ikinci tabaka ve 10 ila 70 milyon yıl öncesine ait olduğu tahmin edilen üçüncü jeolojik
zamana ait kıvrımlardan meydana gelen üçüncü tabaka. Yaşlı kayalar; Sibirya, Çin, Arabistan ve Hind
yarımadalarını meydana getirirler. Genç kayalar; Ural Dağlarından başlayıp bir S harfi şeklinde Gobi
Çölünü geçerek Malezya ve Borneo'da son bulurlar. Üçüncü jeolojik zamana aid genç kıvrımlar;
Türkistan'dan başlayıp, Tibet Yaylasına ve Himalayaları meydana getirdikten sonra Sumatra adalarına
kadar uzanırlar. Bu kıvrımlarda birleşen yüksek dağlar, Asya'nın yüzey şekilleri bakımından en dikkati
çeken yerleridir. Kafkas Dağlarının bazı tepeleri 5600 metreyi geçer. Pamirlerde, Hindikuş ve diğer
dağların birbirine en çok yaklaştıkları noktada yükseklik 6100 metreyi aşar. Karakurum, Tienşan,
Kunlunşan, Himalayalar belli başlı dağ silsileleridir. Himalayalar en önemli sıradağlardır. Yükseklikce
fazla olmasının yanında geniş Hint ovalarının ardından birdenbire yükselmeleri dikkati çeker.
Kançencanga Dağının yüksekliği 8585 m olup, kavurucu bir iklime sahiptir. Dünyanın en yüksek tepesi
olan ve 8848 metreyi bulan Everest Tepesi de bu sıradağlardadır.
Üçüncü jeolojik zaman kıvrımları bulunan yerlerde sık sık depremler ve volkanik patlamalar olur.
Türkiye, İran, Pakistan Japonya bu hat üzerinde olup, son senelerde buralarda meydana gelen
depremler büyük zararlara sebeb olmuştur.
Dünyanın en yüksek ve en kalabalık dağ silsileleri arasında yine dünyanın en büyük yaylaları yer
almaktadır. Bunlardan en meşhuru Tibet Yaylası ve Orta Sibirya Yaylasıdır. Doğu Türkeli Yaylası,
Pamir Yaylası, İran Yaylası, Stannovay ve Andır yaylaları da önemli yaylalardır.
Akarsular yönünden oldukça zengin olan Asya'nın belli başlı akarsuları büyük alüvyon ovalarının
meydana gelmesini sağlarlar. Sibirya'da Kuzey Buz Denizine dökülen İrtiş ve Yenisey ırmakları büyük
bir alüvyon ovası meydana getirirler. Doğudan batıya uzanan bu düzlüğün uzunluğu 2400 kilometredir.
Pakistan'daki İndus, Hindistan'daki Ganj ve Brahmaputra ırmakları, Çin'deki Hoank Ho ve Yang Çe
ırmakları alüvyon ovaları meydana getiren büyük nehirlerdir.
Yenisey, Obi ve İrtiş ile Yang Çe, İndus, Hindistan'daki Ganj ve Brahmaputra en uzun ırmaklarıdır.
Asya'da uzunlukları fazla, suları bol olan nehirlerden, sulama için suların depolanması ve hidroelektrik
enerjisi te'mininde çok istifade edilir. Ayrıca tarım ve sanayinin ilerlemesinde geniş ölçüde faydaları
olmaktadır. Nehir taşımacılığı gelişmiştir.
Kıtada önemli yaylaların ve ırmakların yanısıra, önemli ovalar da mevcuttur ki, bunlardan bazıları; Batı
Sibirya Ovası, Ganj Ovası, Mezopotamya, Pencap, Çin ve Turan ovalarıdır. Hazar Denizi, kıtanın tek
iç denizidir. Bazı coğrafyacılar Hazar Denizini göl olarak da kabul ederler. Aral Gölü, Baykal Gölü,
Balkaş Gölü, Isık ve Van gölleri kıtanın önemli göllerinin başında gelirler.
İklim
Her türlü iklimin görüldüğü Asya kıtasını dört iklim kuşağına ayırmak en uygun yoldur. Bunlar; kuzey ve
kuzeydoğu Asya, Orta Asya, güney ve güneydoğu Asya ile Akdeniz ve Ekvator bölgesidir. Kıtanın
kuzeyinde bulunan Kuzey Buz Denizi ve Kuzey Kutbu, bölgenin iklimini tamamen etkiler. Deniz,
senenin birkaç haftası haricinde don halindedir. Irmaklar ancak yazın iki üç ay akabilir. Kalan
zamanlarda don halindedir. Kuzeyi teşkil eden Sibirya bölgesinde sıcaklık kışın -50 dereceye kadar
düşmekte, yazın ise, en sıcak mevsimde ancak l5 dereceye çıkabilmektedir.Kuzey kuşaktan hemen
sonra gelen Orta Asya sert bir kara iklimine sahiptir. Tibet Yaylasının Himalaya ve diğer dağ
silsilelerinin bulunduğu bölgede sıcaklık farkları çok yüksektir.Kara ikliminin bir başka özelliği olan
yağışların az olması da haliyle mevcuttur. Güney ve Güneydoğu Asya bol yağışlı ılıman Muson
iklimine sahiptir. Yağışlar mevsimlere göre değişiklik arz etmekte olup, yağışlarda en büyük tesir, yazın
denizden karaya esen muson rüzgarlarıdır. Kışın tam aksi istikamette, yani karadan denize doğru esen
muson rüzgarları, Hindistan'dan çıkıp denizi aşarak, Japonya'nın üzerinden geçerken, Japon adalarına
bol yağmur yağmasına sebeb olurlar.
Ön Asya'da Akdeniz kıyılarında bulunan bölgelerde, ılıman Akdeniz iklimi hüküm sürer. Yaz
mevsiminde çok sıcak olan bu bölge kış aylarında ılıman ve bol yağışlı olur. Ekvator bölgesindeki
adalarda ise, bütün sene boyunca ortalama sıcaklığı 27°C olan ekvator iklimi hakimdir. Asya kıtasının
en sıcak bölgesi Arabistan ve Irak bölgesidir. Bağdat'ta yazın sıcaklık gölgede 50 dereceye kadar
çıkar.
Her yönde olduğu gibi yağışlarda da büyük farklılıklar göze çarpar. Yağış ortalaması kuzeybatıdaki
çöllerde sıfırdır. Cava, Sumatra, Borneo adaları ile Birmanya'nın bulunduğu güneydoğuda yağış
ortalaması 3000 milimetreyi geçer. Akdeniz kıyıları genellikle kış aylarında bol yağış alır. Hindistan ve
Birmanya'da yaz mevsimi boyunca devam eden yağışların arkasından sık sık kış kuraklığı gelir. Kurak
mevsimin uzun olduğu bölgelerde mahsul yılda ancak bir defa ekilir. Yağışlar olmadığı zaman ekim
yapılamadığından mahsul seneye kalmaktadır. Bu sebepten Hindistan ve Çin'de yağışların yetersiz
olmasından dolayı zaman zaman büyük kıtlıklar olmuştur. Kurak mevsimin uzun olmadığı bölgelerde
bir yılda iki defa mahsul alınabilir.
Tabii Kaynakları
Bitki örtüsü: Bitki örtüsü, tabii olarak iklime bağlı olduğu içindir ki, Asya kıtasının bitki örtüsü de iklimi
ile çeşitlilik arz eder. Kuzey Buz Denizi yakınlarında, buz ve soğuktan dolayı sadece buzlar eridiği
zaman ortaya çıkan yosun ve bir iki çeşit bitkiden müteşekkil bir bitki örtüsü mevcuttur. Hiç ağaç
bulunmayan bu ovalık bölgede bulunan bu tip bitki örtüsüne "tundra" adı verilir. Tundra bölgesinin
güneyinde Tayga denilen bölge yer alır. Meşe, çam, ladin vs. ağaçlarından meydana gelen bu balta
girmemiş ormanlık bölge, kıtayı doğudan batıya bir yeşil kuşak gibi aşar. Bu Tayga bölgesinin
güneyinde Orta Asya'nın tipik karakteri olan bozkırlar ve çöller şeridi uzanır. Bu şeridin güney sınırı
olan Orta Asya dağ silsilelerinin akabinde bulunan Muson bölgesinde yaprak döken ağaçlar bol
bulunur. Bu daha ziyade kıyı bölgeleridir.
Hayvanlar:Kuzey Buz Denizi kıyılarında ayıbalığı (fokbalığı), deniz ayısı, kutup ayıları ve bazı deniz
kuşları bol miktarda bulunur. Sibirya ormanlarında ren geyiği, boz ayı, kurt, tilki, vaşak, kutup geyiği,
sincap gibi orman hayvanlarına çok sayıda rastlanır. Bozkırlarında ceylan, karaca, at, deve, tarla
faresi, dağ sıçanı, bıldırcın, bağırtlak, kırlangıç, çavuşkuşu gibi hayvanlar yaşar. Orta Asya çöllerinde
ise kertenkele, yaban eşeği ve çöl geyiği gibi hayvanlar yaşamaktadır.Hindistan ve Çin, hayvan
çeşidinin bol olduğu yerlerdir. Fakat ne yazık ki, bilgisizce ve usulüne uygun olmadan yapılan
avlanmalar, çoğu hayvanın neslini tüketmiş, çoğunun ise tükenmeye yüz tutmasına sebeb olmuştur.
Kaplan ve panda, nesli azalan hayvan türlerinin başında gelmektedir. Çakal, misk kedisi ve fravun
faresi, yaygın haldedir. Hindistan'da maymun, geyik, karaca, Hint gergedanı, Hindistan filleri, kartal,
tavuskuşu, papağan, sülün, yalı çapkını, turna, balıkçıl, timsah, kobra yılanı ve komoda başta gelen
hayvan türlerindendir. Tropikal bölgelerde maymun çeşitleri boldur. Arabistan'da ceylan sürüleri
meşhurdur. Arab atı, bu bölgeye mahsus dünyanın en iyi cins atıdır ve kıymetlidir.
Madenler: Maden bakımından oldukça zengin olan Asya kıtasında dünyada nadir bulunan
uranyumdan, en bol bulunan kömüre kadar bütün madenler çıkarılmaktadır. Arabistan Yarımadasında,
Sibirya'da ve Tibet Yaylasında petrol; Sibirya'da elmas, demir, petrol, kurşun; doğuda, altın, demir,
mangan; Hindistan'da alüminyum, mika, mangan, demir; Pakistan ve Afganistan'da krom en önemli
madenlerdendir.
Nüfus
Asya'nın 3 milyarın üzerinde olan nüfusu, dünya nüfusunun % 60'ını teşkil eder. Dünyanın en kalabalık
kıtası ünvanına da sahiptir. Asya nüfusunun % 55'i Muson bölgesinde yaşamaktadır. Sibirya nüfus
yoğunluğunun en az olduğu bölgedir. En fazla olduğu bölge kilometrekareye 1155 kişi ile Cava Adası,
ikinci olarak 385 kişi ile Hindistan ve Çin'dir. Siyah, beyaz ve sarı ırkın herbirinden çok sayıda insan
kıta üzerinde yaşamaktadır. Dünyanın en büyük şehirlerinin bulunduğu yerler Muson Asyasındadır.
Tokyo ve Şanghay nüfus itibariyle dünyanın en kalabalık yerleri sayılabilir. Çin,Hindistan, Japonya
nüfus yoğunluğu bakımından en kalabalık yerlerdir. Büyük şehirleri Pekin, Seul, Tokyo, Tiyenşan,
Ankara, Delhi, Karaçi, Bağdat, Dakka, Bombay ve Şam'dır.
Ön Asya'dan, Hindistan'a kadar olan bölgede ve kuzey bölgelerde beyaz ırk, Güneydoğu ve
Filipinlerde siyah ırk ve Orta ve uzak Doğu'da sarı ırk bulunur. Karma olan ırklar da bu kıtada
mevcuttur. 40'tan ziyade ayrı devletin kurulu olduğu Asya kıtasında konuşulan diller de farklılık arz
eder.
Ana dil ailelerinin hepsinin bulunduğu (Sami, Hind-Avrupa, Ural-Altay, Çin-Tibet)Asya, konuşulan farklı
lisan çokluğu bakımından Amerika ve Afrika'dan sonra üçüncü kıtadır. Arapça, Türkçe, Rusça, Farsça,
Çince, Japonca, Bengali, Hint lisanları kullanılan genel lisanlardır. Bunlardan Çince, dünyada en fazla
kullanılan lisandır. Bundan sonra İngilizce gelmektedir. Dini inanışları da çok farklı olan Asya halkı,
İslamiyet, Hinduizm, Budizm, Konfiçyüsizm, Taoizm, Şintoizm ve Hıristiyanlık dinlerine bağlıdırlar.
Hindistan'da Müslümanlar ve ineğe tapan budistler ekseriyeti teşkil eder. Halkın kültür seviyesi genel
olarak oldukça düşüktür. Halkın çoğu şehirlerde yaşamasına rağmen toprağa bağlı bir hayatları vardır.
Halkın göçebe hayatı yaşayanları genel nüfus içerisinde küçümsenemeyecek kadar çoktur. Sosyal
hayatın çok zayıf olduğu Asya'da (bilhassa Orta Asya ve Kuzey Asya'da) hayat standartları çok
düşüktür.
Ekonomi
Asya'nın ekonomisi temel olarak tarıma dayalıdır. Asya'nın büyük bir kısmı tarım için pek elverişli
değildir. Buna rağmen nüfusun yarısından çoğu tarımla uğraşır. Modern tarım araçlarından ziyade
iptidai aletlerle tarım yapılır. Alüvyonlu ve volkanik topraklarda özel usüllerle senede bir kaç defa ürün
alınabilmektedir. Böylece dünya nüfusunun yarısından fazlasını beslemek mümkün olmaktadır. Rusya
topraklarında devlet çiftliklerinde tarım yapılır. Bu bölgede, tanınan yeni haklarla şahsi mülkiyete
doğru gidilmektedir. Buğday, yulaf ve çavdar başlıca ürünlerdir. Sulamanın yapıldığı Taşkent ve
Semerkant'ta pamuk üretimi pek fazladır. Orta Asya ve Kafkaslarda ayçiçeği üzüm ve çay yetiştirilir.
Güneybatı Asya'da da tarım, halkın uğraştığı en büyük iştir. Afganistan toprağının çorak olması verimi
düşürmektedir.Türkiye, İran ve Irak, tahıl ve sebzenin bol yetiştiği yerlerdir.
Nüfusun kalabalık olduğu muson Asyası'nda tarım çok küçük çiftliklerde yapılır. Genel olarak tarım elle
yapılır. Modern usüllerle ilaçlama ve gübreleme yapılmaz. Bunun yanında Japonya'da fenni usüllerle
tarım yapılır. Dönüm başına Hindistan'dakinin üç katı pirinç elde edilir. Pirincin çoğu Bangladeş,
Hindistan, Birmanya, Tayland, Kamboçya, Vietnam ve Çin'deki büyük vadilerde yetişir. Dünya pirinç
üretiminin % 90'ı bu bölgede üretilir.
Hindistan ve Çin'de şekerkamışı, şekerpancarı, sebze, Güneybatı Asya'da ise muz en önemli
ürünlerdir. Kauçuk üretimi önemli ölçüdedir. Sibirya ve Hindistan ormanlarında ormancılık yapılır.
Balıkçılık da oldukça önemli bir yer tutar. Rusya hariç diğer memleketlerin balık üretimi dünya
üretiminin % 37'sini teşkil eder. Büyük Okyanusta açık deniz balıkçılığı yapılmaktadır. Kıt'ada ulaşım
imkanları oldukça kısıtlıdır. Orta ve Kuzey Asya bu hususta çok geridir. Bu bölgenin en önemli ulaşım
yolu Sibirya'daki Tayga orman kuşağında bulunan demiryoludur. Diğer bölgelerde kağnı, yaygın bir
ulaşım aracıdır. Güney bölgelerde bilhassa Çin ve Hindistan'da bisiklet yaygındır.
AŞAR (Bkz. Öşür)
AŞÇIBAŞI;
Saraydaki mutfak hizmetleri amiri. Tarihi metinlerde “aş başçı, aş başçısı, aş işçisi, hansalar ve
ahçıbaşı” olarak geçer. Selçuklularda aşçıbaşına “emir-i çaşnigir” denirdi. Vazifeleri, matbah yani
mutfağın sevk ve idaresi ile yemeklerin pişirilmesine nezaret etmek, hükümdarın sofrasını kurdurup,
kapucubaşının kontrolünde yemekleri huzura çıkarmaktı. Yemekleri mutlaka vaktinde, usulünce takdim
edilmesinden, yemeklerin temiz ve bilhassa zehirlenmelere karşı emin olmasından kapucubaşı ile
beraber mesuldü. Bu vazifeleri “yamak” denilen yardımcı, işçi ve hizmetçiler ile yapardı.
Aşçıbaşı ve hizmetleri hakkında Balasagunlu Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’de kıymetli malumat
vardır. Kutadgu Bilig’de bu hususta şunlar yazılıdır:
“Bu işe (aşçıbaşılığa) mükemmel ve temiz ruhlu bir insan lazımdır. İnsanlar arasından doğru, dürüst ve
seçkin bir kimse bulunmalı ve yemek içmek işini ona bırakmalıdır. Zira, gönülden bağlı olan bir kimse
(sadık) doğru ve dürüst insan, tenini, canını ve başını beyine feda eder. Beyler için her türlü tehlike
boğazdan gelir. Bu bakımdan beyler her yerde kendilerini gözetmeli ve fakat yemek içmek işinde ise
ihtiyat gözünü bilhassa açmalıdır. Ahalinin başında bulunan kimsenin birçok düşmanı olur. İşte bu
bakımdan aşçı güvenilir, doğru ve kamil bir kimse olmazsa yemek işinde beylerin durumu tehlikeye
girer. Bu iş için (aşçılık) çok eski ve emektar bir hizmetkar lazımdır ki, acıyı, tatlıyı ve diğer yemeği
hem vaktinde hazırlasın hem de beyini korusun. Zira, ihsanı devamlı bir bey, hizmeti uzun ve emeği
çok olan kimseye güvenebilir. Aşçıbaşının gözü tok ve gönlü zengin olmalı, temiz olduğu gibi, yüzü ve
gözü de ay gibi parlamalıdır. Yine o, takva sahibi, din ve şeriati (İslamiyet) tanır bir kimse olmalıdır ki,
böyle insanlardan doğruluk gelir. Aşçı temiz olursa temiz yemek verir ve bunlar da seve seve yenilir.
Açgözlü kimse ise yemeğe hasis davranır ve onu berbat eder. Yemek temiz olmazsa insanın
boğazında kalır. Temiz olmayan kimseyi yemekten uzak tutmalıdır. Aşçının yüzü ve kıyafeti güzel,
tavrı iyi, saçı sakalı da düzgün ve tıraşlı, yakışıklı ve özü sözü bir olmalıdır. Eğer aşçıbaşı, dürüst biri
olmazsa onun yamakları (yardımcıları) da dürüst olmaz. Aşçıbaşı akıllı ve bilgili olmalı, yemek vakti
gelince elini çabuk tutmalı; usul ve erkanı dairesinde hizmeti ile girip çıkarken daima önüne bakmalıdır.
İşte aşçıbaşı böyle bir kimse olursa, sofra ve kapları iyi idare eder. Beyi de ondan şüphe etmeden
yemeğini yiyebilir.”
AŞÇIZADE HASAN ÇELEBİ;
Osmanlı Devleti alim ve divan şairlerinden. 16. yüzyılda yaşamıştır. İsmi Hasan Çelebi olup,
“Aşçızade” lakabı ile meşhurdur. Gelibolu’da doğan Aşçızade’nin, doğum tarihi belli değildir. Aşçızade,
devrindeki birçok alimlerden ders alıp çeşitli ilimleri okudu. Karamani Kerez Seydi’ye talebe oldu. Daha
sonra Edirne’de Sultan Bayezid Han Medresesindeyken, hocasının mu’idi (yardımcısı) oldu. Bu
hizmetinden sonra sırasıyla; Gelibolu, Tokat ve İznik medreselerinde müderrislik yaptı. Bundan sonra
da Edirne’de Üç Şerefeli medreselerinin birinde ve sonra Sahn-ı seman Medresesinde müderris oldu.
Çok kimseler ondan ilim ve feyz alıp, çok istifade etti. Daha sonra Bursa kadılığına tayin edildi. Uzun
müddet adaletle hükmederek, beldeyi şenlendirip şereflendirdi. Bu vazifeden ayrılarak ikinci defa
Sahn-ı seman Medresesinde müderris oldu. Ağır ve şiddetli bir hastalık olan nekrise yakalanınca
emekli oldu. 1535 senesinde vefat etti. Bursa’da Zeyniler Tekkesinde medfundur.
Aşçızade Hasan Çelebi, fazilet ve marifet sahibi, ilim ve hikmet kaidelerini iyi bilen her ilimde mahir
yüksek bir alimdi. Sözleri gayet fasih ve beliğdi. Yumuşak huylu, lütuf ve ihsanları bol ve cömertti.
Güler yüzlü bir kimse olduğundan, herkes meclislerinde bulunmaktan büyük zevk alırdı. Tabiatı,
yaradılışı hoş, sözleri tatlı ve güzeldi. Zamanının eşsiz zatlarından biriydi. Şiirlerinin toplandığı bir
Divan'ı vardır. Farisi olarak da şiir yazmıştır. Riyazi, Sehi ve Latifi tezkirelerinde şiirlerinden örnekler
vardır. Şu beyti pek meşhurdur:
Nice tahrir ideyim vasfını derd ü elemün
Bağrı yufka kağıdun gözleri yaşlu kalemün
Manası: Derdin, üzüntünün niteliklerini yazamam ki, kağıdın bağrı yufka (üzüntüye tahammülsüz),
kalemin de gözü yaşlıdır (dertten bahsedilince hemen ağlamaya başlıyor).
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE;
Peygamber efendimiz tarafından Cennet'e girecekleri dünyadayken müjdelenen on Sahabi
(Peygamberimizin arkadaşı). Aşere-i mübeşşere şunlardır: Hazret-i Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali,
Talha, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf, Said bin Zeyd, Sa'd bin Ebi Vakkas, Ebu Ubeyde bin Cerrah
(radıyallahü anhüm).
Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde bildirdiği hadis-i şerifte Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Ebu
Bekr Cennet'tedir. Ömer Cennet'tedir. Osman Cennet'tedir. Ali Cennet'tedir. Talha Cennet'tedir.
Zübeyr Cennet'tedir. Abdurrahman bin Avf Cennet'tedir. Sa'd ibni Ebi Vakkas Cennet'tedir. Said
ibni Zeyd Cennet'tedir. Ebu Ubeyde ibn'ül-Cerrah Cennet'tedir."
Muhammed aleyhisselamın ümmetinin en üstünleri O'na iman ederek, mübarek yüzünü görmekle
şereflenen Eshab-ı kiramdır. Eshabın da en üstünleri Hudeybiye'de Resulullah efendimize biat edip
söz verenlerdir. Bunların da en üstünleri Bedir Savaşında bulunanlardır. Bunların da en üstünleri ilk
Müslüman olan kırk kişidir. Bunların da en üstünleri Aşere-i mübeşşere; bunlardan en üstün olanları
da, Hulefa-i raşidin yani dört halife olup, üstünlük sırasıyla hazret-i Ebu Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i
Osman ve hazret-i Ali'dir.
AŞI;
Alm. Impstoff, Impfung, Fr. Vaccin, İng. Vaccine. Vücuda önceden belli maddeler (canlı mikrop, ölü
mikrop, mikrop antijenleri gibi) vererek kişide belli hastalıklara karşı özel dayanıklılık durumu geliştirme
işlemi.
Mikropların vücuda girip çoğalmalarına “enfeksiyon”, vücuda yabancı olup da vücutta karşı reaksiyon
uyandıran maddelere de “antijen” denir. Vücutta yabancı maddeye karşı çıkan savunma maddelerine
“antikor” denmektedir. Başta çeperleri olmak üzere mikropların maddeleri vücut için iyi birer
antijendirler.
Birçok enfeksiyon hastalığında, hastalığı geçirdikten sonra, kişide, o hastalıklara karşı bir dayanıklılık
durumu (bağışıklık) ortaya çıkar. O halde, bu hastalıklara karşı sun’i tedbirlerle kişilere bağışıklık
kazandırmak imkanı vardır.
Bu bağışıklık kazandırma; ya insan vücuduna zararsızlaştırılmış, etkisizleştirilmiş antijenleri münasip
yollarla vererek veya başka bir bünyenin (insan, at, sığır) o mikroba karşı yaptığı antikorları alıp
vermekle (serumları ile) olur. Bu işlerden birincisine aktif bağışıklama, ikincisine de pasif bağışıklama
denir.
Aktif bağışıklık: Antijen verilir. Vücut kendi gayretiyle antijene karşı savunma maddelerini, yani
antikorlarını hazırlar.
Pasif bağışıklık: Başka organizmada, o mikroba karşı meydana gelmiş antikorlar (gamma globulinli
serum) verilir. Tesiri çok çabuk başlar, ama bir kaç hafta gibi çok kısa bir zaman devam eder. Aktif
bağışıklamada ise (aşılama ile) bağışıklık süresi yıllarla ölçülür.
Bakterilerce ifraz edilen (salınan) zararlı maddelere, diğer bir deyişle bakteri zehirlerine toksin
(ekzotoksin) denir. Toksinlerin zararsızlaştırılmasıyla, bakterilerin toksinlerine karşı da aşılar
yapılmıştır. Bunlardan en başta gelenleri difteri ve tetanos aşılarıdır (toksoit).
Mikropları genel olarak dört ana grupta toplamak mümkündür. Bunlar: Bakteriler, mantarlar, virüsler ve
parazitlerdir. Bu mikroorganizmalardan virüsler hariç, diğerleri canlılık özellikleri gösterirler. Bunların
kendi başlarına hayatlarını devam ettirebilme ve üreme özellikleri vardır. Virüsler ise kendi başlarına
yaşama özellikleri olmayan, hücreler içine girerek ancak onlarda üreyebilen varlıklardır. Virüs, kendisi
için gerekli maddeleri, içinde parazit olarak yaşadığı hücreye yaptırır.
Başarılı bir şekilde bağışıklık kazandırmak, virüs hastalıklarına ve bakteri toksinleri ile olan hastalıklara
karşı mümkündür. Bakterilerin üremesi ile olan enfeksiyon hastalıklarında başarı o kadar fazla değildir.
Buna göre antiviral, antibakterial ve antitoksin bağışıklıklarından söz etmek mümkündür.
Difteri, tetanos, şarbon, botulizm (konserve gıda zehirlenmesi) gibi hastalıkların belirtileri; bakteriler
değil, bakterinin salgıladığı ekzotoksinler sebebiyle ortaya çıkar. Ekzotoksinin sebep olduğu
hastalıklarda vücut savunma maddelerini, yani antikorlarını bakteriye karşı değil de, toksinlere karşı
yapar. Böylece antitoksik bir bağışıklık ortaya çıkar. Bakteri toksinleri ile meydana gelen hastalıklarda
hasıl olan bağışıklık uzun sürelidir. Toksinlere karşı olan bağışıklık, zehirliliği giderilmiş toksinlerin
(toksoitlerin) zerk edilmesi ile olur. Böyle imal edilen toksoitler vücuda zerk edilince kişide bağışıklık
yapar, ama hastalık belirtileri meydana getirmez. Toksoit kullanımı en çok tetanos ve difteri
hastalıklarına karşı kazanılan bağışıklıkta mühimdir.
Virüs hastalıkları da uzun süreli bağışıklık bıraktığı için bunlarda da aktif bağışıklık kazanmak
mümkündür.
Virüs aşıları ikiye ayrılır:
1. Canlı aşılar: Hastalandırıcılığı azaltılmış, ancak çoğalma kabiliyetini koruyan virüslerle olur. Bu tip
aşıların en önemlileri; çiçek, çocuk felci, kuduz, kızamık, kabakulak aşılarıdır.
2. Ölü aşılar: Çoğalma özelliği yok edilmiş virüslerle yapılır. Canlı ve ölü aşıların avantajlı ve
dezavantajlı tarafları vardır. Canlı aşılar, ölü aşılardan daha uzun süreli bağışıklık bırakırlar; ancak,
canlı virüs aşılarının en önemli dezavantajı, virüsün hastalandırıcılık özelliğini yeniden kazanmasıdır.
Bakterilere karşı meydana gelen bağışıklık, çeşitli bakteriler arasında çok değişiklik gösterir. Ruam,
yumuşak yara gibi hastalıklara hiç bağışıklık gelişmemesine karşılık, boğmaca da ömür boyu
bağışıklık gelişebilir. Bakterilere karşı geniş etkili aşılar, şimdilik kolera ve tifüs hastalıkları için
yapılmaktadır. Mantar ve parazitlere karşı aşı geliştirmek çok zor olup henüz pratiğe yansımamıştır.
Köpek kisti hastalığına karşı aşı çalışmaları yapılmaktadır. Son yıllarda pratiğe sokulan en mühim aşı,
Hepatitis-B virüsüne karşı geliştirilen aşıdır. Bu virüs; nükseden karaciğer iltihabına, siroza ve
karaciğer kanserine sebeb olan bir hastalığa yol açtığından, aşısı da çok mühimdir.
Pasif bağışıklık: Bir hastalık amiline (etkenine) karşı, kendi vücudu yerine başka bir bünyede yapılmış
antikorların verilmesi ile kişide ani başlayan geçici bir bağışıklığın hasıl olmasıdır. Pasif bağışıklık
ancak bir kaç hafta devam eder. Koruyucu mekanizma, antikor verilir verilmez başladığı için, aktif
aşıdaki gibi bir ön gecikme dönemi yoktur (yaralanmalarda tetanos serumu yapılması gibi).
Toksinlerle olan hastalıklarda, antitoksini havi serum zerki çok etkili olur. Burada vücuttaki toksinleri
nötralize edecek büyük bir antitoksin kitlesinden hemen faydalanmak mümkün olur. Kızamık ve
bulaşıcı karaciğer iltihabı gibi belirli bazı virüs hastalıklarında serum verilmesi; korunmayı ve hastalık
belirtilerinin hafiflemesini temin edebilir.
Gebeliğin erken devresinde annede teşekkül eden antikorların cenine geçmesi ile meydana gelen
pasif bağışıklık; bebeği, hayatın ilk aylarında bir çok enfeksiyon hastalıklarından korur. Anne kanıyla
geçen antikorlar sayesinde olan bağışıklık, annenin sütü, özellikle ilk süt (kolostrum)’ten geçen
antikorlarla da kuvvetlendirilir. Bu bağışıklık çocuk 4-6 aylık olunca kaybolur.
Yaygın Olarak Kullanılan Aşılar
Difteri aşısı: Difteri mikrobunun toksininin zararsız hale getirilmesiyle yapılır. Koruma değeri % 95’tir.
Boğmaca aşısı: Ölü boğmaca bakterisinden elde edilen bakteri aşısıdır. Koruma değeri % 85’tir.
Tetanos aşısı: Tetanos mikrobunun toksininin zararsız hale getirilmesiyle yapılır. Difteri aşısı gibi bu
da toksoit aşıdır. Koruma değeri % 100’dür. Difteri, boğmaca ve tetanos aşıları karma aşı olarak (DBT)
bir arada yapılabildikleri gibi ayrı ayrı da yapılabilir. Aşı küçük yaştaki çocuklara kas içine 0,5-1 ml
yapılabilir. Ateş yükselmesi, lenf bezi şişmesi, huzursuzluk gibi yan etkiler görülebilir.
Çocuk felci (Polio) aşısı: Çocuk felci virüsünün etkisiz hale getirilmesiyle elde edilen bir canlı virüs
aşısıdır. Ağızdan damla şeklinde verilen ve cilt altına enjekte edilen çeşitleri vardır. Ülkemizde ağızdan
verilen şekli uygulanmaktadır. Koruma değeri % 85-90’dır. Yaz aylarında bu aşıyı yapmamak gerekir.
Kızamık aşısı: Canlı virüs aşısıdır. Koruma değeri % 95’tir. Üst kola kas içine 0,5 ml uygulanır. Aşıdan
7-10 gün sonra ateş, göz nezlesi, döküntü olabilir.
Kızamıkçık aşısı: Canlı virüs aşısıdır. Bir yaşından ergenliğe kadar yapılabilir.
Kabakulak aşısı: Canlı virüs aşısıdır. Bir yaşından sonra yapılır. Kızamık, kızamıkçık ve kabakulak
aşısının bir arada yapılan karma şekli vardır. Ülkemizde yaygın olarak kullanılmamaktadır. Koruma
değeri % 95 civarındadır.
BCG aşısı: Verem hastalığına karşı kullanılan bir canlı bakteri aşısıdır. Sol omuza deri içine 0,1 ml
yapılır. Yeni doğan çocuklara ilk ay içinde yapılır. İleri yaşlarda PPD (Tüberkülin) testi menfi ise yapılır.
Aşıya bağlı deri altı apsesi, lenf bezi şişmesi görülebilir.
Özel Gayeyle Yapılan Aşılar
Kuduz aşısı: Canlı virüs aşısıdır. Kuduz olma ihtimali olan bir hayvan tarafından ısırılan insanlara
yapılır. Kuduz virüsünün ördek embriyosunda üretilmesinden elde edilen aşı, 12-14 gün üst üste
karından zerk edilir. Nadiren yan etkileri olabilir. 1980 yılından beri insan hücre kültürlerinde üretilen bir
kuduz aşısı geliştirilmiştir. Yan etkisi yoktur ve fasılalarla 5 defa uygulanır, çok pahalıdır.
Hepatit-B aşısı: B tipi bulaşıcı karaciğer iltihabı (viral hepatit, sarılık) hastalığına karşı kullanılır. Pahalı
olması sebebiyle yaygın olarak kullanılmamaktadır. Hastalıkla karşılaşma ihtimali yüksek olan kişilere
(sağlık personeli) yapılmalıdır. Yan etkisi yoktur, bağışıklama için üç aşı gerekmektedir.
Canlı çiçek aşısı: Aşılama, vaccinia virüsünden (çiçek aşısı virüsü) hazırlanan canlı aşı ile yapılır. Bu
virüse karşı vücutta ortaya çıkan bağışıklık çiçek hastalığına karşı da korunma sağlamaktadır. Aşı ile
lokal (bölgesel) vaccinia hastalığı meydana getirilir. Aşı olarak hastalandırıcılık kabiliyeti azaltılmış,
canlı vaccinia aşıları tercih edilir. Bu aşıları, ışıktan korumalı ve soğukta muhafaza etmelidir. Bu aşı
1978’de ülkemizde kaldırılmıştır. Birçok ülkede mecburi olmaktan çıkarılmıştır. Artık dünyada çiçek
hastalığı görülmemektedir.
Berlin Prusya kraliyet eczacısı ve hekim olan Casper Neuman’ın Almanca eserinde, Türk tababet ve
kültür tarihi bakımından önemli kısımlar vardır. Çiçek aşısını “Türkiye’de kullanılan çiçek aşısı metodu”
deyimi ile anlatmaktadır. Çok uzun zaman Türkler tarafından kullanılan çiçek aşısı, ancak 1700
yıllarından sonra İngiltere’de mahkumlarda denemek suretiyle kullanılmaya başlanmıştır.
Türk usulü çiçek aşısı 1745’ten sonra İngiltere’den Rusya’ya İsveç’ten İtalya’ya ve Fransa’ya kadar
yayıldı. Bu yayılmanın yanında 1796 yılında Edward Jenner tarafından Vaccination şeklinde inekten
alınarak insana aşılama usulünün bulunmasına yol açmıştır. Jenner, yeni usulü tatbike başlayıncaya
kadar Türk usulü çiçek aşısı yapıyordu.Ve çiçek aşısını bulan Jenner değil, Türklerdir.
Aşılamada Uyulması Gereken Genel Kurallar
1. En erken aşılama yaşı: Her aşının kendisi için en uygun zamanda yapılması gerekir. Bir aşının
belirtilen zamandan önce yapılmasının hemen hiç bir yararı olmayabilir. Mesela kızamık aşısı için
durum böyledir. 15 aylıktan önce kızamık aşısının yapılmaması tavsiye edilmektedir. Bir salgın
durumunda altıncı ayını doldurmuş kızamık geçirmemiş veya kızamık aşısı olmamış bütün çocukların
aşılanması faydalı olur. Ancak bu bebeklere yapılan aşının da 15 aylıktan sonra tekrarlanması
gereklidir.
2. En son aşılama yaşı: Difteri boğmaca aşılarının yan etkileri yaşla birlikte artma göstermektedir. Bu
sebeple altı yaşından büyüklere boğmaca aşısı yapılmamaktadır. Difteri her yaşta öldürücü olabilen bir
hastalıktır. Bu sebeple altı yaşından büyüklere de yapılması gerekir, (dozu azaltılır).
3. Rapeller arası süre: Bazı aşılarda yeterli bağışıklık sağlamak veya sağlanan bağışıklığın aynı
düzeyde devam etmesini sağlamak için aşının belirli aralıklarla pekiştirme “rapel” dozları şeklinde
verilmesi gerekir. Rapellerin yapılmasında herhangi bir sebeple gecikme olursa, aşı programına
yeniden başlanmasına veya fazladan bir doz aşı yapılmasına gerek yoktur; programa bırakılan yerden
devam edilir. Bunun aksine, teklif edilenden daha kısa bir süre geçtikten sonra ayapılan rapel aşıları
sayılmamalı, teklif edilen zaman geldiğinde tekrar edilmelidir.
4. Aynı anda birkaç aşı yapma: Ölü aşılar aynı zamanda değişik yerlerden yapılabilir. Bir ölü aşı ile
bir canlı aşı aynı anda değişik yerlerden uygulanabilir. Canlı virüs aşıları aynı gün uygulanabilirler,
ancak aynı gün uygulanmadıklarında en az bir ay ara ile verilmeleri gerekir. DBT, kızamık ve polio
(çocuk felci) aşıları ikisi veya üçü bir arada aynı günde yapılabilir.
5. Ateşli hastalıklarda: Ateşli hastalığı olanlara iyileşene kadar aşı yapılmamalıdır. Hafif üst solunum
yolu hastalığı gibi durumlarda ateşin kontrol altına alınmasından sonra aşının geciktirilmesine gerek
yoktur.
6. Gebelikte: Genel olarak, gebelik süresince canlı virüs aşıları yapılmaz. Salgında gebeliğin ilk üç
ayından sonra yapılabilir. Gebe kadınların çocuklarına bütün aşılar yapılabilir.
7. Daha önce aynı aşıya karşı aşırı duyarlılık göstermiş olanlar aşılanmaz.
8. Erişkinlerde aşılama: Difteri ve tetanos bağışıklığının devamı için her on yılda bir tetanos, difteri
rapelinin yapılması gerekmektedir. Çocukluklarında kızamıkçık geçirmemiş kadınlara da gebe
kalmadan önce kızamıkçık aşısı bulunabilirse yapılmalıdır.
9. Yaz aylarında aşılama: Bu aylarda ağızdan çocuk felci aşısı yapılmaması teklif edilmektedir.
Aşıların taze olarak bulunabildiği, ishallerin olmadığı yerlerde yaz aylarında aşı yapılmasında hiçbir
mahzur yoktur.
10. Aşıların saklanması: Aşının üretildiği yerden bozulmadan uygun sıcaklıkta aşı yapılacak kişiye
ulaştırılması gereklidir.
AŞI (Bitki);
Alm. Aufpropfen, Fr. Grefee, İng. Graft. Bitkilerde uygulanan tohumsuz bir üretme şekli. Çoğaltılması
istenilen çeşitten, bir gözün veya “aşı kalemi” adı verilen bir dal parçasının “anaç” adı verilen diğer bir
bitki üzerine yerleştirilip tutturulmasıdır.
Meyve çeşitleri, genel olarak, tohumla üretildiklerinde çeşit karakterini kaybederek, yabanileşmeye
doğru yönelmektedirler. Onun için, aşı usulü ile üretmek mecburiyetinde kalınmaktadır. Üretilmesi
istenilen, kaliteli, bol verimli ve hastalıklara dayanıklı meyve çeşitlerini, aşılamak yoluyla çoğaltmak
imkanı sağlanmaktadır.
Bağ-bahçe ziraatinde kullanılan birçok aşı şekilleri vardır. Bunlardan en çok kullanılanları, göz ve
kalem aşılarıdır.
Göz aşıları: Meyve ağaçlarının çoğaltılmasında, kalem aşılarına nisbetle daha çok uygulanmaktadır.
Göz aşıları, küçük fidanlarda kullanılmaktadır. Yapıldıkları zamana göre biri sürgün (yaprak aşısı),
diğeri de durgun aşı olmak üzere ikiye ayrılır:
Sürgün göz aşısında, göz anaca takıldığı yıl uyanır ve aynı yıl sürgün verir. Aşıya, yerine göre, mayıs
sonu veya haziranın ilk haftalarında başlanır ve temmuza kadar devam edilir. Aşı sürgünlerinin, kışın
şiddetli soğuklardan zarar görmeleri tehlikesi vardır. Onun için, sürgün göz aşısı, kışları ılık geçen
yerlerde yapılır.
Durgun göz aşılarında; anaç üzerine takılan göz, aynı yıl tutar, fakat kışa girildiğinden uyanmayıp,
ertesi ilkbaharda sürer. Daha çok, kışları soğuk geçen yerlerde uygulanır. Durgun göz aşısı, yaz
sonlarında (ağustos-eylül) yapılır.
Göz aşısının yapılışı: Toprak seviyesinden 15 santim yükseklikten itibaren, aşı çakısının ucu ile
anacın kabuğu (T) şeklinde kesilir. Kesik kısmın iki kenarındaki kabuk, aşı çakısının tırnağı ile yerinden
kaldırılır. Bundan sonra üzerinde aşı gözlerinin bulunduğu kalem ele alınır. Bir gözün üst ve altında bir
parmak kadar bir kısım bırakıldıktan sonra, gözün altı hafif odunlu olarak kesilir. Anacın tepesinin daha
yüksek tarafında iki anacın kesilen kısmına yukarıdan aşağıya doğru sürülerek yerleştirilip, rafya ile
sarılır. Göz aşılarının tutup tutmadıkları, aşıdan 15-20 gün sonra belli olur.
Kalem aşıları: Göz aşısı yapılamayacak kadar kartlaşmış olan meyve ağaçlarına kalem aşıları yapılır.
Kalem aşılarında, üzerinde 2-3-4 göz bulunan bir dal parçası (kalem) kullanılır. Kalem aşılarının yapılış
şekillerine göre çok çeşitleri vardır. Pratikte en çok kullanılanları; kakma aşı, çoban aşısı, yarma aşı ve
İngiliz aşısıdır.
1. Kakma aşı: Fidanlarda, gözden yapılmış, göz aşılarının tutmayanlarına ilkbaharda kakma aşı
yapılır. Kakma aşı en çok baş parmak kalınlığındaki anaçlara uygulanmaktadır. Aşılanacak anacın
tepesi, toprak seviyesinden itibaren bir karış yükseklikten hafif meyilli olarak kesilir. Anacın tepesinin
daha yüksek tarafında iki bıçak kesimi ile (V) şeklinde bir oluk açılır. Aşı kaleminin ucu anacın oluğuna
uyacak şekilde yontulur, hazırlanan kalem, anacın oluğu içerisine, anaçla kalem kabukları birbirine
denk gelecek şekilde yerleştirilir; rafya ile iyice bağlanır ve yara yerleri aşı macunu ile hava almayacak
şekilde sıvanır.
2. Çoban aşısı: Çoban aşısı, kalınlaşmış anaçlara tatbik edilir. Anaç düzgün olarak kesilir ve üzeri
perdahlanır. Kalemler 10-15 santim boyunda 2-3 gözlü olurlar. Kalemin en altındaki gözün karşı
tarafından, bir taraflı olarak yontulur ve üzerinde oturmayı kolaylaştırmak için, kertik yapılır.
Hazırlanmış kalem, evvelce kuru kalemle anacın kabuğu içerisinde açılmış olan yuvasına yerleştirilir.
Anaçla kalem iyice bağlanır ve bütün yara yerleri aşı macunuyla sıvanır.
3. Yarma aşı: Gövdesi bilek kalınlığında olan ve bu şekilde diğer aşılar uygulanamayan yumuşak
çekirdekli meyve türlerinde yapılmaktadır. Anacın tepesi kesilir ve üzeri perdahlanır. Anacın tepesine
yarma aşı usturası dikey bir şekilde konarak üzerine tahta tokmakla yavaş yavaş vurularak, anacın
tepesi yarılır. Üzerinde 2-4 göz bulunan kalem de alttaki gözün iki yanından başlanarak düzgün bir
şekilde yontulur. Kalem takılırken, anacın ve kalemin kabuklarının birbirine denk gelmesine dikkat
edilir. Aşı yeri bağlanır ve yaralı kısımlar aşı macunu ile sıvanır.
4. İngiliz kalem aşısı: Kış aylarında cemakanda yapılan bir aşıdır. Anaç ile aşı kaleminin aynı
kalınlıkta olmasına dikkat edilir. Anacın tepesi vurulur ve aşı bıçağı ile anacın tepesinden itibaren 3-4
santimlik bir kısmı, bir taraflı olmak üzere dikine kesilir. Üzerinde 4-5 gözü bulunan ve anaçla aynı
kalınlıktaki kalemin alt ucu, anaçtaki gibi kesilir ve kalemin kesik kısmı anacın kesik kısmı üzerine
oturtulur. Rafya ile bağlanır ve macunla sıvanır.
AŞIK ÇELEBİ;
Türk şair ve bilginlerinden. Asıl adı Mehmed’dir. Soyu Peygamber efendimize kadar ulaşır. Büyük
babası Seyyid Muhammed Natta, Emir Buhari ile birlikte Bursa’ya gelmiş ve burada yerleşmiştir.
Sultan Bayezid kızını Emir Buhari’ye verirken, veziri Halil Paşa da kızını Seyyid Natta’ya vermiş, Ebu
İshak medrese ve zaviyesini onun için yaptırmıştır. Aşık Çelebi’nin babası Seyyid Ali, babası gibi
müderrislik yapmamış, tahsilini tamamlayarak, kadılıklarda bulunmuştur. Aşık Çelebi 1519 (H.926)
yılında Prizen’de doğdu. Tahsilini devrin önde gelen ilim adamlarından Süruri, Taşköprüzade,
Arabzade Abdülbaki Efendi, Ebüssü'ud, Emir Gisu ve Muhyiddin Fenari'nin yanında tamamladıktan
sonra, kadılık yolunu tutup Silivri, Priştine, Süfrice ve Narda kadılıklarında bulunmuş, sonra hakkında
yapılan şikayet üzerine Alaiye kadılığına gönderilmiştir. Dedesi Müeyyedzade vasıtasıyla devrin
tanınmış şairleriyle dostluklar kurmuş, bunun sonunda yazdığı Meşair-üş-Şuara adlı eserini 1568
yılında Sultan İkinci Selim Hana takdim etmiştir. Ayrıca Taşköprizade'nin Şakaik adlı eserine yaptığı
zeylini, ilavesini sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’ya sunmuştur. Kendisine mükafat olarak, Üsküp
kadılığı verilmiş ve 1571 (H.979)’da vefat edinceye kadar bu vazifede kalmıştır.
Kuvvetli bir medrese tahsili gören Aşık Çelebi, birçok kıymetli edebi, tarihi ve dini eserler vermiştir.
Yukarıda ismi geçen eserlerinden başka, Bursa’nın güzelliğini anlatan Şehrengiz-i Bursa; şiirlerini
topladığı Divan, Zigetvarname, Terceme-i Ravdat-üş-Şüheda, Terceme-i Ravd-ül-Ahyar, Ehadis-i
Erbain (Kırk hadise dairdir.) İmam-ı Gazali’nin Nesayıh-ı Müluk adlı eserin tercümesi yanında, birçok
tercüme ve telifi vardır. Fakat daha çok Meşair-üş-Şuara adlı eseri ile tanınmıştır. Bu eseri yazarken,
gezip dolaşarak devrin şairleri ile temas kurduğu gibi, kendinden önce yazılan tezkireleri görmeyi de
ihmal etmemiştir. Anadalu Türkçesi ile yazılan dördüncü tezkiredir. Bu eserini Çernova kadısıyken
1568 yılında ebced usulüne göre tertip etmiştir. Eser sadece bir şairler tezkiresi değil, aynı zamanda
devrin sosyal hayatını canlı bir üslupla dile getiren bir kaynaktır.
AŞIK EDEBİYATI;
Anadolu’da 16. yüzyıldan sonra, şehirlerde, esnaf teşekküllerinde, asker ocaklarında,
kervansaraylarda, konaklarda gelişen halk edebiyatından farklı orta tabaka edebiyatı.
İslamiyetten önceki Türklüğün milli sözlü edebiyatı içinde daha çok Kam, Bakşı ve Ozanlar yer
almışlardır. Aynı zamanda birer halk hekimi ve sihirbaz vazifesini de üstlenen bu kimseler, İslamiyet,
sihri ortadan kaldırdığı ve modern hekimliğin yolunu gösterdiği için eski itibarlarını kaybettiler. Önceleri
hikaye, destan ve kahramanlık şiirlerini terennüm ettiler. Zamanla ortaya çıkan aşık edebiyatının
ortaya çıkmasına sebeb oldular. Böylece, halk şairi de denen aşıklar ortaya çıkmış oldu. Buna paralel
olarak devam eden yüksek zümre yani divan edebiyatından ayrı bir edebiyatın hazırlanmasında rol
oynayan aşıklar, daha ziyade hece ölçüsünü kullandılar. Kendilerini, irticalen yani dile geldiği gibi, saz
eşliğinde, bir de kalabalık halk önünde söyleme yönünden, divan şairlerinden üstün görürlerdi. Halk da
aynı görüşte olmasına rağmen, divan şairleri tarafından pek rağbet görmediler. Ancak orduda
yetişenler ve sarayda görülen halk şairleri bilhassa saray tarafından destek gördüler. Hatta sarayda
bilhassa hanımlar arasında halk şiiri tarzında şiir söyleyenler de görüldü.
On yedinci asra kadar ellerinde saz olan halk şairleri bu yüzyıldan sonra, çöğüre rağbet ettiler. Böylece
aşık ve saz şairi yanında aynı manada çöğürcü kelimesi de ortaya çıktı. Fakat 19. yüzyılda başlayan
garpçılık hareketi ve Cumhuriyet dönemlerinde bu zümre eski rağbetini gitgide kaybetti. Sadece
memleketin iç kesiminde eski hayat tarzına yer veren kısımlarda aşıklara rastlanmış oldu.
Günümüzde varlıklarını sürdüren aşıkların belirli toplantı yerleri vardır. Halk şairleri, köy, kasaba,
göçebe gibi topluluklarda güç hayat şartları içerisinde yetişmişlerdir. Büyük şehirlerde yaşayan halk
aşıkları ise Divan edebiyatından etkilenerek özelliklerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Aşıklar
eserlerini sazlarıyla beraber, hem çalarak hem de söyleyerek meydana getirirlerdi. Her aşık bir ustanın
yanında yetişir, yetişme esnasında ustasından öğrendiklerini etrafa yayardı. Geçimlerini ya zengin
olanların yardımlarıyla veya toplulukta sanatını icra ettikten sonra toplanan paralardan temin ederlerdi.
Aşıklar çeşitli tasniflere tabi tutulmuşlardır. Kısaca aşağıdaki şekilde gösterilebilirler:
Şehir ve kasaba şairleri: Bunlar Divan şiirinin etkisinde kalmış ve belli bir süre tahsil görmüşlerdir.
Köy şairleri: Büyük şehirlerden uzak kalmış şairlerdir. Sanatlarını köy düğünü ve meclislerde icra
ederlerdi.
Göçebe çevrelerinin şairleri: Güneydoğu Anadolu’da bulunan aşiret beylerinin hizmetinde bulunan
şairlerdir.
Mezhep ve tarikat şairleri: Daha ziyade kızılbaş şairleri ile Hacı Bektaş-ı Veli’nin yolundan ayrılmış
olan Bektaşi şairleridir.
Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli ve Eşrefoğlu gibi tekke şiiri içinde yer alan mutasavvıfların
şiirlerindeki özellikleri, sonradan gelenler zamanla değiştirmişler ve kaynağını Şah İsmail’in şii inançları
ve kültüründen alan yarı politik bir aşık edebiyatı meydana getirmişlerdir. Şah İsmail’in ve Tahmasb’ın
Osmanlı padişahlarıyla yaptığı savaşlar esnasında Pir Sultan Abdal, Kul Himmet gibi bazı şairler bu
edebiyatın Anadolu’da temsilciliğini yapmışlardır.
Aşık edebiyatının sözlü ve yazılı olmak üzere iki kaynağı vardır. Sözlü kaynak, aşık edebiyatını
öğrenenlerin hafızalarıdır. Bunlar aşık edebiyatını, bir yerden bir yere ve nesilden nesile yaymayı
vazife bilirler.
Yazılı kaynaklar ise, okuma-yazma bilen aşıkların veya herhangi bir meraklının beğendiği şiirleri
yazdıkları defterlerdir. Bu çeşit defterlere cönk veya sığır dili denirdi (Bkz. Cönk).
Aşıkların meydana getirdikleri eserler, hikaye ve şiir olmak üzere iki kısma ayrılır:
a) Hikayeler: Aşıkların anlattıkları, nesir ve nazım karışımı hikayelere, Türk Edebiyat tarihinde halk
hikayesi adı verilir. Bu hikayelerin, son devirdekiler hariç, müellifleri belli değildir. Hikayelerde
kahramanlık, aşk ve halk şairlerinin hayatları anlatılır.
b) Şiirler: Aşık edebiyatında şiir, hem aşıklar tarafından meydana getirilir, hem de başkalarınınki
nakledilirdi. Şiir, aşık edebiyatında konuları bakımından; destan, güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt,
tenkit, iyilik telkini, nasihat ve şikayet gibi ahlaki konuları işleyen manzumeler olmak üzere kısımlara
ayrılır.
Aşık edebiyatı, dil, üslup ve vezin bakımından Divan edebiyatından ayrılır. Aşıklar halkın konuştuğu dil
ile yazmışlar ve söylemişlerdir, saray tarafından ilgi görmüşlerdir. Eserlerinde çok az Arabi ve Farisi
kelimeler kullanmışlardır. Hakim olan vezin, hece veznidir. Ancak aruz vezni de yer yer kullanılmıştır.
Aşık edebiyatı aslında sözlü bir edebiyattır; zira, aşıklar, şiirlerini yazmazlar, söylerlerdi. Onların şiirleri
daha çok şiir meraklıları tarafından tertib edilen cönklerde yer almıştır.
AŞIK ÖMER;
On yedinci yüzyıl halk şairlerinden. Doğum yeri ve tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1630 yılında
doğduğu tahmin edilmektedir. Şiirlerinden birinde “Vatan-ı aslimiz Aydın ilidir.” diyen şairin bir ordu
şairi olduğu ve Bursa, Varna, Bağdat, Sinop ve Kırım gibi pekçok yeri dolaştıktan sonra, ailesi ile
birlikte Konya’nın Hadim ilçesine bağlı Gözleve’ye yerleştiği tahmin edilmektedir. İstanbul’da 1707
yılında vefat ettiği ve Yemiş İskelesinde bir türbeye gömüldüğü rivayet edilir.
Aşık Ömer, halk şairleri arasında en çok okunan ve kendisinden sonra gelenlerin isminden çok
bahsettikleri bir şairdir. Eserlerinden onun iyi bir tahsil gördüğü ve Farisi bildiği, Mevlana’nın
Mesnevi’sini, Hafız’ın Divan’ını okuduğu anlaşılmaktadır. Şiirlerinde Kuloğlu, Kayıkçı Mustafa gibi
şairlerin tesirleri görülmektedir. Hece vezninden başka, zaman zaman aruzla da şiir yazmıştır. Aşıkane
ve sufiyane mahiyetteki bazı manzumeleri bir tür ilahi gibi uzun zaman tekke ve zaviyelerde terennüm
edilmiştir. Asker ocağında bulunması sebebiyle, hem serhat boylarının serbest ve maceralı hayatını,
yaşayarak dile getirmiş, hem de klasik şiirin mecaz, vezin, kafiye, mazmun ve edebi sanatlarını
kullanarak o çevrelerin havasını yansıtmıştır. Bazı şiirlerinde Adli mahlasını kullanmıştır. Bir köy ve
aşiret şairi olmadığı için, şiirlerinde Karacaoğlan’da bulunan açık lisana hiç ulaşamamıştır. Ancak 18.
yüzyıl ile birlikte devrin diğer şairleri divan şiirinde başlayacak olan mahallileşme cereyanına tesiri
vardır. Bunun yanında divan şiirinin bu kabil şairlere tesirini söylemek lazımdır. Zaten 17. asrın ikinci
yarısından sonra, divan ve halk şiiri arasında bir yakınlaşma görülmektedir. Aşık Ömer’i bu cepheden
görmek lazımdır. Kelime kullanmakta, kafiye biçiminde usta bir şairdir. Geriye bırakmış olduğu 2
binden fazla şiirle Türk Edebiyatında en çok yazan şairlerden biri olmuştur. Divan’ı 1872 yılında Aşık
Ömer Divanı adı ile tertib edilmiştir. Aşağıdaki dörtlükler onun İstanbul Destanı'ndan alınmıştır:
Coşkun sular gibi çağladım aktım,
Bülbül gibi ah u efganımız var.
Şadırvan altlarında seyrine baktım,
Ahırkapusu'nda seyranımız var.
Cibali’de içtim aşkın dolusun,
Baştanbaşa seyreyledim yalısın,
Tüfekçiler zapteylemiş delisin,
Unkapanı gibi mizanımız var.
AŞIK PAŞA;
On dördüncü asrın ünlü mutasavvıf şairlerinden. 1272’de Kırşehir’de doğdu. Babası Muhlis Paşa,
Osman Gazi’nin maiyetinden, alim ve fazıl bir zat olup, Ehl-i sünnet itikadındaydı. Asıl adı Ali olup,
Sultan Osman ve Orhan Gazi zamanlarında yaşadı. Din ve tasavvuf bilgilerini Kırşehirli Şeyh
Süleyman Efendiden öğrendi. Devlet işlerinde ehliyet sahibi olan Aşık Paşa, bir süre Mısır’da elçi
olarak bulundu. Mısır dönüşü 1333’te Kırşehir’de vefat etti. Mimari bakımdan bir şaheser olan türbesi
Kırşehir’de olup, halk tarafından ziyaret edilmektedir.
Orhan Gazi zamanında şöhret sahibi olmuştur. En meşhur eserlerinden olan Garibname; muhabbet,
marifet, ruhun vasıfları ve hasletleri ve benzeri dini ve tasavvufi konulara dair on bab (kısım) üzerine
tertib edilmiş kıymetli bir kitaptır. Türk tasavvuf edebiyatının büyük eserlerindendir. Çoşkun bir şiir
kitabı olmaktan çok, mantık ve düşünüşe dayanan öğretici bir eserdir. Eserin her babı yani bölümü bir
sayıyla ayrılmıştır. Birinci babda Allahü tealanın birliği, ikinci babda çift olan şeyler, üçüncü babda üç
sayısını esas alan hususlar, dördüncü babda mevsimler vs. gibi hususlar yer almaktadır. Bu durum
ona kadar her babda, ayrı ayrı işlenmektedir. Eserin dili oldukça sadedir ve 12.000 beyte yakındır.
Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Mesnevi’si gibi aruzun “Failatün Failatün failün” kalıbıyla yazılmıştır.
Maarifname, Divan-ı Aşık ve Kitab-ı Aşık adlarıyla da anılan Garibname'de Mesnevi’den alınmış
hikayeler de bulunmaktadır. Aşık Paşa daha çok Senai, Attar, Mevlana ve Sultan Veled’in tesirinde
kalmıştır. Ayrıca, Süleyman Çelebi’ye tesir ettiğini Mevlid adlı eserde açıkça görmek mümkündür.
Garibname’den başka Fakrname, Vasf-ı Hal, Kimya Risalesi belli başlı eserlerini teşkil eder. Ayrıca
şiirleri de vardır.
Risale-i fi Beyani’s-Sema isimli mensur bir eseri ise, Manisa’da Muradiye Kütübhanesinde
bulunmaktadır.
Paşa lakabı, babasının ilk evladı olduğundandır. Resmi rütbe değildir. Aşık Paşanın en mühim yönü
Türkçe aşkı ile eser vermesidir. Bu yönü ile o Türçecilik şuuru (bilinci) ile ortaya çıkan, dilimizin
işlenmesi fikrini ileri süren ilk şairlerimizdendir.
AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU;
Saz şairi. 1894’te Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde doğdu. Babasının ismi Ahmed,
annesinin Gülizar’dır. Yedi yaşında çiçek hastalığına yakalandı ve bir gözü kör oldu. İkinci gözüne de
perde indi. Fakat az da olsa görüyordu. Bir gün inek sağarken yanına babası gelmiş aniden dönmesi
ile gören gözüne değneğin ucu batmış ve o gözü de kör olmuştur.
Saz şairliğine meraklı olan babası, zaman zaman yörenin şairlerini saz çalmak için evinde toplardı.
Babası sonunda Veysel’e bir saz alarak, halk şiirlerini öğretip, saz dersleri aldırdı. Veysel’in ilk saz
hocası Çamşıhlı Ali’dir. 1919’da 25 yaşında evlenen Veysel, iki sene sonra anası ve babasını kaybetti.
Hanımı kendisini terk edip başkası ile evlenince, ikinci defa evlendi ve bu hanımından yedi çocuğu
oldu.
Veysel, 1933 senesine kadar usta malı şiirleri çalıp söylerdi. 1933’ten sonra kendi şiirlerini çalıp
söylemeye başladı. Köyünden hiç çıkmayan Veysel, 1933 senesinden sonra bütün Türkiye’yi gezmeye
başladı.
Halk ozanlarından Karacaoğlan, Emrah, Dertli’yi usta olarak bilir ve severdi. Bir süre Köy
Enstitülerinde saz öğretmenliği yaptı.
1952 senesinde İstanbul’da büyük bir jübile yapıldı. 1965 senesinde TBMM'ce “Anadilimize ve milli
birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı” özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden maaş bağlandı. 78
yaşlarındayken 1973 senesinde öldü.
Aşık Veysel’in diğer ozanlardan farklı tarafı, toprak sevgisinin ağır basması ve Yunus Emre’nin de
tesirinin bulunmasıdır.
Son şiiri “Dostlar Beni Hatırlasın” adını taşımaktadır:
Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın
Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han, konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın
Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın
Ne gelirdim ne giderdim
Günden güne arttı derdim
Garip kalır yerim yurdum
Dostlar beni hatırlasın
Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş kim gülecek
Murat yalan ölüm gerçek
Dostlar beni hatırlasın
Gün ikindi akşam olur
Gör ki, başa neler gelir
Veysel gider adı kalır
Dostlar beni hatırlasın
AŞIKPAŞAZADE;
On beşinci yüzyılda yaşamış Osmanlı tarihçilerinden. 1400 yılında Amasya’da doğdu. Asıl adı Ahmed
Aşıki’dir. Aşık Paşanın soyundan geldiği için, Aşıkpaşazade ismiyle tanınmıştır. Hayatı hakkında çok
az bilgi vardır. 1914 yılında kendi adı ile anılan tarihi yayınlanınca dikkatleri üzerine çekti. Buradaki
bilgilere göre, Aşıkpaşazade, şehzadelerin taht kavgası esnasında, Çelebi Sultan Mehmed Hanın
Musa Çelebi’ye karşı gönderdiği orduya katıldı. Yolda hastalanarak, Geyve’de elimizde bulunan ilk
yazılı Osmanlı Tarihi’nin müellifi Yahşi Fakih’in evinde istirahat için kaldı. Bu esnada Yahşi Fakih’in
eserini okuma fırsatını elde etti.
Yine tarihinden anlaşıldığına göre, Aşıkpaşazade Anadolu ve Rumeli’de birçok seferlere katılmıştır.
Hac için çıktığı yolculuk esnasında Konya’da Sadreddin Konevi Tekkesiinde bulunan Şeyh Abdullah
Makdisi’den feyz aldığı ve ondan manevi ilimleri öğrendiği bilinmektedir. Aşıkpaşazade, İstanbul’un
fethinde de bulundu ve kitabında bu hadiseye yer verdi. Fatih semtinde büyük dedesi Aşık Paşa adına
bir mescit yaptırdı. Seksen yaşındayken eserini yazmaya başladı. 100 yaşının üzerindeyken vefat
ettiği anlaşılmaktadır. Mezarı muhtemelen büyük dedesi Aşık Paşa adına inşa ettirdiği cami
bahçesindedir.
Aşıkpaşazade’ye eserini yazma fikri, ilk defa Yahşi Fakih’in evindeyken geldi. Ankara Savaşına kadar
olan kısmını Yahşi Fakih’in eserinden yazdı. Geri kalan kısmını da duyup gördüklerine göre kaleme
aldı. Eseri, ilk defa, İstanbul Arkeoloji Müzesi kitaplağındaki nüshası esas alınarak, 1914’te İstanbul’da
yayınlandı. Daha sonra tenkitli ve 11 nüshası karşılaştırılarak 1928-29’da yeniden neşredildi.
Daha ziyade gazaya giden askerin maneviyatını arttırmak için yazdığı eserinde sade, dini, milli hislere
hitab edici bir üslup kullanan Aşıkpaşazade hadiseleri zaman zaman tahlile tabi tutar. Anonim
tarihlerden farklı özelliği ise, Osmanlı padişahlarının birer mücahid gazi oldukularını belirtmesi,
Osmanlı Devletinin kuruluşunda ve bilhassa Anadolu'da İslami Türk kültürünün yerleşmesinde büyük
rol oynayan, abdalan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum, Baciyan-ı Rum gibi ahi kuruluşları hakkında bilgi
vermesidir. Eserlerinden en önemlisi kendi adını taşıyan Aşıkpaşazade Tarihi isimli bu tarih kitabıdır.
Aşıkpaşazade’nin anlatış tarzı hakkında aşağıdaki parça iyi bir örnektir.
Osman Gazinin rüyası:
Osman Gazi niyaz itdi ve bir lahza ağladı. Uyku galib oldu. Yatdı, uyudu. Gördi kim, kendülerinün
arasında bir aziz şeyh var idi. Hayli kerameti zahir olmuş idi. Adı Derviş idi. Ve illa dervişlik batınında
idi. Dünyası ve nimeti, davarı çok idi. Ve sahib-i çerağ u alem idi. Misafirhanesi boş olmaz idi. Ve
Osman Gazi dahi gah gah gelür idi. Bu azize konuk olur idi.
Osman Gazi kim uyudı, düşinde gördi kim bu azizün koynından bir ay doğar, gelür Osman Gazi’nün
koynına girer. Bu ay kim Osman Gazi'nün koynına girdüği demde göbeğinden bir ağaç biter. Dahi
gölgesi alemi tutar. Gölgesinün altında dağlar var ve her dağun dibinden sular çıkar. Ve bu sulardan
kimi içer, kimi bahçeler suvarur ve kimi çeşmeler akudur.
Andan uykudan uyandı. Sürdi. Geldi. Şeyh’e haber virdi. Şeyh eyidür:
Oğul Osman! Sana muştulık olsun ki, Hak teala sana ve neslüne padişahlık virdi. Mübarek olsun, dir.
Ve benüm kızum Mal Hatun senün helalün oldı.” didi. Ve hemandem nikah idüp kızını Osman Gazi’ye
virdi.
AŞINMA (Bkz. Erozyon)
AŞİR;
Yol emniyetini temin edip, tüccarın mallarını koruyan ve şehir dışında durarak, Müslüman tüccardan
ticaret malının zekatını, Müslüman olmayandan ise, gümrük denilen vergiyi toplayan ve İslam
devletince tayin olunan memur.
Aşir, Müslümanlardan % 2,5, zımmilerden % 5, harbilerden ise mütekabiliyet esasına göre alırdı. Şayet
harbilerin ne kadar aldığı bilinmiyorsa % 10 alırdı.
İslam tarihinde, aşir tayini ve gümrük vergisi alınması ilk defa hazret-i Ömer zamanında oldu.Ziyad bin
Hudayr anlatır: "Halife hazret-i Ömer'in öşür almak için tayin ettiği şahıslardan biri de bendim. Şehir
dışında durarak tüccarın bana gösterdiği mallardan, Müslümanlardan kırkta bir, zımmiden yirmide bir,
harbiden de onda bir alırdım."
Hür, Müslüman ve muktedir olma şartlarını taşıyan aşirin Müslüman tüccardan aldığı, ticaret malı
zekatıdır. Aşirlerle zekat toplanması, Müslüman tüccarın bu ibadeti yapmasına yardımcı olmak içindir.
Aşirler, İslam devletinde yaşayan zımmi (gayri müslim vatandaş) ve harbi (İslam hükumetinden izin
alarak Müslüman memleketine giren) tüccarın, her çeşit ticaret malından da vergi alırlar. Zımmiden
alınan verginin adı cizyedir. Harbiden alınan ise, gümrük vergisi durumundadır. Her ikisi de, cizyenin
sarf edildiği yerlere sarf edilir.
Aşirlik şartlarını taşıyanın, Müslüman ve zımmi tüccarın elinde bulunan maldan öşür alabilmesi için;
zekat nisabını (ölçüsünü) doldurması, üzerinden bir sene geçmesi, ticaret için olması ve tüccarın kendi
malı olması şartı vardır. Bu şartlardan biri eksik olursa, o maldan bir şey alınmaz.
Borcu, mevcut malından çok olandan da bir şey alınmaz. Yalnız harbi tüccarın durumu böyle değildir.
Onun borcunun çok olması veya elindeki malın kendisine aid olup olmamasına bakılmaz. Gümrük
vergisi alınır. Çünkü bu vergi, ondan himaye edilmesine karşılık alınır. Ayrıca harbinin İslam
memleketine ilk geldiğinde malı üzerinden bir sene geçmesi şartı da yoktur. Ancak bir sene içinde iki
defa vergi alınmaz.
Müslüman ve zımmi tüccar, aşire elinde bulunan mal için; "Ben ticarete niyet etmedim, bu benim
değildir, o emanettir." yahut "Ortak maldır, ben sadece bu malın bekçisiyim. Bu malın zekatını
bulunduğum yerden çıkmadan fakirlere dağıttım." derse, yemin etmesi ile sözü kabul edilir. Bütün bu
durumlarda tüccarın sözü, beraat makbuzu göstermeden, sadece yemin etmesiyle kabul edilir.
AŞİRET MEKTEBİ;
İkinci Abdülhamid Han tarafından 1892’de aşiret çocuklarının eğitimi için İstanbul’da açılan mektep.
On sekizinci ve 19. yüzyıllarda batılı büyük devletler imparatorluk dışındaki İslam cemiyetlerini siyasi
ve ekonomik hakimiyetleri altına almışlardı. Osmanlı devlet adamları emperyalist batı tehlikesinin
imparatorluğa yaklaştığının farkındaydılar. Bilhassa milliyetçilik propagandası etkisinde kalabilecek,
imparatorluğun merkezinden uzak ve İngiliz menfaatlerinin büyük olduğu Araplarla meskun bölgeleri
için tehlike mevcuttu. İşte Sultan İkinci Abdülhamid Han bu tehlikeleri önlemek ve aşiretlerin yoğun ve
hakim olduğu bölgeleri muhafaza etmek için bunların reislerinin ve ağalarının çocuklarını Osmanlı
kültürüyle yetiştirerek devlete ve saltanata bağlamak maksadıyla Aşiret Mektebi açılmasını faydalı
buluyordu. Ayrıca bu fikrin gerçekleşmesi sonucunda büyük bir kısmı aşiret halinde yaşayan ve Arapça
konuşan halk tek otorite olarak halifeyi tanımış ve ona itaat etmiş, dolayısıyla ülkede din birliği temin
edilmiş olacaktı. Nitekim bu gaye ve düşüncelerle nizamnamesi ve programı hazırlanan Aşiret
Mektebi, 21 Eylül 1892 tarihinde açıldı. Mektebe ilk olarak Halep, Bağdat, Suriye, Musul, Basra,
Diyarbekir, Trablusgarp vilayetlerinden ve Kudüs Bingazi ile Zur sancaklarından dörder talebe alındı.
Bu çocukların kabiliyetli ve muteber ailelerin çocukları olması ve 12 ile 16 yaş arasından seçilmesi şart
koşuldu. Bunlar fevkalade bir ihtimamla yetiştirildiler. Daha sonraki senelerde sayıları arttırıldı. İki yıllık
öğretim programı daha sonra beş yıla çıkarıldı. Kur’an-ı kerim, fıkıh, ilmihal gibi din bilgileri yanında,
zamanın fen bilgileri, Fransızça, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat ve askeri dersler okutuldu.
Aşiret mektebine başlangıçta sadece Arap aşiret reislerinin çocukları alınırken, sonraki yıllarda Doğu
Anadolu ve Arnavutluk bölgelerindeki aşiret çocukları da kabul edilmeye başlandı. Böylece mektep
bütün aşiretlere hitab eder duruma geldi. Aşiret mektebinden mezun olan çocuklar, Harbiye ve Mülkiye
mekteplerine gönderildiler. Bu mektepte yetişen aşiret çocukları, aşiretlerine döndükleri ve aşiret
reisleri olduklarında, içinden yetiştikleri halkın Osmanlı Devletine sadakatini temin ettiler. Aşiret
Mektebi 1907 senesinde o günkü siyasi fikir ve akımların tesirine girmesi sebebiyle kapatıldı.
AŞİYAN;
"Yuva" manasında Farsça bir kelime olup şair Tevfik Fikret’in evinin adı. Rumeli Hisarı’ndaki Kayalar
Mezarlığı üstünde Göksu’nun tam karşısında Boğaz’a hakim olarak 1906 senesinde inşa edilmiştir.
Evin planını Tevfik Fikret kendisi çizmiştir. Bodrumu ile beraber üç kattır. Aşiyan’ın kuzeye bakan
duvarı ve bodrum katı kagir, öteki duvarları ise ahşaptır. Bodrum katında kiler, mutfak, çamaşırlık ve
yemek odası vardır. Birinci kattaki iki kapının biri giriş, diğeri bahçe kapısıdır. Bu katta büyük bir salon,
bir hol ve üç oda bulunur. İkinci katta da Tevfik Fikret’in çalışma odası, banyo ve yine üç oda yer alır.
Bu katın güney kısmını tahta parmaklıklı bir balkon çevirir. Çalışma odası tahta bir köprüyle Fikret’in
öğretmenlik yaptığı Robert Kolej’in bahçesine bağlıdır. Tevfik Fikret bu çalışma odasında, “Bir Lahze-i
Teahhür” isimli, İkinci Abdülhamid Hana suikast düzenleyen Belçikalı terörist Jorris’i öven şiirini
yazmıştır.
Aşiyan, İstanbul Belediyesince daha sonra satın alınmış, “Edebiyat-ı Cedide Müzesi” ismiyle
düzenlenerek 19 Ağustos 1945’te halkın ziyaretine açılmıştır. Halen müze olan Aşiyanın birinci
katındaki büyük salon Abdülhak Hamid ile Recaizade Mahmud Ekrem’e, diğer salon da Edebiyat-ı
Cedide yazarlarının eserlerine ayrılmıştır
AŞURE GÜNÜ;
Hicri senenin ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu günü. Muharrem ayı, Kur'an-ı kerimde kıymet
verilen aylardan biridir. Aşure bu ayın en kıymetli günüdür. Allahü teala bir çok duaları bugün kabul
etmiştir. Hazret-i Adem'in tövbesinin kabulü, Nuh aleyhisselamın gemisinin tufandan kurtulması, Yunus
aleyhisselamın balığın karnından çıkması Aşure günü olmuştur. İbrahim aleyhisselam Nemrud'un
hazırlattığı ateşte o gün yanmadı. Aşure gününde İdris aleyhisselam diri olarak göğe çıkarıldı. Yakub
aleyhisselam o gün hazret-i Yusuf'a kavuştu ve gözleri açıldı. Eyyub aleyhisselam hastalıktan iyi oldu.
Hazret-i Musa Kızıldeniz'den geçti, Fir'avn ve askerleri Kızıldeniz'de boğuldular. İsa aleyhisselamın
doğumu, Yahudilerin elinden kurtulup göğe çıkarılması hep Aşure günü olmuştur.
Nuh aleyhisselam tufandan sonra pişirdiği rivayet edilen aşure bugün de adet olarak devam
etmektedir. Bunu ibadet olarak kabul etmek yanlıştır. Zira Muhammed aleyhisselam ve Eshab-ı kiram
böyle yapmadı. Bunu ibadet sanmak bid'attir ve günahtır. Çünkü Muhammed aleyhisselamın yaptığı
veya emrettiği şeyleri yapmak, ibadet olur. Din kitaplarının yazmadığı, İslam alimlerinin bildirmediği
şeyleri yapmak sevab olmaz, günah olur.
Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Bir kimse, Aşure günü oruç
tutsa, Allahü teala ona bir şehid sevabı verir. Aşure günü oruçlu olan için, yedi gök ehlinin
sevabını yazar. Aşure günü bir mü'mine iftar verene, ümmet-i Muhammed'in hepsine iftar
vermiş gibi sevab yazılır. Aşure günü bir yetimin başını okşayana Allahü teala o yetimin
başındaki kıllar kadar Cennet'te derece verir."
Yahudiler, hazret-i Musa'nın Muharrem'in 10. günü hürriyetine kavuştuğuna inanırlar ve o gün oruç
tutarlar. Bu sebeple Müslümanların onlara benzememek için Muharrem'in 9, 10, 11. günleri oruç
tutmaları gerekir.
Şiiler, "Muharrem'in onuncu günü" hazret-i Hüseyn şehid edildiği için matem tutarlar. İslamiyette
matem tutmak yoktur. Nitekim; Resulullah'ın Taif'te mübarek ayaklarının kanadığı, Uhud'da mübarek
dişlerinin kırıldığı, yüzlerinin kana bulandığı ve vefat ettikleri günlerde de matem tutulmaz.
AT (Bkz. Avrupa Topluluğu)
AT (Equus caballus);
Alm. Pferd (n), Fr. Cheval, İng. Horse. Familyası: Atgiller (Equidae). Yaşadığı yerler: Evcilleri olduğu
gibi, Amerikan bozkırlarında “Mustang”ve Altay dağlarının her iki yanındaki açık arazilerde
“Prezevalski” denen yabani atlar sürüler halinde yaşar. Özellikleri: Küçük başlı ve kısa kulaklıdır.
Yelesi ve kuyruk ucu uzun kıllıdır. Midilli atları koç iriliğindedir. Ömrü: 40-60 sene. Çeşitleri: En
meşhuru Arap, İngiliz ve Midilli atıdır.
Tek tırnaklılar takımının, Atgiller familyasından bir memeli. Erkeğine aygır, dişisine kısrak, yavrusuna
tay, yumurtaları çıkarılmış, iğdiş edilmiş olana da beygir denir. Hepsine genelde at adı verilir. Arabide
binek ve yük hayvanı olan ata; dabbe, matiyye, semend, tusen-i sütur denir. Cenk atına da rahş denir.
Hepsi otla beslenir. Geviş getirmezler. Memeleri kasık bölgesinde arka ayaklarına yakındır. Üçüncü
parmakları geniş bir tırnakla çevrilmiş olup “ toynak” adını alır. Bunun üzerine basarak yürürler.
İnsanlara hizmet eden hayvanların en kabiliyetlisi ve kıymetlisidir. İnsanların, eski harp
meydanlarındaki yardımcısı, yük taşımada hizmetçisi, yarış, cirit, çit atlama ve av sporlarında neşe ve
zevk ortağıdır. Silah gürültüsüne ve bando sesine rahatlıkla alışır.
At, cesur ve atılgan olduğu gibi sahibine son derece itaatkardır. Sahibi dilerse dolu dizgin, dörtnala
koşar, isterse aheste yürür, isterse durur. Her durumda sahibini memnun etmeye dikkat eder.
Yorgunluğa bakmaksızın kendini çatlatmak pahasına da olsa olanca gayret ve kuvvetini itaat uğruna
sarf eder. Bugün Amerikan bozkırlarında yaşayan Mustang adıyle anılan vahşi atlar, İspanyolların
Amerika’ya götürdükleri ehli atlardan kaçanlardan yabanileşenlerdir. Az yiyecekle yetinip, her türlü
iklim şartlarına dayanırlar.
Tarpan adıyla anılan Avrupa yaban atının (E. caballus gmelini) 1876’dan beri nesli tükendi. Bugün eski
dünyada hala neslini devam ettiren yanlız bir yaban atı vardır. Bu at Orta Asya Moğolistan’ının soğuk
ve ıssız ovalarında yaşar. Asya yaban atı veya Prezevalski dendiği gibi Moğolistan yaban atı da denir.
Altay dağlarının her iki yanında yaşar. Siyah kısa ve dik yeleleri ile, ağır ve iri başları, küçük kulakları,
uzun kıllı kuyrukları ile evcil atlardan farklılık gösterirler. Renkleri kırmızımtrak kahverengi olup çekici
bir görünüşleri vardır. Burun kısımları beyazdır. Kışın kılları uzayarak soğuktan korunurlar.
Evcil atlar: Tahminen 4000 seneden beri insanlara hizmet etmektedir. Bugünkü modern atların Asya
yaban atından türediği şüphelidir. Bazı zoologlar Avrupa yaban atından türediğini ileri sürmektedirler.
Evcilleştirilmiş atların birçok soyları vardır. Bugün küçük Midilli atları ile Safkan Arap atlarının soy
kütüğü kesin olarak bilinmemektedir.
Atlar 40-60 sene yaşar, bazı kısraklar 25 yaşına kadar doğurur. On bir ay gebe kalır ve genellikle bir
yavru doğururlar. Yavrunun gözleri açık olarak doğar ve birkaç dakika sonra ayağa kalkarak annesini
takibe başlar. Yük çekme ve taşıma atları, kalın bacaklı, iri cüsselidir. Binek ve yarış atları ince uzun
bacaklıdır. Atlar arasında hased yok ise de, birbirlerine gıpta etmek huyları vardır. Bu da yarışta,
hendek ve çit atlamada kendini gösterir. Birbirlerine imrenerek daha hızlı koşup öne geçmek isterler.
Saatte 60-70 km hızla koşanları vardır. Atların tüy renkleri çeşitli olup, renklerine göre çeşitli isimler
alırlar. En tanınmışları: Ak, akçıl, kır, al, alakı, geyik kırı, çil yeşil, al pekmez köpüğü, doru, hurma
dorusu vs.’dir.
Erkek eşek ile kısrak eşleştirilirse katır elde edilir. Aygır (erkek at) ile dişi eşeğin birleşmesinden de
barda denen katır çeşidi elde edilir. Her iki melez de üremezler. Katır, bardadan daha dayanıklıdır.
Arap atı: Çok dayanıklı mükemmel bir binek ve yarış atıdır. Arabistan’a geçen Orta Asya ve Anadolu
Türk atlarından türemiştir. İngiliz atlarından daha dayanıklı olup, 24-28 saat hiç su içmeden yol alabilir.
İngiliz atı: İyi bir binek ve yarış atıdır. Özellikle yarış için yetiştirilir. Arab aygırı ile İngiliz yerli
kısraklarının çiftleştirilmesinden türetilmiş bir soydur. Arab atından daha uzun bacaklıdır.
Midilli atı: Küçük, sakin ve dayanıklı bir at çeşididir. Keçi veya koç iriliğindedir. Çocuklar için iyi bir
binek hayvanıdır. Hafif gezinti arabalarına koşulduğu gibi maden ocaklarında da istifade edilir.
Shetland, İslanda ve Norveç midillileri meşhurdur.
At yetiştiriciliği: Asya, Avustralya ve Amerika’daki geniş bozkırlarda hala vahşi at sürüleri
yaşamaktadır. Evcil atlar haralarda yetiştirilir. Ülkemizde ilk hara 1913’te Aziziye’de kuruldu.
Türkiye’nin ilk modern harası ise 1924’te açılan Karacabey harasıdır.
AT MEYDANI;
On dokuzuncu asra kadar, bugünkü Sultanahmet Parkının bulunduğu alana verilen ad. Bizans
döneminde burada bir hipodrom bulunuyor, araba ve at yarışları yapılıyordu. İstanbul’un fethinden
sonra da ehemmiyetini koruyan at meydanı, at yarışları, cirit oyunları, sünnet düğünleri ve bayram
şenliklerine sahne oldu. Çevrede İbrahim Paşa Sarayı, Sokullu Mehmed Paşa Konağı, Sultan Ahmed
Camii gibi güzel eserler inşa edilerek meydana Osmanlı mührü vuruldu. Sultan Dördüncü Mehmed
zamanında sipahilerle yeniçeriler arasında anlaşmazlık çıktı (1648). Yeniçeriler, Sultanahmed Camiini
karargah yapan sipahileri dağıttı. At Meydanı Vak’ası adı verilen bu hadiseden sonra saray üzerinde
ocak ağalarının tesirleri arttı. Daha sonra Meydan, Çınar Vak’ası ve Vak’a-i Hayriye hadiselerine
sahne oldu. Sultan Abdülaziz zamanında park haline getirilen meydanda Dikilitaş, Burmalı (veya
Yılanlı) Sütun ve Örme Sütun gibi Bizans kalıntısı tarihi eserler bırakıldı. İstanbul’da ilk yerli mallar
sergisi 1863’te burada açıldı. İkinci Abdülhamid Hanı ziyarete gelen Alman İmparatoru Üçüncü
Wilhelm tarafından burada bir çeşme yaptırıldı. Avrupa devletlerince teşvik edilen Yunanlıların İzmir’i
işgali bu meydanda toplanan binlerce insan tarafından protesto edildi (1919). Bugün Sultanahmet
Meydanı adı ile anılmaktadır.
AT YARIŞLARI;
Alm. Pferderennen, Fr. Course de chevaux, İng. Horse-race. Belli mesafelerde at ile yapılan yarış.
Safkan atlarla yapılır. Mesafeler değişik olup düz arazide l000-1400-l600-2000-4800 metredir.
At yarışlarında iyi cins atlar kadar “Jokey” denen binicileri de önemlidir. Jokeyler, çocuk denecek yaşta
binicilik eğitimine başlarlar. Ata, yarış esnasında güçlük vermemeleri için kilolarına çok dikkat edilir.
Vücud ağırlıklarının 50 kiloyu geçmemesi arzu edilir. Müsabakalarda özel bir elbise giyerler. Yarışta,
elleri hariç, kamçı ve üzengilerini kullanabilirler.
Dörtnal koşusu düz arazide veya çit, hendek, toprak, duvar gibi engellerle kesilmiş bir pist üzerinde
yapılır. Başka bir yarışma olan tırıs koşusunda at, gidişini hiç terk etmemek zorundadır. Aksi halde
yarışı paralel bir pistte otomobille takib eden hakemler tarafından yarışma dışı bırakılır.
At yarışlarında başlama işareti özel tabanca ile hakem tarafından verilir. Yardımcılar tarafından bir
hizaya dizilen atlar; önlerine gerilmiş olan lastik şerit kalkar kalkmaz veya içinde bekledikleri hücrelerin
kapıları açılır açılmaz koşuya başlarlar.
Varışta hakemler atların birbirine bir baş, boyun veya bir at boyu farkıyla geçişlerini dürbünle gözlerler.
Kazanan atı tesbit etmek için bazan fotoğraflara başvurmak gerekir. Zamanımızda elektronik cihazlarla
yarış bitimleri gayet net olarak tesbit edilebilmektedir. Handikaplı koşularda atların taşıyacakları değişik
ağırlıklar ve koşacakları farklı mesafeler, onların yaşını ve gücünü denkleştirmek imkanı verir.
Yarış sahası oval veya 2x600 m düz kenarlı ve yarı çapı 150 m olan bir elipstir. Koşu yeri genel olarak
çimenlidir. Bitiş yerine yakın seyirciler için tribün ve saha vardır.
ATABEGLER;
Selçuklu Devletinde şehzadeleri eğitip yetiştiren ve zamanla devlet kuran yüksek rütbeli memurlar.
“Atabeg” ünvanı ilk defa Selçuklularda kullanıldı ise de daha önceki Türk-İslam devletlerinde de bu
vazifeyi gören memurlar vardı. Osmanlılarda ise şehzadeleri yetiştirmekle vazifeli kimselere lala
denirdi (Bkz. Lala).
Türkler, neslin, devamını sağlayan çocuğa çok önem verdikleri gibi, onun terbiyesi ve yetişmesi
hususunda da hassasiyet gösterirlerdi. Devletin devamının teminatı kabul ettikleri şehzadelere daha
çok ehemmiyet verirlerdi. Bu düşünceler içinde olan Selçuklu hükümdarları, oğullarına, dini, milli,
manevi ilimlerin yanında; idari, mali, askeri ve siyasi işleri öğretmek için ümeradan birini atabeg
(atabey) ünvanıyla muallim tayin ederler ve istikbalin hükümdarlarını en iyi şekilde yetiştirmeye
çalışırlardı. Atabegler, büyük işler başarmış, mühim vazifelerde bulunmuş, şahıslar arasından seçilirdi.
Küçük şehzadelere vasi ve mürebbi olan ve doğrudan büyük sultana, yani Selçuklu Devletine bağlı
bulunan bu atabegler, başında bulundukları idari sahada yarı müstakil bir hükümdar naibi
durumundaydılar. İdari, mali ve askeri bütün selahiyetleri ellerinde bulunduran atabegler, şehzadenin
sultan olma durumunda da, onun veziri, kumandan ve müşaviri olurlardı.
Devletin güçlü olduğu zamanlarda merkezi otoriteye bağlı ve faydalı olan atabegler, Sultan Melikşah’ın
oğul ve torunları arasındaki otorite boşluğundan istifade ile idarelerindeki vilayetlerde, yaşları küçük
şehzadeler adına değil kendi başlarına hareket ettiler. Bu şekilde bağımsızlıklarını ilan eden atabegler
kendi aralarında da topraklarını genişletmek için mücadeleye giriştiler.
En meşhur Selçuklu atabegleri; Tug Tigin, İldeniz, İmadüddin Zengi, Muzafferüddin Salgur, Emir
Sipehsalar, Gümüş Tigin Candar, Emir Atabeg Kara Sungur, Aksungur ve Anuş Tigin’dir. Bunlar
arasında, elde ettikleri nüfuzlarından istifade ile devlet kuranlar oldu. Atabeylerin kurdukları devletler
arasında en meşhurları: Dımaşk Atabegliği (Tuğtiginliler), Zengiler (Musul Atabegliği), İldenizliler,
Salgurlular, Beğtiğinliler (Erbil Atabegliği)dir (Bkz. İlgili maddeler).
ATAİ (NEV’İZADE);
On yedinci yüzyıl Osmanlı şairi, tarihçi ve Hanefi mezhebi fıkıh alimi. 1583 senesinde İstanbul’da
doğdu. Adı Ataullah olup, Nev’i diye meşhur Yahya bin Pir Ali bin Nasuh’un oğludur. Bu sebepten
Nev’izade diye tanınmıştır.
Atai, küçük yaşta ilim tahsiline başlayıp, ilk tahsilini babasından aldı. Sonra, Kafzade Feyzullah
Efendiden ilim öğrendi. Ahizade Abdülhalim Efendiden akli ve nakli ilimleri tahsil edip, yüksek ilmi
dereceye yükseldi. 1605 senesinde İstanbul Canbaziye Medresesi müderrisliğine tayin edildi. 1608
senesinde müderrislikten ayrılıp kadılık mesleğini seçti ve Lofça’ya kadı tayin edildi. 1610 senesinden
sonra sıra ile; Babaeski, Varna, Rusçuk, Silistre, Tekfur Dağı, Hezargrand, Tırnova, Tırhala, Manastır
ve Üsküp kadılıklarında bulundu. 1634 senesinde kadılıktan alınınca İstanbul’a döndü. 1635 (H. 1044)
senesinde İstanbul’da vefat etti. Şeyh Vefa Tekkesi bahçesinde, babasının yanına defnedildi.
Nev’izade Ataullah Efendi, alim ve fazıl bir zat olup, evliyanın büyüklerinden Üsküdar’da medfun Aziz
Mahmud Hüdayi’den manevi feyz aldı. Güler yüzlü hoş sohbetti. Kadılık yaptığı sürede doğruluktan,
adaletten ayrılmadı.
Fıkıh ve tarih ilminde mütehassıstı. Şiir de yazan Atai, bilhassa Fuzuli ve Baki’nin tesiri altındadır.
Mesnevi sahasında bir hamse meydana getirmişse de şiir dili oldukça ağırdır. Birçok kıymetli eserleri
vardır. Eserlerinin bazıları şunlardır:
1. Hadaik-ül-Hakayık fi Tekmilet-iş Şakayık: Eserlerinin en önemlisi ve en meşhur olanıdır. Kanuni
Sultan Süleyman Handan yaşadığı zamana kadar yetişen ulema ve meşayihin hal tercümelerini
anlatır.
2. El-Kavl-ül-Hasen fi Cevab-il Kavl li-Men: Fıkıh kitabı olup, Arabidir.
3- Divan: Yahya Efendiye ithaf etmiş olduğu bu eserinde, kaside, gazel ve diğer nazım türlerinde
şiirleri vardır.
Mesnevi sahasında ise:
1) Alemnüma (Saki-name), 2) Nefhatü’l Ezhar, 3) Sohbet-ül-Ebkar, 4) Heft Han, 5) Hilyet-ül-Efkar
adında beş eseri vardır ve bunlar bir hamse meydana getirirler.
ATARDAMAR SERTLİĞİ;
Alm. Erterien verkalkung (f), Fr. Arteriosclerose, İng. Arteriosclerosis, atherosclerosis. Atardamarların
iç yüzlerinde yağ ve diğer bazı maddelerin birikimine bağlı olarak meydana gelen ve vücuttaki bütün
damarları ilgilendiren bir damar rahatsızlığı.
Önce kalbe yakın büyük atardamarlardan başlar ve zamanla diğer damarlar da hastalığa iştirak eder.
Kalbi besleyen damarların (koronerlerin) ileri derecede daralmasıyla kalp şikayetleri başlar ve tedavi
cihetine gidilmezse, tıkanma ile enfarktüs krizi meydana gelir ve umumiyetle birinci veya ikinci krizde
ölüme sebeb olur.
Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl yarım milyondan fazla ölümün sebebini koroner atherosklerozun
teşkil etmesi sebebiyle, üzerinde oldukça çalışılan bir konudur. Bu, bütün ölümlerin % 33’üne karşılık
gelir. Avrupa memleketlerinde de ölümün ilk sebepleri arasındadır. Türkiye’de, kesin istatistikler
olmamakla birlikte, orta derecede bir sebeb olarak kabul edilmektedir. Gelişmişlik derecesi arttıkça, bu
sebeb ilk sıralara tırmanmaktadır.
Damar sertliği sadece kalp damarlarını değil, beyin, böbrek ve çevre damarlarını da ilgilendirir. Beyin
damarlarının kireçlenmesine bağlı ölümler yine ABD’de kalp hastalıkları ve kanserden sonra üçüncü
sırayı alır. Enfarktüs vak’alarının % 100’ünde beyin kanamaları ve şeker hastalığı vak’alarının ise %
50’sinde ölüm sebebi damar sertliğidir.
Damar duvarlarında çeşitli faktörlerin tesiriyle bir zedelenme meydana gelir. Normalde damar duvarına
yapışmayan trombositler bu zedelenmiş bölgelerde kümeler yaparlar. Her yapışan trombosit bir çok
müessir madde ifraz eder ve damar duvarındaki kas liflerinin çoğalmasına sebeb olur. Bu bölgelere
kolesterol, fibrin ve kalsiyum birikmesiyle damar ileri derecede daralır. Daha ileri safhalarda damarın
tamamen tıkanmasıyla, damarın beslendiği bölge kansız kalır ve bu durum organına göre belirti verir.
Kalpte, göğüs ağrısından şoka kadar giden kalp bozuklukları olur ve gecikilen vak’aların yarısında,
canlı ilk bir saat içinde ölür. Beyinde olursa çeşitli felçler ortaya çıkar. İlk krizlerden sonra bu hastaların
çok dikkatli takipleri gerekir.
Mikroskop altında bakılırsa aterom (damar sertliği) plaklarındaki kolesterin ile birlikte bağ dokusu ve
kireç birikimi görülebilir. İnsan vücudu bir çok hayvanlardan farklı olarak kolestrini (kolesterol)
bulamazsa kendisi üretir. Çünkü cinsiyet hormanları dahil bir çok mühim maddeye yapıtaşı teşkil eder.
Bu yüzden damar sertliğinde sadece kolesterini suçlu tutmak uygun değildir. Esasen bilim adamları
arasında damar sertliği mekanizması sebepleri arasında görüş birliğine varılmamıştır. Karaciğerde
sentez edilen safra asidi ve safra boyaları serbest kolesterin haline döner. Esterleşen kolesterinin
toplam kolesterine oranı normalde % 70’dir. Bu nisbetin azalması karaciğer kifayetsizliğini gösterir ki
damar sertliğinde rol oynar.
Karaciğerde yağ toplanmasını azaltan ve yağları karaciğerden atan maddelere lipotropik maddeler
denir. Kolin, Netiyonin, inositol ve B12 vitamini bunlardan olup fosfolipid metabolizmasını düzenler. Bu
maddelerin de değişmeleri bozulunca, kolesterin seviyesi yükselir. Yağ ve kolesterin muhtevası ve
damar sertliğine etkisi en çok olan madde domuz etidir.
Yapılan araştırmalar insanların tamamına yakın kısmının, damar sertliğinin ilk safhalarını geçirdiklerini
göstermiştir. Üç yaşından büyüklerin hepsinde aortta bu tip bir bozukluğun mevcut olduğu; 20
yaşından büyüklerin hepsinde ise koroner damarlarda bu bozukluğun bulunduğu anlaşılmıştır. Damar
genişliğinin yüzde sekseni kapanmadan genellikle belirti ortaya çıkmaz. Belirti çıkması umumiyetle kırk
yaşından sonradır.
Damar sertliğini kolaylaştıran faktörler (Risk faktörleri):
1. Hiperlipidemi: Kanda yağ miktarının fazla olmasıdır. Burada suçlanan yağlı madde kolesteroldür.
Normalde 100 milimetre kanda 230-250 mg kolesterol bulunur. Bunun 250 miligramı aşması tehlikeli
addedilerek kontrol altına alınır.
2. Yüksek tansiyon,
3. Şeker hastalığı,
4. Sigara içmek,
5. Şişmanlık,
6. Hipotiroidili guatr.
Bunlar tesirleri oldukça fazla olan risk faktörleridir. Erkeklerde damar sertliği kadınlardan üç misli
fazladır. A grubu kana sahip olanlar diğerlerinden daha çok risk altındadırlar. Hareketsiz kişiler
hareketlilerden daha çok hastalığa tutulurlar. Hamileliklerinde preeklampsi denilen rahatsızlığı geçiren
kadınlar daha risklidirler.
Tedavi
1. Kan kolesterolü yüksek olan bir şahıs, doktor kontrolü altında tutulmalıdır. Önce yukarıdaki
hastalıkların mevcud olup olmadığı araştırılır; varsa tedavi edilir.
2. Kolesterol düşürücü perhiz yapılır. Bunun için margarin ve hayvani yağları kesin olarak
yememelidir. Mesela, yumurta sarısı, süt, beyaz peynir, kaymak, tereyağı, beyin, iç organ etleri,
havyar, çikolata, ceviz, fındık, badem, hurma vb. yasaktır. Sıvı nebati yağ kullanılmalıdır. Ayçiçek
yağı, mısır yağı, pamuk yağı, soya yağı gibi. Bu yağların hidrojenizasyon yolu ile elde edilen
margarinleri, yüksek sıcakta hidrojenlendirildiklerinden vücud ısısında kafi miktarda moleküllere
ayrılamazlar. Küçük zerrecikler halinde kanda dolaşırlar. Bu ise damar sertliği için çok uygun bir zemin
teşkil eder. Bu hususta kaydedilmesi zaruri olan bir bilgi vardır. Dünyaca meşhur bazı tıp
mecmualarında, az miktardaki alkolün damar sertliğini önleyebileceği ileri sürülmüştür. Fakat şimdiye
kadar hiçbir araştırmada, alkolün damar sertliğini önleyici olduğu tesbit edilememiştir. Çünkü kolesterol
seviyesindeki artış, damar sertliğinin anahtar mekanizması değildir. Öyle olmuş olsaydı alkolün bu
hastalığı önlemesi gerekirdi. Kısacası, damar sertliğinin mekanizması hakkında son söz söylenmeden
yetersiz araştırma neticelerine göre kesin gibi konuşanlar ilme aykırı bir davranış içindedirler. Alkol
direkt olarak karaciğerde yağ metabolizmasını bozarak çeşitli hastalıklara sebeb olmaktadır. Çeşitli
düşüncelerle alkolü tavsiye edenlere kesinlikle güvenmemelidir. Nazari küçük faydaları vardır
iddialarına güvenerek vücudu tamamen harap eden alkolü kullanmamalı, çok daha tehlikeli
hastalıklara tutulmamalıdır.
ATARDAMARLAR;
Alm. Arterie, Schlagadez, Fr. Artere, aorte, İng. Artery. Kalpten pompalanan kanı, vücudun organ ve
dokularına dağıtılan kan damarları. Atardamarlar, dolaşım sisteminin başlıca elemanlarındandır.
İnsanlarda dolaşım sistemi, bir büyük bir de küçük dolaşım olmak üzere iki kısımda mütalaa edilir.
Büyük dolaşım sistemi, temizlenmiş kanı çeşitli organ ve dokulara götürür; kirlenmiş kanı tekrar kalbe
getirir. Küçük dolaşım sistemi ise, kalbe gelen kirli kanı akciğere götürüp, orada temizlenen kanı kalbe
getirmektedir. Kalb her iki dolaşım sistemi için pompa vazifesi görür.
Kalbin sağ karıncığından akciğerlere, sol karıncığından da vücudun diğer bölgelerine ve organlarına
kan götüren damarlara atardamar, aynı yerlerden ters yönde ve kalbin sağ ve sol kulakçığına kan
getiren damarlara ise toplardamar denir. Büyük dolaşım sisteminde, dokularda atardamarlar ile
toplardamarlar arasında, kılcal damarlar denilen gözle görülemeyecek incelikte damarlar bulunur. Kan
ile doku arasındaki madde alış verişi kılcal damarlar bölgesinde olur.
Büyük dolaşım sisteminin en büyük atardamarı Aort atardamarı (yani ana atardamardır). Aort, kalbin
sol karıncığından çıkar. Küçük dolaşım sisteminin en büyük atardamarı ise akciğer atardamarıdır.
Akciğer atardamarı kalbin sağ karıncığından çıkar.
Atardamarlar genellikle vücudun derin kısımlarında bulunurlar. Bu yaradılış özelliği, insanı birçok
kazada kan kaybından korumaktadır. Çünkü, atardamarlarda kan basıncı yüksek olduğundan
yaralanmalarda tazyikli, yani fışkırır tarzda kan akar, dolayısıyla zor pıhtılaşma olur. Pıhtılaşmanın
kolay olması için kanın durgun olması mühim bir faktördür. Genel tababette ölçülen (tansiyon
yükselmesi, düşmesi vs. olarak nitelendirilen) kan basıncı da atardamar basıncıdır. Aorttaki basınç
ince atardamarlardakinden daha fazladır. En büyük atardamarlarda kapakçıklar vardır. Atardamarlar,
gevşeyip kasılma kabiliyetindeki düz kaslardan yapılıdır. Kesilen bir atardamardan akan kan, parlak
kırmızı renktedir ve kalbin her atımına uyarak kesik kesik akar. Toplardamarlar ise deriye yakın
yerlerden seyreder. Kesilen toplardamardan akan kan, koyu kırmızı renkte olup, akışı devamlılık
gösterir.
Bütün dillerde atardamarlara, bulunduğu bölge ve organa göre isim verilmiştir. İstisnai olarak bazı
atardamarların devamına, sanki başka bir atardamarmış gibi isim verildiği de olmuştur.
ATASÖZLERİ;
Alm. Sprichwort, Fr. Proverbe, İng. Proverb. Yüzyıllarca süren bir zaman dilimi içinde, tecrübeler
sonucunda çeşitli sebeplerle söylenerek, sayısız hikmetleri küçük ve kısa sözler haline getiren,
dedelerden torunlara kalan ibretli, özlü ve kısa sözler.
Atasözleri, herhangi bir olay ve konu karşısında bazı ortak düşünceleri, tecrübeleri, tenkitleri, teklifleri,
nasihatleri vb. ifade için kullanılırlar. Bunlar bir toplumun meydana getirdiği ortaklaşa değerlerdir. Türk
folklörü içinde atasözlerinin büyük bir yeri vardır. Milletimiz, atasözü yönünden zengin bir kaynağa
sahiptir. Birbirinden güzel ve manalı sayısız atasözümüz vardır. Bu sözlerin derlenip toparlanması ve
yazıya geçirilmesi çok büyük dikkat ve incelik ister. Araştırmacılar, konuyla ilgili çalışmalar yapmakta
ve kıymetli eserler hazırlamaktadırlar.
Atalarsözüne eskiden, "darb-ı mesel", yahut kısaca "mesel" denilirdi. Sonraları bu ifade "Atasözü"
şeklinde klişeleşti. Türk atasözleri ilk defa Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügat-it-Türk isimli eserinde
derlenip toplanmış ve pekçok atasözü bir araya getirilmiştir.
Her milletin kendine has atasözleri vardır. Bunlar o milletin inanç, kültür ve medeniyetlerinin tesiri
altında şekillenmişlerdir. İfade ettiği mana genellikle söylenen kelimelerin anlamlarında aranmaz. Bu
sözler herhangi bir konu ile ilgili çok geniş bir düşünce ve fikir atmosferi doğuran, ince, zarif ve nükteli
ifadelerdir. “Ağaç yaş iken eğilir” sözü; aslında terbiye ve eğitimin küçük yaşlarda başlaması
gerektiğini, huy ve alışkanlıkların insan hayatında henüz çocukken şekillenmeye başladığını ifade
eder.
Diğer atasözleri de böyledir. Atasözleri ile deyimler ve kelam-ı kibar (büyüklerin sözleri) birbirine
karıştırılmamalıdır. Atasözleri bir hüküm ifade eden ve toplumun ortaklaşa meydana getirdiği
sözlerdir. Kelam-ı kibar ise, büyükler tarafından söylenip, söyleyeni belirli, eğitici ve öğretici, doğru yolu
gösterici sözlerdir. Bunlara vecize de denir.
Atasözleri, daima doğru yol göstererek, öğüt ve nasihat verir. İnsanları, günaha, isyana, hırsızlığa ve
kötülüğü davet ve teşvik edici sözler, umumiyetle bazı düşman güçler tarafından söylenilmiş ve kabul
ettirilmeye çalışılmıştır. Bunlar bir müddet için kullanılsalar da neticede unutulup giderler. Mesela
“Devlet malı deniz, yemeyen domuz.” “Akçası ak olanın bakma yüzünün karasına.”, “Erliğin onda
dokuzu kaçmaktır.”, “Pire itte bit yiğitte bulunur.” gibi uydurma ve zararlı sözler böyledir.
Çoğu atasözlerinin mutlaka bir “dar” bir de “mecazlı” manaları vardır. Dar anlam, çürütülmez bir
gerçeğe, bir deneye dayanır. Mecazlı anlam ise, onlara eski-yeni, her meseleye uyabilen bir yorum ve
izah alanı sağlar. Atasözleri uslup yönünden; dili sade ve güzel kullanışın en az kelime ile en geniş
manaları ifade edişin birer şaheseridir. Bunlarda yersiz ve gereksiz kelime bulunmaz.
Türk atasözlerinde divanlar, mesneviler ile nasihat eserlerinde çok rastlanır. Ayrıca başlı başına
atasözlerine yer veren eserler de vardır. Yazmaların dışında; Şinasi’nin Durub-i Emsal-i Osmaniye,
Ahmed Vefik Paşanın Müntehabat-ı Durub-i Emsal, Ahmet Midhat Efendinin Türki Durub-i Emsal
gibi eserler son devirde ortaya konmuştur.
ATASÖZLERİ
A
- Aptal düğünden, çocuk oyundan usanmaz.
- Aça dokuz yorgan örtmüşler, yine uyuyamamış.
- Acıkan doymam, susayan kanmam sanır.
- Acındırırsan arsız olur; acıktırırsan hırsız olur.
- Aç gözünü, açarlar gözünü.
- Açın gözü ekmek teknesinde olur.
- Açlık ile tokluğun arası yarım yufka.
- Aç tavuk kendini buğday (arpa) ambarında sanır.
- Adam adama yük değil, can gövdeye mülk değil.
- Adam adamdan korkmaz; utanır (hatır sayar).
- Adam adamdır, olmazsa da pulu (parası); eşek eşektir, olmazsa da çulu.
- Adam adamı bir kere aldatır.
- Adam ahbabından (dostlarından) bellidir.
- Adamak kolay, ödemek güçtür.
- Adamın eti yenmez, derisi giyilmez, tatlı dilden başka nesi var.
- Adam kıymetini adam bilir.
- Ağaca dayanma kurur, insana dayanma ölür.
- Ağacı kurt, insanı dert yer.
- Ağacın meyvesi olunca başını aşağı salar.
- Ağaç yaş iken eğilir.
- Ağaran baş, ağlayan göz gizlenmez.
- Ağır taş yerinden oynamaz.
- Ahmağa yüz, aptala söz vermeye gelmez.
- Ahmak (şaşkın) misafir ev sahibini ağırlar.
- Akacak kan damarda durmaz.
- Ak akçe kara gün içindir.
- Akıllı düşman akılsız dosttan hayırlıdır.
- Akılsız başın zahmetini ayaklar çeker.
- Akıl (akıllı) isen açma sırrını dostuna; dostunun dostu vardır, o da söyler dostuna.
- Ak koyunun kara kuzusu da olur.
- Akşamın hayrından sabahın şerri yeğdir.
- Alçak yerde tepecik kendini dağ sanır.
- Alet iş görür, el övünür.
- Allah gümüş kapıyı kaparsa altın kapıyı açar.
- Allah kulundan geçmez.
- Allah sabırlı kulunu sever.
- Allah sevdiğine dert verir.
- Al malın iyisini çekme kaygısını.
- Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.
- Altın ateşte, insan mihnette belli olur.
- Altın eşik gümüş eşiğe muhtaç olur.
- Altının kıymetini sarraf bilir.
- Altın leğenin kan kusana ne faydası var.
- Altı olur, yedi olur, hep Allah’ın dediği olur.
- Aman diyene kılıç kalkmaz.
- Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.
- Araba devrilince yol gösteren çok olur.
- Arabanın arka tekerleği öndekinin izine basar.
- Arayan Mevlasını da bulur belasını da.
- Arı bal alacak çiçeği bilir.
- Arefe günü yalan söyleyenin, bayram günü yüzü kara çıkar.
- Arpa eken buğday biçmez.
- Arsızın yüzüne tükürmüşler; “Yağmur yağıyor!” demiş.
- Aslını saklayan (inkar eden) haramzadedir.
- Aşıka Bağdat ırak gelmez.
- Aşını, eşini, işini bil.
- Ata dostu oğula mirastır.
- Atasını (büyüğünü) tanımayan, Allah’ını tanımaz.
- At bulunur meydan bulunmaz,meydan bulunur at bulunmaz.
- Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
- Atılan ok geri dönmez.
- At ölür meydan (nalı) kalır, yiğit ölür şanı (namı) kalır.
- Ava gelmez kuş olmaz, başa gelmez iş olmaz.
- Avradı eri, peyniri deri saklar.
- Avrat var ev yapar, avrat var ev yıkar.
- Ayağını yorganına göre uzat.
- Ayıpsız yar arayan (dost isteyen), yarsız (dostsuz) kalır.
- Aza kanaat etmeyen çoğu hiç bulamaz.
- Azıcık aşım, kaygısız (ağrısız, kavgasız) başım.
- Azıksız yola çıkanın iki gözü el (yabancı) torbasında kalır.
- Az veren candan, çok veren maldan.
- Az yiyen az uyur, çok yiyen güç uyur.
B
- Bağa bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun.
- Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur.
- Bakmakla usta olunsa (öğrenilse) köpekler (kediler) kasap olurdu (kasaplığı öğrenirdi).
- Balık baştan kokar.
- Balım olsun, sinek Bağdat’tan gelir.
- Balı, parmağı uzun olan yememiş (yemez), kısmeti olan yemiş ( yer).
- Barutla ateş, bir yerde durmaz (olmaz).
- Başa gelen çekilir.
- Başını acemi berbere teslim eden, pamuğunu cebinden eksik etmez (etmesin).
- Baş yastığı baş derdini bilmez.
- Bez alırsan Musul’dan, kız alırsan asilden.
- Bıçak yarası unutulur ama, dil yarası unutulmaz.
- Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp.
- Bin dost az, bir düşman çok.
- Bin nasihattan bir müsibet yeğdir.
- Bir baş soğan bir kazanı kokutur.
- Bir elin nesi var, iki elin sesi var.
- Bir elinin verdiğini öbür elin duymasın.
- Bir fincan (acı) kahvenin kırk yıl hatırı (hakkı) vardır.
- Bir korkak bir orduyu bozar.
- Bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır.
- Bir selam bir hatır yapar.
- Bol bol yiyen, bel bel bakar.
- Bugünkü (akşamın) işini yarına (sabaha) koyma (bırakma).
- Buğday ekmeğin yoksa, buğday (tatlı, faideli) dilin de mi yok?
- Bülbülü altın kafese koymuşlar “ah vatanım” demiş.
- Bülbülün çektiği dili belasıdır.
- Büyük lokma ye, büyük söyleme.
C
-Cahile söz (laf) anlatmak, deveye hendek atlatmaktan güçtür.
-Cahilin dostluğundan, alimin düşmanlığı yeğdir.
- Cefayı çekmeyen safanın kadrini bilmez.
- Cömert derler maldan ederler, yiğit derler candan ederler.
Ç
- Çağrılan yere erinme, çağrılmayan yere görünme.
- Çağrılmayan yere çörekçi ile börekçi gider.
- Çanağa ne doğrarsan kaşığında o çıkar.
- Çirkefe taş atma, üstüne sıçrar.
- Çobansız koyunu kurt kapar.
- Çok konuşan çok yanılır.
- Çok koşan çabuk yorulur.
- Çok söyleme arsız edersin, aç bırakma (parasız koyma, çok saklama) hırsız edersin.
D
- Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur. Dağ dağ üstüne olur, ev ev üstüne olmaz.
- Damlaya damlaya göl olur, (aka aka sel olur.)
- Danışan dağı aşmış, danışmayan düz yoldan şaşmış.
- Davulun sesi uzaktan hoş gelir.
- Demir nemden, insan gamdan çürür.
- Demir tavında dövülür, (demiri tavında dövmeli).
- Denizdeki balığın pazarlığı olmaz (bini bir paraya).
- Deveye bindikten sonra çalı ardına gizlenmek olmaz.
- Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur.
- Dikensiz gül olmaz (Gül dikensiz olmaz).
- Doğru (hak) söz (ağıdan) acıdır.
- Dost acı söyler.
- Dost kara günde belli olur.
- Dost yüzünden, düşman gözünden bellidir.
- Dünya malı dünyada kalır.
- Dünya ölümlü, gün akşamlı.
- Düşmanın karınca ise de hor bakma (küçük görme).
- Debbağa sorarsan dünyada fena koku olmaz.
- Debbağ sevmediği deriyi yerden yere çarpar.
E
- Edebi edepsizden öğren.
- El için kuyu kazan evvela kendi düşer.
- El yarası onulur dil yarası onulmaz.
- El yumruğu yemeyen kendi yumruğunu batman taşı sanır.
- Emanete hıyanet olmaz
- Eşeğin kuyruğunu kalabalıkta kesme, kimi uzun der kimi kısa.
- Et tırnaktan ayrılmaz.
- Evlenenle ev yapanın Allah yardımcısıdır.
F
- Fakirlik ayıp değil, tembellik ayıptır.
- Fırsat her zaman ele geçmez.
G
- Garibe bir selam, bin altına değer.
- Garip kuşun yuvasını Allah yapar.
- Gel demesi kolay ama git demesi güçtür.
- Gençliğin kıymeti ihtiyarlıkta bilinir.
- Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz.
- Gönülsüz yenen aş, ya karın ağırtır ya baş.
- Gözü tanede olan kuşun ayağı tuzaktan kurtulmaz.
- Gülme komşuna gelir başına.
- Gülü seven dikenine katlanır.
- Gün doğmadan neler doğar.
- Güneş balçıkla sıvanmaz.
- Güvenme varlığa düşersin darlığa.
H
- Hak yerde kalmaz.
- Hak yerini bulur.
- Hamama giren terler.
- Haramzade pazar bozar, helalzade pazar yapar.
- Hatasız kul olmaz.
- Hayvan yularından, insan sözünden tutulur.
- Hazıra dağlar dayanmaz.
- Her ağaçtan kaşık olmaz.
- Her deliğe elini sokma, ya yılan çıkar ya çiyan.
- Her şey incelikten, insan kabalıktan kırılır.
- Her şeyin yenisi, dostun eskisi makbuldür.
- Her yiğidin gönlünde bir arslan yatar.
- Hile ile iş gören, mihnet ile can verir.
- Horoz ölür, gözü çöplükte kalır.
I
- Isıracak it dişini göstermez.
İ
- İğneyi kendine çuvaldızı ele batır.
- İki karpuz bir koltuğa sığmaz.
- İki testi tokuşunca, biri elbet kırılır.
- İnsan kıymetini insan bilir.
- İsin yanına varan is, misin yanına varan mis kokar.
- İstediğini söyleyen, istemediğini işitir.
- İş amana binince kavga uzamaz.
- İşleyen demir pas tutmaz. (paslanmaz, ışıldar.)
- İyi evlat babayı vezir, kötü evlat rezil eder.
- İyiliğe iyilik her kişinin karı, kötülüğe iyilik er kişinin karı.
- İyilik eden iyilik bulur.
- İyi olacak hastanın hekim ayağına gelir.
K
- Kabahat samur kürk olsa kimse sırtına (üstüne) almaz.
- Kalemin yaptığını kılıç yapmaz.
- Kaçan balık büyük olur.
- Kalp kalbe karşıdır.
- Kanaat gibi devlet olmaz.
- Kara (kötü) haber tez duyulur.
- Karga yavrusuna bakmış, “benim ak pak evladım” demiş.
- Karıncadan ibret al, yazdan kışı hazırla.
- Kaza, geliyorum demez.
- Kediyi sıkıştırırsan üstüne atılır.
- Kel ölür, sırma saçlı olur; kör ölür, badem gözlü olur.
- Kem söz, kalp akçe sahibinindir.
- Kendi düşen ağlamaz.
- Keseye danış pazarlığa sonra giriş.
- Keskin sirke küpüne zarar (dır).
- Kırkından sonra azanı teneşir paklar (çare bulunmaz.)
- Kısmetinde ne varsa kaşığında o çıkar.
- Kısmet ise gelir Hint’ten, Yemen’den, kısmet değilse ne gelir elden.
- Kızını dövmeyen, dizini döver.
- Kimse kimsenin çukurunu dolduramaz.
- Kimse kimsenin kısmetini yemez.
- Kimsenin ahı kimsede kalmaz.
- Kişinin kendine ettiğini kimse (alem bir yere gelse) edemez.
-Korkunun ecele faydası yoktur.
- Kul sıkılmayınca (bunalmadıkça) Hızır yetişmez.
- Kurcalama sivilceyi çıban edersin.
- Kurtla koyun, kılıçla oyun olmaz.
- Kurunun yanında yaş da yanar.
- Kusursuz dost arayan dostsuz kalır.
- Kusursuz güzel olmaz.
L
- Lafla peynir gemisi yürümez.
- Lafla pilav pişerse deniz kadar yağı benden.
- Laf torbaya girmez.
- Latife latif gerek.
- Lokma çiğnenmeden yutulmaz.
M
- Mahkeme kadıya mülk değildir (olmaz).
- Mal adama hem dost hem düşmandır.
- Maşa varken elini ateşe sokma.
- Merdiven ayak ayak (basamak basamak) çıkılır.
- Mermer iyi taştan, iyilik iki baştan.
- Mezar taşı ile övünülmez.
- Misafir kısmeti ile gelir.
- Misafir umduğunu değil bulduğunu yer.
- Misk yerini belli eder.
- Mürüvvette endaze (ölçü) olmaz.
N
- Ne ekersen onu biçersin.
- Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli.
- Nerde birlik, orda dirlik.
- Nerde hareket, orda bereket.
- Ne verirsen elinle o gider seninle.
- Nikahta keramet vardır.
O
- Olacakla öleceğe çare bulunmaz.
- Otuz iki dişten çıkan otuz iki mahalleye yayılır.
Ö
- Öfkeyle kalkan zararla oturur.
- Ölüm ile öç alınmaz.
P
- Pekmezi küpten, kadını kökten al.
R
- Rahat ararsan, mezarda.
S
- Sabreden derviş, muradına ermiş.
- Sabreyle işine, hayır gelsin başına.
- Sabrın sonu selamettir.
- Sadık dost akrabadan yeğdir.
- Sağ elinin verdiğini sol elin görmesin.
- Sağlam baş yastık istemez.
- Sağlık varlıktan yeğdir.
- Sakla samanı gelir zamanı.
- Sanat, altın bileziktir.
- Sanatı ustadan görmeyen öğrenmez.
- Sarmısağı gelin etmişler, kırk gün kokusu çıkmamış.
- Sebepsiz ölüm olmaz.
- Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa?
- Sırça evde (köşkte) oturan, komşusuna taş atmamalı.
- Sinek küçüktür ama mide bulandırır.
- Soğanın acısını yiyen bilmez, doğrayan bilir.
- Soran yanılmamış.
- Sora sora Mekke (Kabe) bulunur.
- Söz yaş deriye benzer, nereye çekersen oraya gider.
- Su uyur, düşman uyumaz.
- Sükut ikrardan gelir (sayılır).
- Sürüden ayrılanı kurt kapar.
- Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer.
Ş
- Şeriatın kestiği parmak acımaz.
- Şeytanın dostluğu darağacına kadardır.
T
- Taş düştüğü yerde ağırdır (taş yerinde ağırdır).
- Taşıma su ile değirmen dönmez.
- Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.
- Tatsız aşa tuz neylesin, akılsız başa söz neylesin.
- Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış.
- Tek kanatlı kuş uçmaz.
- Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.
- Tembele dediler “kapını ört”; dedi, “yel eser örter.”
- Tembele iş buyur, sana akıl öğretsin.
- Teyze, ana yarısıdır.
- Tilkinin dönüp geleceği yer kürkçü dükkanıdır.
- Tok acın halinden bilmez (ne bilir).
- Topalla gezen aksamak öğrenir.
U
- Ucuzdur vardır illeti; pahalıdır vardır hikmeti.
- Ummadığın taş baş yarar.
Ü
- Üzüm üzüme baka baka kararır.
V
- Vasiyet ölüm getirmez.
- Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmud.
Y
- Yalancının evi yanmış kimse inanmamış.
- Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
- Yalnız kalanı kurt yer.
- Yalnız taş, duvar olmaz.
- Yanlış hesap Bağdat’tan döner.
- Yarım hekim candan, yarım hoca dinden eder.
- Yatan ölmez, eceli yeten ölür.
- Yaya gözü ile at, bekar gözü ile avrat alınmaz.
- Yer damar damar, insan soy soy.
- Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr u kıymetten.
- Yılanın başı küçükken ezilir.
- Yiğit meydanda belli olur.
- Yolcu yolunda gerek.
- Yol yürümekle, borç ödemekle tükenir.
- Yularsız ata binilmez.
Z
- Zararın neresinden dönülürse kardır.
- Zorla güzellik olmaz.
ATAŞE;
Alm. Attachc Attache, Fr. Attache, İng. Attache. Bir devletin başka bir devlette temsilcisi olan
elçiliklerine müşavir olarak tayin ettiği görevli memur. Görevlendirme durumlarına göre, askeri ateşe,
ticaret, basın ve kültür ataşesi gibi isim alırlar.
Askeri ataşe: Elçiliğin askeri konulardaki müşaviridir. Silahlı Kuvvetleri yabancı ülkelerde temsil etmek
üzere kara, hava, deniz subaylarından seçilerek görevlendirilir. Bu şahıslar, savaş anında müttefik
ülkedeki harekatı takib ederler. Barış anında o devletlerle yapılacak andlaşmalar, silah mübadelesi ve
diğer konularda müşavirlik yaparlar.
Ticaret ataşesi: Bulunduğu ülke ile kendi memleketi arasında ticari münasebetleri geliştiren, bu
konuda anlaşmaların yapılabilmesi için gerekli çalışmalarda bulunan elçilik görevlisi.
Basın ataşesi: Radyo ve televizyon, haber alma, basın, film konularında uzmanlaşan personelden
teşkil edilen ve bu dalda müşavirlik yapan elçilik görevlisi.
Kültür ataşesi: Bulunduğu ülke ile kültürel bağlar kuran, bu hususta yeni çalışmalar yapan, kültür
mübadelesi için gerekli hazırlıklarda bulunan memur.
ATATÜRK;
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı. 1881 senesinde Selanik’te bugün müze
haline getirilen evde dünyaya geldi.
Babası Ali Rıza Bey, annesi Zübeyde Hanımdır. İlköğrenimine Selanik’te Fatma Hanım Mahalle
Mektebinde, sonra da 6 yaşında Şemsi Efendi İlkokulunda başladı. Babası Selanik’te Asakir-i Milliye
Taburunda mülazım olarak (1876) çalışıp, bilahare Evkaf katipliğinde rüsumat memurluğu yaptı. Daha
sonra bu vazifeden ayrılarak kereste ticareti ile uğraştı.
Mustafa Kemal, babasını çocuk yaşta kaybedince, annesi ve kızkardeşi ile birlikte bir ara çiftlikte
kahyalık yapan dayısının yanına gitti. Sonra annesi onu Selanik’te bulunan kızkardeşinin yanına
göndererek Selanik Mülkiye İdadisine yazdırdı. Kısa bir müddet sonra büyük annesi onu okuldan
ayırdı. Ancak gizlice Selanik Askeri Rüşdiye imtihanlarına girip kazanması ile askeri meslek hayatı
başladı. Mustafa isimli matematik öğretmeni 1893’te başarısı sebebiyle; “Bundan sonra senin ismin
Mustafa Kemal olsun.” dedi. Bu isim kendisi, öğretmenleri ve öğrenciler tarafından benimsendi.
Selanik Askeri Rüşdiyesini bitiren Mustafa Kemal, daha sonra Manastır Askeri İdadisi (Lisesi)nden
mezun oldu. Bu arada tatillerde Frerler’de (Fransız okulu) Fransızcasını ilerletti. 13 Mart 1899’da
İstanbul Harp Okuluna girdi. Meslek dersleri yanında, lisan ve kültürünü geliştirmeye başladı.
Geleceğe dönük hayalleri, yapmayı tasarladığı devrimlerin fikri temeli daha Harbiye’deyken filizlendi.
1902’de Harbiye’den mezun olup, 1903’te üsteğmen olan Mustafa Kemal, Erkan-ı Harb (Kurmay)
olmak üzere Harp Akademisi tahsiline başladı. 11 Ocak 1905'te Kurmay Yüzbaşı olarak Harp
Akademisinden mezun olduktan sonra, Şam’a tayin edildi. Kurmay stajını da 5. Ordu emrinde yaptı.
Harran’da Dürzilerle çıkan bir ihtilafı halletti. 1906 Ekiminde Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni
gizlice kurup kimsenin haberi olmadan Selanik’e giderek burada bir şubesini açtı ve Yafa’ya döndü.
20 Haziran 1907’de Önyüzbaşı (Kolağası) oldu. 13 Ekim 1907’de Makedonya’da 3. Ordu Karargahına
tayin olundu. 22 Haziran 1908’de Garp Demiryolları (Selanik-Ürgüp) hattı müfettişliğine getirildi. 13
Ocak 1909’da 3. Ordu Selanik Redif Tümeni Kurmay Başkanlığına tayin edildi.
O tarihlerde Makedonya’da İttihat ve Terakki Cemiyeti çok faal çalışıyordu. Teşkilatın Eylül 1909’da
toplanan ikinci kongresine Trablusgarb delegesi olarak katıldı. Fakat bunların çalışma tarzlarını ve
düşüncelerini beğenmiyordu. Kongrede; “Asıl mesele, yıkılmak üzere bulunan imparatorluktan bir Türk
Devleti çıkarmaktır.” diyerek, kendi görüşünü izah etti. Enver Paşa ile bütün kongrelerde çekişti.
Mustafa Kemal’e göre; “İmparatorluğu yavaş yavaş tasfiye etmeliydi.” Mustafa Kemal, teşkilat
içerisinde İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Fethi Okyar gibi kendisini destekleyen isimler buldu ise de
görüş ayrılıkları yüzünden cemiyetten uzaklaştı.
31 Mart Vak’asında (31 Mart 1325-13 Nisan 1909) İstanbul’a gönderilen Hareket Ordusunun görevi
sona erince, yeniden Selanik’e 3. Orduya Kurmaybaşkanı olarak tayin olundu. 1910 senesinde
Arnavutluk harekatına katıldı. 13 Eylül 1911’de İstanbul’da Genel Kurmay Karargahında
görevlendirildi. 27 Kasım 1911’de binbaşılığa yükseldi. 18 Aralık 1911’de Bingazi ve Derne Şark
Gönüllüleri Komutanı oldu. 9 Ocak 1912 Dobruk taarruzunu idare etti. 11 Mart 1912’de Derne
Komutanlığına getirildi.
24 Ekim 1912’de İstanbul’a döndü. Rahatsızlığı sebebiyle tedavi gördü. Bahr-i Sefid Mürettep
Kuvvetleri Harekat Şube Müdürlüğüne, 24 Kasım 1912’de Bolayır Kolordu Kurmay Başkanlığına tayin
edildi. 1 Mart 1914’te yarbay oldu. Bükreş ve Belgrad Ataşe Militerliklerinde bulundu. Oradan
Çanakkale’de 19. Tümen Komutanlığına tayin olundu. 25 Şubat 1915’te Eceabat’ta göreve başladı. 25
Nisan 1915’te Karaçimen’de düşman taarruzunu durdurdu. 1 Haziran 1915’te Anafartalar Grup
Komutanlığına tayin olundu. 10 Ağustos 1915’te Anafartalar’da düşmanı püskürttü. Bu sırada Enver
Paşa ile arası açılarak görevinden istifa etti ve İstanbul’a geldi. Ocak 1916’da Edirne’de bulunan 16.
Kolordu Komutanlığına tayin olundu. 27 Şubat 1916’da Generalliğe yükseltildi. 7 Ağustos 1916’da 2.
Ordu Komutanlığına getirildi. 5 Eylül 1917’de 7. Ordu ile Suriye’ye gitti. 15 Aralık 1917’de Padişah
Vahideddin ile Almanya’ya gitti. 5 Ocak 1918’de döndü. 7 Ağustos 1918’de Nablus’daki ordunun
başına geçti. 26 Ekim 1918’de Haleb’in kuzeyindeki düşman taarruzunu durdurdu. 31 Ekim 1918’de
Yıldırım Orduları Grup Komutanlığına tayin edildi. Birinci Dünya Harbi sonunda Mondros Mütarekesine
göre Osmanlı Devleti batı ülkeleri arasında paylaşıldı. 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelen Mustafa
Kemal, 16 Mayıs 1919’a kadar çalışmalarını burada sürdürdü. Şişli’de daha sonra müze haline
getirilen eve yerleşerek sonraları milli mücadelenin çekirdek kadrosunu meydana getirecek
arkadaşlarıyla (Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Fethi Okyar, Rauf Orbay)
toplantılar yaptı. 30 Nisan 1919’da Karadeniz Bölgesindeki Rum eşkıyayı yola getirmeye ve 9. Ordu
müfettişliğine tayin olundu. Bu görevin adı, 15 Haziran 1919’dan sonra 3. Ordu müfettişliği oldu. Ona
bu vazifeyi veren Osmanlı Sultanı Vahideddin ile Yıldız Sarayındaki görüşmesini Falih Rıfkı Atay
Çankaya isimli eserinde (s. 174-175) yine Mustafa Kemal’in ifadesiyle şu şekilde nakletmektedir:
“Yıldız Sarayının ufak salonunda Vahideddin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında
dirseğini dayamış olduğu masa üstünde bir kitap vardı.
Salonun Boğaziçine doğru açılmış penceresinden gördüğümüz manzara şu idi: Birbirine muvazi hatlar
üzerinde düşman zırhlıları bordolarındaki toplar sanki Yıldız Sarayına doğrulmuş. Manzarayı görmek
için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahideddin hiç unutmayacağım şu
sözlerle konuşmaya başladı: «Paşa, Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi bu
kitaba girmiştir.» Elini demin bahsettiğim kitabın üzerine bastı ve ilave etti. «Tarihe geçmiştir.» O
zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım, dikkatle ve sükunetle dinliyordum. «Bunları unutun»
dedi. «Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin!» Bu
sözlerden hayrete düştüm...”
Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan Samsun’a hareket etti. 19 Mayıs
1919’da Samsun’a çıktı. 28 Mayıs’ta Havza’ya geldi. Burada üst kademede bulunanlara ve bütün
komutanlara gizli bir genelge yayınlayarak işgal karşısında Türk milletini bütünleşmeye çağırdı.
Buradan Amasya’ya geçti. 21-22 Haziran gecesi Amasya Tamimi ile Türk milletini birlik ve bütünlüğe
davet etti. Bu tamimler, İtilaf devletlerinin baskısıyla hükumetçe İstanbul’a çağırılmasına yol açtı. Bu
olaylar üzerine Mustafa Kemal Paşa 7 Temmuzda görevinden ve askerlikten istifa ettiğini hükumete
bildirdi. 23 Temmuz 1919’da açılan Erzurum Kongresine başkan seçildi. Bu kongrede dokuz kişilik bir
Hey’et-i temsiliye seçildi ve başına Mustafa Kemal getirildi. 4-11 Eylül’de toplanan Sivas Kongesinde
Heyet-i temsiliyeye bütün ülkeyi temsil etme yetkisi verildi. 7 Kasım 1919’da Erzurum milletvekili
seçilen Mustafa Kemal 27 Aralık 1919'da Ankara’ya geldi. 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgalini yabancı
parlamentolar nezdinde protesto etti.
19 Mart 1920’de Türk vatanseverlerini Ankara’ya çağırdı. Ankara’dan milletvekili seçildi. 23 Nisan
1920’de de Türkiye Büyük Millet meclisi, dini bir merasimle açıldı. 24 Nisan 1920’de Meclis
Başkanlığına seçildi. Türk İstiklal Savaşı fiilen başladı. Birinci ve İkinci İnönü Savaşları ile Türk Ordusu
üstünlüğünü gösterdi. 5 Ağustos 1921’de Başkomutan oldu. 12 Ağustos 1921’de Polatlı’da
Başkomutan sıfatıyla ordunun başına geçti. 13 Eylül 1921’de 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan
Savaşını kazandı. 19 Eylül 1921’de Gazi ve Mareşal ünvanı verildi. 13 Ekim 1921’de Kars
Antlaşmasını imzaladı. 20 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz için Akşehir’e gitti. 26 Ağustos 1922’de
Büyük Taarruzu idare etti. 30 Ağustos 1922’de; “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini verdi. 9
Eylül’de Türk Ordusu İzmir’e girdi. 11 Eylül’de Atatürk İzmir’e geldi. 14 Ocak 1923’te annesi Zübeyde
Hanım öldü ve İzmir'e gömüldü. 29 Ocak 1923'te Latife Hanımla evlendi. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet
ilan edildi ve ilk Cumhurbaşkanı seçildi. 5 Ocak 1925’te Latife Hanımdan ayrıldı. 24 Ağustos 1925’te
Karadeniz gezisinde ilk defa şapkayı giydi. 15 Haziran 1926'da İzmir süikastı ortaya çıkarıldı. 3 Ekim
1926’da ilk defa heykeli Sarayburnu’na dikildi. 1 Temmuz 1927’de askerlikten emekliye ayrıldı. 15-20
Ekim 1927'de “Büyük Nutuk'unuürkiye Büyük Millet Meclisinde okudu. 1 Kasım 1927’de ikinci defa
Cumhurbaşkanı seçildi. 4 Kasım 1927’de Etnografya Müzesi önüne heykeli dikildi.
9 Ağustos 1928’de Sarayburnu’nda Latin harflerinin kabulüyle ilgili nutkunu söyledi. 29 Ağustos
1928’de Dolmabahçe Sarayında Türk dili ve yeni harflerle ilgili kongreyi topladı. 3 Kasım 1928’de Harf
Devrimini yaparak Latin harfleri kabul edildi. 15 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurdu. 4 Mayıs
1931’de üçüncü defa Cumhurbaşkanlığına seçildi. 1 Temmuz 1932'de Ankara'da Birinci Tarih
Kongresini topladı. 22 Eylül 1932’te Dil Kurultayı Kongresine başkanlık yaptı. 29 Ekim 1933’te 10. Yıl
Nutkunu söyledi. 24 Kasım 1934’te kendisine “ATATÜRK” soyadı verildi. 1 Mart 1935’te dördüncü defa
Cumhurbaşkanlığına seçildi. 6 Ocak 1937’de Hatay ile ilgili olarak Konya’ya gitti. 16 Ağustos 1937’de
Trakya manevralarına katıldı. 19 Mayıs 1938’de Güney Doğu illerine geziye çıktı. 14 Haziran 1938’de
rahatsızlığı sebebiyle “Savarona Gemisi”nde istirahata çekildi. 25 Temmuzda Dolmabahçe Sarayına
getirildi. 15 Eylül 1938’de vasiyetnamesini hazırladı. 29 Ekim 1938’de Cumhuriyetin 15. Kutlama
törenlerine katılamadı. Mesajı okundu. 8 Kasım 1938’de hastalığı arttı. 10 Kasım 1938 sabahı saat 9’u
5 geçe Dolmabahçe Sarayının “Muayede Salonu”nun denize bakan dördüncü odasında öldü. 16
Kasım 1938’de katafalka konarak 500 bin kişi önünden geçip saygı duruşunda bulundu. Generaller
nöbet tuttular. 19 Kasım 1938’de Zafer Zırhlısı ile Sarayburnu'ndan hareket edilerek 21 Kasım’da
Ankara’ya ulaştı. Daha sonra Etnoğrafya Müzesine konuldu. 10 Kasım 1953'te 136 Harp Okulu
öğrencisinin çektiği top arabasıyla kendisi için yaptırılan “Anıtkabir”e getirildi ve oraya defnedildi.
Atatürk’ün devrimci şahsiyeti: Zaman zaman bazı tarihçi veya yazarlar, Cumhuriyetten önceki
Mustafa Kemal ile Cumhuriyetten sonraki Mustafa Kemal Atatürk arasında ayırım yapmışlar ve tarihi
bir hataya düşmüşlerdir. Halbuki fikir yapısı ve idealleri bakımından fark yoktur. Fark sadece
Cumhuriyetten önceki ideallerinin Cumhuriyet’ten sonra fiiliyata intikalidir. Nitekim Atatürk bu hususu
Nutuk’ta şöyle ifade etmektedir: “Ben Milletin vicdanında ve istikbalinde ihtisas ettiğim büyük tekamül
istidadını, milli bir sır gibi vicdanımda taşıyarak peyderpey bütün heyet-i içtimaiyemize tatbik ettirmek
mecburiyetinde idim.”
Devrimler için zamanlama faktörünü çok iyi ayarlamış, ihtiyatlı ve acele etmeden attığı siyasi adımlarla
hayatı boyunca idealleri olan düşüncelerini (devrimlerini) hedefine doğru şuurluca ve azimle
yaklaştırmıştır. Tek kelime ile devrimler, Atatürk’ün şahsiyetinin ve hayatının her safhasının ayrılmaz
unsurlarıdır. Nitekim Mazhar Müfit hatırasında şöyle yazmaktadır:
Erzurum’dayız.
“Mazhar not defterin yanında mı?”
“Hayır Paşam!”
“Zahmet olacak ama, bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.” dedi. Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını
bir iki nefes çektikten sonra: “Ama bu defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin. Sonuna
kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya (Özel Kalem Müdürü), bir de sen bileceksin. Şartım bu!” dedi.
Süreyya da, ben de:
“Bundan emin olabilirsin, Paşam!” dedik.
“Öyle ise tarih koy!” dedi. Koydum, 7-8 Temmuz 1919 sabaha karşı, “Zaferden sonra hükumet biçimi
Cumhuriyet olacaktır. Bu bir. İki; Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlem
yapılacaktır. Üç: Örtünmek kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”
Seneler sonra Çankaya’da yemek esnasında birkaç defa:
“Bu Mazhar Müfit yok mu? Kendisine Erzurum’da örtünme kalkacak, şapka giyilecek, Latin harfleri
kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defteri koltuğunun altına almış ve
bana hayal peşinde koştuğumu söylemişti.” dedi.
Bir gün bana önemli bir ders verdi: Şapka devrimini açıklamış olarak Kastamonu’dan dönüyordu.
Ankara’ya döndüğü anda, otomobille eski Meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde
bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım. Kendisinin yanında oturan Diyanet İşleri
Başkanının başında bir şapka vardı. Kendisi ne ise ne? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında
bulunan Diyanet İşleri Başkanına da şapkayı giydirmişti. Ben hayretlerle bu manzarayı seyrederken,
otomobili durdurdu. Beni yanına çağırdı ve “Azizim Mazhar Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına
bakıyor musun?” dedi.
Atatürk ile devrimleri arasında çok sıkı bir bağ vardır. Gerçekleştirdiği devrimler, Harbiye talebesi
Mustafa Kemal’den ölümüne kadar hayatının sebeb-i gayesi, ideali, hayalleri ve hayatının ayrılmaz bir
parçası olmuştur. İstiklal Harbi esnasında bazı arkadaşlarının vatanı kurtarmak yanında rejimle ilgili
icraatların yapılmasını istemelerine karşı şöyle konuşmuştur:
“Galeyana lüzum yok arkadaşlar. Bir işi zamansız yapmak o işi akamete uğratmak olur. Fikirlerinize
muhalif değilim. Sadece zamansız olduğu kanaatindeyim... Her şey zamanında ve sırasında
yapılmalıdır...” derken muhaliflerine karşı da: “Biz memleketin kanunlarına, idare ve rejim sistemlerine
müdahale niyeti güden bir teşekkül değiliz; gayemiz sadece vatan ve milleti kurtarmaktan ibarettir.
Müstakil bir vatan istiyoruz. Kanunları değiştirmek gerekiyorsa memlekete yeni bir nizam verecek,
hükumet şeklini değiştirecek olan müessese Milli Meclis olacaktır. Biz Meclis-i Mebusan değiliz.”
diyerek ilerde gerçekleştireceği devrimlerin tehlikeye düşmesini önlemiştir.
Daha talebe olduğu yıllarda hep geleceğin hesabını yapardı. Saatlerce uyuyamazdı. “İstanbul
Pangaltı’daki Harp Okulu yıllarında Mustafa Kemal’in geceleri karman-çormandı. Yatar ama
uyuyamazdı. Sabaha karşı ancak dalardı ve sabahları kalk borusunu duymazdı. Bir gün
arkadaşlarından birisi: “Sen kalk borusunda uyanamıyorsun. Nöbetçi subayı karyolanı sarsmadıkça
kalkmıyorsun nen var senin?” diye sorduğunda şu cevabı almıştı: “Yatağa girdikten sonra uykuya
dalamıyorum. Gözlerim sabahlara kadar açık. Tam uyuyacağım zaman da kalk borusu çalıyor...”
1908 kış aylarında Selanik’te Beyaz Kule Birahanesi karşısındaki Askeri mahfelde Mustafa Kemal ve
bazı arkadaşlarının giriştikleri, memleketle ilgili münazarada Mustafa Kemal’in söylediklerinin bir kaçı
şöyledir: “İnkılabı ikmal etmek lazımdır. Ben bunu yapacağım. Bugünkü Osmanlı İmparatorluğunun
yüksek sayılan kumandanları benim için yoktur. Ordu kumandan sicilleri için son limit olarak binbaşıyı
kabul ediyorum. Geleceğin büyük kumandanları bunlar olmak gerekir. Sicil defterlerinin binbaşıya
kadar olanlarını muhafaza edeceğim. Üst tarafını yaktıracağım. Bundan sonra ne olacağını
yapacağımız inkılap gösterecektir. Evet inkılap (devrim) yapacağız. Bugüne kadar yapılan inkılap
(devrim) sayılmaz. Memleketi binbir akılsızın eline bırakamam. Birçok adamların yerine birkaç kafa ile
iktifa edebilirim. Mesela; Kazım Köprülü’yü (Özalp) harbiye nazırı yapacağım. Nuri’yi (Conker)
kumandan ve idare şefi yapacağım. Fethi’yi (Okyar) yeni inkılapçı Türkiye’nin mümessili olarak
Avrupa’ya göndereceğim.”
Nuri Conker’in gülmesine Mustafa Kemal; “Niçin gülüyorsun?” diye sorduğunda; “Seni düşünüyorum
onun için, bütün işler içinde sen ne olacaksın?” Mustafa Kemal gülerek; “Ben mi? Ben de sizleri o
makamlara getiren olacağım.” cevabını verdi. O kendi misyonunu daha o Selanik günlerinde
başlatmıştı bile. 29 sene sonra 1937’de Çankaya’da bir yemekte aynı kişiler karşısında bu konuşmayı
kendisi anlatmıştır.
Mustafa Kemal 1918 yılında tedavi maksadıyla gittiği Karlsbad’da hatıra defterine şöyle yazmıştır: “Bir
gün bu milleti idare mevkiine gelirsem, carp (darbe) yapacağım. Ama bu darbe sonunda hiçbir zaman
avamın derecesine inmeyeceğim. Avamı kendi seviyeme çıkaracağım.”
Mustafa Kemal henüz 26 yaşında ve kıdemli yüzbaşı rütbesindeyken 1907’de Bulgar Türkoloğu İvan
Manolof’a: “Bir gün gelecek hayal zannettiğiniz bütün inkılapları başaracağım. Mensup olduğum millet
bana inanacaktır.” dedi. Mustafa Kemal Atatürk yapacağı inkılapları 1923’ten önce tasarlamıştı. Ancak
bütün bu hususları sağlam zaman ve zemin imkanlarıyla başarabilirdi. Beden ve ruh nasıl ki, canlı bir
insanın birbirinden ayrılmaz parçaları ise, Atatürk’ün hayatı ve devrimleri onun şahsiyetinin ayrılmaz
unsurlarıdır.
Atatürk devrimlerinin içinde en mühimi laiklik devrimidir. Hatta Atatürk ile ilgili birçok eserde laiklik,
Atatürk devrimlerinin temeli olarak kabul edilmiştir. Atatürk’ün inandığı ve yapmak istediği laiklik,
“Dünya işlerini din işlerinden ayırmak yani dünya işlerinin dinin dışında ele alınması, dini emirlerden
ayrı mütalaa edilmesidir. Atatürk’e göre bir devletin laik olabilmesi için, hukuki bakımdan siyasi ve dini
otoritenin birbirinden ayrılması ve devlet işleri ile din işlerinin ayrı olmaları gerekmektedir.
Atatürk, Türkiye’nin takib edeceği iktisadi sistemi ve diğer hususlardaki görüşlerini şu sözlerle
belirtmektedir: “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi 19. asırdan beri sosyalizm nazariyelerinin ileri
sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından
doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir.” “İktisaden zayıf bir millet fakr ü sefaletten kurtulamaz. Kuvvetli
bir medeniyete, refah ve saadete kavuşamaz. İçtimai ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz.”
“Siyasi ve askeri muzafferiyetler, ekonomik tedbirler ile terviç edilemezlerse, kazanılan zaferler payidar
olamaz. Az zamanda söner.”
“Tüccar, milletin emeğini ve istihsalini kıymetlendirmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve
emniyete liyakat gösterilmesi gereken adamdır."
“İstikbal göklerdedir... Türk çocuğu göklerdeki yerini en kısa zamanda almalıdır... Bu yarışa Türk milleti
olarak vakit kaybetmeden katılmalıyız ve söz sahibi olmalıyız... Yurt içinde behemahal hava sanayii
kurulmalıdır."
“Hükumetin varlığının hikmeti, memleketin güvenlik ve asayişini, milletin huzur ve rahatını
sağlamaktır.”
“ Millet, dil, kültür ve mefkure birliği ile birbirlerine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve içtimai
heyettir.”
“Bilelim ki, milli birliğini bilmeyen milletler, başka milletlerin şikarıdır.”
“Bir millet sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe, yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.”
“Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında milli birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygu ve
kabiliyetlerinin olgunluğudur.”
“Hükumet millettir ve millet hükumettir.”
“Hükumetin iki hedefi vardır: Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmektir. Bu iki şeyi
temin eden hükumet iyidir. Edemeyen fenadır.”
“Basın, bir milletin müşterek sesidir. Bir milleti aydınlatma ve irşatta bir millete muhtaç olduğu fikri
gıdayı vermekte, hülasa bir milletin hedef-i saadet olan müşterek bir istikamette yürümesini teminde
basın başlı başına bir kuvvet, bir mektep ve bir rehberdir."
"Felaket başa gelmeden evvel onu önleme çareleri ve müdafaası düşünülmek lazımdır.Geldikten
sonra düşünmenin faydası yoktur."
"Türklerin vatan sevgisi ile dolu olan göğüsleri mel’un ihtiraslara karşı daima demirden bir duvar gibi
yükselecektir.”
1 Mart 1922’de Meclisi açış nutkunda: “Buraya kadar sözünü ettiğimiz hususlar, milletin maddi
güçlerini geliştiren ve yükselten tedbirlerdir. Halbuki insanlar yalnız maddi değil, aynı zamanda bu
maddi gücün içinde yer alan manevi gücün de etkisi altında hareket ederler. Milletler de böyledir...
Manevi güç ise, özellikle ilim ve inanç ile yüksek bir süratle gelişir.”
“Türkiye’nin öğretim ve eğitim siyasetini, her seviyede, tam bir aydınlık ve hiçbir şüpheye yer
bırakmayan bir açıklıkla belirlemek ve uygulamak gerekir. Bu siyaset her anlamıyla milli bir özde
düşünülebilir.”
“Milli terbiye esas alındıktan sonra onun dilini, usulünü, vasıtalarını da milli yapmak zarureti
münakaşasız kabul edilecek bir kanundur.”
Atatürk 15 Temmuz 1921'de ilk Milli Eğitim Kongresinin açış konuşmasında: “Efendiler; yetişecek
çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin sınırı ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel
Türkiye’nin istiklaline, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele
etmek lüzumunu öğretmelidir. Dünyadaki milletlerarası duruma göre böyle bir savaşın gerektirdiği
terbiye unsurları ile donanmış olmayan fertler ve bu mahiyette fertlerden toplanmış cemiyetlere hayat
ve istiklal yoktur. Silahla olduğu gibi dimağı ile de mücadele mecburiyetinde olan milletimizin
birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur. Milletimizin saf
karakteri kabiliyetle doludur. Ancak bu tabii kabiliyeti bilecek bilgilerle donanmış vatandaşlar lazımdır.”
Bu konuşma yapıldığı sırada ideolojik, kültür ve psikolojik savaş ve her türlü soğuk savaş usulleri
bugünkü seviyede değildi. Atatürk bir yurt gezisinde arkadaşlarıyla sohbet ederken, subaylığının ilk
senelerinde Alman filozofu Ludwig Büchlen’in eserlerini okuduğunu ve beğendiğini söylemiş ve Alman
filozofunun görüşlerini etrafındakilere şöyle izah etmiştir:
"Tarihten zaferden, büyük devlet adamlarından mahrum milletler maddi imkanları ne kadar geniş
olursa olsun ciddi ve güçlü bir sarsıntı karşısında dayanamayıp yıkılıp silinmişlerdir.”
Atatürk bir konuşmasında:
“ Bilirsiniz ki, milliyet nazariyesini, millet mefkuresini yıkmaya çalışan nazariyelerin dünya üzerinde
tatbik kabiliyeti bulunmamıştır. Çünkü tarih, vukuat, hadisat ve müşahedat, insanlar ve milletler
arasında hep milliyetin hakim olduğunu göstermiştir ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyastaki
fiili tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin ölmediği ve kuvvetle yaşadığı görülmektedir.
Batılılaşmak, Atatürk’ün ve onun kurduğu Cumhuriyetin ve devletin resmi hedefi olmuştur. Atatürk’e
göre batılılaşmak, batının örf ve adetlerini almak ve onu kopya etmek değildir. Elbette her milletin
kendisine mahsus özel hususiyetleri, örf ve adetleri, töreleri, milleti millet yapan milli ve manevi
değerleri (kökleri) vardır. İçtimai bünyeye ters düşen, yani milleti ile bütünleşmeyen bir devlet
düşünülemez.
Atatürk ile ilgili olarak Türkiye’de ve dış ülkelerde yüzlerce eser yazılmıştır. Elbette Atatürk’ün
yaptıklarını ve şahsiyetini mahdut olan sayfalar arasına sığdırmak mümkün değildir. Atatürk’ün tarihi,
siyasi askeri, idari görüş ve icraatları ile ilgili hususlar ciltler dolusu anlatılmıştır.
ATATÜRK BARAJI;
GAP Projesi içinde, Karakaya Barajının l80 km mansabında, Şanlıurfa ilinin Bozova ilçesine 24 km
uzaklıkta Fırat Nehri üzerinde kurulan baraj.
İnşaatına; 4 Kasım l983 tarihinde başlandı. l994 senesinde bitirilmesi planlanan baraj; sulama ve enerji
elde etmek maksadıyla yapılmıştır. 2400 megavat, yılda 8.9 milyon kilovatsaat elektrik enerjisi
üretecek kapasitededir. 84.4 milyon m3 kaya ve toprak dolgu ile, dolgu hacmi bakımından bugüne
kadar dünyada inşa edilen barajlar arasında beşinci sıradadır. Meydana gelen göl alanı 817 kilometre
karedir. Yıllık ortalama su akışı 26.654 milyar metreküptür. Toplam su depolama hacmi 48.5 milyar
metreküptür.
Her bir grupta; gücü 300.000 kilovat olan 8 adet türbün jeneratör bulunmaktadır. 25 Temmuz 1992'de
bu 8 üniteden ikisi hizmete açılmıştır. Halen inşaatı devam eden Şanlıurfa Tünelinin de tamamlanması
ile, Şanlıurfa, Harran, Mardin, Ceylanpınar, Siverek-Hilvan ovaları ile beraber l.43 milyon dönüm arazi
sulanır hale gelecektir.Temelden yüksekliği l69 metredir. Nehir seviyesinden yükseklik bakımından
minimum su kotu 513, ideal su kotu 526, maksimum su kotu ise 524 metreye ulaşır. Barajda elektrik
üretimi için derinliğin en az 133 metre olması lazımdır. Baraj duvarının boyu 1644, eni ise 15 metredir.
Atatürk Barajı, dolgu hacmi bakımından dünyanın en büyük 6. büyük barajı durumundadır.
Hidroelektrik Santralı da, dünyada halen yapımı sürenler arasında 3., inşa edilmiş olanlar arasında da
5. en büyük santraldır. Aynı zamanda Avrupa'nın ve Türkiye'nin en büyük barajıdır.
Atatürk Barajı, tamamen Türk işçi ve mühendisinin emek ve alınteriyle gerçekleştirilmiştir. Bu dev
barajın gövdesi 80 ay gibi kısa bir zamanda bitirilmiştir.
ATEİSTLER (Bkz. Dehriler)
ATEŞ;
Alm. Feuer, Fr. Feu, İng. Fire. Yüksek sıcaklık ve alev veren hızlı yanma olayı. Ateşin meydana
gelebilmesi için yanabilen bir maddenin tutuşma sıcaklığında oksijen ile temas etmesi gerekir. Yakıt ve
oksijen devamlı mevcut ve temas halinde ise sürekli yanma olur. Bir ateşin söndürülmesi, yanmaya
sebeb olan unsurlardan yakıt ve oksijenin yok edilmesi, sıcaklığın düşürülmesi ile mümkündür.
Herhangi bir maddenin yanabilirliği kimyasal bileşime ve fiziksel duruma bağlıdır. Eger oksijen kaynağı
hava ise, herhangi bir yanıcı gazın molekülleri hava içine girer ve havadaki oksijen moleküllerine
temas eder. Tutuşma sıcaklığına erişince de bu gaz yanar.
Bir yanıcı sıvı ilk önce buharlaştırılmalı ve tutuşma sıcaklığındaki bu buhar oksijen ile karıştırılmalı ki,
yanma olabilsin. Katıların yanması için ise sıvılaştırılmalı veya buharlaştırılmalı veya hiç olmazsa geniş
bir yanma yüzeyi meydana getirmek için küçük taneciklere ayrılmalıdır. Fakat katı, gözenekli ise
öğütme zaruri değildir. Bütün katılar, mümkün olan en küçük taneciklere ayrılırsa, oksijen ile temas
eden toplam katı yüzeyi çok olacağından şiddetli yanar.
Çok şiddetli ateşler, yanabilen tozların (zerreciklerin) hava ile karışımından elde edilir. Mesela kömür
ve metal tozlarının yanması gibi. Mağnezyum tozları gerekli oranda hava ile karıştırılıp tutuşma
sıcaklığına getirilirse, göz kamaştırıcı parlak bir alevle yanar.
Maddeler tutuşma sıcaklığının altında oksitlenir. Fakat maddelerin yanabilmesi için tutuşma sıcaklığına
yükseltilmesi gerekir. Bu sıcaklığın üzerinde oksidasyon ısısı yeteri kadar hızlı yayılmaz ve yanmamış
yakıtta oksidasyonun olduğu bölgeye yakın alanı yanma sıcaklığına yükseltir. Çok ince parçalara
ayrılmış maddeler hariç olmak üzere, katıların yanma sıcaklığı sıvılarınkinden daha yüksektir.
Genellikle sıvılar kaynama noktasının düşüklüğü nisbetinde parlayıcıdırlar.
Ateş, etrafındaki havayı ısıtır ve onun genişleyerek yükselmesini sağlar. Bunun sonucu olarak da
uzaklardan buraya soğuk hava akımı başlar. Bu meydana gelen akım sebebiyle devamlı ve yeni
oksijen te’min edilmektedir. Böylece ateşin yanması sürekli olur. Hatta ateş, büyük şehir veya orman
yangını halindeyse, bu hava akımı önemli hızda rüzgar bile meydana getirir.
ATEŞ TUĞLASI (Bkz. Tuğla)
ATEŞBÖCEĞİ (Lampyrus noctiluca);
Alm. grosser Leuchtkafer, Fr. Lampyre commun, İng. Firefly. Familyası: Ateşböceğigiller
(Lampyridae). Yaşadığı yerler: Ilıman iklim bölgelerinde çiçekler ve küçük bitkiler üzerinde bulunurlar.
Özellikleri: 11- 18 mm uzunlukta. Erkekleri kanatlı, larva ve dişileri kanatsız olup, kurda benzer. Ilıman
ormanlarda 2,5 cm boyunca olanlarına da rastlanır. Çeşitleri: İki binden fazla türü vardır.
Bahar ve yaz ayları geceleri uçarken yanıp sönen ışıkları ile tanınan, kınkanatlılar takımından bir
böcek. Erkekleri kanatlı, dişileri kanatsız olup larvalarına benzerler. Bazı çeşitlerinde erkek, dişi ve
larvalar da ışık üretir. Bu özelliklerinden dolayı bazı bölgelerde dişi ve larvalara “yıldız kurdu” adı verilir.
Her türün kendisine has sinyal şifresi vardır. Kuzey Amerika’da bazı çeşitlerin dişileri de kanatlı ve ışık
üreticidir. Bütün ateşböceklerinin larva ve erginleri etçil olup, yumuşakça böcek ve böcek larvalarıyla
beslenir.
Işık organları karın bölümünün son kısmında bulunur. Saydam bir kütüküla tabakası ile örtülüdür. İç
kısmı fotojenik hücreler ve otomobil farları gibi ışığı yansıtıcı bir tabakadan müteşekkildir. Işık
organında üretilen yağa benzer “ Lüsiferin” maddesi “Lüsiferinaz” enziminin katalizörlüğünde kademeli
olarak oksijenle yakılır. Bu kimyasal olayda ışık meydana gelir. Hava oksijeninin kontrollü tüketimine
bağlı olarak ışık zaman zaman yanıp söner. Bu yanıp sönmeler eşlerin birbiriyle haberleşmesini
sağlar. Ateşböceğinin ürettiği ışık, yavaş yavaş meydana gelen oksitlenme sonucu kimyasal enerjinin
ışığa dönüşmesidir. Çıkan ışık tamamen soğuktur. Isı kaybı yoktur. Verim % 100’dür. Kullandığımız
elektrik ampülünde enerjinin % 10’u ışık % 90’ı ise ısı kaybıdır. Yapılan ince hesaplara göre, eğer bir
ateşböceği büyük bir sokak lambası kadar olsaydı, bütün bir mahalleyi gündüz gibi aydınlatırdı.
Siam’da geceleri nehir kıyısındaki “Ton Lampoo” ağaçlarını saran ateşböcekleri bir dakikada 120 defa
parıldayıp söndüklerinden ortalık yarım saniye aralıklarla şimşek çakmış gibi aydınlanır ve ardından
zifiri karanlığa boğulur. Jamaika’da ateşböcekleri o kadar parlak ve ışıklıdır ki, dallarda toplandıkları
zaman beş yüz metre uzaktan ağaçlar alevler içinde yanıyormuş hissini verir.
Amerikan orduları 1898’de Küba’da harb ederken doktor Williams Gorgas’ın bir askeri ameliyatı
sırasında lambalar aniden sönüverdi. Derhal bir şişe dolusu ateş böceği getirdiler. Bunların ışığı
altında ameliyat başarı ile bitirildi.
ATICILIK;
Alm. Schiesskunst (m), Fr. Tir, İng. Shooting. Bir mermiyi veya oku bir silah aracılığıyla mümkün
olduğu ölçüde hedefe ulaştırmayı gaye edinen bir hüner yarışması. Çok çeşitli silahlarla (karabina,
tabanca, yay) yapılır. Hedefler sabit veya hareketli olabilir. İyi bir atıcı olmak için gözlerin keskin ve
kendine hakim olunması gerekir.
Bazı bölgelerde, atıcılık yarışmaları gelenek halinde muhafaza edilmiştir. Mesela, İsviçre’nin bazı
kantonlarında okçular, mahalli bayramlarda boy ölçüşürler. Kuzey ülkelerinde zıpkın atışları,
meraklıların pek değer verdiği bir yarışma olarak sürüp gitmektedir.
Tabanca ve tüfekle yapılan atıcılık sporu, hedefe atış ve av silahlarıyla atış şeklinde yapılır. Hedefe
atışta, “karabina” ismi verilen silah ve değişik yapıya sahip tabancalar kullanılır. Atışlar iç içe geçirilmiş
birden on ikiye kadar numaralanmış daire şeklindeki nişan (hedef) tahtalarına yapılır. Bu dairelerin
çapları atış uzaklıklarına göre değişir. Atış mesafeleri havalı karabina için l0 m, küçük kalibreli karabina
için 50 m, büyük kalibreli tabanca için 25 m, serbest tabanca için ise 50 metredir.
Av silahlarıyla yapılan atış sporunun baltrap ve skeesi olmak üzere değişik şekilleri vardır. Bu
yarışmalar, olimpiyat oyunları arasında da yer alır. Ortasında hedefin bulunduğu nişan tahtası
genellikle sabittir ve eş merkezli on iki daireye bölünmüştür. Bu dairelerin çapı, atıcı ile hedef
arasındaki uzaklığa göre değişir. Mesela, 300 metreden tüfek atışı için, her bölümün genişliği 60 cm
olarak tesbit edilmiştir. Bu genişlik 2 santimetreden 12 metreye kadar değişir. Yarışmaların türüne
göre, atıcı ayakta, diz çökerek veya yatarak atış yapar. Atıcı, yarışmadan önce bir deneme atışı
yapmak hakkına sahiptir. Uzun mesafeli müsabakalarda nişan tahtasının yanındaki sipere yerleşmiş
gözlemciler siyah veya ışıklı bir sırık yardımıyla, atıcıya hedefin yerini gösterirler. Böylelikle yarışmacı,
daha sonraki atışlarda hatalarını düzeltmek ve iyileştirmek imkanını bulur.
Hareketli hedeflere atışlar, hele hedef farklı noktalar halinde bir görünüp bir kaybolduğu zaman çok
daha zordur. Kilden yapılma güvercinlere atış, reflekslerin hızını ortaya koyar. Zira, baltrap denilen
araçların havaya fırlattığı bu hareketli hedefe sıkılı bir çiftenin mermi veya saçmalarıyla isabet
kaydetmek oldukça zordur.
Ancak tüfek veya tabanca çeşitleriyle yapılan atış sporları, dünyanın en iyi nişancılarını karşı karşıya
getiren yarışmaların düzenlenmesine imkan verir.
ATIF EFENDİ;
On sekizinci asır meşhur Osmanlı hattat ve şairi. Kendi ismiyle meşhur kütüphanenin kurucusudur.
Adı, Mustafa Atıf’tır. Sultan Birinci Mahmud Han devrinde defterdar-ı şıkk-ı evvel ve maliyeci idi.
İstanbul’un Bayezid Soğanağa Mahallesinde doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir.
Atıf Efendinin; Mehmed Emin, Ahmed ve Ömer Vahid Efendi adlarında üç oğlu vardı. Yüksek
derecede devlet memurluğu yapan oğulları, Atıfzadeler diye tanınmıştır. Bu aile, Ömer Vahid Efendinin
çocukları ile devam etmiştir.
Atıf Efendi, zamanının meşhur alimlerinden ilim öğrenip icazet (diploma) aldı. Tahsilini tamamladıktan
sonra defterdar İzzet Ali Paşa zamanında maliyecilik mesleğine girdi. Kısa zamanda kabiliyeti ve
mahareti ile tanındı. Ayrıca yazdığı kasideleri, güçlü bir şair olan İzzet Ali Paşaya takdim etti. Şiirleri
çok beğenildi. Böylece kısa zamanda yükselip, defterdar mektupçusu ve hacegan oldu. 1737
senesinde de defterdar-ı şıkk-ı evvelliğe yükseldi. Bu vazifesine başladıktan kısa bir müddet sonra,
Avusturya ile yapılacak savaşta ordunun ikmal işlerini yürütmek için İstanbul’dan Niş’e gitti. Sadrazam
Yeğen Mehmed Paşa ile arasında çıkan anlaşmazlıklar sebebiyle, 1738’de defterdarlıktan azledildi.
Şehirköyü’ndeki kuleye sürülüp, mal ve eşyası müsadere edildi. Ancak daha sonra padişah tarafından
otuz bin kuruş dışındaki mallarına ve evine vurulan mühür kaldırıldı. Kendisi de Gelibolu’da ikamete
mecbur tutuldu. Ertesi sene İvaz Mehmed Paşa sadareti zamanında eski vazifesine iade edildi. 1739
yılında Avusturyalılar ile yapılan ve neticede Belgrad’ın sulhle alınmasına sebeb olan diplomatik
heyette bulundu.
Atıf Efendi, 1741 senesinde ikinci defa vazifesinden alındı. Bu azlini müteakip izin alıp, hacca gitti.
1742’de hac dönüşünden sonra üçüncü defa şıkk-ı evvel defterdarlığına tayin edildi. Fakat çok
geçmeden 26 Temmuz 1742 (H. 1155) senesinde sıtma hastalığından vefat etti. Karacaahmed'de
Ömer Zühdi Efendinin kabri yanına defn edildi.
Atıf Efendi, devrinin değerli şairlerindendi. Bilhassa nazireleriyle meşhurdur. İzzet Ali Paşa ve diğer
bazı şairlerin şiirlerine nazireler yazmıştır. Şiirler didaktik, öğretici mahiyettedir. Arapça, Farsça ve
Türkçe kıymetli manzumeleri ile Türkçe bir Divan’ı vardır.
Atıf Efendi, astronomi ilmine vakıftı. İkinci defterdarlık vazifesindeyken, devlete mali bakımdan
sağlayacağı faydaları göz önüne alarak, Kameri sene yerine Şemsi sene kullanılması için bir gerekçe
hazırladı. Bunun üzerine 1740 senesinden itibaren Şemsi sene kullanılmaya başlandı.
Atıf Efendinin diğer önemli bir vasfı, hattat olmasıdır. Hat sanatında keskin divani denilen bir hat tarzı
ihdas etmiştir.
Atıf Efendinin en önemli eseri, kendi adıyla anılan kütüphanesidir. Bu kütüphanesi İstanbul’un Vefa
semtinde olup, 1741 senesinde kurmuştur. İstanbul’un büyük vakıf kütüphanelerindendir.
Kütüphanedeki kitaplar Atıf Efendi ve torunları tarafından temin edilmiştir. 1973'te Zeki Pakalın'ın ailesi
tarafından bağışlanan zengin kitap kolleksiyonu da bu kütüphanede ayrı bir bölüm olarak muhafaza
edilmektedir. 2585 yazma ve 231 basma kitap bulunmaktadır. Kitapların çoğu Arapçadır. Latin harfleri
ile ise, 4941 Türkçe, bir miktar da İngilizce ve Fransızca olmak üzere toplam beş bin civarında kitap
vardır.
ATKESTANESİ (Aesculus hippocastanum);
Alm. Rosskastanie, Fr. Marronier d’Inde, İng. Horse-Chestnut. Familyası: Atkestanesigiller
(Hippocastanaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Yol kenarları ve parklarda süs ağacı olarak
yetiştirilir.
Nisan-temmuz aylarında çiçek açan, 15-25 m boyunda, sık dallı ve yapraklı bir ağaç. Gövde üzerinde
karşılıklı durumda ve uzun saplı olan yapraklar oldukça büyük görünümdedirler. Büyük ve dik olan
piramid biçimli çiçek durumları, çiçeklerin bileşik-salkım tarzında birleşmeleriyle meydana gelmiştir.
Aynı çiçek durumlarında bulunan çiçekler ya erdişidir, veya dişi organın körelmesiyle erkek çiçek
halindedir. Dişi organı erkek organlardan evvel olgunlaşır. Meyvenin gelişmesi sonucunda genellikle
bir, bazan iki tohum ihtiva eden, eksokarpi derimsi (meyvenin dış çeperi) ve dikenli, sarımsı yeşil
renkte, küre biçiminde, oldukça büyük üç parçaya yarılarak açılan bir meyve verir. Oldukça büyük
küremsi veya yumurtamsı biçimli tohumlu olup, düzgün parlak kahverenginde bir tohum kabuğuna
sahiptir. Endospermasız olan, tohumun iç kısmı tamamiyle yağ ve nişasta ihtiva eden geniş çeneklere
malik ve kendi üzerinde kıvrık embriyo ile dolu bulunmaktadır.
Tabii olarak Balkanlar ve Kafkasya’da yetişir. Gerek yol kenarlarında, gerek parklarda bir süs ağacı
olarak bütün Türkiye’de yetiştirilmektedir.
Kullanıldığı yerler: Daha çok bir süs bitkisi olarak kullanılmaktadır. Çok beyaz ve yumuşak olan
odunu tornaya ve yontarak işlemeye uygundur. İyi bal yapmaya elverişli olan bol miktardaki balözü
bezlerinden dolayı arıların akınına uğrar. Tohumları keçi ve koyunlar tarafından yenilmektedir. Ağacın
kabuklarının ekserisi güneş yanmalarına karşı pomat olarak hazırlanır. Tohumları nişasta, yağ ve
saponin yönünden zengindir. Tıpta tohumları ağrı dindirici olarak, damar daraltıcı özelliğinden dolayı
varis, flebit ve hemeroide karşı kullanılmaktadır. Romatizmaya da iyi gelmektedir. Atkestanesi
tohumlarından hazırlanmış bir çok ilaç tedavide de kullanılmaktadır.
Ancak çocukların atkestanesi tohumlarının yeşil dış kısımlarını yemeleri halinde zehirlenmelere sebeb
olur. Belirtileri göz bebeklerinin genişlemesi, deride kırmızılaşma ve uyuşukluk hali ile olur.
ATKUYRUĞU OTU (Equisetum arvense);
Alm. Ackerschactelhalm, Katzenschwanz, Fr. Préle des chams, Queue-de-chat, İng. Horsetail.
Familyası: Atkuyruğugiller (Equisetaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Marmara, Kuzey, Orta ve
Doğu Anadolu bölgeleri.
Zemberek otu, ekli ot, ulama gibi isimlerle de bilinen, nemli ve sulak yerlerde yetişen, 20-30 cm
boyunda, çiçek açmayan bir bitki. Bitkinin verimli ve verimsiz fertleri ayrı ayrı zamanlarda çıkar.
İlkbaharda yerden süren, dallanmamış, açık kahverengi olan ve çiçek tozları taşıyan verimli fertleri
çıkar. Bu ilk dalların kurumasından sonra içi boş, yeşil, dallanmış veya dik ve daha uzun verimsiz
dallar meydana gelir. Bitkinin kullanılan yerleri de bu yeşil olan yaz dallarıdır.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin yeşil dalları glikozitler, luteolin, sapanozid, izokuersetin ve alkaloidler
(nikotin, palustrin) ihtiva eder. Bu bitki 16. yüzyıldan beri tedavide kullanılmaktadır. Bitkinin özellikle
idrar söktürücü, taş ve kum düşürücü etkileri dolayısiyle, halk arasındaki kullanılışı yaygındır. Ayrıca iç
kanamaları durdurucu ve yara iyi edici özellikleri de vardır. Bu bitkinin genç yeşil sürgünleri özellikle at
ve sığırlarda kanlı idrar ile beliren zehirlenmelere sebeb olur. İnsanlarda da aynı şekilde zehirlenmeler
görülebildiği için tıbbi miktarlar üstünde alınmamalıdır.
ATLANTİK PAKTI (Bkz. Nato)
ATLAS;
Alm. Atlas, Fr. Atlas, İng. Atlas, Muhtelif haritaları içinde toplayan haritalar mecmuası.
Atlas kelimesini ilk defa Alman coğrafya bilgini Merkator, 1555 tarihinde neşrettiği haritalar
mecmuasında kullanmıştır.
İslam alimleri Merkator'dan çok önce atlas neşretmişlerdir. Bunlardan en mühimi, Belhi tarafından
yapılıp daha sonra İstahri ve İbn-i Havkal'ın hazırladığı Kitabü'l-Mesalik ve'l-Memalik isimli eserde 14
harita bulunmaktadır. Başlıcaları; Dünya, Arabistan, Hind Okyanusu, Kuzey Afrika, Mısır, Suriye ve
Akdeniz haritalarıdır. Bu haritaları bulunduran, yukarıda ismi zikredilen esere ilim çevrelerinde "İslam
Atlası" denmiştir.
Türkiye'de ilk atlas, Katib Çelebi'nin; Piri Reis'in Deniz Atlası ve Merkator'un atlasından faydalanarak
hazırladığı Cihannüma atlası ile İbrahim Müteferrika'nın bastığı Atlas Minor'dur.
Haritalar kara, deniz, gök veya kara ile deniz haritaları olarak çeşitlere ayrılır.
Kara haritaları:Kıta veya ülkeleri ayrı ayrı gösteren haritalardır.
Deniz haritaları:Denizlerin kıyılarını, girinti ve çıkıntılarını, fenerlerini, demirleme yerlerini, kayalık ve
akıntılarını, derinliklerini, hangi mevsimde hangi yolun takib edileceğini gösteren haritalardır.Türkiye'de
ilk deniz haritası 1513 senesinde büyük Türk denizcisi ve coğrafya alimi Piri Reis tarafından bir ceylan
derisi üzerine çizilmiş ve Mısır Seferi esnasında Yavuz Sultan Selim Hana sunulmuştur. Piri Reis, her
bakımdan mükemmel olan Kitabü'l-Bahriye isimli atlası 1521 senesinde Kanuni Sultan Süleyman
Hana takdim etmiştir.
Piri Reis'in hazırladığı bu haritalarda, henüz Amerika kıtasına gidilmediği halde bu kıtanın haritası en
ufak teferruatına kadar çizilmiştir. Amerika'nın kuzey sahili, Grönland ve Florida yarımadası bugünkü
haritaları gibidir. Amerika ve kutupların Piri Reis haritasındaki şekli ile, son senelerde uzaya gönderilen
uydular vasıtasıyla çizilen haritalarla uygunluk arzetmesi ilim adamlarını şaşırtmıştır.
Gök haritaları: İslam ve Türk astronomi alimleri gök haritaları çizmişlerdir. Batıda ilk teferruatlı gök
atlasını Bayer hazırlamış; sabit ve takım yıldızları Latin ve Yunan harfleri ile isimlendirmiştir.
ATLAS DAĞLARI;
Akdeniz'deki Gabes Körfezi kıyısından başlayarak, Tunus, Cezayir ve Fas toprakları boyunca Atlas
Okyanusuna kadar uzanan dağ silsilesi. 2400 km uzunlukta bir sahayı kaplar. Bu dağların asıl ismi
"Adrar", Berberice'de "dağlar" manasına gelir. Avrupalılar, Yunan efsanelerine dayanarak bu dağlara
"Atlas" ismini vermişlerdir. Mahalli halk bu ismi kullanmaz. "Adrar" ismini kullanır. Osmanlı Devleti
Rü'yet-i Hilal (Arabi ayın ilk gününü bulma) konusunda bu dağları ilk nokta kabul etmişti.
Berberi kabileleri, aşılması zor olan bu dağlarda yaşamışlar ve buralarda uzun seneler
bağımsızlıklarını korumuşlardır. Atlas Dağları; Yüksek Atlaslar, Tel Atlaslar ve Sahra Atlasları olarak 3
kısma ayrılır. Yüksek Atlaslar, Fas'ın bir ucundan diğer ucuna kadar uzanırlar. En yüksek yeri Cebel-i
Ayusi 4300 metredir. Atlas Okyanusuna dökülen Sebu Irmağı ile Akdeniz'e dökülen Mevleviye Irmağı
bu dağlardan çıkar. Atlas Okyanusuna bakan yamaçları çok sarptır. Tel Atlaslar, Cezayir'de bulunur.
En yüksek yeri 2500 metredir. Şelif Irmağı buradan çıkar ve Akdeniz'e dökülür. Sahra Atlasları, Atlas
Dağları ile Büyük Sahra arasında sınır meydana getirir. Bunlarda yükseklik daha azdır.
Atlas Dağlarının % 40'ı ormanlık, fundalık, çalılık ve ekime elverişli topraklardır. Geriye kalanı bozkır ve
çöl halindedir.
ATLAS OKYANUSU;
Alm. atlantischer Ozean, Fr. Océan Atlantique, İng. Atlantic Ocean. Dünyanın ikinci büyük denizi.
Büyüklük bakımından Büyük Okyanustan sonra gelir. Doğusunda Avrasya ve Afrika, batısında
Amerika (kuzey ve güney) bulunur. Bu okyanus, eski dünya ile yeni dünyayı birbirinden ayırır.
Bazıları Kuzey Buz Denizi ile Antarktika Okyanusunu da Atlas Okyanusuna dahil ederler. Umumi
kanaat, Kuzey Buz Denizi ile Antarktika Okyanusunun buraya dahil olmadığı ve bunların sadece kuzey
ve güney sınırları meydana getirdiğidir. Atlas Okyanusunun uzunluğu 15 bin kilometreye yakındır.
Atlas kelimesinin bu okyanusta battığı öne sürülen "Atlantis" kıtasından geldiği ileri sürülür. Atlas
Okyanusunun yüzölçümü 106.463.000 kilometrekaredir. En geniş yeri Avrupa-Meksika Körfezi
arasında olup 8000 kilometredir. Atlas Okyanusu "S" şeklindedir. Güney Amerika'nın doğu kısmındaki
çıkıntı ile Afrika'nın batı kısmındaki çıkıntı birbiriyle birleştirildiklerinde birbirlerine uyarlar. Atlas
Okyanusunun yatağı da "S" şeklindedir. Bu şekildeki sırt, okyanusu ikiye böler. Bu sırt muazzam bir
dağ silsilesidir. Bu denizaltı dağ zincirinin iki tarafındaki kısımlarda genişliği 800 km ve derinliği 3-5 bin
m olan derin vadiler vardır. Okyanusun dibi kırmızı kil ile, yukarıları ise hayvan kalıntıları ile kaplıdır.
Atlas Okyanusunun yatağı, Azor Adalarında başlar. İngiltere ile Kanada arasında bir yayla şeklinde
uzanan bu düzlük çok büyüktür. Avrupa ile Amerika arasındaki telgraf kabloları bu yaylaya döşendiği
için buna "Telgraf Yaylası" denir. Atlas Okyanusunun en derin yeri Porto Rico'nun kuzeyindedir.
Buranın derinliği 8750 metredir. Newfoundland'ın doğusunda derinlik 6000 m ve Güney Atlas
Okyanusunda ise 8260 metredir. Atlas Okyanusu, doğusundaki Akdeniz, Kuzey Denizi, Baltık Denizi
ve Karadeniz ile irtibatlıdır. Okyanusun doğu kıyılarının uzunluğu 50 bin km, batı kıyılarının uzunluğu
80 bin kilometredir. Kuzey Amerika ve Avrupa sahilleri çok girintili ve çıkıntılıdır. 100 m derinliğe kadar
olan sıcaklık; yüzeyindeki sıcaklık ile aynıdır. Yüzeyi sıcak olan kısımlarda derinlere inildikçe sıcaklık
azalır ve dipte donma noktasına kadar varır. Yüzeyi soğuk olan yerlerde ise derinliğe inildikçe sıcaklık
artar. Bu dengeyi akıntılar sağlar. Gulfstream Akıntısı tropikallerin sıcak suyunu taşırken, Labrador
Akıntısı da kuzeyin soğuk suyunu güneye taşır. Atlas Okyanusuna Avrupa'dan Ren, Elbe; Afrika'dan
Kongo ve Nijer; Amerika'dan ST. Lawrence, Mississippi, Orinaco, Amazon, Parana ve Uruguay
nehirleri dökülür.
Atlas Okyanusunda bulunan en büyük ada Grönland'dır. Bu adayı Amerika'nın parçası sayanlar da
vardır. Diğer büyük adalar; Britanya Adaları (244.000 km2), Antiller, Newfoundland, İzlanda, Kanarya
Adaları, Azor Adaları, Falkland Adaları, Güney Georgia Adaları, Yeşil Burun Adaları, St. Helena,
Tristian de Cunha Adalarıdır. Küçük adalar da çoktur.
ATLASÇİÇEĞİ (Zygocactus);
Alm. Stutzblattkaktus, Fr. Epiphylle, İng. Crab castus. Familyası: Kaktüsgiller (Cactaceae).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Tabii olarak yetişmez. Ancak süs bitkisi olarak yetiştirilir.
Türkiye’de süs bitkisi olarak yetiştirilen kaktüsgillerden bir bitki. Yassılaşmış etli gövdesi yaprak
şeklindedir. Sıcak ve kurak yerlerde yetişen bir bitkidir. Güzel pembe çiçekleri kışın (kasım-ocak) ve
yapraklarının uçlarında açarlar. Epiphyllumaya da atlasçiçeği denilmektedir. Genel yayılış alanları
Amerika’nın çöl ve yarı çöl bölgeleridir.
Kullanıldığı yerler: Evlerde, güzel çiçeklerinden dolayı süs bitkisi olarak yetiştirilir. Sıcak ve kurağa
oldukça dayanıklı olduğundan sık sık sulanmamalıdır. Üretilmesi ya tohumla veya dipten ayrılan
sürgünlerle olur.
ATLASKEMİĞİ;
Alm. Atlas-Knochen. Fr. Atlas, İng. Atlas. Boyun omurlarının birincisi. Başı, üzerinde taşıyan kemik.
Bu kemiğin iki yan çıkıntısı vardır. Bu çıkıntılar, üstten artkafa kemiği, alttan da ikinci boyun omuru ile
eklemleşmiştir. Yan çıkıntılarının her birinde birer delik vardır. Bu geçitlerden omurga atardamarları
geçer. Yan çıkıntılar iki kemerle birbirine bitişmiştir. Ön kemer ikinci boyun omurunun çıkıntısı ile
eklemleşmiştir. Başın yana dönmesini bu eklem sağlar. Yaradılışındaki özelliklerinden dolayı vücudun
en önemli iş yapan kemiklerinden biridir.
3. Cild
(Atletizm-Beylerbeyi Sarayı)
ATLETİZM;
Alm. Leichtathletik, Fr. Athlétisme, İng. Atletic. İnsanın tabii hareketlerinden olan koşu, atlama, atma
ve yürüyüşe dayanan, fiziki performansı devam ettirme ve geliştirme gayesini güden beden
çalışmalarının bütünü.
Atletizm diğer spor dallarında olduğu gibi, insanın mükemmel yaratılış özellikleri ile var olmuştur. Bu
ekonomik, anatomik yapı sayesinde atletizm dünyanın en popüler branşlarından biri olma özelliğini
elde etmiştir.
Zaman, mesafe ve yükseklik gibi unsurlar atletizmi diğer spor dallarından ayırmıştır. Sınırlayıcı
faktörler günden güne aşıldıkça, daha kısa zamanda daha uzağa ve daha fazla yüksekliğe ulaşdıkça,
yeni rekorlar kırılmakta ve atletizm dünyada daha cazip ve daha popüler duruma gelmektedir.
Bu spor, günümüzde Milletlerarası Amatör Atletizm Federasyonu (IAAF) tarafından düzenlenen
kurallara göre bayanlarda l8, erkeklerde 23 branş üzerinden yapılır. Bayanlarda çekiç ve üç adım
atlama için hazırlıklar yapılmakta ve bu iki dalın uluslararası müsabakalarda resmiyet kazanması için
ön hazırlık çalışmaları devam etmektedir.
Tarihi: Milattan önce başlayan atletizm oyunları, 19. yüzyılın ikinci yarısında düzenlenmeye
başlamıştır. Bu düzenlemelerde Oxford ve Cembridge üniversiteleri önemli rol oynamışlardır. 1861’de
Minciglane adıyla ilk atletizm kulübü kuruldu. Yine l866’da kurulan Ameteur Atletic Clup ile
müsabakalar tertib edildi. l877’de İrlanda ve İngiltere atletleri arasında ilk milletlerarası müsabaka
düzenlendi. Aynı devirde ABD, Kanada ve diğer ülkelere yayıldı. 1912’de Stochkholm’de Milletlerarası
Amatör Atletizm Federasyonu (İAFF) kuruldu ve 150’den fazla ülke üye oldu. Bu kuruluş günümüzde
uygulanan atletizm kurallarını tesbit etti.
Türkiye’de atletizm faaliyetleri, Birinci Dünya Savaşından önce görüldüyse de düzenli değildi. 1924’te
ilk defa Paris Olimpiyatlarına iştirak edildi. Bu olimpiyattan sonra, Semih Türkdoğan, Ömer Besim
Koşalay, Naili Moran gibi atletler yetişti.
Atletizmin tarihinde zihinlerde yer eden başlıca önemli olayları şöyle sıralayabiliriz: ABD’li siyahi atlet
Jesy Owens’in Berlin Olimpiyatlarında 4 dalda birden altın madalya alması, aynı rekorun uzun yıllar
sonra ancak l984 Los Angelas Olimpiyatlarında yine bir siyahi atlet Carl Lewis tarafından egale
edilmesi... l00 metrede ard arda kırdığı rekorlar ile dikkatleri çeken ve l00 yılın rekorunu önce 1988
Roma Dünya Şampiyonasında 9.83 sn ile, daha sonra da Seul Olimpiyatları’nda 8.79 ile kıran Ben
Johnson olayı dünya atletizm tarihine ibret verici bir şekilde geçti. Seul’de yapılan doping kontrolünde
anabolik steroid uyarıcısı kullandığı tesbit edilen Johnson, IAAF tarafından iki yıl sahalardan
uzaklaştırılma cezası almış ve bu cezası l990 Ekim ayında sona ermiştir. Johnson daha sonra
pişmanlık dolu ifadelerle basın toplantıları yapmış, doping aleyhine kampanyalara katılmıştır. Bu dalda
Johnson’un rekorları iptal edildiği için, rekor 9.88 sn olarak Carl Lewis’e geçmiştir (88 Seul).
Uzun atlamada ise, ABD’li Bob Beamon’un l968 Meksiko Olimpiyatlarında elde ettiği 8.90 metrelik
derece Amerikalı atlet Mike Powel tarafından 8.95 metre ile kırılmıştır.
l979 yılında kırılan bir başka rekor, 200 metrede Pietro Mennea’nın rekoru (19.72 sn) uzun ömürlü
rekorlar arasında yerini alıyor. 5000 metrede ise l3 dakikanın altına inebilen tek atlet Faslı Said Aoitia
oldu. Said’in l2.58.39’luk rekoru, büyük sansasyon meydana getiren rekorlar arasında yer aldı.
Atletizmde Branşların Kısaca Tanımı
Yürüyüş: Uluslararası müsabakalarda ve Olimpiyat oyunlarında bayanlarda l0, erkeklerde 20 km
üzerinden yapılır. Yürümede kural, bir ayak yerden kesilmeden diğer ayağın yere değmesidir. Aksi
halde hakemler sporcuyu diskalifiye ederler. Her iki ayağın havada olması yasaktır. Yürüyüş, spor
olarak ilk defa l867 yılında İngiltere’de yapılmış, 1893 yılında da Berlin ile Viyana arası yürünmüştür.
Kısa mesafe koşuları: Daha çok anaerob kapasiteye dayalı koşulardır. Uzun fule boyu ve düşük adım
frekansı bu koşularda neticeye müsbet etki yapar. Erkeklerde ve bayanlarda 100 m, 200 m, 400 m,
4xl00 m, ve 4x400 m bayrak. Bayanlarda l00 m ve 400 m engelli, erkeklerde ll0 m ve 400 m engelli.
Bayanlarda engel boyları: 100 m (84 cm), 400 m (76.2 cm), erkeklerde 110 m (l06.7 cm), 400 m (91.4
cm) olarak uygulanır.
Bütün kısa mesafe koşularında çıkış takozu kullanılır. Çıkış takozu her iki ayağın yerleştirildiği ve ilk
hareketi kolaylaştıran bir alettir. Start; yerlerinize, dikkat komutlarından sonra start tabancası
patlatılarak verilir. Hakemin tabanca sesinden önce çıkıldığında tabanca ikinci defa hakem tarafından
patlatılır, yarış durur. İki defa faullü çıkış yapan diskalifiye olur.
Hakemin dikkat komutundan sonra çıkış pozisyonunda hiç kıpırdamadan durmak esastır. Bütün kısa
mesafe koşuları kulvarlıdır. Kulvar, iki beyaz çizgi arası l22 cm olan 400 metrelik alandır. Genelde
uluslararası koşu pistlerinde B kulvar bulunur.
Koşu pistinde kulvar farklılıkları: 1-2 (3.52 m), l-3 (7.35 m), 1-4 (11.18 m), l-5 (l5.01 m), 1-6 (18.84 m),
1-7 (22.67 m) 1-8 (26.57 m).
Atletler dairesel pistte her birinin 400 m koşabilmesi için daha doğrusu kavisten doğan farka göre ilk
kuvardan sekizinci kulvara sıralanırlar. Buna göre ilk kulvarda koşan ile sekizinci kulvarda koşan
arasında start verilirken 26.57 metrelik bir fark görülür.
Bayrak koşuları: İçi boş genellikle alüminyumdan yapılmış 30 cm uzunluğunda 2.5 cm çapında
“stafet” denilen bayrak sopasının elden ele 4 atlet tarafından koşturulması şeklinde tarif edebileceğimiz
bayrak yarışları, bayanlarda ve erkeklerde 4x100, 4x400 m üzerinden koşulur.
4x100’de üç, 4x400’de bir bayrak değiştirme bölgesi vardır. 4x100 metrede l-2, 2-3 ve 3 ile 4.
adamların bayrak değiştirme bölgeleri çıkış yerlerinden l0 m önce ve l0 m sonra olmak üzere 20’şer
metredir. İçten, dıştan ve karışık olmak üzere üç türlü bayrak değiştirme vardır.
Genelde uygulanan ve ideal olan değiştirme şöyle yapılır: Birinci koşucu bayrağı sağ eli ile taşır. İkinci
koşucu sol eli ile alır. Üçüncü koşucu sağ eli ile alır. Dördüncü ise sol eli ile alır ve koşuya devam eder.
Bayrak koşularında değiştirme anında hızların eşitlenmesi son derece önemlidir.
4x400 metrede ise ilk koşucular ile ikinci koşucuların bayrak değiştirmesi genelde her zaman zor olur.
Çünkü büyük yarışlarda atletler atbaşı finişe geldiklerinden değiştirme bölgesi karışır. Bunu önlemek
için ilk koşucuların ardından bayrağı alanlar 100 m daha koştuktan sonra ancak kulvar değiştirebilirler.
Böylece 4x400 metrede kulvar mecburiyeti 500 m olur. Daha sonra ikinci ile üçüncü adamlar için
kulvar mecburiyeti yoktur. Genelde hepsi birinci kulvar üzerinde bayrak değiştirirler. Denk
mücadelelerde 2. ile 3. ve 3. ile 4. koşucuların bayrak değiştirmeleri sırasında bayrak düşürmeler
birbirine çarpmalar olabilir.
Orta mesafe koşuları
800 m: Bu mesafe de son yılarda anaerob kapasite birinci plana çıkmıştır. Ancak daha çok sür’atte
devamlılık özelliği önem taşır.
Koşucular genelde ilk turu daha yavaş koşmayı tercih ederek son tura diri kalarak girerler. İkinci turun
hızı birinci tura göre 5-7 sn arasında farklı olur.
1500 m: Bu koşu mesafesi taktiğin çok büyük başarılar elde ettiği mesafelerden biridir. Türk atleti Zeki
Öztürk, 18.07.1990’da İtalya’nın Bologna şehrinde koştuğu 3.35.68 dakikalık derecesi ile Said Aoitia,
Steve Cram gibi şöhretli isimleri arasında adını duyurmayı başarmıştır.
Üç bin metre engelli koşu: Orta mesafe koşularının en zoru ve daha çok dayanıklılık ile birlikte
sıçrama kuvveti gerektiren bir branştır.
Üç bin m koşusunda ilk 270 m engelsiz düz koşulur. Yarışmadaki toplam 35 engelden 28 engel kuru, 7
engel ise su havuzludur. Müsabıklar engeli geçme konusunda herhangi bir stil kullanmakta
serbesttirler...
Ancak zaman kaybettirmeden geçiş için normal engel tekniği avantajdır.
Uzun mesafe koşuları: Erkeklerde 5000, 10.000 ve maraton, bayanlarda 3000, 10.000 ve maraton...
Uzun mesafe koşularında kısa mesafe koşularının aksine aerobik kapasite daha önemlidir. Aerobik
kapasiteye oksijen kullanabilme kapasitesi diyebiliriz. Bu kapasite, uzun süren tempo idmanları ile
ideal anlamda 5-6 yıllık bir çalışma sonunda branşa yönelik olarak elde edilebilir.
Bir uzun mesafe koşucusunun haftalık ortalama katettiği mesafe, 200-250 kilometredir. Ancak böyle
bir antrenman dozajı ile uzun mesafe koşucuları formlarını koruyabilmektedirler.
Maraton: Tarihçesi diğer dallara göre farklılık gösterir. Atina’ya 41 km mesafede bulunan Marathon
şehrinde M.Ö. 490 tarihinde Atinalılar ile Persler savaşırlar. Atinalıların zaferini Atina’ya ulaştırma işini
üzerine alan Ariston isimli er, harp alanı ile Atina-Akrepol arasını üç saate yakın bir zamanda koşarak
zaferi kazandıklarını bildirir ve ölür. Ölçülen bu mesafenin 42 km 195.6 m olduğu tesbit edilir. Bu
hatıraya bağlı kalınarak maraton 42.195 km olarak koşulmaktadır. Maraton yarışması müsabakaların
yapıldığı stadyum içinden başlayıp, şehir içinde ve civarında koşulduktan sonra, tekrar stadyum içinde
son bulur. Yollarda 5 kilometrede bir koşuculara içecek temin istasyonları bulunur.
Türk maratoncusu Mehmet Terzi, 1987 yılında Londra’da koştuğu maraton yarışmasında 2.10.25 saat
ile dünyanın ilk l0 maratoncusu arasına girme başarısını göstermiştir.
Maraton son yılarda miletlerarası organizatörlerin rağbet ettiği bir yarışma türü olmuştur. San
Fransisko, Londra, Berlin ve Tokyo gibi maratonlarda atletlere büyük ödüller verilmektedir.
Ülkemizde her yıl yapılan Avrasya Maratonu da son senelerde büyük organizasyon özelliği
göstermekte ancak, dereceye girenlere büyük ödüller verilemediği için dünyanın ileri gelen
maratoncuları tarafından rağbet görmemektedir.
Maraton koşusu % 95 aerob, % 5 anaerob özellik gösterir. Dolayısıyla sporcular antrenmanlarını bu
özelliklere göre yaparlar.
Dekatlon (Onlu yarışma): Atletizm sporunda hiç bir yarışma atleti bu kadar yoramaz. Çünkü atlet 10
adet ayrı spor dalının her birinin gerektirdiği ayrı kondüsyon özelliklerine sahib olmak zorundadır. Bu
gaye için sabah akşam günde iki, bazan üç antrenman yapmak zorunda kalır. Dekatlonun dalları
şunlardır: l00 m uzun atlama, gülle atma, yüksek atlama, 400 m 110 m engelli koşu, disk atma, sırıkla
yüksek atlama, cirit atma ve 1500 metredir. Dekatlon müsabakasında yukarıda sıralanan ilk beş birinci
gün, ikinci beş ise ikinci gün yapılır. Yarışmalarda neticelendirme, müsabaka sonuçlarında elde edilen
puanlara göre toplanarak tayin edilir.
Bir dekatloncu çok yönlü kuvvete ihtiyaç duyar. Halbuki diğer branşlarda kuvvet özelliği genelde tek
yönlü açısal kuvvete dayanır.
Dünyanın en tanınmış ve başarılı dekatloncuları arasında Daley Thompson (İng) ve Jürgen Hingsen
(Alm) sayabiliriz. Türkiye’de ise Nurullah Candan’ın 1975 yılında Cezayir’de kırdığı dekatlon rekorunu
250 puan farkla 7384 puana çıkartan göçmen atlet Alper Kasapoğlu gelecekte büyük başarıları
müjdeliyor.
Heptatlon: Sadece bayanların yaptığı, erkeklerin dekatlonuna benzer yedili branştır. 100 m engelli,
Gülle atma, Yüksek atlama, Uzun atlama, 200 m cirit atma ve 800 m branşlarından oluşur. Bu dalda
son yılların en büyük ismi, ABD’li bayan atlet J.Joyner Kersee’dir. Bu sporcuyu Doğu Alman John
Sabine ve Anke Behme izlemektedirler. Dünya rekoru 7291 puan ile Kersee’ye aittir.
Atlamalar: Tek adım atlama (uzun atlama), Sürat ve explosiv kuvvetin birinci derecede rol oynadığı
branşlardan biridir. Adımlama, asılma ve karışık olmak üzere üç ayrı atlayış stili vardır. Atlayıcılar
motorik özelliklerine göre stil seçerler. Uzun atlama, yaklaşık 45 metrelik bir mesafeden koşularak içi
ince kum dolu havuza yapılır. Atlayıcının sıçrama tahtasından sonra havuzda bıraktığı son iz geçerli
ölçü mesafesidir.
Üç adım atlama: Bu dalda atletler adeta bir kangru gibi sıçrayarak üç adımda kum havuzuna düşerler.
Sekme, adım alma ve sıçrama gibi teknik bölümlerden oluşur. Koşu mesafesi uzun atlamadaki
kadardır. Koşu sür’ati her iki atlamada da optimal tabir edilen, yani ne kontrol edilmeyecek kadar çok
hızlı ne de yavaştır. Olimpik ölçü olarak, sıçrama tahtası ile havuzun başlangıcı arası 13 metredir.
Havuzun uzunluğu 8, eni 2.75 metredir.
Yüksek atlama: 1980’li yılların başlarına kadar uluslararası müsabakalarda sporcular iki farklı teknik
uyguluyorlardı. Ancak son beş yıldır artık bu tekniklerden stradel veya diğer adıyla binme tekniği
denileni uygulanmıyor. Binme tekniğini ilk defa geliştiren Sovyet atlet Valeri Brumel olmuş (2.28 m),
daha sonra ise, bu teknikte yine bir Sovyet atleti Vaschenko (2.35 m) ile dünyanın en iyi derecesini
yapmıştır (1978 Milano).
Fosbury Flop teknik ilk önce ABD’li Dick Fosbury tarafından uygulanmış ve atlet 1968 Meksiko
Olimpiyatlarında 2.24 m atlamıştır. Daha sonra bütün dünyaca bu teknik benimsenmiş ve biyomekanik
analizler sonucunda binme tekniğine göre üstünlüğü tartışılmaz hale gelmiştir. Bu teknikte farklı stiller
gözlenmektedir. Ancak bütün stillerde önce gövdenin baş kısmı en sonra da ayaklar çıta üzerinden
geçmektedir. Halen bu dalda dünya rekoru Fosbury tekniğiyle Kübalı Soto Major’a aittir (2.44 m).
Türkiye rekoru ise 2.20 m ile Ekrem Özdamar'a aittir.
Her iki teknikte de sür’at ve sıçrama kuvveti ile elastikiyet özellikleri önemlidir. Ayrıca bütün
atlamalarda psikolojik ve zihinsel hazırlık yapmanın özel bir yeri vardır.
Sırıkla yüksek atlama: Kuvvet, sür’at, elastikiyet ve ustalık kabiliyetlerinin topluca uygulandığı bir
daldır. Sporcunun kuvvet, kilo ve sür’atine göre kullanılan sırıkların kapasitesi değişir. Daha uzun ve
daha sert sırık kullanabilmek yükselmek için avantajdır.
Fiber glas türü bu sırıklar sırık atlayıcıların başarısında büyük rol oynarlar. Sırıkla yüksek atlamada
yaklaşma koşusu 20-22 adımdır. Sırık elde taşınarak koşulur ve son üç adımda geçilecek çıtanın tam
altında bulunan ve kazan tabir edilen çukura saplanarak bir dizi teknik hareketler zincirinden sonra çıta
geçilir. Düşüş mindere, sırt üstüdür. Başlıca teknik bölümlerini: Sırık taşıyarak koşu, son üç adımda
sırığı kazana indirme, saplama, atlayıcının vücudunun salınması, sırığa paralel olup yukarıya mum
vaziyeti alma, sırıktan uzaklaşma (push up), iterek sırıktan kurtulma ve çıtayı geçme... şeklinde
sıralayabiliriz.
Atmalar
Cirit atma: 30-40 m uzunluğunda 4 m genişliğinde bir pistte 28 derecelik bir açı içine düşürmek
kaydıyla ileriye atılır. Cirit atıcılar genel olarak elastiki, kuvvetleri ideal seviyede gelişmiş, dengesini
teknik bütün içinde koruyabilen, genel ve özel kuvvetlilik meziyetleri bu branşa uygun hale gelmiş
sporculardır.
Teknik Bölümleri
Ciriti tutma: Atış pozisyonunda elden en ekonomik çıkacak şekilde tutulur.
Taşıma: Sporcu düz bir hatta koşarken ciritin burnu hedefe yönelik taşınır (cirit yumuşak bir salınımla
omuz üstünde koşu ritmine uygun taşınır).
Son beş adım ritmi: Sağ kol ile atış yapanlar 5 adım ritmine sol bacağın fulesiyle başlarlar. 5 adım
ritminde amaç vücud ağırlık merkezini mümkün olduğunca aşağıya düşürmek ve ideal atış
pozisyonuna girebilmektir. Son olarak sol-sağ ve sol adım ritmiyle cirit geri alınarak atış pozisyonuna
gelinir. Cirit omuz üzerinden fırlatılırken, gövde yay gibi gerilir ve cirit elden çıkarılır.
Çekiç atma: Tutma sapı olan, uzun bir çelik telin (120 cm) ucundaki 7.257 kilogramlık ağırlık hızla
çevrilip son çekiş sol el ile yapılarak elden çıkarılır. Çekiç atmanın kendine has bir dönüşlü tekniği
vardır. Normalde üç-dört dönüşlü atışlar yapılır. Sür’atli dönüşler esnasında çekicin ağırlığı 150-200 kg
kadar ağırlaşır. Bu yüzden çekiç atıcılar çok kuvvetli bacaklara ve kollara sahib olmak zorundadırlar.
Çekiç atmada önceleri uzun boylu ve ağır kütleli olmak avantaj olarak görülürken, son yılarda orta
boylu, normal kilolu (85-95) ancak çok kuvvetli ve çabuk olmak aranır özellikler olmuştur. Çekiç
atmada deri eldiven kullanılır. Bu eldiven çekicin sapını tutan ele geçirilir. Diğer el, sapı tutan eli
üzerinden kavrar. Çekiç atmada en önemli teknik özellik, son pozisyonda ağırlık merkezinin aşağıya
indirilmesi ve çekicin geniş bir açıyla yakalanarak savrulması anında ağırlık merkezinin
yükseltilmesidir.
Gülle atma: Günümüzde iki ana teknik uygulanır: Dönerek, sekerek. Dönerek atışın ustası Sovyet
atıcı Barsyshnikov’dur. Sekerek atışta ise, Doğu Alman Udo Beyer, güllenin unutulmayan ismidir. Son
yıllarda ise, ABD’li Randy Barnes ile yine Doğu Alman Ulf Timmerman 23 metrenin üzerine çıkan
ender atıcılardan olmuşlardır.
Güllenin ağırlığı 7.260 kilogramdır. Gülle, 2.135 metrelik bir dairenin içinden atılır. Çemberin tam
ortasından başlayan atış açısı 40 derecedir. Ayrıca atış sırasında seken veya savrulan bacağın
dayandığı (teknik farkına göre) 122 santimetrelik bir takoz vardır. Bayanlarda gülle ağırlığı 4
kilogramdır. Atış anında dairenin etrafını çevreleyen çelik çembere basmak, ayak dayama, takozunun
üzerine çıkmak, dairenin ortasında yer alan çizginin atış yönündeki bölümünden çıkmak hatalı atış
olarak kabul edilir.
Disk atma: Diskin ağırlığı bayanlarda 1; erkeklerde ise 2 kilogramdır. Atış açısı güllede olduğu gibi 40
derecedir. Çemberin çapı bayanlarda ve erkeklerde 2.5 metredir. Ayrıca atış açısı aralığı çekiç atmada
olduğu gibi kafesle çevrilir. Böylece hatalı atışlarda tehlike önlenmiş olur. Atıcı güllede olduğu gibi,
dairenin diğer yarısından çıkar. Buna ilave olarak atıcılar atma aleti yere düşmeden çemberden
çıkamazlar.
ATMACA (Accipiter nisus);
Alm. Sperber, Fr. Epervier d’Europe, İng. Sparrow hawk. Familyası: Kartalgiller (Falconidae).
Yaşadığı yerler: Asya ve Avrupa’nın ılıman bölgelerindeki bodur ağaçlıklı ormanlar. Özellikleri: 30-
35 cm boyunda, güvercinden biraz irice. Ömrü: 80-100 sene. Çeşitleri: En meşhurları çakırkuşu ile
Avrupa atmacasıdır.
Kartalgiller ailesinden bir kuş türü. Koyu kurşuni ve kahverengi tüylü olup, göğsü beyaz kahverengi
çizgilidir. Kısa, yuvarlanmış kanatlı, yelpaze gibi açılan uzun kuyruklu olduğundan ağaçlar arasında
rahatlıkla manevra yaparak avını takip eder. Kıvrık, kısa gagalı olup, ince, uzun, yırtıcı pençeleri ile
fare, kuş ve sincapları kapar. Bodur ağaçlıklı ormanlarda barınır. Çit ve yol kenarlarında gündüz
avlanır. Ağaçlar üzerinde yuva kurar. Yuvasının içini saç, kıl ve kök püskülleri ile döşer. Senede 3-5
yumurta yumurtlar. Erkeği dişisinden küçüktür. Eşlerin her ikisi de yavrularına yiyecek taşırlar.
Türkiye’de yaşayanları, kış mevsiminde Kuzey Afrika ve Hindistan’a göç ederler.
ATMOSFER;
Alm. Atmosphäre, Fr. Atmosphére, İng. Atmosphere. Bazı gök cisimlerinin etrafını saran gaz
tabakasına verilen ad. Bu gaz tabakası, o gök cisminin çekim kuvveti sebebiyle uzaya yayılmaz.
Dünya atmosferi (Hava): Atmosfer, yeryüzünden başlar ve takriben 3200 km yüksekliğe sahiptir. Üst
seviyesi kesin olarak sınırlandırılamamaktadır. Bir hava deryası altında yaşamaktayız. Havanın
yoğunluğu ilk 100 kilometrede daha fazladır. Yukarılarda ise hafif gaz tabakaları vardır. Havanın
yoğunluğunun yükseklikle değiştiğini ilk defa keşfeden, İslam alimlerinden İbn-i Heysem'dir
(965-1038).
Atmosfer, canlıların yaşaması için lüzumlu oksijen, karbondioksit ve azot kaynaklarını geniş ölçüde
sağlar. Hayatın mevcudiyeti için suyu temin eder. Endüstrinin ve canlı organizmaların artıklarını yok
eder. Fotosentez için lüzumlu güneş ışınını geçirir. Aynı zamanda öldürücü ultraviyole ışınlarından ve
kozmik ışınlardan, uzaydan yağan meteorlardan, dünyayı korur. Haberleşme için de lüzumludur. Sesi
ve elektromagnetik (ışık ve radyo) dalgalarını iletir ve atmosferin üst kısmında elektriği ileten bir
tabaka, radyo dalgalarını yansıtır. Böylece ufkun sınırının ötesinde haberleşmeyi ve hava araçlarının
uçuşunu özel durumlar hariç mümkün kılar.
Güneş enerjisi dünyaya geldikçe, atmosferin değişik hareketlerini devam ettirir. Dünya üzerinde
yüzlerce km yüksekte yörüngede dönen hava uydularından, çalkantılı havayı belirten, karmaşık ve
devamlı değişken bulut yapıları gözlenebilir. Bulutların bir kısmı kilometrelerce uzakta, bir kısmı daha
yakın, bazıları basit yapılı, bazıları da daha teferruatlı yapıdadır.
Fiziki özellikleri:Okyanusların sekiz yüz metre derinliğinde yaşayan balıklar, havaya çıkarılınca
parçalandığı gibi, insanlar da hava basıncı altından çıkarılınca yaşayamaz. Hava, deniz kenarında, bir
santimetrekare yüzeye yaklaşık olarak bir kilogram basınç yapmaktadır. Bu basınç miktarına, "bir
atmosfer" denir ki 76 cm yüksekliğindeki civa sütununun basıncına eşittir. Civanın özgül ağırlığı 13,6
gr/cm3 olduğu için, bin otuz üç santimetre (76x13,6=1033,6) suyun basıncı, yani 10 m ve 33 cm
yüksekliğindeki suyun basıncı bir atmosferdir. İnsan derisinin yüzölçümü, ortalama bir buçuk metre
kare olduğuna göre, hava hepimizi on beş ton kuvvetle ezmektedir. Bu büyük kuvvet altında, pestil
haline gelmeyişimiz, solunum sayesindedir. Solunum yolları, akciğer keseleri, kapiller ve kan damarları
ile vücudumuzun bütün hücrelerine hava gittiğinden, içimizde de, hariçteki basınca eşit bir basınç
mevcuttur. Sıcak havada basınç azalır, barometre düşer. Soğukta ise yükselir. Bu basınç değişmesi,
sıhhatimiz için de çok mühimdir. Bu değişme olmasaydı, bildiğimiz hastalıkların dörtte biri mevcut
olmazdı. Sıhhi iklimler; kırların ve kışın yaylaların, ilkbaharda ekvator adalarının iklimleridir.
Hava ile yeryüzü, elektrik bakımından birbirine karşı, bir pilin kutupları vaziyetindedir. Hava artı,
yeryüzü eksi yüklüdür. Bu iki kutup arasında yaşamakta olan insan elli litre tuzlu su taşıdığından,
kuvvetli bir iletkendir. Üzerimiz yüzbinlerce kıl ile örtülü olduğundan bir verici istasyonu halindeyiz
Daimi Atmosfer Gazlarının Konsantrasyonu
Gaz Yüzdesi
Azot (N2) .................................... 78,1100
Oksijen(O2) ................................ 20,9530
Argon (Ar) .................................... 0,9340
Neon (Ne) .............................. 18,18x10-4
Helyum (He) ............................ 5,24x10-4
Kripton (Kr) .............................. 1,14x10-4
Ksenon (Xe) .......................... 0,087x10-4
Hidrojen (H2) .............................. 0,5x10-4
Metan (CH4) ..................................2x10-4
Azotdioksit (NO2)........................ 0,5x10-4
Atmosferin terkibi: Atmosfer, aynı vasıfta kalan gazların karışımından (özellikle azot ve oksijen),
değişken gaz konsantrasyonlarından (su buharı gibi), iyonlardan (elektrik yüklü atom ve
moleküllerden) ve havada dağılmış çeşitli katı ve sıvı parçacıklardan meydana gelir.
Atmosferin büyük bir bölümünde dünya yüzeyinden 80-90 km yüksekliğine kadar daimi gazlar, kısa
dönemlerdeki küçük değişmeler ve sınırlı bölgelerin üzeri hariç, aynı tarzda karışmıştır.
Yüz litre havada, yetmiş sekiz litre azot, yirmi bir litre oksijen, bir litre argon gibi asal gazlar ve 0,03 litre
karbondioksit gazı (CO2) bulunur. Hava bu gazların karışımıdır. Havada gaz halinde bulunan azot,
yumurta akı, ekmek, et gibi cisimlerin yapı maddesidir. Böyle azottan yapılmış maddelere "protein"
diyoruz. Proteinler, aminoasitlerin peptitleşmesinden hasıl olan polipeptit yapıdadır. Bunlar
protoplazmanın yapı taşı olduğundan, proteinsiz, yani azotsuz yaşanmaz. Yalnız yağ, şeker, nişasta
gibi azotsuz gıdalarla beslenen bir hayvan yaşayamaz. İnsan hergün gıdalardan 8 gr azot almak
mecburiyetindedir. Lakin ne insan ve ne de hayvan ve bitkiler havadaki azotu doğrudan doğruya
alamaz. Zira, azot moleküllerindeki ikişer atom, birbiri ile kuvvetli bağ yapmış olup, kolay ayrılmaz.
Canlıların en büyük dertlerinden biri de açlıktır.Her sene milyonlarca hayvan ve bitki açlık derdinden
ölmektedir. Her an milyonlarca aç insan mevcut olup, doyasıya yemeğe muvaffak olamamaktadırlar.
Bu açlar, bilhassa pahalı olan protein maddelerine, yani içinde yüzdükleri azot deryasına, ciğerlerine
kadar girmiş iken, istifade etmekten aciz olduklarından açtır. Bu hal, insanların aczini göstermeye
kıymetli bir misal teşkil etmektedir. Zira teneffüs yoluyla oksijen gazını alıp kanımıza kattığımız gibi,
azot gazını da tutmak hassası kanımıza bahş edilmiş olsaydı, yeryüzündeki açlık ihtiyacı bir soluma ile
temin edilebilecekti. Böylece aç kimse kalmayacak, açlık sona erip, milyonlarca canlı açlık
sıkıntısından kurtulacak, açlık dolayısıyla ekmek ve et için insanlar birbirlerine saldırmayacak, yeryüzü
bir harp sahası halinden çıkarak, bir Cennet bahçesi haline dönecekti. Bunların hepsi, insanın
ciğerlerine her gün giren bin litre azottan, sekiz gramını (yedi litre) kanına alabilmesi ile mümkün
olacaktı.
Değişken Atmosfer Gazlarının
Konsantrasyonu
Gaz Yüzdesi
Su (H2O) ........................................................ 0-7
Karbondioksit (CO2) .......... 0,01-0,1 (Ort: 0,032)
Ozon (O3) ........................ 0-0,1 (30 kilometrede)
Sülfürdioksit (SO2)..................................0-0,0001
Azotdioksit (NO2)..................................0-0,00002
Su atmosfere, dünya üzerinde buharlaşarak karışır ve yoğunlaşarak kar ve yağmur yağışı şeklinde
geri döner. Karbondioksit; bitkiler hariç, canlıların nefes vermesi ve yanma olayı ile atmosfere karışır
ve fotosentezle temizlenir. Çok miktarda karbondioksit, okyanus içindeki küçük bitkiler tarafından emilir
ve bırakılır. Ozon; oksijen atomlarının ve moleküllerinin, atmosferin 20-50 km yüksekliğinde, güneş
ışınlarındaki ultraviyole ışınlarını absorbasyonu ile meydana gelir. Meydana gelen ozon, diğer güneş
ışınlarını absorbe ederek tekrar atomik ve moleküler oksijene dönüşür.
Ozon hariç, hemen hemen bütün oksijen gazı yeryüzünden itibaren 80 kilometreye kadar diatomik (iki
atomlu) haldedir. 100 kilometrenin yukarısında ise ultraviyole güneş ışığının absorbasyonu oksijeni tek
atomlu halde tutar. Dünya yüzeyinde 80-300 kilometre yükseklikteki bölgede ise önemli elektrik ve
manyetik etkileri sağlayacak yeterli oksijen iyonları vardır. 500 kilometrenin üzerinde helyum
muhtemelen esas atmosfer gazıdır. Helyum 3000 kilometreden itibaren gezegenler arası gazlar ile
karıştığı yere kadar yavaş yavaş hidrojene yer verir.
Atmosferdeki dağınık katı ve sıvı parçacıklar çok değişik kaynaklardan gelir. Bu parçacıklar
yeryüzünden sürüklenerek veya deniz yüzeylerinin buharlaşmasından meydana gelebilir. Yanardağlar
ve yangınlar, toz ve duman parçacıklarını ortaya çıkarır. İnsanlar da yakıtları yakma ve endüstri
artıklarını havaya karıştırmakla atmosferin terkibine tesir ederler.
Dünya yüzeyine varmadan buharlaşan meteorlar, her gün atmosfere yaklaşık olarak bir ton madde
ilave eder. Bu materyalin çoğu, sonunda dünya üzerinde birikir.
Güneşten gelen maddeler, atmosferin dış bölgesine girer. Güneş rüzgarı olarak bilinen yüklü
parçacıklar, güneşten her yöne doğru devamlı akar. Parçacıklar (proton ve elektronlar) güneşin ve
dünyanın magnetik alanıyla birlikte etkileşirler. Neticede güneş rüzgarının şiddeti düzensiz olarak
değişir ve haliyle dünyanın magnetik alanının çekimini etkiler. Zerrecikler dünyanın yüzeyine
erişmezler. Bunun yerine dünyanın mağnetik alanı tarafından saptırılır veya dünyayı 3.000-30.000 km
yükseklikte saran Van Allen radyasyon kuşağı tarafından tutulur.
Atmosfer uzaydan devamlı çok yüksek enerji yağmuru (genellikle protonlar) alır. Kozmik ışın denen bu
parçacıklar, dünyanın magnetik alanı tarafından kısmen yansıtılır. Fakat atmosferi geçip yeryüzüne
çıkacak kadar enerjisi vardır.Atmosferden geçerken hava molekülleriyle çarpışırlar. Bunun sonucu
yeryüzüne varabilecek çok miktarda ikinci kozmik ışınları üretilir.
Bu suretle atmosferin bütün terkibi, işlemlerin karmaşık dengesiyle belirlenir. Bu işlemler; bitkiler
tarafından karbondioksitin absorbesini ve oksijenin verilmesini, diğer canlılar tarafından oksijenin alınıp
karbondioksitin verilmesini, yanardağlardan gazların boşalmasını, suyun buharlaşmasını ve
yoğunlaşmasını, fotokimyasal işlemi, dünya yüzünden ve uzaydan parçacıkların ilavesini ihtiva eder.
İnsanlar da keza gazları ve havayı kirleten maddeleri atmosfere karıştırır. Ekzosferden (atmosfer
basıncı en az olan en yüksek tabaka) hafif gazların (esasen hidrojen ve helyum) atomlarının
kaçışından dolayı biraz madde kaybı vardır. Atmosferin toplam ağırlığında kazanç veya kayıp olup
olmadığı net belli değildir.
Atmosferin yapısı: Atmosfer, farklı ısı dağılımıyla karakterize edilen bir çok tabakalara ayrılır. Bunlar
sırasıyla; troposfer, stratosfer, mezosfer, termosferdir. İlk üç katmanı birbirinden ayıran üst sınırlar;
tropopoz, stratopoz, mezopoz adlarını alırlar. Atmosferin en alt tabakası "troposfer"dir. "Tropo"
kelimesi dönen veya değişen manasındadır. Çünkü bu tabaka, hava şartları dediğimiz değişken
atmosferik şartların meydana geldiği tabakadır.
Troposfer: Tropikal bölgelerde 16-18 km, kutuplara yakın bölgelerde 8-10 km yüksekliğe kadar çıkar.
Atmosferin ağırlığının beşte dördü buradadır. Yükseklik arttıkça, sıcaklık düşer. Troposferin üst
sınırında, (buraya trapopoz da denir)sıcaklık -51°C'den -79°C'ye kadar değişir.
Stratosfer: Troposferin üzerindeki hava tabakası. Bu tabakanın alt kısımlarında sıcaklık hemen
hemen yükseklikle hiç değişmez. Fakat daha yukarılara doğru sıcaklık yükseklik ile artar. Yaklaşık 50
km yükseklikte ısı maksimum 7°C'ye varır. Bu stratopoz'un (Stratosfer ile Mezosfer arasındaki tabaka)
işaretidir. 80 km yükseklikte sıcaklığın -73°C civarına düştüğü "Mezosfer", Stratosferin yukarısında
olur.
Termosfer: Mezosferin üst tabakalarında bulunur. Burada sıcaklık tekrar yükseklikle beraber
1232°C'ye kadar artar. Termosferdeki gece ve gündüz arasındaki sıcaklık değişimi belki de bir kaç yüz
derecedir.
50 kilometrenin yukarısındaki ekzosfer diye bilinen kısım üç bölgedir. Burada dünyanın atmosferi
uzayın gazlarıyla karışır. Bu bölgede dünyanın yerçekimi alanından kurtulan gaz molekülleri, özellikle
hidrojen atomları yukarı doğru hızla uzaklaşırlar.
Atmosfer, elektriki hususiyetleri açısından da bölgelere ayrılabilir. 80 kilometrenin altında atmosfer
hareketleri, yerçekimi tarafından ve basınç kuvvetleriyle kontrol edilen, başlıca nötr yüksek hava
moleküllerinden meydana gelir. Burada yaklaşık 400.000 volta varan gerilim farkı veya dikey
potansiyel dünya (negatif) ve iyonosfer (pozitif) arasında muhafaza edilir. Dünyada meydana gelen
fırtınalar bu potansiyel farkını meydana getirir ve devam ettirir. 80 km yükseklikten 480 km'ye kadar
atmosfer, nötr molekülleri olduğu kadar, elektrik yüklü parçacıkları veya iyonları da ihtiva eder. Bu
bölgeye bu yüzden "iyonosfer" denir. Radyo haberleşmesinde, radyo sinyallerini uzak mesafelere
yansıtır.
480 kilometrenin üzerinde "magnosfer" denilen bölge vardır. Böyle isimlendirilmesinin sebebi, burada
iyonların ve atomik parçaların hareketleri hemen hemen tamamıyla dünyanın mağnetik alanı
tarafından kontrol edilir. 3000-30.000 km arası, yüksek enerjili iyonize edilmiş parçacıkları ihtiva eden,
ışın bölgesidir. "Van Allen Işın (Radyasyon) Kuşağı" denilen bu bölge ilk defa Amerikalı James A.Van
Allen ve Rus Sergei Vernov tarafından sun'i uydulardan sağlanan bilgilerin analiziyle tespit edildi.
Bulutlar: Hemen hemen bütün bulutlar, troposferin alt yarısındadır. Küçük su damlacıklarından ve buz
kristallerinden meydana gelir. Yatay ve dikey görünümlerinin çok değişik şekilleri vardır.Kümülüs,
kümülünbüs ve diğer küçük çaplı bulutlar, yeryüzünden bakan biri tarafından rahatça tespit edilebilir.
Daha değişik şekillerdeki ve büyük bulut tipleri atmosferin dışından uydularla çekilen fotoğraflarla
tespit edilebilir. Bulutlar, kuru hava ve su buharı karışımının çiğ taneciklerinin meydana gelebileceği
sıcaklığa kadar soğuması neticesi teşekkül eder. Umumiyetle soğuma, sıcak hava, alçak basınç
alanlarına yükselip genişlediği zaman olur. Bulutu meydana getiren su buharı, yaş topraklardan ve su
yüzeyindeki buharlaşmadan kaynaklanır. Buharla zenginleşen hava genellikle yeryüzünden çok
yukarılardaki doyuma ulaşacağı bir yüksekliğe kadar çıkar. Bulutun şekli, onun meydana gelmesine
sebep olan atmosferik olayları açığa çıkarır. Yüksek ve dalgalı bulutlar konveksiyon birimleri0xnde (bir
gaz veya sıvının ısınarak hafifleyip yükselmesi ve başka bir yerde soğuyup ağırlaşarak aşağı inmesine
konveksiyon denir.)veya sür'atle havanın yükseldiği uzun bacalarda teşekkül eder. Böyle bulutlardan
farklı olarak gelecek yağış, havanın yükselmesinin ve soğumasının sür'ati sebebiyle ağırdır. Geniş
alanlara yayılan düz tabakalı bulutlar, yavaş olarak çok kademeli eğilimle yükselen hava içerisinde
teşekkül eder. Aralarında açık boşluklar bulunan sıralı bulutlar ve atmosferik dalgalarla meydana gelen
bulutlar genellikle tepelerin veya dağların rüzgar almayan yerlerinde sık sık görülür. Fakat böyle
engellerden uzakta da meydana gelebilir.
Enerji dönüşümü: Dünyanın çevresi, içinde karmaşık enerji dönüşümünün devamlı meydana geldiği
bir yerdir. Bu dönüşümler; atmosferin, havanın ve iklimin hareketlerini belirtir. İnsanların hayatını
devam ettirmesi için bağlı olduğu biyolojik gelişmeleri de belirler.
Güneş enerjisi: Güneş, hakikatte atmosferdeki büyük hava akımlarını meydana getiren enerjinin
kaynağıdır. Atmosferin üstünde güneş ışınlarına dik bir santimetrekarelik yüzeye düşen enerji, yaklaşık
dakikada 2 kaloriye kadar çıkar. Buna "güneş sabiti" denir. Bir kenarı 50 km olan bir kare yüzeye, bir
dakikada gelen enerji, küçük bir atom bombasının patlamasıyla açığa çıkan enerjiye eşdeğerdedir.
Atmosferik absorbasyon ve yayma: Dünya yüzeyinde santimetrekareye gelen enerji, güneş
sabitinden oldukça azdır. Bu enerji yükseklikle, güneşin açısı (mevsim, enlem derecesi, vakit), güneş
enerjisi ile hareket eden havanın miktarıyla ve bulut örtüsünün miktarıyla değişir. Atmosfere gelen
güneş enerjisinin ortalama %18'i atmosferde absorbe edilir ve yaklaşık % 35'i ise; bulutlar, dünyanın
yüzeyi ve atmosferin kendisi tarafından geriye, uzaya yansıtılır. Güneş enerjisinin geriye kalan % 47'si
dünya yüzeyi tarafından absorbe edilir. Dünya ve atmosferi tarafından absorbe edilen ışık, okyanus
dalgalarını ve rüzgarları meydana getiren ayrıca dünyadaki bütün biyolojik faaliyetleri sağlayan enerji
kaynağıdır. Güneş enerjisinin yansıtılması ve absorbe edilmesine ait değerlerin (ortalama yüzdelerin)
büyük değişimi, enlem derecelerindeki, mevsimlerdeki, günün vakitlerindeki, yeryüzünün şeklindeki ve
bulut şartlarındaki farklılıklardan ileri gelir.
Deniz ve kara, güneş ışığını absorbe etmede farklılık gösterir. Deniz yüzeyi, gelen ışının hemen
hemen bütününü absorbe eder ve bu enerji, yeterli olarak, bölgesel akımlarla karışır. Böylece
sıcaklıkta küçük genel değişiklikler olur. Öte yandan kuru kara yüzeyi, gelen ışınla derhal ısınır. Bu
ısınma, ince bir yüzey tabakasından öteye gitmez. Bu farklılık, ılıman deniz iklimi ile, sert kara iklimi
arasındaki aşırı zıtlığı açıklar.
Dünyanın yüzeyi sıcaklıkla artan bir oranda yukarıya doğru ışın yayar. Infrared (kızılötesi) denen bu
ışın gözle görülemez. Fakat yayılan enerji güneşten alınan enerjiyle karşılaştırılabilir. Açık havada
dünya yüzeyi tarafından yayılan ışının % 60-70'i atmosferdeki su buharı ve karbondioksit tarafından
tutulur. Kalan doğrudan uzaya kaçar. Absorbe edici gazlar tuttukları enerjiyi hem dünyaya, hem de
uzaya geri yayar. Dolayısıyla su buharı ve karbondioksit, battaniye vazifesini görür. Dünya yüzeyinde
atmosfer olmasaydı, yeryüzü mevcuttan yaklaşık 36°C daha sıcak olurdu. Bulut tabakaları gelen
kızılötesi ışınların hemen hepsini tutar ve bu enerjiyi geri yayar. Bu şekilde dünya yüzeyini tecrit
ederler. Bu hadiseye "Sera etkisi" denir.Terim aslında yanlış olarak kullanılmaktadır. Çünkü bu olay
öncelikle konvekteyi (bir gaz veya sıvının ısınarak yükselmesi ve başka bir yerde soğuyup ağırlaşarak
aşağı inmesini) engelliyerek ısısını muhafaza eder. Işınla ısınmanın ve soğumanın net mikdarı
genellikle ışının tutulduğu ve yayıldığı oranlar arasındaki küçük farklılıklara bağlı olduğundan, ışının
etkilerinin sebebini izah etmek veya tahmin etmek çok zordur.
Enerji dönüşümünün etkileri: Açık bir gecede arazi üzerindeki nemli havada veya soğuk havada
sıcak suyun üzerinde buharın meydana gelmesi gibi hadiselerde enerji dönüşümünün etkileri açıkça
görülebilir. Fakat nisbeten bu basit misallerde bile enerji dönüşümünün gelişimi öyle boyut kazanır ki,
buhar meydana gelmesine ait tahminler belirsizleşir.
Denizin veya karaların yüzey tabakası enerjiyi bir mevsim veya daha fazla müddet depo edebilir.
Sonunda tutulan enerji, değişik usullerde serbest bırakılır. Okyanus akıntıları, enerjiyi tropikal
bölgelerden daha yüksek enlem derecelerine taşır. Dünyanın yüzeyinden alınan ışının bir kısmı
kızılötesi ışını şeklindedir. Bu enerjinin bir kısmı atmosfere geçer ve bir kısmı dünya yüzeyinden
buharlaşan su buharıyla birleşen latent ısısı (donmuş bir maddenin erimesi veya bir sıvının
buharlaşması için gerekli olan ısı miktarı) olarak dönüşür. Isının taşınması ve buharlaşma, karmaşık
bir şekilde, dünya yüzeyinin tabiatına ve yüzeye yakın havadaki rüzgar hızının ve sıcaklığının dikey
dağılımına bağlıdır. Bütün bu te'sirler hava akımlarını etkiler ve bu akımlar da, ısı ve su buharını dünya
yüzeyinden yukarıya taşıyan ana mekanizmadır.
Okyanuslarda buharlaşma esnasında açığa çıkan enerji, kara parçalarındaki buharlaşma enerjisinden
çok daha fazladır. Kara kesimlerinde daha az buharlaşma vardır. Bu buharlaşma en fazla ekvator
bölgesindeki ormanlarda ve kara kesimlerindeki ormanlık bölgelerde gerçekleşir. Kara kesimlerinde
yağış, buharlaşmadan çok daha fazladır. Böylece atmosfer, denizdeki suyun karalara taşınmasına
sebeb olmaktadır. Ayrıca suptropikal bölgelerde (yaklaşık 30 enlem derecesi)okyanuslardaki
buharlaşma, yağıştan fazladır.Yaklaşık 50 enlem derecesinde ve ekvatorda ise buharlaşma, yağıştan
daha azdır. Böylece, orta enlem derecelerine ve ekvator bölgelerine su, rüzgarlar vasıtasıyla
ulaştırılmış olur.
Atlas Okyanusundaki Gulf Stream ve Kurashio, Büyük Okyanustaki Japon akıntıları, ısı enerjisini
nakletmekte de önemli rol oynarlar. Bu akıntılar kuzey yarım kürede iklim üzerinde önemli tesirler
gösterirler. Ancak taşıdıkları enerjinin toplamı, atmosfer tarafından taşınan enerjiden daha azdır.
Atmosferik hareketler: Enerji dönüşümünün en önemli etkilerinden biri, rüzgar sistemlerini ve
fırtınaları meydana getirmektir. Meydana gelen bu rüzgarlar aynı zamanda enerji (ısı) dönüşümüne
yardım eder. Bu da atmosferdeki karışık hadiseleri izah etmeye yarar. Atmosferde meydana gelen
hareketler; sürtünme, yerçekimi, basınç ve elektromanyetik kuvvetlere (iyonosfer ve magnetosferde)
tepki olarak meydana gelir. Bu kuvvetlere merkezkaç ve Coriolis kuvvetleri de ilave etmek gerekir. 100
kilometreye kadar olan yükseklik ve yeryüzü sathı yakınları hariç, sürtünme kuvveti ihmal edilir. Ancak,
küçük çaplı hareketler ve hava akımlarında sürtünmenin mühim bir rolü vardır. Elektromanyetik
kuvvetlerin atmosferik hareketler üzerindeki tesiri iyonosfer tabakasının altındaki kısımlarda pek önemli
değildir, ihmal edilebilir. Yer çekimi kuvveti dünyanın merkezine doğru yani düşey istikamettedir. Bu
sebeple atmosfer, dünyaya doğru basınç uygular. Güneşin ve ayın, atmosfere uyguladıkları çok küçük
bir çekim kuvvetleri de vardır. Bu kuvvet, güneşin ve ayın yüzeyinde alınan bir kıyas noktasına göre
değişiklik gösterir.
Atmosferdeki diğer kuvvetler olan basınç ve coriolis kuvvetleri yatay olarak hareket edebilir. Bu durum,
rüzgarların meydana gelmesinde mühim rol oynar. Atmosfer içinde bir noktadaki basınç, o noktadan
atmosferin tepesine kadar uzanan hava kolonunun ağırlığıyla orantılıdır. Paralel pasınç kuvvetleri bu
yüzden, hava kolonlarının ağırlıklarındaki farklılıklardan ileri gelir. Bu farklılıklar ısıdaki paralel
farklılıkları temsil ederler. Hava sıcaklıkları değiştikçe, bu yüzden paralel basınç kuvvetlerinde
farklılıklar olur.
Coriolis kuvveti, dönen bir platformun karşı tarafına yürümeye çalışan biri tarafından anlaşılabilir.
Yürümek istediği tarafa doğru dik açıyla itildiğini görür. Benzer şekilde, dönen yer kürenin yüzeyi
üzerinde hareket eden hava, kuzey yarım kürede hareket yönünün sağına, güney yarım kürede soluna
saptırır. Bu saptırma gücüne "coriolis kuvveti" denir.
Büyük çaplı atmosfer haraketleri: Kuzey kutbunun üstünden dünyaya bakan bir gözlemciye göre,
dünya ve atmosferi, kutup ekseni etrafında, saat yelkovanının ters istikametinde 24 saatte bir defa
döner. Güney kutbunun üzerinde dönüş, saat yelkovanının istikametinde görünür. Atmosfer genellikle
yer küreden biraz daha fazla dönüş hızına sahiptir. Bu yüzden hava kutuplarda büyük bir girdap içinde
akar.
Gezegen dalgaları: Havanın hızı ve hızların dağılımı, üç boyutlu uzayda (enlem, boylam ve
yükseklik)devamlı değişir. Lakin gezegen dalgaları diye bilinen atmosferik dalgalar devamlı olarak
dünyanın her yerinde aynı şiddette vuku bulur. Bu dalgalar, müthiş tropikal fırtınalara sebep olurlar. Bu
tropikal fırtınalar da tropikal bölgelerden başka diğer bölgelerin kış iklimine tesir ederler. Dalgalar
binlerce kilometre karelik alanı te'siri altına alır ve ortaya çıkması birkaç gün sürer. Genellikle
kutuplarda bir enlem dairesine dağılan 2-3 ve 45° enlemi etrafında ise 8-10 gezegen dalgaları vardır.
En yoğun dalgalar 60° enlemi etrafındaki dalgalardır.
Gezegen dalgalarının başka bir hususiyeti de havanın sıcaktan soğuğa, yani ekvatordan kutba
akarken yükselmesi ve tersi istikamette akarken alçalmasıdır. Dikey hızı kuzey-güney hızının %
1'inden daha azdır. Bir yandan dikey hızı yükselen hava (güney rüzgarları)bölgesinde bulutları
meydana getirirken, öte yandan alçalan hava, kuzey rüzgarları bölgesinde de parlak gökyüzü
meydana getirmek için yeterlidir. Gezegen dalgaları, alçak enlemlerin fazla su buharı ve ısısını yüksek
enlemlere taşımada te'sirli bir mekanizmadır. Ekvator bölgesinde bulunan, sıcak ve daha az yoğun
olan hava, kutuplara doğru yükselerek ilerlerken, kutuplar bölgesindeki daha yoğun ve soğuk hava ise,
alçalarak ekvatora doğru harekete geçer. Böylece gezegen dalgaları meydana gelir. Bu gelişmeler
esnasında sistemlerin potansiyel enerjisinin bir kısmı dalga hareketinin kinetik enerjisine çevrilir. Bu
enerji dönüşümü neticesinde 5000 km gezegen dalga boyu meydana gelir. Bu büyüklükteki dalgalar
neticede atmosfere hakimdir. Büyük yükseklikteki gezegen dalga boyları, orta enlem jet akınları diye
bilinen kuşaksal atmosferik akımların kinetik enerjisine de katkıda bulunur.
Kasırgalar: Bir merkez etrafında kabaca dairevi veya hortumvari olarak havanın aktığı atmosferik
rüzgar sistemlerinin çok sayıda misali vardır. Bu sistemler çöl bölgelerinde görülen küçük toz
fırtınalarını, orta ve yüksek enlemlerin kış fırtınalarını, kasırgalarını ve boralarını ihtiva eder.
Tropikal dışı siklonlar: Orta veya yüksek enlemlerde cereyan eden büyük rüzgar sistemleridir.
Yukarıda görüldüğü gibi kuzey yarım kürede meydana gelen kasırgalar saat yelkovanının tersi
yönünde, güney kutbunda da saat yelkovanı istikametinde eser. Tropikal harici siklonların serileri
genellikle bir tek gezegen dalgasıyla birleşir. Bu siklonların en yoğunu dünya yüzeyinden stratosfere
kadar yayılan çok büyük toz fırtınalarına dönüşür.
Aşağıdakiler tam gelişmiş tropikal siklon yapılarının özellikleridir. Rüzgar, alçak hava basıncının
merkezi bölgesi etrafında saat yelkovanı istikametinde eser. Kasırgaların doğu tarafındaki sıcak nemli
hava yükselir. Yayılarak soğur ve sonra su buharını yağmur veya kar yağışı şeklinde bırakır. Batı
tarafındaki soğuk hava alçalır. Sıkışma ile ısınır. Böylece orada açık kuru hava meydana gelir. Kasırga
geliştikçe, sıcak ve soğuk hava arasındaki sınırlar gittikçe kesinleşir. Bu safhada soğuk ve sıcak
cepheler meydana gelir. Neticede sıcak ve soğuk havaların bu karşılaşmalarında diğer kasırgalar
meydana gelir. Gelişimin daha sonraki safhasında sıcak hava, sıcak ve soğuk hava kesimlerinin
aşınması veya absorbesiyle yukarıya itilir.
Tropikal kasırgalar: Daha küçük veya yoğun kasırgalardır. Tropikal kasırgalar yazın ve sonbahar
başlarında genellikle okyanusların batı taraflarında gelişirler. Atlas Okyanusu'nda ise nadiren hasıl
olurlar. Fırtınalar, kuzey ve güney yarım kürelerde bir kuşak şeklinde rüzgarların meydana geldiği
tropik okyanuslar üzerinde, doğu rüzgarlarındaki karışıklıklardan dolayı gelişirler.
Tropikal kasırgalar belki de atmosferik olayların en yıkıcılarıdır. Dünya yüzeyinin yakınında
rüzgarlarının hızı saatte 160 kilometreyi aşar. Fırtınanın yolundan yüzlerce kilometre uzaktaki alçak
adaları kaplayacak dev okyanus dalgalarını meydana getirirler. 50 santimetreye varan yağış miktarına
her zaman rastlanabilir. 250 santimetreye varanı da bildirilmiştir. Bu fırtınalar içerisindeki
yoğunlaşmada bulunan günlük enerji dönüşümü, termonükleer patlama sonucu ortaya çıkan enerjiden
kat kat fazladır.
Küçük çaplı atmosfer hareketleri: Atmosfer, tropikal harici ve tropikal kasırgalardan çok daha küçük
ölçekteki hareketlerde havayı hissedilir derecede etkiler. Bu küçük çaplı sistemlere şimşekli fırtınalar,
imbat meltemleri, yerçekimi dalgaları ve şiddetli fırtınalar da dahildir. Bu sistemlerde rüzgar hızları
genellikle daha büyük kasırgalarınki kadar, bazan da onlardan daha büyüktür. Fakat 10 kilometrelik
veya daha az sınırlı yatay yayılmalarından dolayı bu küçük olaylar atmosferik çevrimde doğrudan
önemli bir rol oynamaz.
Bulutlar genellikle çok şiddetli yukarı yükselişlerin (bir gaz veya sıvının ısınarak hafifleyip yükselmesi
ve başka bir yerde soğuyup ağırlaşarak aşağıya inmesinin) konveksiyon hücreleridir. Eğer
konveksiyon hücreleri yeterince yukarıya yayılırsa, muhtemelen üst kısımda buz kristalleri meydana
gelir. Bu durum, elektrik yüklerinin bulut içerisinde ayrılması ve şimşek veya yıldırımın oluşması için
gerekli şartları hazırlar. İmbat meltemleri çok küçük ölçüde dünya yüzeyine farklı ısınma etkilerinin bir
misalidir. Gün boyunca karalar ısındığında, denizin üzerindeki soğuk hava, yükselip denize doğru
hareket eden sıcak havayla yer değiştirir. Yerçekimi dalgaları genelde sıcak havanın altındaki soğuk
hava tabakaları içerisinde teşekkül eder. Bir gözetleme noktası üstünden geçerlerken basınçtaki ani
artışla tesbit edilirler.
Atmosferik olayların en şiddetlisi hortumlardır. Hortumlar 100 m çapında baca şeklinde bulutlardır.
Hortumlar, muhtemelen fırtına alanı içindeki hava kütlelerinin büyük çapta dönüşüyle birlikte, kuvvetli
dikey konveksiyon akıntılarının neticesiyle meydana gelirler. Konveksiyon hücresine doğru içeriye
hava aktıkça daha hızlı döner. Merkezkaç etkisi hortumun donmasını önler ve dakikalarca varlığına
izin verir.
Çalkantılı hava hareketleri: Bunların iki görevi vardır. Dünya yüzeyi yakınında serbest havaya
(atmosfere)ısı, enerji ve madde transferinin esas mekanizmasıdır. Aynı zamanda atmosferik
hareketlerin kinetik enerjisinin dağılma şeklidir. Yani enerji daha büyükten daha küçük hareketlere ve
sonunda ısı (termal)enerjisini meydana getiren molekül hareketlerine geçer. Çalkantılı hava, genellikle
dalgalı yüzeyler üzerinde akan havada veya rüzgar hızının ani değiştiği yerlerde meydana gelir.
Sıcaklık değişimleri büyük şehirler üzerinde olduğu zaman yer yüzeyi yakınında dumanı ve buharı
yakalar. Çalkantılı hava, bulutların hususiyetlerine nüfuz etmede kısmen önemlidir. Yoğunlaşma ve
buz teşekkülü çalkantıyla gerçekleşir ve büyük hava hacimleri içine dağıtılır.
Diğer atmosferik olaylar: Atmosfer bazan güzel ve görünmeye değer, bazan da gizli ve fark
edilemeyen görüntüler ve seslerle doludur. Normal olarak atmosfer; yıldızlardan, aydan ve güneşten
dünyamıza ulaşan ışıkları kırar. Işık ışınlarının buz kristalleri tarafından kırılması neticesinde, ışık
kaynağı etrafında, ışık halkaları meydana gelir. Su damlalarıyla kırılma neticesinde alışılagelmiş
gökkuşağı meydana gelir. Şimşek veya yıldırımlar, ultraviyole (morötesi) den çok uzun radyo
dalgalarına kadar değişen elektromanyetik dalgalar teşekkül ettirir. Dünyanın manyetik alanıyla ilgili
olaylar henüz açıklığa kavuşmamıştır. Manyetik alan kaynağı yerkürenin içerisinde olup, uzaya doğru
binlerce km uzanır. Proton ve elektron akımı olan güneş rüzgarı, güneşe yakın kenardaki jeomanyetik
sahayı baskı altına alır. Ultraviyole güneş ışınlarının tutulmasıyla açığa çıkan atmosferdeki daha az
enerji yüklü iyonlar, dünyanın manyetik alanı tarafından etki altına alınırlar. Yerkürenin üzerinde
100-300 km arasındaki bölgede, o bölgeyi elektriki olarak iletken hale getirebilecek yeterli iyon vardır.
Bu tabakadaki nötr moleküller çok daha fazladır. Lakin onlar atmosferin gel-git hareketlerine iştirak
ederler.
İyonlar, atmosferik gel-git boyunca taşınırlar. Fakat manyetik kuvvet hattını geçtiklerinde, gel-git
hareketine dik açılarla hareket etmeye zorlanırlar. Bu şekilde yaklaşık 60.000 amperlik iyonosfer akımı
üst atmosferde akıtılır. Ultraviyole güneş ışınlarının dünya atmosferi üzerindeki başka etkisi, 80-110
km arasındaki yüksekliklerde, oksijen ve azot ihtiva eden fotokimyasal reaksiyonların neticesinde
havanın (zayıfca) parlamasıdır
Atmosferik değişiklik: Tarlaların sulanması, orman ve yeşil bölgelerin temizlenmesi, petrolün
yakılması ve bunun gibi çok geniş faaliyetler daha şimdiden atmosferi önemli bir şekilde değiştirmiştir.
Mesela atmosferin karbondioksit muhteviyatı bu yüzyılda % 25 arttı ve artmaya devam edebilir. Havayı
kirleten maddeler, daha ziyade büyük şehirler üzerinde atmosfere karışmaktadır.
ATOM;
Alm. Atom, Fr. Atome, İng. Atom. Maddenin en küçük ve temel yapı taşı. Atom, içinde organize
tanecikler bulunan ve bunlara bölünebilen yine de maddenin temel yapı taşı olarak bilinen bir birimdir.
Bütün maddeleri meydana getiren (madde, boşlukta yer kaplayan ve ağırlığı olan varlık demektir.) 105
çeşit element bilinmektedir. Element, kendisinden başka özellikte maddeler çıkarılmayan saf madde
demektir. İşte bu elementlerin her birini meydana getiren en küçük yapı taşları atomlardır. Aynı cins
atomlar elementi meydana getirir. Mesela hidrojen ve demir birer elementtir. Çünkü yapılarında birer
çeşit atom vardır. Farklı atomların bir araya gelmesinden oluşan maddelere bileşik diyoruz. Su element
değil, bir bileşiktir. Oksijen ve hidrojen atomlarından meydana gelmiştir. Su, toprak, ateş, etrafımızdaki
bütün maddeler, bu 105 çeşit elementin, yani bunların yapı taşı olan atomların muhtelif şekillerde bir
araya gelmesi ile teşekkül etmişlerdir.
Atom teorileri: Rutherford (1911), ince bir maden (altın) levhadan alfa tanecikleri geçirdi. Alfaların
çoğu, serbestçe doğru geçip binde biri, yolundan saptı. Madenler atom şebekesi olduğundan, alfaların
doğru geçmesi atomların içinin boş olduğunu göstermektedir. Demek ki atomların ortasında, atomun
artı elektrik yükünü ve aynı zamanda bütün kütlesini havi bir çekirdek vardır. Bu çekirdeğin çapı
atomun tekmil çapından yüz bin defa daha küçüktür. Atomlar elektrikçe nötr olduğu için, çekirdek
etrafında, çekirdekteki artı elektrik kadar elektron bulunması lazımdır.
Rutherford, atomları planet modeline benzeterek, elektronların boşlukta gelişigüzel hareket ettiklerini
ileri sürdü. Ancak bu model, elektronların yörüngelerindeki ivmeleri dolayısıyla zamanla enerjilerini
kayıp ederek, çekirdek üzerine düşmeleri gerekeceği sorusuna cevap veremedi. Bu soruya 1913
yılında Bohr, quanta yörünge modelini geliştirerek cevap verdi. Bohr, elektronların çekirdek çevresinde
belirli yörüngelerinin olduğunu ve bir yörüngeden diğerine ganta atlamaları şeklinde geçtiklerini ileri
sürdü. De Broglie, Bohr modelinin ortaya koyduğu serbest yörüngeleri, o andaki elektronun madde
dalgasının kendi içinde kapalı olarak titreştiği ve böylece duran dalgaların meydana geldiği alanlar
olarak açıkladı. Fakat bu madde dalgası fikri ile de atom yapısına fiziksel bir berraklık getirilemedi.
De Broglie’nin fikirlerinden hareket eden Schrödinger ve Heisenberg (1927) muhtelif matematik
ifadelerle modern atom teorisini ortaya koymuşlardı. Bu teoriye göre, elektron için çekirdek etrafında
belirli bir yol ve yörünge yoktur. Ancak elektron orbital veya yük bulutu adı verilen alanlarda bulunabilir.
Elektronun bulunma ihtimalinin olduğu bölgeler Schrödinger’in ortaya koymuş olduğu dalga
fonksiyonunun mutlak karesi alınarak bulunabilir.
Bugün bilinen yapıya göre atom, artı elektrik yüküne sahip protonların ve yüksüz nötronların
bulunduğu bir çekirdek ile, çekirdek etrafındaki eksi elektrik yüküne sahip elektronlardan meydana
gelmiştir. Bir atomdaki proton ve elektron sayıları birbirine eşit olduğunda atom nötrdür. Artı ve eksi
yükler arasındaki çekim, elektronları çekirdeğe yakın tutar.
Atomun büyüklüğü: Atomun yarıçapı yaklaşık 10-8 santimetredir. 56 gram demir içinde 6,012.1023=
602.000.000.000.000.000.000.000 tane atom bulunmaktadır. Çekirdeğin yarıçapı 10-13 santimetredir.
Yani çekirdeğin çapı atomun çapından 100.000 defa daha küçüktür. Şöyle ki bir atomun içini tamamen
çekirdek ile doldurabilmek için 1015 çekirdek gerekir. Büyük bir stadyum ve bunun ortasında bir böcek.
Atom ve çekirdeği için böyle bir örnek vermek mümkündür. Böcek atomun çekirdeği ise, elektronların
bulunduğu yörüngeler stadyumun duvarlarıdır. Böyle olmasına rağmen atomun hemen hemen bütün
kütlesi çekirdekte toplanmıştır. Eğer atomdaki bu büyük boşluk olmasaydı, yani elektronlar bir an için
durup dönmeselerdi, dünyamız bir ev kadar küçük olurdu. Bir çay kaşığı su 1015 gr (1 milyar ton)
ağırlıkta olacaktı. Böylece kendi vücudumuz dahil olmak üzere, etrafta görebildiğimiz ne varsa
hepsinin hemen hemen birer boşluklar aleminden ibaret olduğunu söylemek doğru olacaktır. Atomun
insan büyüklüğü yanındaki hacmi, insanın güneş büyüklüğüne nisbeti gibi olup, bu nispet 1028dir. Yani
1028 adet atom bir insanı, 1028 tane insan da güneşi meydana getirir. İnsanın kainattaki yeri güneş
büyüklüğü ile atom büyüklüğü ortasındadır.
Proton, nötron, elektron: Önceleri atom, maddenin son durağı bilinirdi. Daha sonra bölünemez
sanılan atomda proton, nötron, elektron, mezon, nötrino gibi kütleli veya kütlesiz düzinelerce parçacık
keşfedilmiştir. Nötron ve proton atom çekirdeğini teşkil eden parçacıklardır. Kütleleri birbirine yakındır.
Protonların kütlesi 1,673.10-24 gram, nötronların ise 1,675.10-24 gram kadardır. Herbirinin kütlesi
elektronun 1836 misli kadardır. Nötronlar elektrikçe yüksüz taneciklerdir. Protonlar ise +1 (bir birim
pozitif elektrik) yüklüdür. Çekirdekteki proton sayısı kadar +yük mevcut olur. Atomun nötr olması,
çekirdek dışındaki elektronların sayısının proton sayısı kadar olmasındandır. Elektronlar, kütlece çok
küçük olmalarına rağmen -1 (bir birim negatif elektrik) yüklü olmaları, protonun + yükünü nötrleştiriyor.
Bir atomun çekirdeğindeki proton sayısı atomun numarasını, proton ile nötron sayısı toplamı ise
atomun kütlesini verir. Atom numarası aynı zamanda elektron sayısı kadardır. Elektronlar atom
çekirdeği etrafında gezegenlerin güneşin etrafında döndüğü gibi dönerler. Nasıl ki güneşe en yakın
gezegenin hızı en fazla ise çekirdeğe yakın elektronların hızı da en fazladır. Elektronların çekirdekten
uzaklıkları, bir milimetrenin milyonda biri kadardır. Böylece saniyedeki hızları 1000-150.000 km olan
elektronlar çekirdek etrafında küçücük yollarında milyarlarca defa dönmektedirler.
Elektron hızında giden bir tren saniyede Haydarpaşa’dan Erzurum’a birkaç kere gidip gelebilir. İşte
elektronların bu yüksek hızından dolayı atomların içi dolu gibi görünüyor. Boşluklu olduğu halde,
maddelerin içinin dolu sanıldığını, ilk olarak bulan ve kitablarında yazan, başta Mektubat olmak üzere
birçok kıymetli kitabların yazarı büyük İslam alimi İmam-ı Rabbani Ahmed Faruki Serhendi
hazretleridir.
Atomu organize halde tutan kuvvetler: Atomu gerek kendi içinde muhafaza etmekte, gerekse diğer
atomlarla olan hareketlerini düzenlemede dört kuvvet rol oynar. Çekim kuvveti, zayıf kuvvet,
elektromanyetik kuvvet ve nükleer kuvvet. Gezegenleri güneş sisteminde tutan kuvvet, çekim
kuvvetidir. Aynı tür kuvvet atom ve molekülleri bir arada tutan kuvvettir. Çekirdek etrafında korkunç bir
hızla dönen elektronların kaçıp gitmelerini önleyen kuvvet elektromanyetik kuvvettir. Bu kuvvet ters
işaretli elektrik yüklerinin birbirini çekmesi şeklinde tezahür eder. Çekirdekte bulunan protonların aynı
işarette elektrik yükü ile yüklü bulunmalarına rağmen, birbirlerini itmeyip, bilakis çok yakın durmalarını
gerçekleştiren kuvvet nükleer kuvvettir. Bu kuvvetler birbiri ile kıyas edilemiyecek kadar farklı
şiddetlerde oldukları halde atomu büyük bir düzen ile kurarlar.
Periyodik sistem: 1867 senesinde Mendelyef ve Lothar Meyer isminde iki kimyager, birbirinden
haberi olmadan 105 elementten, o gün bilinenleri, atom ağırlığına göre soldan sağa doğru sıra ile
yazmış, birkaç elementten sonra gelenlerin kimya özelliklerinin tekrar baştakilere benzediğini görmüş,
bunları baştakilerin altına yazmıştır. Böylece yedi satır meydana gelmiştir. Her satıra devre (periyod)
denir. Alt alta olan elementlerin kimyasal özellikleri aynıdır. Bunlara, yukarıdan aşağı, bir grup denir.
Yan yana sekiz grup vardır. Yüz beş elementin yedi devir ve sekiz grup teşkil etmek üzere
sıralanmasına periyodik sistem (veya devr-i tasnif) denir.
Elektron yörüngeleri: Elementlerde basitten karmaşığa doğru gidildikçe proton sayısı artmakta,
dolayısıyla çekirdeğin pozitif elektrik yükü de fazlalaşmaktadır. Elektron sayısının da bu oranda
artacağı meydandadır. Nitekim atom numarası 1 olan hidrojenin 1 proton ve 1 elektronu vardır. Atom
numarası 2 olan Helyumun 2 proton ve 2 elektronu vardır. 92 numaralı uranyumun 92 protonu ve 92
elektronu vardır.
Bir atomun bütün protonları çekirdekte bulunurken, elektronların atomdaki mevzilenme durumları
oldukça komplekstir. Elektronlar çekirdeğin etrafında belli mesafelerdeki yörünge gruplarına belli
sayılarla yerleşirler. Her yörünge grubunun elektron kapasitesi bellidir. Yörünge gruplarına elektron
zarfı veya tabakası ismi verilir. Elektron zarfları içten dışa doğru K,L,M,N,O,... diye isimlendirilir. Her bir
zarfın alabileceği maximum elektron miktarı zarf numarasının karesini iki ile çarpmak suretiyle
bulunabilir.
K zarfı: 2 . 12 = 2 elektron
L " : 2 . 22 = 8 "
M " : 2 . 32 = 18 "
N " : 2 . 42 = 32 "
Bu zarflar ayrıca alt yörüngelere ayrılır. Bunlar da içten dışa doğru s,p,d,f harfleri ile temsil edilirler. Bir
zarfta bulunan elektronlar bu alt yörüngelere dağılmıştır. Hidrojen atomunun tek elektronu K zarfında,
helyum atomunun ikinci elektronu yine K zarfında, Helyum atomunun ikinci elektronu yine K zarfında,
lityum ise 3 elektronlu olduğundan, 3’üncü elektronu K zarfına sığmayıp, L zarfının ilk yörüngesi s’ye
yerleşir. 6 elektronlu karbon atomunda K ile L zarflarının iki alt zarfı (1s, 2s ile temsil edilirler) ikişer
elektron aldığından, kalan iki elektron L zarfının p alt yörüngesine geçer. s,p,d ve f alt zarflarının da
maksimum elektron alabilme kapasiteleri sırasıyla 2,6,10 ve 14’tür.
Atomların en dıştaki zarfında 8’den fazla elektron bulunmaz. Sekizden fazla olanlar bir sonraki zarfa
geçer. Mesela potasyumun 19 elektronu vardır. 2’si K zarfında, 8’i L zarfında bulunur. Geriye kalan 9
elektronu M zarfında yer alabileceği halde, sadece 8’i M zarfında kalır, kalan tek elektron N zarfına
geçer. Son zarfında 8 elektron bulunan atomlar kararlı atomlardır. Bu yüzden atomlar bu kararlı hale
geçmek için ya elektron alma veya verme eğilimi gösterir. İşte bu eğilim yüzbinlerce çeşit bileşiğin
teşekkülüne sebeb olur. Mesela sodyum’un M zarfında 1 elektronu vardır, klorun ise M zarfında 7
elektronu vardır. Sodyum atomu 1 fazla elektronunu 1 eksik elektronu bulunan klor atomuna verirse,
her ikisi de kararlı hale gelir. Bu alışveriş sonucu sodyum atomu elektrikçe nötr halden çıkar, pozitif
yüklü bir iyon (katyon), klor ise negatif yüklü bir iyon (anyon) olur. Bu iki zıt yükün çekim kuvveti
sonucu sodyum ve klor atomu birleşerek sodyum klorür (NaCl) denilen bileşiği (yemek tuzu) meydana
getirirler.
Atom ağırlığı: Bir elementin bir atomunun ağırlığıdır. Mesela 6,02.1023 tane hidrojen atomu 1 gr
geldiğinden 1 tek hidrojen atomunun ağırlığı 1/6,02.1023 gr olur. Bu rakam oldukça küçük olduğundan
genellikle Avagadro sayısı (1 mol) kadar atomun ağırlığından söz edilir. Böylece 1 mol Fe atomu 56
gr, 1 mol oksijen atomu 16 gr olur.
Atom kütlesi: Bir kimyasal elementin atomlarının ortalama kütlesinin standart bir kütleye oranıdır.
Söz konusu standart kütle 1961'de karbon-12 izotopunun bir atomunun kütlesinin 1/12'si olarak
seçilmiştir. Buna atomik kütle birimi (akb) denir. Böylece hidrojenin atom kütlesi 1, oksijenin atom
kütlesi 16 ve demirin atom kütlesi 56 olur.
Atom numarası: Elementlerin çekirdeklerindeki proton sayısına göre küçükten büyüğe doğru
sıralandıkları periyodik tabloda, her elementin sıra numarası. Yüksüz bir atomda elektronların sayısı
protonların sayısına eşit olup, bu sayı atom numarasıdır. Mesela, 7 protonu bulunan azotun atom
numarası 7, 8 protonu bulunan oksijenin atom numarası 8'dir.
ATOM BOMBASI;
Alm. Atombombe, Fr. Bombe atomique, İng. Atomic bomb. Kararsız atomların çekirdeğindeki
zincirleme bölünme reaksiyonunun bir anda ve patlama şeklinde olmasıyla ortaya çıkan enerji. Eğer
zincirleme bölünme reaksiyonu, kontollu bir şekilde devam ettirilirse atom pili veya nükleer santral
meydana getirilir.
Atom bombasının yapımı çalışmaları: Bazı atom çekirdeklerinin büyük birer enerji deposu olduğu,
1896’da Fransız fizikçisi Henri Becquerel'in radyoaktifliği keşfetmesiyle anlaşılmıştır. 1919’da İngiliz
fizikçisi Rutherford azot gazı çekirdeğini, radyoaktif cisimlerin yaydığı alfa tanecikleri ile bombardıman
ederek azot çekirdeğini oksijen çekirdeğine dönüştürmüştür:
7N14+2He4 ® 8017 + 1H1
Bu buluştan sonra çekirdek reaksiyonu üzerindeki çalışmalar artmış ve 1934 yılında İtalyan fizikçisi
Enrico Fermi uranyum çekirdeği ile nötron taneciğinin reaksiyonundan, atom numarası daha büyük
olan transuranyum denilen yeni elementlerin meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bu bilgilerden
faydalanan Alman kimyacıları Otto Hahn ve F. Strasmann 1938 yılında uranyum çekirdeğini nötron
bombardımanına tabi tutarak yaklaşık aynı boyda iki çekirdeğe bölmüşlerdir:
92U235+ 0n1 ® 56Ba140+ 36Kr 92 30n1 + Isı
Bir uranyum 235 çekirdeğinde 92 proton ve 143 nötron vardır. Kararsız olan bu çekirdekte enerji
fazlalığı olup, her an patlamaya hazır vaziyettedir. Böyle bir çekirdeğe bir nötron daha gönderildiğinde
daha yüksek enerjili hale gelir. Bu enerji fazlalığı çekirdeğin küresel şeklini bozarak iki parçaya
bölünmesine sebeb olur. Bölünme sonucunda meydana gelen radyoaktif baryum ve kripton bir süre
beta ışını yayarak kararlı hale geçerler. Ayrıca fazla miktarda enerji ve nötron açığa çıkar. Açığa çıkan
nötron, reaksiyonu devam ettirir.
Her bir çekirdeğin bölünmesinden çok fazla miktarda enerji meydana gelir. Buna göre bir kilogram
uranyum 235 çekirdeğin bölünmesiyle açığa çıkan enerji 2500 ton kok kömürünün yanmasıyla açığa
çıkan enerjiye eşittir.
Bu çalışmalar İkinci Dünya Savaşının yaklaştığı bir zamanda Alman kimyacıları tarafından
yapılmaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri, Almanların atom enerjisinden faydalanarak bomba
yapabileceklerini düşünerek, Almanlar’dan önce sonuca ulaşabilmek için metalurji projesi kod adıyla
çalışmalara başlamışlardır. Proje İtalyan fizikçisi Enrico Fermi tarafından yönetilerek 1942 yılında
Uranyum çekirdeklerinin zincirleme parçalanması gerçekleştirilmiş ve 2 Aralık 1942’de ilk reaktör
çalıştırılmıştır. Bu tarih atom çağının başladığı gün olarak kabul edilir. Böylece atom bombasının
yapımı için ilk adım atılmıştır.
İkinci Dünya Savaşına katılmış olan Amerika, atom bombasının yapımı için New Mexico eyaletinde
Los Alamos’da atom bombası yapım merkezi kurmuştur. Bu bölge askeri yasak bölge ilan edilerek adı
haritadan silinmiş, atom fizikçisi Prof. Dr. Oppeheimer başkanlığındaki 5700 kişilik bilim ordusu
çalışmalarını sürdürmüştür. Bu merkezde 1945 yılı başında bombanın esas maddesi olan saf uranyum
235 ve plutonyum 239’dan 50’şer kilogram elde edilmiştir.
1945 yılı Temmuz ayında dünyanın ilk atom bombası hazırlanmıştır. Bunlardan uranyum 235’ten
yapılan atom bombasına (little boy), plutonyum 239’dan yapılana ise (fat man) adı verilmiştir. Bu
bombalar saniyenin milyonda birinde, bir milyon kere milyon kilo kalori enerji açığa çıkarmaktadır. Bu
enerji havayı ısıtarak 12.000 m yüksekliğinde bir bulut meydana getirmekte, rüzgarlarından binalar
yıkılmakta ve 400 m çapındaki alanı eriterek ateş gölü haline getirmektedir.
Atom bombasının kullanılması: Amerika Birleşik Devletleri tarafından 6 Ağustos 1945 günü ilk
uranyum bombası Japonya’nın Hiroşima ve 9 Ağustos 1945'te plutonyum bombası Nagazaki'ye
atılmıştır. Bunun sonucunda Japonya teslim olarak İkinci Dünya Savaşından çekilmiştir. Bombaların
etkisi ile 300.000'den fazla insan ölmüş, 250.000 kişi yaralanmış ve radyoaktif ışınlardan zarar
görmüştür. Aradan 50 yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, halen bölgedeki korku ve huzursuzluk
sürüp gitmektedir.
Atom silahları patlayınca, hemen şiddetli bir rüzgar etrafa yayılır. Bu rüzgar beş saniye sürer. Sonra
etraftan buraya, ikinci bir rüzgar gelir. Bu rüzgarlar, binaları, ağaçları yıkar. Ancak kuvvetli çelik
çerçevelerle takviye edilmiş betonarme yapılar, bunlara dayanabilir. Gamma ışınları, kandaki
akyuvarları (lökositleri) tahrip edip, alyuvarların (hematilerin) üremesini men eder. Hiroşima’da bu
ışınlarla 9000 kişi ölmüştür ki, bu miktar, bütün zayiatın % 15’i kadardır. Patladığı yerden itibaren
birkaç kilometreye kadar şiddetli tesiri vardır. Otuz üç santimetre kalınlığında çeliğin, bir metre
betonun, yüz altmış yedi santimetre toprağın; atom bombası tesirinden korudukları tespit edilmiştir.
Bugün, tesiri daha fazla ve daha korkunç atom bombaları yapılmaktadır. Fakat, şimdi, atom
bambasından endişe ve korku kalmamış gibidir. Çünkü, haber alma merkezlerindeki radarlarda,
düşmanın bomba taşıyan uçağının harekete geçtiği görülür. Yerden idare edilen roket atılarak, tam
isabet ile, bomba, düşmanın memleketi üzerinde patlatılacak, onun bombası ile kendisi imha
edilebilecektir.
Haberleşmede meydana gelen ilerlemelerin sonucu olarak, radar merkezinde, herhangi bir şehirden,
bir üsten kalkan uçağın, cinsi, yüksekliği, hızı, uçuş istikameti, her an görülmektedir. Keşif uçakları ve
gemiler, düşmanın binlerce kilometre uzaktaki hareketi, ekranda seyredilmektedir. Tam isabetli roket
ve füzeler gönderilerek, düşmanın hareketi önlenmektedir.
Bugün ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, Pakistan, Mısır, Japonya ve Almanya bu savunma
vasıtalarını kendileri yapmaktadırlar. Müttefik oldukları memleketlerde de bu merkezler kurulmuştur.
Bugün atom bombasına sahip ülkeler ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin Halk Cumhuriyetidir. Bu
devletlerin elindeki toplam güç, Hiroşima’ya atılan ilk atom bambasının 500.000 katıdır. Buna karşılık
bu silahlardan korunma çareleri üzerinde de devamlı çalışılmaktadır.
Atom çekirdeğinde saklı olan bu muazzam enerji, akıllı insanları düşündürmektedir. 1956 yılında
Türkiye’ye gelip, atomda saklı muazzam enerji hakkında seri konferanslar veren atom alimi W.
Heisenberg sözlerini şöyle bitirmişti: “Bütün konferanslarımda atomdaki enerjiden nasıl istifade
edilebileceğini anlattım. Şimdi aklımıza haklı olarak şu sual gelmektedir. Bu muazzam kudreti, küçücük
yere kim ve nasıl koydu? Buna ancak metafizik (ilahiyat) cevap verecektir.” Buna hangi dinin cevap
vereceği kendisine sorulduğunda; “İslam dini cevap verir. Arkadaşım atom alimi Hahn ile aynı
fikirdeyiz.” demiştir.
ATOM ENERJİSİ (Bkz. Nükleer Enerji)
ATOM REAKTÖRÜ (Bkz. Nükleer Enerji)
ATOM SAATİ;
Alm. Atomische Uhr, Fr. Horloge Atomique, İng. Atomic clock. Atom veya moleküllerin titreşimlerini
kullanarak zamanı büyük bir hassasiyetle ölçen alet.
Zaman ölçümünde temel birim saniyedir. Saniye güneş gününün uzunluğuna bağlı olarak tarif
edilmiştir.
Ancak ilmi çalışmalar için daha ileri bir hassasiyet gerekmektedir.
Atom saatinin esasını, atom ve moleküllerinin belirli frekanslarda enerji emerek veya yayarak, enerji
alıp verebilecek duruma gelebilmeleri teşkil etmektedir.
Bir atom veya molekül sisteminden yüksek frekansta kararlı elektromanyetik dalgalar üreten ve maser
adı verilen bu cihazlar üzerindeki çalışmalar 1940 yılında başlamıştır. 1949’da ABD’nin Milli
Standartlar Bürosu, amonyak molekülünün özelliklerine bağlı olarak ilk saati imal etmiştir. 1955’te
İngiltere’de, frekansı, saniyede 9.192.631.750 devir olan sezyum ışını kullanılarak atom saati
yapılmıştır. Bu saatin hassasiyeti 1/1011 derecesinde olup, 1963 yılında milletlerarası zaman standardı
olarak kabul edilmiştir.
1960 yılında ABD’de 1/1012 hassasiyetinde hidrojen ışın maseri geliştirilmiş olup, hassasiyeti 1/1014e
yükseltmek için çalışmalar yapılmaktadır. 1/1014 hassasiyet üç milyon yılda bir saniyelik bir hataya
karşılık gelmektedir.
ATOM SANTRALİ (Bkz. Nükleer Enerji)
ATROPİN;
Alm. Atropin, Fr. Atropine, İng. Atropine. Tıpta kullanılan, zehirli ve kristal şeklinde bir alkolait. Atropin
maddesini tabiatta Atropa belladonna adlı, Türkiye’de “itüzümü” veya “güzelavrat otu” denilen bitki
grubu ihtiva etmektedir. Fazla alındığı zaman öldürücü bir zehir olan atropin, tıbbi tedavide sık
kullanılan bir maddedir.
Atropin ihtiva eden Atropa belladonna bitkisinin hülasasını, Venezuelalı kadınlar göz bebeklerini
büyütüp güzel görünmek için kullanırlardı. Orta Avrupa’da Atropa belladonna bitkisi “çıldırtan kiraz”
adıyla tanınmaktadır. Enfes bir kiraz gibi görünen bu bitkiyi genellikle çocuklar yanlışlıkla yiyerek
zehirlenirler. Bu bitkiye “Çıldırtan kiraz” denmesinin sebebi; güzel bir kiraz gibi görünmesi ve merkezi
sinir sistemine tesir ederek çeşitli belirtiler ortaya çıkarmasıdır.
Atropin birçok müstahzarın yapısına girerek tedavide kullanılan bir maddedir.
Atropin'in tedavide kullanıldığı yerler:
1. Mide-bağırsak hastalıkları,
2. Yukarı solunum yolu hastalıkları ve astım,
3. Organik fosfor bileşikleri ihtiva eden ilaçlarla olan zihirlenmelerde antidot olarak (zirai mücadelede
ve evlerde kullanılan haşere ilaçları),
4. Mantar zehirlenmelerinin büyük çoğunluğu, Amanita Muscaria adlı zehirli mantarın yenmesi ile olur.
Zehirlenmenin sebebi, mantarın ihtiva ettiği muscarin maddesidir. Bu zehirlenmelerde de atropin baş
ilaçtır.
Atropinin tedavide kullanılması yanında, atropinle olan zehirlenmeler de çok önemlidir ve tanınması
gerekir.
Atropin zehirlenmesi:
a) Merkezi sinir sistemi belirtileri: Heyecan, telaş, zaman- mekan mefhumunda şaşırma, dağınıklık,
etraftaki cisimleri yanlış idrak etme (illüzyon), korkulu bir ruh hali, gerçekte olmayan cisimleri görmek
ve hissetmek.
b) Vücutla ilgili belirtiler: Ağızda kuruluk, susuzluk hissi, konuşma ve yutkunma zorluğu,
gözbebeklerinde ileri derecede genişleme, bulanık görme, göziçi basıncında artma, yüz ve boyunda
kızarma, ateş, nabız sayısında artma, kan basıncında (tansiyonda) yükselme, idrar atılmada güçlük ve
buna bağlı idrar birikmesi, karında gerginlik. Bu zehirlenme belirtileri 10 miligram atropin alındığında
görülüp hatta bazan ölüme sebebiyet verebildiği gibi, 500 miligram atropin gibi yüksek doz alanlarda
ölüm olmayabilmektedir. Küçük çocuklar atropin zehirlenmesine, yaşlılar atropinin merkezi sinir sistemi
etkilerine karşı hassastır. Atropin vücutta etkisizleştirilirken hem karaciğerde parçalanır hem de
böbreklerde değişmeden atılır. Bu bakımdan karaciğer ve böbrek yetmezliği olanlarda çok ufak doz
çok tesirli olabilir.
Zehirlenme halinde yapılacaklar: Önce aktif kömür tozu verilmeli ve sür’atle mide yıkaması
yapılmalıdır. Zehirlenme belirtilerine karşı, vücut ısısı düşürülmeli, ağızdaki kuruluğu gidermeli, idrar
birikimini önlemek için sonda takılmalıdır. Merkezi sinir sistemi belirtilerine karşı ilaçlarla tedavi yapılır.
Bugün atropin zehirlenmesinde en çok kullanılan ilaç Fizostigmin adlı bir tabii maddedir.
Atropin zehirlenmesinde ölüm oranı % 1’den az olup, zehirlenme geçtikten sonra herhangi bir araz, iz
bırakmaz.
ATTAR (Aktar);
Alm. Kraemer, drogist, Fr. Droguiste, herboriste, İng. Herbalist. Baharat, güzel koku, şifalı ve sağlığa
faydalı bitkileri hazırlayıp satan kişi. Attarlar, günümüzde olduğu gibi eczanelerin bulunmadığı
zamanlarda sadece güzel koku satmazlar, ilaç yapımında kullanılan hayvani ve nebati bitkileri de
satarlardı.
Attarlar; ilaçları alıcının şikayetine göre bulundukları dükkanlarda kendileri hazırlardı. Bazan da alıcı
yapacağı ilacın hammaddesini kendisi attardan alır, ilacını yapardı.
Attarlar bugünkü modern eczacılığın çekirdeğini teşkil etmektedir. Bugün attarların sattığı maddelerin
çoğu halk hekimliğinde bulunmadığı gibi, eczacılıkta ve kozmetik sanayiinde kullanılmaktadır.
Attarlık babadan oğula geçen bir ocak mesleğidir. Günümüzde attarlık, kökçülük veya baharatçılık
ismiyle varlığını sürdürmektedir. Bunlar bazan dükkanlarında tütün, iğne, iplik, zarf vb. gibi küçük
eşyalardan da satarak varlıklarını devam ettirmeye çalışmaktadırlar.
ATTİLA (ATİLLA);
Beşinci asırda Avrupa’da yaşamış Hun hükamdarı. 395 yılında bugünkü Macaristan’da doğdu. Babası
Avrupa Hun Devletinin kurucusu olan Muncuk’tur. Çocukluğu ve gençliğinin bir kısmı barış rehinesi
olarak Roma’da geçti. Amcası Ruga’nın ölümü üzerine (434) ağabeyi Bleda ile birlikte doğuda Hazar
Denizi kıyılarından batıda Alpler ve Baltık Denizine kadar uzanan bir imparatorluğun başına geçti.
Kurnaz bir savaşçıydı, hileyi çok severdi. Acımasız ve çok gururluydu. Bir takım göçebe kavimleri,
Türkleri, Moğolları, Rusya ve Avrupa’nın diğer kavimlerini çevresinde toplayarak büyük bir savaş
devleti kurdu. Dünyanın tek hakimi olmak istiyordu. İlk iş olarak imparatorluğun batı bölümünü idare
eden ağabeyi Bleda’yı öldürdü (445). Merkezi Macaristan olmak üzere, Orta ve Güney Avrupa
üzerinde çok geniş bir alana yayıldı. Tasarladığı Dünya İmparatorluğunu kurmak için, Bizans’a (Doğu
Roma) saldırdı. 451 yılında yarım milyonluk ordusuyla İtalya’ya yürüdü. Paniğe kapılan bütün Avrupa
birleşti. Yapılan savaştan kesin bir netice alınamadı. Ertesi yıl birçok şehri ele geçirip, Roma’ya
yöneldi. Papanın ricaları ve ordusunun salgın hastalıklar yüzünden bitkin düşmesi üzerine Roma’yı
istiladan vazgeçti. Haraca bağlayarak geri döndü.
İldiko isminde bir kadınla evlendiği gece içtiği içki yüzünden şüpheli bir şekilde öldü (453). Ölümünden
hemen sonra koca imparatorluk dağıldı.
Hükümdarlığı sırasında bütün Avrupa’ya korku ve dehşet salmıştır. Avrupalılar kendisine “Allah’ın
gazabı” derlerdi. Ömrü savaşmakla geçen Attila, Avrupalı milletlerin efsanelerinde barbar, zalim,
acımasız ve çirkin biri olarak yer almıştır.
AVARIZ (Bkz. Tekalif-i Örfiyye)
AVARLAR;
Üçüncü ve dokuzuncu yüzyıllar arasında Orta Asya ve Avrupa’da önemli rol oynamış ve devlet kurmuş
eski bir Türk boyu.
Asya’da Hun İmparatorluğu çöktükten sonra 5. yüzyıl başlarında Avarlar İrtiş Irmağından Kore
Yarımadasına kadar uzanan sahada büyük bir devlet kurdular. Ancak 458 yılında Çinlilere yenilerek
kuzeye doğru çekildiler. 552 yılında da Büyük Türk Hakanlığı tahtını Bumin Kağan idaresinde Çinlilere
karşı ayaklanan Göktürklere kaptırdılar. Bu durumda Göktürklere boyun eğmek istemeyen Avarlar,
batıya göç ettiler ve 558 senesinde Volga Nehrinin doğusuna gelip yerleştiler. Güney Rusya Türklerini
biraraya topladılar. 568’de Orta Avrupa’ya gittikleri zaman başlarında Bayan-Kağan bulunuyordu.
Lombardlarla birleşen Avarlar, Macaristan’ı ele geçirdiler. Lombardların Kuzey İtalya’ya göç
etmelerinden sonra ise, bu ülkeye bütünüyle sahip oldular. Peşinden Ukrayna, Romanya, Bulgaristan,
Çekoslovakya, Sırbistan-Hırvatistan topraklarını içine alan büyük bir imparatorluk kurdular. Bizans
İmparatorluğunu üst üste mağlubiyete uğratan Bayan Kağan’ın orduları Konstantinopolis (İstanbul)
önlerine kadar geldi. 617 ve 626 yıllarında İstanbul iki defa kuşatma altına alındı ise de bir netice elde
edilemedi. Bu başarısızlıklardan sonra Avarların gerileme dönemi başladı. Avarlara bağlı kavimler,
Bizans’ın da desteği ile ayaklanarak topraklarını ele geçirmeye başladılar. Sekizinci yüzyılda
Bavyeralılar ile devam eden yirmi yıl savaşlarında Avarlar iyice zayıfladı. 791’de Frank Kralı
Charlemigne, Avarlar üzerine büyük bir sefer düzenledi ve hakimiyeti altına aldı. 805 yılında
düzenlediği son seferde ise, Avar Devletine son verdi.
Avarlar göçebe bir kavimdi. Diğer eski Türk beyliklerinde olduğu gibi Şaman inancına mensuptular.
Ancak Avrupa’da Frank istilası sırasında Hıristiyan olmuşlardı. Devlet yönetimi askeri nitelikte olup,
başta kağan bulunurdu. Askeri kuvvetleri atlı Avarlar ile Slav kavimlerinden teşekkül eden
piyadelerden oluşuyordu. Avarlarla ilgili eserlere Macaristan bölgesinde rastlanmaktadır. Yapılan
kazılardan elde edilen bilgiler Avarların Avrupa’da büyük bir topluluk halinde yaşadıklarını ve ölülerini
atlarıyla beraber gömdüklerini ortaya koymaktadırlar.
AVCILIK;
Alm. Jagerei, Fr. Chasse, İng. Hunting, stalking, shooting. Spor yapmak gayesiyle avlanan, avlanmayı
seven veya bunu kendine iş edinen kimselerin yaptığı iş.
Avcılar, insanlar tarafından evcil olarak beslenmeyen, vahşi veya yabani hayvan ve kuşları beslemek,
deri ve etlerinden istifade etmek, zararlarından kurtulmak veya hayvanat bahçelerinde beslemek üzere
avlar, yahud da tuzak kurarak yakalarlar. Bu işi, iz takib ederek, avın sesini dinleyerek gerekli yerlerde
tuzak kurarak yaparlar. Avcılık; kara ve su avcılığı olarak ikiye ayrılır. Yurdumuzda yürürlükteki
kanunlara ve kurallara uyularak yapılır. Milyonlarca meraklısı olan bu iş için avcılık kulüpleri
kurulmuştur.
Türkiye’de avcılık, av hayvanları bakımından üç kısma ayrılır. Büyük av; yivli silahlarla yapılır. Bu
avcılık hemen hemen 2000 m yükseklikteki bölgelerde olur. Buralarda bulunan dağ keçisi, ayı, dağ
koyunu gibi hayvanlar avlanır. Bu av türü memleketimizde pek yaygın değildir. Su ve su kenarı
hayvanları avcılığı; yabani kaz, ördek çeşitleri, toy vb. hayvanların avcılığıdır. Bu tür avcılığın yapıldığı
kuşların çoğu göçmen kuşlardır. Ördek, av mevsiminde hemen hemen her göl ve su kenarında
bulunur. Kış aylarında Konya Ovası, Akşehir, Altınova ve civarlarında kaz sürülerine çok rastlanır. Kaz
ve ördek avcılığı çok ustalık isteyen bir iştir, ayrıca bu, en zevkli av çeşididir. Dağ avı; meraklısı ve
tatbikçisi pekçok olan bir av çeşididir. Bu tür avcılıkta av tüfeği ile dağ ve ormanlık bölgelerde bulunan
çeşitli av hayvanları, takip edilmek suretiyle avlanır. Bu av çeşidi yurdumuzda çok yaygın, yaygın
olduğu kadar da bilgisizce yapılmaktadır. Her av hayvanının belirli bir avlanma zamanı vardır. Bu
hayvanlar ancak bu zamanlarda avlanırlar. Böylece hem hayvanların nesli tükenmemiş, hem de avcılık
kurallarına uyulmuş olur. Ne yazık ki yurdumuzda pekçok kimse bu durumun ehemmiyetinden
habersiz bir şekilde rastgele ve elinde tüfek önüne gelen her hayvanı avlamaktadır. Bu yüzden artık
bazı hayvanların nesli tükenmiş veya tükenmeye yüz tutmuştur. Avcıların unutmaması gereken en
önemli husus, av kurallarına harfiyen uymak, böylece nesli tükenmeye yüz tutmuş hayvanların
çoğalmasını sağlamaktır.
Yurdumuzda avlanan belli başlı kuş ve hayvanlardan bazıları şunlardır: Keklik, çil, bıldırcın, sülün,
turaç, toy, megzerdek, bağırtlak, güvercin, çulluk, ördek, kaz, tavşan, geyik. Bu hayvanların amansız
düşmanı olan hayvanlar ise; çakal, tilki, porsuk, gelincik, kokarca, ağaç ve kaya sansarı, yaban kedisi,
karga, saksağan ile yılanlardır.
Avcı olmak isteyenler, avcı kulüplerine dilekçe ile başvururlar. Derneğin tüzüğünde belirtilen şartları
yerine getirenler derneğe üye olurlar.
Suda avcılık: Nehir, göl veya denizlerde su ürünlerinin avlanmasıdır. Bu, su altı ve su üstü avcılığı
olmak üzere ikiye ayrılır. Su altı avı, balığı yerinde vurup kıyıya getirmek şeklinde olur. Bu spora deniz
altını araştırmak, filim ve fotoğraf çekmek gibi olanları da ilave edilebilir. Su altı avı, deniz veya
göllerde su seviyesinin 10-12 m altında, özel kıyafet ve aletlerle yapılır. Balık avcılığı için lüzumlu olan
avadanlıklar, komple satıldığı gibi ayrı ayrı da bulunmaktadır. Amatör balıkçılık için dört olta, bir iki
parekete, bir kepçe, bir kaç zoka ve iğne yeterlidir.
Yurdumuz suları, balık türleri bakımından çok zengindir. Yüzlerce balığın avlanması, mevsim ve
balıkların özelliklerine göre çeşitli şekillerde yapılır.
AVNİ (Yenişehirli);
On dokuzuncu yüzyıl divan şairi. 1826’da bugün Yunanistan sınırlarında kalan Yenişehir’de (Larissa)
doğdu. Asıl adı Hüseyin’dir. Fenarlı Sıdkı Ebu Bekr Paşanın oğludur. Tahsil durumu hakkında bilgi
yoktur. Fakat Arabi, Farisi ve Rumcayı biliyordu.Vidin valiliği sırasında Abdurrahman Sami Paşaya
katiplik yaptı (1853). Daha sonra İstanbul’a geldi. Beşiktaş Mevlevihanesi Şeyhi Nazif Dede’ye damad
oldu. Mustafa Nuri Paşanın Bağdat valiliği ve Irak müşirliği sırasında onunla birlikteydi. İstanbul’a
döndükten sonra, bir ara Gelibolu’ya gitti. Tekrar İstanbul’a döndü. Ömrünün son zamanlarını Üsküdar
Bidayet mahkemesi azası olarak geçirdi. Eşi ve oğlunun arka arkaya ölmeleri üzerine maddi ve
manevi yönden çok sarsıldı ve ömrünün son zamanlarını sıkıntı içinde geçirdi. 7 Ekim 1883'te
İstanbul'da vefat etti. Vasiyeti üzerin Eyüp'te Bahahireye Dergahı semahanesine defnedildi.
Hüsameddin ve Muhsine adlı iki çocuğu vardı.
Mevlevi yolunda olan Avni, derviş bir hayat yaşayıp şöhretten kaçmıştır. Bu sebepten eserlerini
yayınlamamıştır.
Eserleri:
Divan: Üç bin beytten fazladır. Damadı Şevki Bey tarafından bastırılmıştır. Mesnevi Tercümesi:
Mesnevi’nin ilk üç cildinin mensur olarak Türkçeye tercümesidir. Ab-name: İkinci Abdülhamid Hana
sunulmuş manzum-mensur dilekçe mahiyetinde bir eserdir. Mir’at-ı Cünun: Mesnevi türünde mizahi
şiirlerdir. Ateşgede: Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ına nazire olarak yazdığı mesnevi tarzında bir eserdir.
Avni Beyin kıymetli bir şair olduğu çeşitli yazarlar tarafından bildirilmiştir. Türkçe şiirleri yanında Farisi
şiirleri de başarılıdır. Ancak mütevazi bir hayat yaşadığından şairler arasında layık olduğu yeri
alamamıştır. On dokuzuncu asırda batı şiirine özenen şairler, divan şiirine ve divan şairlerine gereken
önemi vermemişler ve cephe almışlardır. Bu kutuplaşma içinde Yenişehirli Avni eski şiirimizi devam
ettirenler grubunda olup, Encümen-i Şuara arasında yer almıştır.
Rubai
Bu deyr-i fenadan ki mükedder gitdim
Dil-haste vü dil-figar u muğber gitdim
Bu amed ü şüdde ihtiyarım yokdur
Mecbur gelip cihana muztar gitdim
(Bu geçici dünyadan kederli, gönlü hasta ve yaralı hatta küskün gittim. Bu geliş-gidiş benim elimde
olmadığından, cihana gelişim mecburi olduğu gibi, ayrılışım da sıkıntı iledir.)
AVRUPA;
Okyanusya kıtasından sonra dünyadaki kıtaların en küçüğü. Avrupa sınırlarının, nereden başladığına
dair, kesin bir sınır birliğine varılamamıştır. Ancak Hazar Denizinden Kuzey Buz Denizine kadar
uzanan Ural Dağları Avrupa'dan sayılmaktadır. Avrupa; güneydoğuda Kafkas Dağları, Karadeniz,
Marmara Denizi, Boğazlarla Asya kıtasından ayrılır. Güneybatıda ise Akdenizle sınırlanır. Kuzeyinde
Kuzey Buz Denizi, batı ve kuzeybatısında Atlas Okyanusu vardır. 10.600.000 km2lik yüzölçümü ile
toplam kara alanlarının % 15'ini kaplar.
Tarihi
Avrupa'ya ilk gelenler muhtemelen Asya'dan gelip yerleşmişlerdir. Bilinen ilk Avrupa medeniyeti M.Ö.
8. yüzyılda Yunanistan'da başlar. Yunanlılar M.Ö. 5. yüzyılda en parlak devirlerini yaşamışlar ve
Makedonya Kralı Büyük İskender, Anadolu, Mısır, Mezopotamya ve Hind kıyılarına kadar seferler
yapmıştır. Yunanlıların yıkılmasından sonra kurulan Roma İmparatorluğu, Akdeniz ülkelerinin
tamamını, Almanya içlerine ve Britanya adalarına kadar olan yerleri ellerine geçirmiştir. Romalılar
zamanında Hıristiyanlık, resmi devlet dini olmuştur. Roma İmparatorluğunun 395 yılında ikiye ayrılması
ve Germen kabilelerinin göçleri Avrupa'nın siyasi tablosunda büyük değişiklikler meydana getirdi. Bu
göçler neticesinde Ostrogoslar ve Lumbartslar İtalya'ya, Franklar Fransa'ya, Vizigotlar İspanya'ya,
Anglo-saksonlar ise Güney İngiltere'ye yerleştiler. 711 yılında Müslümanlar Tarık bin Ziyad'ın
önderliğinde İspanya'da hakimiyet kurmuşlardır. Müslümanların İspanya'daki hakimiyetleri 16. yüzyıla
kadar sürmüştür. Müslümanların ilim ve kültürleri, Avrupa'da rönesansı hazırlamıştır. Charlemange
adlı bir Germen (742-814), Almanya ve Fransa'yı içine alan büyük bir Germen İmparatorluğu kurdu.
Daha sonra İtalya'yı da ele geçirdi. Slavlar, Bohemya, Polonya ve Rusya'da krallık kurdular.
Normanlar; Fransa, Sicilya, İngiltere ve Doğu Avrupa'nın birçok yerlerinde krallıklar ve prenslikler
kurarak bütün Avrupa'yı altüst ettiler.
Ortaçağ müddetince Avrupa'da bir kilise hakimiyeti vardı. Krallar dahi kiliseye karşı koyamıyor ve kilise
karşısında aciz kalıyordu. Papazların çağrısı üzerine on ikinci yüzyıldan itibaren Kudüs'e kanlı Haçlı
seferleri başladı ve defalarca tekrarlandı. Bu seferlerde Haçlılar yüz binlerce suçsuz insanın,
çoluk-çocuk demeden kanını döktüler. Haçlı seferleri esnasında Avrupalılar, Şarktaki İslam kültür ve
medeniyetini tanıdılar ve bunları Avrupa'ya taşıdılar. On üçüncü yüzyıldan itibaren hızla gelişip, Viyana
kapılarına kadar varan Osmanlıların Avrupa üzerinde yılarca tesiri olmuş ve Avrupa'nın siyasi
olaylarında Osmanlı Devleti mühim rol oynamıştır. On beşinci yüzyılda Martin Luther ve arkadaşlarının
başlattığı Protestanlık hareketi, Amerika ve Ümid Burnunun keşfi Avrupa'nın siyasi ve sosyal
hayatında önemli değişiklikler meydana getirdi. 1789'da Fransa İhtilali, Napolyon'un Avrupa savaşları,
bilhassa milliyetçilik ve demokrasi hareketleri Avrupa üzerinde büyük etkiler meydana getirmiştir.
Balkan devletlerinin bağımsızlıklarını kazanması, Prusya, liderliğinde kuvvetli bir Alman Devletinin
kurulmasını sağlamıştır. Osmanlı Devleti bu durumdan etkilenmiştir. Birinci Dünya Savaşı (1914-1918)
sonunda, Almanya, batı, doğu ve kuzeydeki birçok toprağını kaybetti. Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu parçalandı ve yıkıldı. Rusya'da 1917 Bolşevik İhtilali ile batıda Polonya, Çekoslovakya,
Finlandiya, Litvanya ve Romanya devletleri kuruldu. İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) Avrupa'nın ve
özellikle İngiltere'nin dünya üzerindeki üstünlüğünün sonu, ABD ve SSCB'nin dünya siyaseti
üzerindeki nüfuzunun artması ile sonuçlanmıştır.
Fiziki Yapı
Dağları: Kuzeyde İskandinavya'daki dağları sayılmayacak olursa, Avrupa'daki dağları Alp dağ
silsilesine bağlı dağlar teşkil eder. Bu dağlar. İsviçre'de Alp Dağları, İtalya'da baştan başa uzanan
Apeninler, Karpatlar, Pireneler, Balkan Dağları adını alan Pindus, Dinar ve Rodolp dağlarından
meydana gelir. Doğuda Ural Dağları, Hazar Denizinin batısında Kafkas Dağları yer alırlar. Kuzeyde yer
alan, İskandinavya Dağlarının yüksekliği 2500 metreyi pek geçmez. Avrupa'nın en yüksek noktaları,
Fransa-İtalya sınırındaki Mont Blanc Tepesi (4810 m), İsviçre'nin Monte Rosa Tepesi (4634 m),
Pirenelerde Anete Tepesi (3404 m)dir. Avrupa'da pekçok yanardağ faaliyet göstermiştir. İtalya'daki
Vezüv, Stromboli ve Etna yanardağları faal haldedirler. Yüz seneye yakın zamandan beri faaliyetine
devam eden Volkono Adası, yanardağ kelimesine "volkan" adının verilmesine sebep olmuştur.
Geçmiş senelerde, yanardağların faaliyetleri yanında Akdeniz bölgesinde büyük zelzeleler
görülmüştür. Bilhassa Portekiz'in Tağus Vadisinde, Güney İtalya ve Sicilya, Malta, Yugoslavya,
Yunanistan, Ege adalarında büyük zararlara sebeb olan zelzeleler olmuştur.
Ovaları: Avrupa'nın en büyük ovaları doğu bölgesindedir. En önemlileri; Dinyeper, Volga ve Don
nehrinin suladığı Ural Dağlarına kadar uzanan geniş düzlüklerdir. Bu ovaların bir bölümü Pripet
Bataklıkları ile kaplıdır. Orta Avrupa'da, Macar, Eflak ve Po Ovaları, Britanya'nın güneyi, Fransa,
Almanya ve Polonya'nın kuzeyindeki ovalar da önemlidir.
Akarsuları: Avrupa'nın yen uzun ırmağı Volga'dır. Kuzeydoğu Avrupa'daki Valday Yaylasından doğan
Volga, doğu yönüne akarak, Hazar Denizine dökülür. Volga'dan sonra Karadeniz'e dökülen Tuna
Nehri, kıtanın en önemli akarsuyudur. Don, Dinyester ve Dinyeper nehirleri de Karadeniz'e dökülür.
Avrupa'nın kuzeybatısındaki ırmaklarından Ren ile Elbe, Kuzey Denizine; Sen ise, Manş Denizine
dökülür. Güneyindeki ırmaklar,Kuzey Denizine dökülen Peçora, Dvina; Baltık Denizine dökülen, Oder;
Kuzey Denizine dökülen Weser ile Meuse'dir. Fransa'da akan Zoire Irmağı ise Atlas Okyanusuna
dökülür. Peçora Irmağı Ural Dağlarından çıkar.
Gölleri: Avrupa'daki göllerin tamamı Baltık Denizi çevresindedir. En büyüğü Rusya'daki Ladoga,
Ongega, İsveç'deki Vener gölleridir. Finlandiya'daki göller ise Enare ve Ulea'dır.
İklim ve Tabii Kaynakları
Kuzey kutup bölgesinde dar bir kısım hariç, Avrupa'da genel olarak ılıman bir iklim hakimdir. Başlıca 4
iklim bölgesine ayrılır: 1)Kuzey Buz Denizi kıyıları:Burada sıcaklık daima 0°C'nin altındadır. 2)Batı
Avrupa:Burada yıllık sıcaklık farkları az olan okyanus iklimi hakimdir. 3)Orta Avrupa:Burada, denizin
uzak olması sebebiyle kışları çok soğuk, yazları da sıcak geçen kara iklimi görülür. 4)Akdeniz kıyıları:
Burada Akdeniz iklimi hüküm sürer.
Bitki örtüsü: Yüksek dağlarda, Alpler'de kendilerine has bitki örtüsüne rastlanır. Ormanlar ekseriya
kozalaklı ağaçlardan meydana gelmiştir. Güneydoğu Norveç'ten, İsveç, Finlandiya, Rusya, Kuzey
Almanya ve Polonya'ya kadar olan sahayı bu ormanlar kaplarlar.
Akdeniz bitkileri, bu iklimin görüldüğü yerlerde rastlanır. Don olmayan yerlerde zeytin ağacı boldur.
Halep çamı ve diğer çam türleri kıyılarda pek çoktur. İspanya ve Portekiz'de mantarlı meşe,
yapraklarını dökmeyen meşeler ise, diğer bölgelerde yaygındır.
Fundalıklar çok azdır. Fransa'da ve diğer bazı yerlerde rüzgarlara açık sırtlar çam ağaçları dikilerek
orman haline getirilmektedir.
Batı Avrupa'da çayırlar çok yaygındır.Portekiz ve Kuzey İtalya gibi yerlerde de çayırlar görülür. Garik
adı verilen bodur kekik otları, diğer kokulu bitkiler, cüce lavanta, bitki örtüsünün en yoksul
sayılanlarıdır. Bunlara Güney Fransa, İtalya, Dalmaçya, Yunanistan ve Malta'da rastlanır.
Hayvanlar: Avrupa'da yabani hayvanlar genellikle soylarını tüketmiş, bunun yerine evcil hayvanların
yetiştirilmesine önem verilmiştir. Sığır, at, koyun, keçi, kümes hayvanları en çok beslenen evcil
hayvanlardır.
Nüfusun az olduğu dağlık yerlerde yabani hayvanların bazılarına rastlanır. Karaca, alageyik, geyik en
çok görülenlerdendir. Bizon Polonya'da, Mus kuzey bölgelerinde vardır.
Etciller familyasından olan gelincik, kokarca, zerdeva, kaya sansarı, su samuru, porsuk, bozayı, çakal,
kurt, tilki, vaşak, yaban kedisi Avrupa'da yaygındır. Kemiricilerden, çeşitli sıçan türleri, sincap, kirpi,
köstebek de vardır. Avrupa kuş bakımından zengindir. Güvercin, kartal, kırlangıç, bülbül, kanarya,
baykuş, ispinoz gibi güzel öten kuşlar her yerde bol olarak görülür.
Madenler: Az veya çok çeşitli madenler bulunur. Bol bulunan madenler; demir, krom, boksit, kurşun,
kömür, alüminyumdur. Altın, gümüş az bulunur. Avrupa'da ihtiyaca cevap verecek kadar petrol elde
edilir. Kömür, Batı Avrupa'da, Kuzey Ren-Westfalten alanında çoktur. Fransa'da Pas de Calais,
Belçika'da Sambre-Meuse en büyük kömür alanıdır. İtalya'da, Sardunya'da ve İspanya'da kömür
madenleri vardır. Doğu Almanya'daki Saksonya, Polonya'daki Yukarı Selazya, Uralların batısındaki
kömür yatakları en önemli olanlarıdır. Kuzey Denizinde bulunan petrol son yıllarda Avrupa'yı petrol
alanlarında üretici durumuna geçirmiştir. Batı Almanya, Hollanda ve Avusturya'da çıkan petrol
önemsizdir. Tabii gazın her geçen gün önemi artmaktadır.Kuzey Denizinden elde edilen tabii gaz,
İngiltere'de, Gaskonya'dakiler de Batı Avrupa'da kullanılmaktadır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Avrupa'da 700 milyon civarında insan yaşamaktadır. Asya'dan göç ederek Avrupa'ya yerleşenler çok
olmuştur. Çoğunluğu beyaz ırkın teşkil ettiği Avrupa'da çeşitli insan tipleri vardır. Kuzey Denizi ile
Baltık Denizinin çevrelerindeki insanlar uzun boylu, sarı saçlı ve mavi gözlüdürler. Bu tip insanlar asıl
Avrupa özelliğini taşır. Doğu Avrupa halkı genellikle orta boylu esmer veya sarışın, elmacık kemikleri
çıkık insanlardır. Alplerde yaşayanlar, kısa boylu, beyaz benizlidirler. Akdeniz çevresinde yaşayanlar,
kısa boylu, esmer, siyah gözlü, siyah saçlı insanlardır.
Avrupa'da çeşitli insan tipleri olduğu gibi, çeşitli dini inançlar da dikkati çeker. Çoğunluk çeşitli
mezheplerdeki Hıristiyanlardadır. Son yıllarda bilhassa aydınlar arasında İslamiyet hızla yayılmaktadır.
Nüfus, sanayi bölgeleri ile kömür havzalarının bulunduğu yerlerde çok kalabalıktır. Ruhr Havzası,
Kuzey Fransa'daki Pas de Calais kömür bölgesi, Doğu Almanya'daki Saksonya, Polonya'daki Yukarı
Silezya, Batı Çekoslavakya kömür bölgeleri nüfusun toplandığı kalabalık bölgelerdir. Bunlardan başka
Rotterdam, Antwerb, Hamburg, Göteburg, Leningrand, Barselona, Napoli, Londra, Moskova,Madrid,
Roma,Paris gibi yerler de kalabalıktır.
Avrupa'nın Turistik ve Tarihi Yerleri
Avrupa, tarih ve turizm bakımından çok zengindir. Fransa'daki Lourve Müzesi dünyanın en zengin
sanat ve tarih hazineleriyle doludur. Londra'daki Britsh Museum, paha biçilmez eserlerle, tarihi sanat
hazineleriyle doludur.
Avrupa'nın her sene binlerce turist çeken şehirlerinden birisi de İstanbul'dur. Burası Osmanlıların
kültür, medeniyet, sanat özelliğini ihtiva eden ve sayısız minareleriyle, camileriyle, medreseleriyle,
saraylarıyla dolu bir şehirdir. Osmanlıların Viyana önlerine kadar olan topraklarda bıraktığı eserler,
bugün bütün dünyanın ilgisini çekmekte ve bu eserleri anlatan kitaplar Nobel Edebiyat ödülünü
almaktadırlar.
Ekonomi
Avrupa'da endüstri çok gelişmiştir. Endüstri merkezleri; Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya, Hollanda,
İsveç ve İtalya gibi ülkelerdir. Endüstrinin yanında tarım da önemli bir yer tutar. Buğday, patates, çok
yetiştirilir. Güney Avrupa, üzüm, zeytin, portakal bakımından zengindir. Kuzey deniz suları dünyada en
çok balık bulunan yerlerden biridir. İngiltere Norveç arasındaki Doggar Bank, Norveç kıyıları, İzlanda
açıkları balıkçılığın en çok yapıldığı bölgelerdir. Morina, pisi, ringo, dil balıkları en çok avlanan
balıklardır. İspanya ve Portekiz'in çok avladıkları sardalya ve turna balıklarından konserve yapılır.
İngiltere, Portekiz, İspanya, İzlanda Norveç, Almanya ve İsveç'in gelişmiş modern balık av filoları
vardır.
Ulaşım: Avrupa'da ulaşım hızla ilerlemiştir. Dünyanın en modern hızlı ulaşım araçlarına sahiptir. Bütün
devletler hava, kara yoluyla birbirine bağlı olduğu gibi diğer ülkelerle de bağlantılıdır. Demiryolları her
ülkede farklı olmakla beraber, kıtayı sarmıştır. Limanlardan da bütün dünyaya deniz yolu bağlantısı
vardır. Avrupa'da son sistem haberleşme cihazları kullanılır.
AVRUPA GÜVENLİK VE İŞBİRLİĞİKONFERANSI (AGİK);
1973'te içerisinde Türkiye'nin de bulunduğu 35 ülkenin arasında Avrupa'da bir savunma güvenlik ve
işbirliği sistemi kurmak gayesiyle, konuların tartışıldığı konferanslar organizasyonu. Bu konferanslarda
alınan kararların, imzalanan nihai senedlerin, ülkeleri bağlayıcı bir özelliği yoktur. Ancak bu senetler
İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan devlet sınırlarını dokunulmaz olarak kabul etmektedir.
Sovyetler Birliği daha 1950'li yıllardan başlayarak, Doğu Avrupa'da egemen olması için yaptığı
savaşları meşrulaştırmak sebebiyle Avrupa Güvenlik Konferansının toplanması için uğraşıyordu.
1970'li yıllarda doğu ile batı arasında bir yumuşama başlaması, böyle bir konferansın toplanmasına
mani oldu. Daha sonra 1972 ileHaziran 1973 tarihleri arasında gündem tayin edilmek üzere büyük
elçiler seviyesinde hazırlık görüşmelerine başlandı.
AGİK'in üç kademede gerçekleşti: 3-7 Temmuz 1973'te Helsinki'de organize edilen ilk toplantı, dışişleri
seviyesinde yapıldı. Uzmanların konferans belgelerinin taslağını hazırladıkları 18 Eylül 1973'ten 7
Temmuz 1975'e kadar Cenevre'de süren ikinci safhası oldu. Üçüncü ve son olarak 31 Temmuz-1
Ağustos 1975'te Helsinki'de organize edilen doruk toplantısı oldu. Bu son toplantıya 35 ülkenin devlet
veya hükümet başkanları katıldılar. Hazırlanan ve Helsinki Nihai Senedi olarak bilinen belgeyi
imzaladılar.
1975'te imzalananHelsinki Nihai (Sonuç) Senedindeki imza altına alınan maddeler şunlardır:
İşletme kurma ve ekonomik faaliyetlere ilişkin karalarda bağımsızlık,
Bireylerin ekonomik faaliyete katılmasında özgürlük,
Kamu ve özel sektör işletmelerine rekabed edebilmeleri için eşit muamele.
Üretim araçlarına ulaşmada, hammadde temininde ve personele ilişkin kararları almada serbest olma.
Bu makro önlemlere ek olarak finans ve hukuk alanlarında aşağıdaki düzenlemeler teklif edildi.
Modern bankacılık sisteminin geliştirilmesi,
Çifte vergilendirme sistemini engellemek için ikili vergi anlaşmaları yapılması ve amortisman
konusunda ortak uygulamanın benimsenmesi.
Piyasa ekonomisi modeline uygun şirketler hukukunun düzenlenmesi,
İş hukukunun yeniden gözden geçirilmesi,
İşletmeler arası anlaşmazlıklar olduğu takdirde uluslararası hakemlik sistemine başvurulması,
Üye ülkelerdeki ulusal hukuk sistemlerini mahkeme kararlarının tanınmasını sağlayacak şekilde
düzenlemeler.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansında tartışılan konular SEPET adı verilen üç bölümden meydana
gelmektedir. Birinci Sepet'te güvenlik, ikinci sepette ekonomik işbirliği, üçüncü sepette ise insan
haklarına yönelik konular ele alınmaktadır.
AGİK uzun süreli tesirli olması için 1975'te konferansa katılan 35 devlet, düzenli olarak bir araya gelme
kararı aldılar. Bu karardan sonra ilk toplantı Ekim 1977-Mart 1978 Belgrad'da oldu. İkinci konferans
1980 Kasımında Madrid'de güç şartlar altında toplandı. Çünkü bu tarihlerde Sovyetler Birliği
Afganistan'a müdahalesi dolayısıyla, Helsinki Nihai Senedinde geçen şartlara uymayışı sebebiyle,
konferansın toplanmasını istemiyordu. Buna rağmen AGİK Konferansı toplandı ve dünya meseleleri
derinlemesine tartışıldı. 1981 ve 1982 yıllarında AGİK toplantıları yapılamadı. Üçüncü AGİK izleme
toplantısı 1986 yılında yapıldı.
19-21 Kasım 1990 tarihlerinde 34 ülkenin katılmasıyla Paris'te AGİK zirve toplantısı yapıldı. 21 Kasım
1990 tarihinde AGİK Toplantısına katılan ve Paris Yasası diye bilinen belgeyi imzalayan devletler
şunlardır: Almanya Federal Cumhuriyeti, ABD, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Kanada, Kıbrıs Rum
Yönetimi, Danimarka, İspanya, Finlandiya, Fransa, İngiltere ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı,
Yunanistan, Macaristan, İrlanda, İzlanda, İtalya, Lihtenştayn Prensliği, Lüksemburg, Malta, Monako
Prensliği, Norveç, Hollanda, Polonya, Portekiz, Romanya, San Marino, Vatikan, İsveç, İsviçre,
Çekoslavakya, Türkiye, SSCB, Yugoslavya.
En son olarak 9 Temmuz 1992 tarihinde Helsinki'de 51 ülkenin katılmasıyla AGİK zirve toplantısı
yapıldı. Bu konferansta Bosna-Hersek'te Sırpların katliamını durdurmak ve Avrupa'da barışı devam
ettirme konusunda devlet ve hükümet başkanları çeşitli görüşleriini açıkladılar. Bu konferansta
Yugoslavya'nın üyeliği askıya alındı.
AVRUPA İNSAN HAKLARI DİVANI;
Alm. Menschenrechtsrat Europas, Fr. Conseil Européen des droits humanis, İng. European human
rights council. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle kurulan milletlerarası mahkeme. Avrupa
Konseyinin yargı organı olan Avrupa İnsan Hakları Divanı, 1959 yılında kuruldu. Avrupa Konseyine
üye olan devlet sayısı kadar yargıcı bulunan divana yalnızca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve üye
devletler başvurabilirler. Konseyin Danışma Meclisi, bu yargıçları üye devletlerce sunulan listelerdeki
adlar arasından dokuz yıl müddetle vazife yapmak üzere seçer. Divana yalnız devletler başvurabilir.
Başvuru yolu ferdlere kapalıdır. Ancak, bağlı oldukları devletin divanın mecburi yetkisini kabul
etmesinden sonra üye devletin vatandaşları devlet aleyhine komisyona başvurabilirler. Komisyon
başvuru üzerine meseleyi divana götürebilir. Divan ancak yetkisini ayrı bir bildiriyle kabul etmiş olan
devletler arasındaki uyuşmazlıklara bakar. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi divan kararlarının
uygulanmasını denetler.
AVRUPA İNSAN HAKLARI KOMİSYONU;
Alm. Menschenrechtskommission Europas, Fr. Comission Européenne des droits, İng. European
human rights commission. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre kurulmuş olan yarı mahkeme
niteliğinde organ. Komisyonun, sözleşmeye taraf olan devletlerin sayısı kadar üyesi vardır. Bu üyeler,
Avrupa Konseyinin parlamenter organı olan Danışma Meclisinin hazırladığı listeye göre Bakanlar
Komitesince altı yıllık bir zaman için seçilirler. Üyeler, Komisyonda vatandaşı bulundukları devlete
karşı da bağımsız olarak vazife yaparlar. Komisyona hem sözleşmeye taraf devletler hem de fertler
başvurabilirler. Sözleşmeye taraf olan her devlet başvurusunda taraf olan başka bir devleti
sözleşmeye aykırı davranmakla suçlayabilir. Fertlerin Komisyona başvurabilmesi için iki temel şart
vardır: 1) Aleyhine başvurulan devlet, fertlerine bu hakkı tanımış olmalıdır. 2) Komisyona başvurmak
isteyen kişi kendi ülkesindeki yargı yollarının hepsine başvurmasına rağmen hakkını elde edememiş
olmalıdır.
Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun tam bir yargı organı olup olmadığı tartışılmaktaysa da, komisyon
üyeleri ferdi başvurunun kabul edilebilirliği hususunda kesin karar verirken yargıç gibi hareket ederler.
Komisyon 1958 senesinde meşhur Lawless olayında verdiği kararda da kendisini milletlerarası bir
mahkeme olarak ortaya koymuştur. Bununla beraber komisyon ferdi başvuruları inceledikten sonra
önce barışçı yollardan çözüm arar. Böyle bir çözüm bulunamazsa, mesele, Avrupa İnsan Hakları
Divanına götürülür. Komisyona yapılan başvuru Divanın yargı yetkisini kabul etmiş olmayan bir üye
devlet aleyhine yapılmışsa, bu durumda Komisyon dostça çözüm bulunamadığı hallerde görüşünü bir
raporla Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine bildirir.
Komisyon, sözü edilen son kararlarının bir hüküm gibi, kesin ve bağlayıcı olmaması sebebiyle,
mahkeme değil, yarı mahkeme özelliğinde bir organ sayılmaktadır. Türkiye, 1987 senesinde Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlarının komisyona ferdi olarak başvuruda bulunma hakkını kabul etmiştir.
AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ;
Alm. Abkommen der Menschenrechte Europas, Fr. Contrat Européen des droits hummans. İng.
European Human rights Agreement. Avrupa Konseyi üyesi devletler arasında 4 Kasım 1950'de
Roma'da imzalanan İnsan haklarını ve temel hürriyetleri korumaya ilişkin sözleşme. Tam adı; "İnsan
Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korumaya İlişkin Sözleşme"dir. Bu milletlerarası sözleşme 3 Eylül
1953'te beş ek protokolle yürürlüğe girmiştir. Türkiye bu sözleşmeyi 10 Mart 1954 tarihinde çıkardığı
bir kanunla onaylamıştır. Bu kanun 19 Mart 1954 tarih ve 8662 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanmıştır.
Şu anda Avrupa Konseyine üye olan 21 ülkeden 20'si sözleşmeye katılmıştır. Konseyin yeni üyesi
Liechtenstein ise henüz sözleşmeye taraf değildir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kişinin belli başlı medeni ve siyasi haklarını geniş bir şekilde garanti
(güvence) altına almıştır. Sözleşmenin birinci bölümünde korunması öngörülen hak ve hürriyetler
şunlardır:
Yaşama hakkı ve beden bütünlüğünün korunması hakkı; özgürlük ve güvenlik hakkı; adalete uygun bir
biçimde yargılanma hakkı; özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı; meskenin (konutun) ve
haberleşmenin gizliliğinin korunması hakkı; düşünce, vicdan ve din hürriyeti; ifade hürriyeti; toplantı,
dernek ve sendika kurma hürriyeti; sözleşmede tanınan hak ve hürriyetleri ihlal edilen her ferdin milli
yargı organlarına başvurma hakkı; mülkiyet hakkı.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf olan devletler makul zaman aralıklarıyla ve gizli oyla serbest
siyasi seçimler yapmayı kabul ve taahhüt etmişlerdir. Sözleşme, işkence, insanlığa aykırı ve onur kırıcı
muamele ve ceza uygulamasını, ayrıca köleliği ve ceza kanunlarının geçmişe etkili olarak
uygulanmasını da yasaklamıştır.
Kabul edilen bir ek protokol başka hakları da düzenlemiş ve yasaklar koymuştur. Buna göre hiç kimse
hukuka uygun olmayan bir yükümlülüğü yerine getirmediği için hürriyetinden alıkonulamaz. Herkes
serbest dolaşım ve meskenini seçme hakkına sahiptir. Hiç kimse kendi yurdundan zorla çıkarılamaz;
yabancı asıllı olanları kitle halinde göçe zorlamak yasaktır.
Sözleşmede ve ek protokolde sayılan hak ve hürriyetler açık seçik tanımlanmış olmadığı halde,
bunların hangi şartlar altında sınırlanabileceği ve hangi durumlarda askıya alınabileceği kesin bir
şekilde belirlenmiştir. Sözleşmenin bu konuda kullandığı formül şöyledir: Bir hakkın kullanılması
demokratik bir toplumda mecburi tedbir olarak, milli güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin,
başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması ancak kanunla kısıtlanabilir.
Sözleşmede ayrıca özel sınırlama sebepleri de açıklanmıştır. Bu yüzden sözleşmenin, Avrupa'nın
demokratik rejimlerinin korunması, birlik ve bütünlüğünün sağlam temeller üzerine oturtulması
gayesinin yanı sıra, devletlerin egemenliğinin pek fazla kısıtlanmamasını sağlama gayesine de yer
verilmiştir.
Sözleşmenin milletlerarası hukuk alanında getirdiği en önemli yenilik, kişilerin ferdi başvuru hakkını
tanımış olan devlet aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna dilekçe verebilmesidir.
Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinde ideal prensipler yer almışsa da halen uygulanması hususunda
pekçok pürüzler bulunmaktadır. Bilhassa Avrupa Konseyine üye olan ülkelerin diğer ülkelere karşı çifte
standard uygulamaları sebebiyle insanlık huzur ve mutluluk dolu günleri hasretle beklemektedir.
Pekçok insanlar evlerinden ve yurtlarından kovulmakta, kendi dinlerine ve öz değerlerine sahip
çıktıkları için ya horlanmakta veya cezalandırılmaktadırlar. İnsan hakları sözleşmesi savunucusu
devletler ise bunları zevkle seyretmektedirler.
AVRUPA KONSEYİ;
Alm. Europarat, Fr. Conseil d’Europe, İng. Council of Europe. 5 Mayıs 1949 Londra’da imzalanan
Avrupa Konyesi Statüsü ile kurulan siyasi alandaki en önemli Avrupa teşkilatı. Kurucusu 10 devlet
olup, bunlar; Belçika, Danimarka, Fransa, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç ve
İngiltere’dir. Kurucu devletlerin çağrısı ile Türkiye ve Yunanistan aynı yılın Ağustos ayında, İzlanda
1950’de, Almanya 1951’de, Avusturya 1956’da, Kıbrıs 1961’de, İsviçre 1963’te, Malta, İspanya ve
Portekiz 1977’de ve en son olarak da Liechtenstein 1978’de teşkilata katıldılar.
Yunanistan siyasi rejimi dolayısıyla geçici bir süre için konseyden ayrılıp (1969), daha sonra geri
döndü (1974).
Avrupa Konseyi statüsünün birinci maddesi: “Avrupa konseyinin gayesi, üyeleri arasında müşterek
varlıkları olan ilke ve prensiplerini korumak, yaymak, iktisadi ve siyasi gelişmelerini (ilerlemelerini)
sağlamak için daha sıkı bir birlik meydana getirmektir. Bu gayeye ulaşmak için müşterek meseleler
müzakere edilecek (tartışılacak), anlaşmalar yapılacak, ictimai ve kültürel sahalarda, hukuki ve idari
meselelerde birlikte hareket edilecek, insan haklarıyla temel hak ve hürriyetler korunacak ve
geliştirilecektir. Milli savunma ile ilgili meseleler, Avrupa Konseyinin yetkileri arasına girmemektedir.
Konsey’in nihai gayesi tek bir Avrupa devletine ulaşmaktır.”
Avrupa Konseyi üyeliği, Konsey’in statüsündeki belirtilen siyasi rejime ve idare tarzına uygun diğer
Avrupa ülkelerine de açık bulunmaktadır. Avrupa ülkesi olmayanlar konseye üye olamazlar.
Konsey’in temel statüsünde ifade edilen Avrupa birliğinin temeli olarak düşünülen kültürel birliğin
esasları Avrupa’nın müşterek tarihinden kaynaklanmaktadır. Bu kaynakları kısaca şöylece ifade
olunmaktadır:
"Konsey, Avrupa devletlerinin siyasi birleşmelerini gerçekleştirmede; Eski Yunan Felsefesi, Roma
Hukuku, Batı Hıristiyan kilisesi, Rönesans Hümanizmi ve Fransız İhtilali gibi ortak geleneklerden
faydalanacaktır."
Organları: Konsey’in merkezi, Fransa’da Strasbourg şehrindedir. Resmi lisanı İngilizce ve
Fransızcadır. Bazan Almanca ve İtalyanca da yardımcı lisan olarak kullanılır.
Bakanlar komitesi: Üye ülkelerin dışişleri bakanlarından meydana gelir. Senede iki defa toplanır.
Kendisine sunulan karar ve raporları görüşür. Komitenin başkanlığı alfabe sırasına göre dönerek
değişir. Ayrıca çeşitli teknik bakanlar da zaman zaman kendi sahalarındaki konularda yapacakları
işbirliğinin esaslarını görüşürler.
İstişari asamble: Burada 170 üye bulunur. Her ülke nüfusuna göre üye gönderir. Türkiye’nin bu
meclise üye 12 parlamenteri vardır. Bu üyelerin milletvekili olmasını gerektiren bir hüküm olmadığı
halde tatbikatta bu temsilcilerin parlamenterler arasından seçilmesi veya tayin edilmesi gelenek haline
gelmiştir. İstişari asamble, her sene üç defa birer haftalık süreyle toplanır ve her yıl kendisine bir
başkan seçer. Parlamento usullerine göre çeşitli konuları görüşür ve tavsiye kararları alırlar.
Asamblenin çeşitli komisyonları vardır.
Teşkilatın Genel Sekreterliği Strasbourg şehrindedir. Genel Sekreterlikte üye ülkelerden gelen 800
memur çalışır. Sekreterliğin, genel sekreteri ve yardımcısı Bakanlar Komitesinin tavsiyesi üzerine
İstişari asamble tarafından seçilir.
Avrupa Konseyi, kuruluşundan beri çeşitli sözleşmeler hazırlamış ve bu sözleşmeler üye ülkelerin
imzasına sunulmuştur. Bunlardan bazıları şunlardır:
İnsan Hakları Sözleşmesi (1950, Roma). Türkiye bu sözleşmeye aynı sene katıldı.
Uyuşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözülmesine Dair Avrupa Sözleşmesi (Strasbourg 1957).
Avrupa Sosyal Şartı (1961).
Avrupa Hakemlik Sözleşmesi (1966).
Konseyin organlarından olan Avrupa İnsan Hakları Divanı, insan hakları konusunda devlerler üstü bir
mahkeme olarak düşünülmüştür. Bu divan, konsey üyesi devletlerin sayısı kadar hakemden teşekkül
eder.
Konseyin diğer bir organı da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini kabul eden devletlerin taahhüt
ettikleri hürriyetleri ve hakları gerçekleştirmek için kurdukları Avrupa İnsan Hakları Komisyonudur.
Komisyona müracaat hakkı üye devletlerden başka, hakiki şahıslara, hükumet dışı teşekküllere ve
insan topluluklarına da tanınmış bulunmaktadır. Ancak devlet dışı hakiki ve hükmi şahısların müracaat
yapabilmesi için ilgili devletin Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun selahiyetini (yetkisini) kabul etmiş
olması lazımdır.
5 Mayıs günü Avrupa Günü olarak her yıl kutlanmaktadır.
ŞEKİL VARRRRRRRRRRR!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
AVRUPA NÜKLEER ARAŞTIRMA KONSEYİ (CERN);
12 Avrupa devletinin 1952'de kurduğu bilimseil araştırma merkezi. CERN, İsviçre-Fransa sınırında
kurulmuştur. CERN'de yüzlerce bina, 3000 kişilik destek personeli ve nöbetleşe kısa süreler için
çalışan 2500 kadar fizikçi vardır. Bunlardan 100 kadarı teorik fizikçilerdir. Diğerleri ise, teorisyenlerin
fikirlerinin tecrübe edildiği deney düzeneklerinin (mekanizmalarının) projelerini hazırlayan, yapımını
sağlayan ve deneyleri yürüten tatbikatçılardır.
CERN'de en önemli yeri, yeraltındaki parçacık hızlandırıcılarının, yani akseleratörlerin olduğu bölgedir.
Tarım arazisinin altında millerce uzanan dev makinalarda atom parçacıkları ya birbirleriyle, yahut atom
çekirdeği ile korkunç hızlarda çarpıştırılırlar. 1956'da kurulan 28. GeV'lik eşzamanlı proton
hızlandırıcısından sonra 1976'da da 450 GeV$lik bir başka hızlandırıcı daha kulanıma girdi. 1981'de
geliştirilerek çarpışma halkası olarak kullanılabilecek duruma getirilen bu cihazdan bugün, dönüşümlü
olarak parçacık hızlandırıcısı ve çarpıştırıcı olarak faydalanılmaktadır. Çarpışmalar ile bazı kısa ömürlü
garip madde biçimleri bu arada parçacık fizikçilerinin ilgilendiği W ve Z parçacıkları ortaya çıkarılmıştır.
CERN, Avrupa'nın fizik alanında Amerika ve Rusya ile yarışa girmesini sağlamıştır.
AVRUPA PARA BİRİMİ (ECU);
Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) üye ülkelerin ortak olarak kullandıkları para birimi. Buna ECU
denilmektedir. İngilizce Europeon Cuurrency Uinit'in kısaltılmış şeklidir. 13 Mart 1979'da yürürlüğe
giren Avrupa Para Sisteminin temel unsuru ECU'dur.
1 ECU'nun değeri 9 AET ülkesi paralarının sabit tutarlarının toplamıdır. Bu sabit tutarlar her üye ülke
parası için bir ağırlık katsayısının tespit edilmesi neticesinde elde edilir. Her ülkenin parasının ağırlık
katsayısı ise değişmez ekonomik ölçülere göre tesbit edilmektedir. Bu ölçüler; üye ülkelerin gayri safi
milli hasılaları, topluluk içindeki ticaret payları, kısa süreli para destekleme sistemi içindeki paylarıdır.
Kısaca ekonomik ölçülere dayanan ağırlıklı para tutarlarının toplamı ECU'nun değerini belirlemektedir.
Üye ülkelerin paralarının ECU içindeki ağırlıklarını gösteren bu tutarlar sabit olmakla beraber her beş
yılda bir veya paralardan herhangi birinin efektif döviz kurunda % 25 nisbetinde bir değişme olduğu
zaman talep üzerine yeniden gözden geçirilir. Bu konuda bir değişikliğin yapılabilmesi için bütün üye
ülkelerin onayı gerekmektedir.
ECU kambiyo kurları mekanizmasında bir ortak payda, sapmaları belirlemeye yarayan bir gösterge,
bütün müdahale ve kredi işlemleri için bir referans ve AET para otoriteleri arasında bir ödeme vasıtası
olarak iş görür.
AET üyesi ülkelerden herbirinin parasıyla ECU arasındaki orana Merkezi Kur adı verilir. Merkezi kurlar
Avrupa paralarının kendi aralarındaki pariteleri (% 2,25'lik bir dalgalanma marjıyla) belirtir. Avrupa
paraları arasında bir istikrar unsuru olan ECU'nun ihdas edilmesiyle uzun vadede telafi meblağlarının
ödenmesine gerek kalmayacağı düşünülmektedir.
AVRUPA PARLAMENTOSU;
Alm. Europarat, Fr. Parlement Eeuropéen, İng. European parliament. Avrupa Topluluklarına üye
ülkelerin vatandaşlarının katıldığı doğrudan genel seçimlerle teşkil edilen yasama meclisi.
1958'de Avrupa Parlamentosu asamblesi olarak kurulan Avrupa Parlamentosu, önceleri her milletin
kendi parlamentosunun seçtiği üyeler tarafından teşkil edildi. 1979'dan sonra üyeliklerin üye devletler
arasında orantılı olarak dağıtıldığı ve doğrudan seçimlerle işbaşına gelen 434 üyeli bir yasama organı
haline getirildi. İlk seçimi 1979'da yapıldı.
Avrupa Parlamentosu üyeleri milli kimliklerine göre değil siyasi eğilimlerine göre gruplara ayrıldı.
Parlamentoda Fransa, Almanya ve İngiltere'nin diğer üye ülkelerden daha çok üyesi vardır. Strasbourg
veya Lüksemburg'da birer haftalık dönem oturumları biçiminde yılda yaklaşık 12 defa toplanır.
Parlamentonun en yüksek organı, üyeleri arasından 30 aylık bir süre için seçilen bir başkan ile 12
başkan yardımcısından teşkil edilen divandır. Avrupa Parlamentosunun 15 ihtisas (uzmanlık) komitesi
vardır.
Avrupa Parlamentosu, kendi iç tüzüğüyle genel anlaşmalarla ilgili olsun, olmasın her türlü konuda
görüşmeler yapmaya yetkilidir. Anlaşmalara göre BakanlarKonseyi yasamayla ilgili çeşitli konularda
Avrupa Parlamentosuna danışmak zorundadır.
AVRUPA TOPLULUĞU (AT);
Alm. Europa Gemeinschaft, Fr. Communatue Europeénne, İng. European Community Belirli Avrupa
ülkeleri arasında, mal, hizmet ve üretim faktörlerinin (emek ve sermaye) serbestçe dolaşımını
sağlamak gayesiyle kurulmuş iktisadi birlik.
1951 yılında Avrupa Kömür Çelik Topluluğunu teşkil eden altı Avrupa ülkesi (Federal Almanya,
Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) 25.3.1957’de aralarında imzaladıkları Roma
Antlaşması ile AT’yi kurmuştur. Topluluğa daha sonra İngiltere, Danimarka ve İrlanda’nın katılmasıyla
dokuzlar haline gelmiş; Yunanistan’ın katılmasıyla üye adedi ona yükselmiştir. Son üyeler İspanya ve
Portekizdir. Böylece toplam üye sayısı on iki olmuştur. Merkezi Brüksel olan AT’nin hedefi topluluk
tarafından ortak iktisat politikaları (tarım, ulaştırma, dış ticaret) uygulamaktır. Topluluk nihai olarak üye
ülkeler arasında iktisadi ve para birliğinin sağlanmasını amaçlamaktadır. Bu gaye ile topluluk dışından
gelen mallara ortak gümrük tarifesi tatbik edilmekte, bu gümrük gelirleri ile ortak tarım politikası takip
edilmek istenmektedir. Üye ülkelerin mal ve faktörleri topluluk içinde herhangi bir sınırlama olmaksızın
serbestçe dolaşabilmekte ve herhangi bir gümrük veya kontenjana tabi tutulmamaktadır. AT’de 1992
yılında tek pazara (single market) ulaşılması planlanmaktadır.
AT’nin icra organı, ortaklık konseyidir. Üye ülkelerin bakanlarından müteşekkil olan bu konsey, üye
devletlerin ortak politikalarını ahenkleştiren ve karar alan bir icra organıdır. AT Komisyonu topluluğun
sürekli yürütme organı vasfını taşımaktadır. Bakanlar Konseyi ve AT Komisyonu, Avrupa
Parlamentosunun denetim ve gözetimi altında bulunmaktadır. Konsey, Komisyon ve Parlamentoda
Fransa, İngiltere, İtalya ve Almanya eşit olarak en büyük oy hakkına sahip bulunmaktadır.
Türkiye AT ile aday üyelik münasebeti içinde bulunmaktadır. 12.9.1963 tarihinde imzalanan Ankara
Antlaşması ile üç safhadan geçerek tam üye olmayı hedef almıştır. 1.1.1973 tarihinde yürürlüğe giren
katma protokolle ilk safha olan hazırlık dönemini geçen Türkiye, halen topluluk üyeliğine geçiş dönemi
safhasında bulunmaktadır. Geçiş dönemi ortak gümrük tarifesine uyum sağlanmasını ve dış ticarette
mikdar kısıtlamalarının kaldırılmasını hedef almıştır. Geçiş döneminde gümrük vergilerinin veya eş
etkili vergilerin kaldırılması için bir süre tanınmış bulunmaktadır.
Türkiye 17.4.1987’de tam üyelik başvurusunu yapmış fakat bu müracaat henüz kabul edilmemiştir.
Kabul olunmaması için çeşitli siyasi oyunlara baş vurulmaktadır.
AVRUPA TÜCCARI;
Alm. Eurapas Kaufmann, Fr. Commerçant d'Europe, İng. Europe Merchant. Avrupa ile ahitnameli
(antlaşmalı), tüccar statüsünde ticaret yapma müsaadesi verilen Osmanlı tebeası gayri müslim
tüccarlara verilen ad. Osmanlı ülkesi sınırları içinde, ahitnameli devletler tüccarı ile Müslüman ve gayri
müslim tebeadan olan tüccar farklı şartlarda ticaret yapardı.
Ahitnameli tüccarın dış ticarette daha imtiyazlı durumda bulunması, yabancı elçilik ve konsoloslukların
kullanacakları tercümanlardan cizye vb. vergilerin alınmaması gibi durumlar gayri müslim Osmanlı
tebeasına çok cazip geldi. Bu gayri müslimler, İstanbul'daki yabancı devlet elçiliklerine ve diğer
şehirlerdeki konsolosluklara başvurarak tercümanlık beratı aldılar. Elçiliklerdeki ve konsolosluklardaki
vazifeliler bu yolla bazı menfaatler elde ettikleri için zamanla tercümanlık beratı alan gayri müslim
tebaa çoğaldı.
Tercümanlık beratı ile ilgili suistimalin önlenmesi için Osmanlı Devleti idarecileri bazı tedbirler aldılar.
Sultan Üçüncü Ahmed Han, Sultan Üçüncü Mustafa Han ve Sultan Birinci Abdülhamid Han bu konuyla
ilgilenip yabancı elçilere notalar verdilerse de netice alınamadı. Sultan Üçüncü Selim Han devrinde,
1791 senesindeki teşebbüs de istenilen neticeyi vermedi. Bunun üzerine 1802 senesinde Avrupa ile
ticaret yapan ve yapacak olan, tüccar kaptan ve gemi sahipleri için özel bir statü kabul edildi. Böylece
"Avrupa Tüccarı" denilen bir sınıf ortaya çıktı. Avrupa ile ticaret yapmak isteyen ve güvenilir bir şahıs
olduğunu isbat eden gayri müslimler Avrupa tüccarı beratı aldılar. Berat için 1500 kuruş ödenmesi ve
beratın İstanbul Kadılığı Bab Mahkemesine kaydı şart koşuldu.
Avrupa tüccarı sınıfına girenlere; iki hizmetkarının bulunması, bunlardan birinin İstanbul dışında
oturabilmesi hakkı tanınmıştı. Beratlı tüccara hukuki bakımdan da müste'min tüccar gibi muamele
ediliyor, yabancı tüccarla 4000 akçeyi aşan davaları İstanbul'a sevk ediliyordu. Müste'min tüccarla olan
davalarında ise davalının tabi olduğu devletin ahitnamesi esas alınıyordu.
1839'da Ticaret Nezaretinin kuruluşundan sonra ise Avrupa tüccarlarıyla ilgili işlere Ticaret
Nezaretince bakıldı. Ticaret Nezaretine bağlı bir Ticaret Meclisinin, 1850'de ise Ticaret Mahkemesinin
kurulmasıyla Avrupa tüccarının ticaretle ilgili davaları da burada görülmeye başlandı.
Osmanlı Devletinin gayri müslim tebeasını Avrupa devletlerinin himayesinden kurtararak onlara
müste'min tüccar hak ve imtiyazları tanımasından ahitnameli devletler rahatsız oldular. Devletin gayri
müslim tüccar hakkında kesin tavrını ortaya koyduğu 1806'dan sonra yabancı himayesine giren birkaç
tüccar olduysa da gayri müslim tebea artık kendi adlarına ticaret yapmayı tercih etti. Bilhassa Avrupa
tüccarı imtiyazının verilişini takib eden yıllarda bu statüye dahil olan Rum kaptan ve gemi sahiplerine
büyük menfaatler sağladı.
Müslüman olmayan Osmanlı tebeası, tüccarların büyük imtiyazlarla zengin olması üzerine Müslüman
tüccarlar Babıali'ye bir dilekçe sunarak Avrupa tüccarının sahib olduğu imtiyazların kendilerine de
tanınmasını istediler. Bu istek, zamanla elde edilen karın Frenklerden Türklere geçeceği hesaplanarak
yerinde bulundu. İstek, Sultan İkinci Mahmud Han tarafından da uygun bulununca "hayriye tüccarı"
adı verilen yeni bir ticari grup ortaya çıktı. Avrupa tüccarlarına yalnızca batı ülkeleriyle ticaret imtiyazı
tanınırken, hayriye tüccarlarının Avrupa'nın yanı sıra Hindistan ve Uzakdoğu ülkeleriyle de ticaret
yapmasına izin verildi. Dış ticaretin kolay ve çabuk yürütülebilmesi için hayriye tüccarının iki ortağına
da imtiyaz tanındı. Hıristiyan Avrupa tüccarları yurt dışına çıkarılması yasak malları alıp satamazken,
hayriye tüccarları gemi kiralayarak veya kendi gemileriyle bu tür malların taşımacılığını, alım ve
satımını yapabilirlerdi. Yabancı iskelelerdeki şehbenderler de hayriye tüccarlarına yardımla
yükümlüydü. Şehbenderler ve bunlarla çalışan muhtarlar hayriye tüccarları arasından seçilirdi.
Temel ihtiyaç maddelerinin alım satımıyla uğraşan hayriye tüccarları, merkezlerde ve iskelelerde
ticaret büroları, mağaza ve depolar açıyor, gemi çalıştırıyorlardı. Devletin savaş ve olağanüstü
durumlarda hayriye tüccarlarına başvurması ve yardım istemesi tabiiydi.
Tanzimattan sonra Avrupa tüccarlığı ve hayriye tüccarlığının statülerinde bazı değişiklikler yapıldı.
1876'da ise Avrupa tüccarlığı ile hayriye tüccarlığı kaldırıldı.
AVUKAT;
Alm. Rechtsanwalt (m), Fr. Avocat, İng. Lawyer, Advocate. Kanunların tam olarak tatbikinde, haklı ile
haksızın ayırt edilmesinde, mahkemelerde başkalarının hakkını arama ve korumada, dolayısıyla
adaletin tecellisinde bir nevi amme hizmeti gören ve bunu kendisine meslek edinen ve kanunun
icabettirdiği şartlara haiz kimse.
Önce Eski Yunan’da, sonra Roma’da mahkemeye düşenlerin akraba ve arkadaşlarına, onları yargı
organı önünde savunma imkanı verildi. İlk olarak l274’te Fransa’da avukatlık yemini tatbik edildi.
Türkiye’de avukatlık, başlangıçta “dava vekilliği” şeklinde görülmüştür. Dava vekilliği yüz yıl önce,
hükumete vekalet şeklinde başlamış, ancak usul hükümlerinin kabulü, davalarda tarafları temsil
edenlerin hukuki bilgiye sahip olmaları mecburiyetini doğurunca, meslek haline geldi ve “muhamat”
adıyla anıldı. Dava vekillerine de “muhami” denildi.
Dava vekillerinin durumu l8 Şevval l292 tarihli nizamname ile düzenlendi. 3499 sayılı kanun ve daha
sonra l969 yılında kabul edilen ll36 sayılı Avukatlık Kanunu, avukatların ve dava vekillerinin durumunu
açıklığa kavuşturdu.
En az üç avukat ve dava vekili bulunmayan yerlerde, baroda tutulan özel listeye yazılmış ve en az l0
sene mahkemelerde, savcılık ve icra dairelerinde katiplik yapmış olan dava takipçileri davada vekil
olabilirler. Dava vekilliği kaldırılmıştır, ancak 1 Aralık l939 tarihinde dava vekaleti ruhsatına sahip
olanlar devam edebilmektedir.
Avukatlık mesleği, barolara kayıtlı ve belli vasıfları haiz kimselerin yapabileceği ve kamu hizmeti
niteliğinde serbest bir meslektir. Avukat olabilmek için, Hukuk Fakültesi mezunu, barolara kayıtlı, bir
sene staj yapmış olmak ve kamu hizmetlerinden yasaklanmamış bulunmak gerekir.
AVUSTRALYA (Okyanusya)
DEVLETİN ADI ..............Avustralya
NÜFUSU ...................... 17.350.000
BAŞŞEHRİ ......................Canberra
YÜZÖLÇÜMÜ ........ 7.682.300 km2
RESMİ DİLİ ........................İngilizce
DİNİ ..............................Hıristiyanlık
PARA BİRİMİ...... Avustralya Doları
En küçük kıtanın büyük bir bölümü üzerinde kurulan bir devlet. Asya'nın güneydoğusuna doğru, Güney
Yarımküresinde uzanır ve dünya milletleri arasında arazi bakımından altıncı sırada yer alır. 10°-44°
güney enlemleri ile 112°-154° doğu boylamları arasında bulunur. Topluluğun dış arazileri; Papua'nın
Avustralya kısmını 7.450.000 kilometrekarelik Avustralya antarktikini, Hind ve Pasifik okyanuslarında
birçok adaları içine alır.
Tarihi
Avustralya'nın bulunuşu da Amerika'nın bulunuşu gibi tesadüfidir. On altıncı yüzyıldan başlayarak
Portekiz ve İspanyol gemicileri Avustralya'nın kuzeyindeki adalar bölgesine ulaştılar. Daha sonra 17.
yüzyılda Hollandalı denizciler Avustralya kıyısına ulaştılar. Avustralya'nın yeni bir kıta olarak
anlaşılması, 1769'da İngiliz kaptanı James Cook'un Yeni Zellanda'ya yaptığı bir seyahat sırasında
tesadüfi olmuştur.
Daha sonraları İngiliz kaptanlarından Arthur Pihilip 26 Ocak 1788'de 1000 kişilik kadınlı-erkekli,
çocuklu bir toplulukla Sdney'e yerleşti. Bugün, Avustralya Günü olarak her sene kutlanmaktadır. 1820
ile 1850 yılları arasında İngiliz asıllı halkın bütün kıtaya yayılması neticesinde Avustralya tamamen bir
İngiliz kolonisi oldu. 1850 seneleri Avustralya altın arayıcılarının hücumuna uğradı. Ancak altın
arayıcıları umduğunu bulamadılar. 1890 senelerinde ekonomik zorluklar Avustralya, Tasmania,
Qneensland'ın bir federasyon etrafında birleşmesine sebeb oldu. 1901 federasyon anayasası tasdik
edilerek Barton başkan seçildi.
Birinci Dünya Savaşında Avustralya federe devleti, İngiltere'ye Hint Okyanusunda yardım etti.
5.000.000 nüfusun 329.000'i gönüllü asker olarak savaşa katıldı. Almanların Emden isimli savaş
gemisini batırdılar. İkinci Dünya Savaşında da yine İngiltere yanında savaşa katıldılar. Japonlara New
Guinee'de çok zayiat verdirdiler. İkinci Dünya Savaşından sonra Avustralya'nın daha bağımsız olma
arzuları belirdi. 1945 senesinden sonra Avustralya'nın münasebetleri İngiltere'den ziyade ABD'ye
kaymaya başladı. 1951 senesinde Avustralya, Yeni Zellanda ve ABD arasında "Anzus" Paktı
imzalandı. Daha sonra 1954 senesinde bu pakt Güney Asya devletlerini de içine alan Güney-Doğu
Asya Paktı SEATO (Southeast Asia Treaty organization) kuruldu. Bu, Avrupa'da kurulan Kuzey
Atlantik Paktı NATO'ya eşdeğerdir.
1950 yıllarından sonra ABD, İngiltere ve Avrupa'dan ekonomik ve bilgi yardımı alan Avustralya, sür'atle
teknolojik yönde ilerlemeye başladı.
Fiziki Yapı
Avustralya, kıtaların yükseklik bakımından en düşük seviyede olanıdır. Arazinin % 94'ü deniz
seviyesinden 660 metreden daha az yüksektir ve tepe meydana getirecek hiçbir zirve yoktur. 16.650
kilometreden daha fazla olan kıyı şeridi, düzgün olmasına rağmen, bazı derin koy ve körfezlere de
sahiptir.
Avustralya'nın üç önemli fiziki bölgesinin en genişi olan batı platosu kıtanın yarısından fazlasını
meydana getirir. Bölgenin çoğu deniz seviyesinin üstünde 500 m civarında uzanır. Fakat bazı yerlerde
küçük dağ grupları, platonun genel seviyesinin üzerine yükselerek seyreder. En önemlileri batı sahili
yakınında Hammersley dizisi ve kıtanın merkezindeki Macdonnel ile Musgrave sıra dağlarıdır.
Platonun çoğu kuzeydeki büyük kum çölü ile güneydeki Victoria Çölünden ibarettir. Bu bölgede hiç
devamlı nehir yoktur ve arazinin çoğu çoraktır. Platonun kıyıları dar kıyı ovalarıdır.
İçteki alçak bölgeler ikinci fiziki sahayı meydana getirir ve kuzeydeki Karpentarya Körfezinden Güney
Avustralya'nın güney kenarı üzerindeki Spensyr ve Sent Vinset Körfezlerine kadar uzanır. Bu bölgenin
büyük bir kısmının yüksekliği 170 m altında uzanır. Güney Avustralya havzasındaki Lake Eyze, deniz
seviyesinden 13 m kadar aşağıdadır. Sahanın orta bölümü büyük artezyen havzasından ibarettir.
Güneyde diğer bir artezyen sahası aşağı Murray Nehrindeki dranaj sistemidir.
Avustralya'nın üçüncü önemli fiziki bölgesi doğu yaylaları veya Great Dividing Range'den meydana
gelir. Bu bölge yaklaşık 4000 km kadar doğu kıyılarına paralel uzanır. Kıtanın asıl sulak yeri burasıdır.
Bu bölge bir seri sıradağlar ve platolar ile önem kazanarak, Tasmanya Adasını da içine alır. En yüksek
tepeler, 2.230 metreye kadar yükselen Kosciusko Dağı olup, Güney Avustralya Alplerindendir. Güney
yaylaları sahilden dar bir ova ile ayrılırlar.
İklim
Güney yarım küresinde bulunan Avustralya diğer kıtalara nazaran çok değişik bir iklime sahiptir.
Türkiye'de kış iken orada yaz vardır. Çöl kısmının bulunduğu batı taraflara yağış az düşer. Senelik
ortalama 500 milimetreyi geçmez. Senelik yağışlar çok farklı olup, korkunç kuraklıklar her sene
beklenen şeylerdendir. Kuzeyde ülkenin üçte birini teşkil eden bölgede tropikal iklim hüküm sürer.
Senelik yağış 700-1520 mm arasındadır. Ülkenin doğu ve kuzey kıyılarında, güney kıyılarının bir
bölümünde, yağışlar normal olup, 1000 milimetreyi bulur. İç kısımlarda ise yağış ortalaması az olup,
bunun neticesi olarak da nüfus seyrektir.
Kıtanın doğu kenarında nemli ve tropikal bir iklim görülür. Aşağı Murray Nehir vadisi ile Batı
Avustralya'nın güney-batı köşelerinde Akdeniz iklimi hakimdir. Buralarda yazlar sıcak ve kurak, kışlar
ise yağışlı ve ılımandır.
Tabii Kaynaklar
Batı platosunun büyük sahaları üzerindeki eski kayaların dış yüzeyi ve doğu bölgelerinin bazı kısımları
Avustralya'ya kıymetli madenlerden olan altın, gümüş, kalay, çinko ve bakır sağlamaktadır. Ülke aynı
zamanda önemli demir, boksit ve uranyum yataklarına sahiptir. Kömür önemli miktarda bulunur. Surat
havzasında ticari bakımdan kıymetli petrol rezervleri ortaya çıkarılmıştır. Avustralya dünyanın başta
gelen opal (panzehirtaşı) kaynaklarına sahiptir.
Su, Avustralya'nın tabii kaynaklarının en kıymetlisidir. Suyun olmayışı, iç kısmın çoğunun gelişmesini
engelleyen mühim bir faktördür. Yetersiz nehirlerden başka, esas su kaynakları kuyular ve su
depolarının olduğu artezyenlerdir. Sadece güney-doğunun yaylalarında, hidroelektrik santrallarının
suyunu devamlı şekilde temin edecek kadar yeter su vardır.Tasmania bölgesi ülkenin hidroelektrik
potansiyelinin yarısına yakın santrala sahiptir.
Avustralya toprakları genellikle fosfor bakımından zayıftır. En verimli topraklar, bilhassa güney-doğu ve
güney-batıdaki nemli kısımlarındaki alüvyonlu ovalardır.
Bitki ve Hayvanlar
Avustralya'nın bitki örtüsü hem değişik, hem de hususiyet arz eder. Kurak olan iç kısımlarında seyrek
çöl bitkileri ve fundalar vardır. Yağmurun artmasıyla bitki örtüsü çalılıklardan ormana dönüşür. Doğu
sahili ve Tasmania'da ormanlar ve çalılıklar yer alır. Akasya ve okaliptüsler bilinen bitki örtüsü
arasındadır. Her ikisinin yüzlerce türü olup, hemen hepsi de Avustralya'ya mahsustur. Kuzeydoğu
kıyısının tropik ormanlarında palmiye, çamlar, güneydoğu Asya'nın bitki topluluğuna ait kerestelik
ağaçlar ve salep otunun yüzlerce çeşidine rastlamak mümkündür.
Avustralya'nın yerli hayvanlarının hepsi yavrularını kendi mide keselerinde taşıyan Tasmania şeytanı,
kaulo, vombat ve kanguru gibi memelilerden meydana gelen garip hayvanlardır. Yumurta yapan, fakat
yavrularını emziren, karınca yiyen Ekidualar ve Pleytipuslar da Avustralya'ya mahsus yaratıklardır.
Dingo veya vahşi köpek; koyunlar için ciddi bir tehlikedir. Kuş cinsi ormanlık bölgelerde çok olup, çok
değişik papağanlar, kakaburra veya balıkçıl çok rastlanan hayvanlardır.Tropikal kuzey sahil
nehirlerinde yaşayan timsahlar, yılanlar ve çeşitli kertenkeleler bu ülkede yaşayan hayvanlardandır.
Avustralya'ya sokulan hayvanlardan tilki ve tavşan, çok üremelerinin sonunda memleket için ciddi bir
tehlike olmuştur. Tavşanların çoğalmasını ve yayılmasını önlemek gayesiyle uzun çitler yapılmıştır.
Fakat kıtanın otlaklarının hemen tamamını istila etmelerine mani olunamamıştır. Daha sık tecrid çitleri,
zehirleme, tuzak kurma ve myxomatosis hastalık virüsleri gibi kontrol tedbirleri, istila eden tavşanların
azaltılması için kafi gelmemektedir. Avustralya'da aynı zamanda yaban atlarına, develere ve su
aygırlarına da rastlanır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Avustralya, dünyanın nüfusça seyrek ülkelerinden biri olduğu halde, şehirlerinden iki tanesi Sydney
3.656.000 ve Melbourn 3.080.000 nüfusuyla yeryüzünde kalabalık 30 şehir arasında yer almaktadır.
Nüfus yoğunluğu son senelerde yükselmekle beraber, hala kilometrekareye 2,2 kişi düşer. Bununla
beraber, nüfus, batılı ülkelerin çoğundan daha fazla sür'atle artmaktadır. 1946 ve 1960 arasında,
sadece göçle 1.600.000 kadar insan katılmıştır.
Kıtanın çoğunun kurak olması, nüfusun 2/3 kadarının sıcak olan güneydoğu köşesinde yerleşmesine
sebeb olmuştur. Şehir mıntıkalarına doğru akın gittikçe artmaktadır. Nüfusun % 54 kadarı altı eyalet
başkentinde oturur. Bunlar; Sidney (New South Wales), Melbourne (Victoria), Brisbane (Oueensland),
Alelaide (South Australia), Perth (Western Australia) ve Hobart (Tasmania)'dır. Bu şehirler ve federal
başkent Canberra'dan başka, nüfusu 20.000'den daha fazla olan on iki kadar daha şehir vardır.
Kasaba merkezleri 5000 ile 10.000 nüfus arasında olup, genellikle küçüktürler. Çoğu bölgelere hizmet
vermek için kurulmuş merkezlerdir.
Göç: 1945'ten beri İngiliz olmayanların büyük akımına ve bunların Avustralya örf ve adetleri
bakımından üzerinde yoğunlaşan etkiye rağmen nüfus bakımından yine de baskın olan İngiliz asıllı
olanlardır. İtalya, Polonya, Danimarka, Batı Almanya ve İkinci Dünya Harbinden sonra çeşitli Avrupa
ülkelerinden insanlar geldiği halde, bütün göç edip gelenlerin hemen hemen yarısının kaynağını,
birleşik kraliyet vatandaşları teşkil etmiştir. Avustralya hükumetinden burslu binlerce Asyalı öğrenci
üniversitelerde okumaktadır.
Yerliler: Avustralya yerlileri Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu) nüfus sayımına dahil
edilmemiştir. Fakat bugün sayılarının 70.000 civarında olduğu tahmin edilmekte ve bunun 40.000'i
safkan, 30.000 kadarı da melezdir. Avrupalılar geldiğinde 300.000 civarında olduğu tahmin ediliyordu.
Fakat meydana gelen çarpışmalar, kendilerinden başkasına yaşama hakkı tanımayan İngilizlerin
yaptığı toplu katliamlar, salgın hastalıklar ve diğer sebepler kabilelerin azalmasına sebeb olmuştur.
Hükumet, yerlilerin eğitim yoluyla, gezici sağlık ekipleriyle tekrar eski haline gelmesine çalışmaktadır.
Din: Kurulmuş kilise olmamasına rağmen, din bakımından Avustralya, İngiliz ve Avrupalıların
dinlerindedirler. İngiliz kilisesi, nüfusun % 38'inin kendine bağlı olduğunu iddia etmektedir. Son yıllarda
İngilizlerin engellemelerine rağmen, İslamiyet burada da hızla yayılmaktadır. Avustralya'nın birçok
bölgesinde camiler yapılmıştır.
Sosyal yapı: Avustralya toplumunun hakim özelliği, kıtanın her tarafında örf, adet ve görünüş
bakımından göze çarpacak derecede aynı olmasıdır. Çevre benzerliği, devlet müesseselerinin farklı
olmaması, eğitim beraberliği bu durumu meydana getirmiştir. Aynı zamanda iyi eğitilmiş geniş meslek
gruplarına sahip bir toplumdur. Kanun, yaşlılık aylığı, sosyal haklar ve maaş gibi yardımlar
sağladığından hayat standartları bakımından dünyada en iyiler arasındadır. Halk okumayı çok
sevdiğinden Avustralya'da kitap sanayi çok gelişmiştir. Gazete okumaya son derece düşkündürler.
Eğitim: 14 ve 16 yaşına kadar ilk öğretim mecburi olduğu için, eğitim devlet tarafından kontrol edilir.
Çocukların çoğu, özel okullardan daha çok devlet okullarında okur. Üç tane önemli üniversitesi vardır.
Hükumet: Avustralya dünyada en ileri ve istikrarlı demokratik ülkelerden biridir. Hükumet sistemi
tamamen geleneksel İngiliz parlementer sistemidir. Uygulanan anayasa biraz değiştirilmiş, bir
dereceye kadar Amerikan sistemi örnek alınmıştır. Oy kullanma her seçmen için mecburidir.
Federal hükumet: Avustralya, İngiliz Milletler Topluluğu içinde hür bir millettir. Başkenti Canberra,
Newsouth Wales'ten alınan topraklar üzerinde 1911'de kurulmuş ve Avustralya Başkent arazisi adı
verilmiştir.
Kanun yapma yetkisi, bir senato ve temsilciler meclisi olan, İngiliz kral ve kraliçesinin seçtiği Avustralya
genel valisi tarafından temsil edilen federal parlamentonundur. Senato üyelerinin yarısı her üç senede
bir yenilenir ve altı sene için seçilir; 60 üyelidir. Temsilciler Meclisi yaklaşık olarak Senatonun iki katı
üyeye sahiptir. Bunlar, eyalet nüfusu esasına göre üç seneliğe seçilir. Her eyalet en az 5 temsilciye
sahiptir.
Hukuk sistemi: Avustralya hukuk sistemi umumi olarak İngiliz hukuk sistemi üzerine kurulmuştur.
Ancak zaman zaman bu kanunlarda değişiklikler yapılmıştır. Adalet mekanizması, yargı mahkemeleri,
eyalet ve federal mahkemelerle Avustralya Yüksek Mahkemesine bağlı birçok mahkemeden meydana
gelir. Bazı durumlarda mahkemeler yüksek mahkemelerdeki bazı kararları Londra'daki İngiliz Gizli
Konseyine gönderebilir. Bu davalar sulh ve ceza davaları ile ilgilidir.
Federal ve eyalet mahkemelerinin hakimleri, genellikle çalışan tecrübeli savcılar arasından hükumet
tarafından tayin edilir. Federal tayinler hayat boyudur. Bütün hakimler icra kontrolünden tamamen
serbest olup, sadece parlamento oylamasıyla uzaklaştırılabilirler.
Ekonomik şartlar ve dış ticaret: Avustralya ekonomisi geleneksel olarak hammadde ihracatına
dayanır. Hernekadar son yıllarda imal edilmiş malların satılması önem kazanmışsa da, yün, buğday, et
ve minareller ihracatta başta gelir.
Önemli ithalat malları ham petrol, makina, metaller, tekstil ve kimyevi mallardır. Avustralya'nın dış
ticaretinin yarısından fazlası İngiltere ve diğer İngiliz sömürgeleri iledir. Avustralya malları için Japonya
önemli bir pazardır. ABD önemli bir ithalat kaynağıdır.
Ziraat: Avustralya'da 20.000.000 dönümden daha fazla olan ekili arazinin yarısını işgal eden buğday,
devletin ana mahsulüdür. Bütün diğer hububatlar yetiştirilir. Arpa ve yulaf en önemlilerindendir.
Sulanan bölgelerde pirinç ekilir. Şeker kamışı hem iç tüketim, hem de ihracat için üretilmektedir.
Tropikal meyveler, bilhassa muz ve yerelması Qeensland'da yetiştirilmektedir.
Hayvancılık: Avrupalıların yerleşmeleri ile birlikte koyun besleme ve yetiştirmeye önem verilmiştir. Son
senelerde tahmin edilen koyun sayısı 175.000.000 ile rekor seviyededir. Et önemli ihraç ürünüdür.
Yağ, peynir ve süt ürünleri bu sanayinin ihraç mallarıdır.
Ormancılık: Avustralya tahminen 120.000.000 dönümlük ormanlık sahaya sahiptir. Fakat sadece
44.000.000 dönümü işletilmektedir. Çeşitli okaliptüs türleri ülke kerestesinin % 90'ını karşılar. Batı
Avustralya'da bulunan Karri ve Jarrah ağaçları dünyanın en kıymetli keresteleridir. Kuzeydoğu
kıyısının tropik yağmurlu ormanları mobilya sanayiinde tercih edilen kıymetli ağaçlarla doludur.
500.000 dönüm kadar bir saha çam ağaçları ile ağaçlandırılmıştır.
Madencilik:Madencilik Avustralya'nın önde gelen sanayilerinden biridir.Yeni maden kaynaklarının
tesbiti bu sanayinin önemini arttırdı. Bir zaman dünyanın en büyük altın üreticisi olan Avustralya'da,
bugün hala Kalgoorlie'de çok miktarda altın çıkarılmaktadır. Güneydeki Broken Hill, dünyanın en
zengin gümüş, çinko ve kurşun kaynaklarından biridir. Tasmania zengin bakır üretim sahasıdır. Kömür,
doğu kıyısı boyunca ve biraz daha az ölçüde Güney Avustralya'da ve Batı Avustralya'daki Collie ve
Leigh Greek'de çok miktarda çıkarılır. Uranyum, kuzey mıntıkasında çıkarılır ve işlenir. Broksit,
tungsten, kalay, molibden titanium, antimon ve rulite gibi her çeşit maden çıkarılmaktadır.
İmalat: Avustralya imalat endüstrisinin hepsine sahiptir. Önceleri nisbeten küçük çapta kurulan bu
sanayi dalı, harp sonrası yıllarda üretimini % 300 arttırarak çok gelişmiştir. Üretim; jet uçağından, dizel
lokomotiflere, arabalardan elektronik, ilmi ve tıbbi aletler, ilaç, gübre, işlenmiş gıdalar ve her çeşit
tüketim maddelerine kadar sıralanır. Ağır endüstri önemli merkezleri Sydney, Hewecastle, Wollongong
ve Poxt Kembla'dır. Çeşitli hafif endüstriler, eyalet başkenti civarlarında ve bir çok daha geniş
merkezlerde kurulmuştur.
Enerji: Avustralya fabrikalarının enerjisinin çoğunu hala kömür temin ediyorsa da, hidroelektrik de
önem kazanmaktadır. Bu konuda Tasmania önde gelir. Fakat Victoria ve New South Wales de önemli
hidroelektrik santrallarına sahiptir. Snowy River hidroelektrik santralı saniyede 3.000.000 kilowat enerji
üretmektedir. Avustralya Atom EnerjisiKomisyonu Lukas Heights'de iki tane nükleer reaktöre sahip
atom enerjisi üzerinde çalışmalar yapmaktadır.
Taşıma ve ulaşım: 1600 km kadar olan imkansız ve yolsuz çöl, kıtayı ortasından baştanbaşa doğu ve
batı Avustralya diye ikiye ayırır. Karayolu uzunluğu 864.000 km kadardır. Perth dışındaki bütün eyalet
başkentleri modern karayolları ile birbirine bağlıdır. Ülkede 40.000 km tren yolu bulunmaktadır.
Avustralya'nın deniz trafiğini sağlayan deniz nakliyesi en ucuz ulaşım vasıtasıdır. Önemli limanı
Fremantle hariç, her eyalette önemli liman, eyaletin başkentidir. Telgraf, telefon sistemleri ve radyonun
teknik bölümleri devlet tarafından işletilir. Bunun yanında özel şirketler tarafından işletilen te'sisler de
vardır.
AVUSTURYA
DEVLETİN ADI .. Avusturya Federal Cum.
BAŞŞEHRİ .................................... Viyana
NÜFUSU ..........................7.812.100 (l991)
YÜZÖLÇÜMÜ ..........................83.857 km2
RESMİ DİLİ ..................................Almanca
DİNİ ........................................ Hıristiyanlık
PARA BİRİMİ...................................... Şilin
Bir Orta Avrupa ülkesi. Orta Avrupa'nın Alpler bölgesinde kurulmuş olan Avusturya; doğuda
Macaristan, kuzeyde Çekoslavakya ve Federal Almanya, batıda İsviçre ve Leiechtenstein, güneyde
İtalya ve Yugoslavya ile çevrilidir.
Tarihi
Çok eski tarihlerden beri insanların yaşadığı bu ülke, M.Ö. 100 yıllarında Romalılar tarafından işgal
edilmiştir. Almanya ile beraber olan Avusturya'ya 803 senesinde Kral Büyük Carl tarafından "Doğu
Marklığı" ünvanı verildi. Böylece Germen İmparatorluğunun bir parçası olarak kurulmuş oldu. Daha
sonraları başa geçen Habsburg Hanedanı, ülkenin sınırlarını genişletmişlerdir. On beşinci asırda
Avrupa'nın ve Hıristiyanların en güçlü devleti haline gelen Avusturya, Osmanlılara ve Müslümanlara
karşı arkası kesilmeyen saldırılara liderlik etmiştir. On altıncı asır başlarında yapılan saldırılara son
vermek ve İslamiyeti yaymak gayesiyle Osmanlı Devleti çeşitli seferler ile 1529'da Macaristan'ı daha
sonra 1540'ta Avusturya'yı yendi. Kral Birinci Ferdinand, Macaristan'ın Osmanlı Devletine bırakılması
ve senede 30.000 duka altını vergi vermek şartları ile bir andlaşma imzaladı. Böylece Avusturya'nın
saldırıları son buldu.
Çeşitli savaş ve isyanlarla Osmanlı Devletinden ayrılan Macaristan ile birleşerek Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu'nu kurdular. Birinci Dünya Savaşında parçalanan Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu'ndan Avusturya harp sonunda Almanya ile birleşmek istemesine rağmen, galip devletler
buna müsaade etmediler.Müstakil bir devlet olarak kurulan Avusturya Cumhuriyeti, İkinci Dünya
Savaşında Hitler tarafından 1938'de Almanya'ya katıldı. Savaş sonunda Almanya'nın yenilmesi ile
Avusturya; ABD, Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından işgal edildi. 1955'te bu devletlerle bir andlaşma
yapıldı. Buna göre Avusturya hiçbir devletle birlik kuramayacak ve herhangi siyasi bir bloka dahil
olamayacaktı. Bu şartlarla bugünkü Avusturya Cumhuriyeti kurulmuş oldu.
Fiziki Yapı
Doğu Alpler üzerinde kurulmuş bulunduğundan ülkenin aşağı yukarı dörtte üçü dağlık arazidir.Kuzeyde
ülkeyi batıdan doğuya kateden Tuna Nehrinin ülkedeki uzunluğu 350 kilometredir. Bu kısımlar en alçak
yerlerdir. Alpler Avusturya'da ülkeyi batıdan doğuya doğru üç sıra halinde kaplamışlardır. Ülkenin en
yüksek tepesi 3798 m ile "Gross Glockner"dir. Tuna Nehrinden sonra en önemli akarsuyu Morova
Irmağıdır.
Göller bakımından çok zengin olmasına rağmen bu göller çok küçüktür. En büyük gölü Neusied'dir ki,
yüzölçümü 320 km2dir. Bunun bir kısmı da Macaristan'a aittir.
İklim
Kara iklimine sahiptir. Kışlar çok sert ve yağışlı geçer. Yağışlar genellikle kar şeklinde olup, alçak
yerlerde yağmur halinde olur. Hava sıcaklığı kışın genellikle 0°C'ın altında bulunur. Bu zamanda dahi
hava açık ve berrak olduğundan kış sporlarına elverişlidir. Tuna Nehri kış aylarında donduğundan,
ulaşımın aksamaması için buz kırma çalışmaları devamlı yapılır. Yükseklerde fırtınalar bazen çok
şiddetli olur. Kara iklimi özelliğinden dolayı yaz ayları sıcak geçer. Sıcaklık ortalaması 20°C'ın
üzerindedir. Bu mevsimde az miktarda da olsa yağış görülür.
Tabii Kaynaklar
Ülkenin aşağı yukarı % 40'ı ormanlarla kaplıdır. Orta Avrupa'nın en fazla ormana sahip ülkesidir.
Alplerin 2150 metreye kadar olan yüksekliklerinde mevcut olan ormanların büyük bir kısmı özel
şahıslara aittir.
Madenler bakımından oldukça zengin sayılan Avusturya'da demir, mağnezyum, grafit ve kömür elde
edilir. Dünyada en çok grafit üreten ülkedir. Petrol ve tabii gaz üretiminde Avrupa'da dördüncü
sıradadır. Bunlardan başka bakır, çinko, kurşun, antimon, boksit ve tungsten madenleri de kafi
miktarlarda üretilmektedir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Sekiz milyon civarındaki nüfusun hemen hemen hepsi Cermen olup, Katolik mezhebindendir. Az
miktarda Slav, Hırvat ve Macar bulunur. Nüfusun % 18,6'sını 1-l4 yaş grubu, % 61,6'sını 15-59 yaş
grubu, % 19,8'ini de 60 yaşından yukarısı teşkil etmektedir. Halkın yarısı şehirlerde yaşar. Avrupa'nın
kültür merkezidir. Asırlardır Avrupa kültürünü bünyesinde toplamış olan Viyana, bu özelliğini devam
ettirmektedir. Viyana'ya bakan Kahlenberg Tepesinde bir abide vardır. Bu abidede; "Allah bizi veba ve
Türklerden korusun!" yazılıdır. Bu yazının altında da, Türklerin vahşetini tasvir eden bir resim
görülmektedir. 1683'te Viyana kuşatması sırasında, Osmanlı karargahının bulunduğu bu tepe, gelecek
nesillere, Türk düşmanlığı aşılamak için böyle süslenmiştir. Avrupalı daima Türkleri bu abidedeki
şekliyle görmektedir. En önemli şehirleri Viyana, Graz, Linz, Salzburg ve Insburck'dur. Tabiat şartları
icabı kış sporlarının merkezi durumundadır. Dolayısıyla turizm ve kış sporları çok gelişmiştir.
Okuma-yazma oranı oldukça yüksektir (% 98 (1983)). Ülkedeki eğitim kurumları Avrupa'nın en eski
eğitim kurumlarındandır. Mesela Viyana Üniversitesi 1365'te kurulmuştur. Ülkede mevcut dört
üniversite ve buna bağlı çeşitli fakülte ve üniversite seviyesinde akademiler vardır. Kilisenin eğitim ve
öğretimde büyük bir ağırlığı vardır. Avrupa'nın kavşak noktası olduğu için taşımacılık ve ulaşım çok
gelişmiştir.
Siyasi Hayat
Avusturya anayasasına göre ülke Federal Demokratik bir Cumhuriyettir. Yürütme yetkisi 9 eyaletten
gelen delegeler tarafından icra edilir. Anayasa, dört yıllık bir devre için devlet başkanının meclis
tarafından seçilmesini şart koşmuştur. Başkan, dış mes'elelerde devleti temsil eder. Anlaşma ve
kanunları imzalar, bakan ve diğer yetkilileri tayin eder. Başkan aynı zamanda meclisi toplar, fesheder
ve tatile sokabilir.
Federal kongre, üst meclis, federal konsey ve alt meclis milli konseyden meydana gelir. Federal
konsey, eyalet milletvekilleri tarafından seçilen 50 üyeden meydana gelir. Milli konsey 25 seçim
bölgesinden gizli oyla dört senelik bir devre için seçilmiş 165 temsilciden ibarettir. Adayların en az 26
yaşında olmak mecburiyeti vardır. 21 ve daha yukarı yaşta olan vatandaşlar oy kullanabilir. Oy verme
işlemi ppazar veya umumi tatil günlerinde yapılır. Meclislerin en önemlisi Milli Meclistir. Mevcut üç
siyasi parti vardır. Bunlardan Sosyalist Parti ile Halk Partisi 1880 senesinde kurulmuştur. Komünist
Partisi ise Birinci Dünya Harbinden sonra kurulmuştur.
Ekonomi
Avusturya ekonomisi, sanayi, turizm ve tarıma dayanmaktadır. Tarıma elverişli toprakları azdır. Bol
ürün alabilmek için modern tarım İkinci Dünya Savaşından sonra hızla gelişmiştir. Ülkenin alçak
bölgelerinde bulunan çayırlık alanlarda hayvancılık gelişmiştir.
Ekonomisinin ana kaynağını meydana getiren sanayi dalında, pik demir ve ham çelik, alüminyum
üretimi ön sıralarda yer alır. Kağıt, kimyasal madde ve plastik diğer sanayi ürünleridir.
Avusturya, dünyanın önde gelen tabii magnezit üreticisidir. Schwechat'taki büyük petrol rafinerisi,
ülkenin toplam petrol ve petrol ürünleri tüketiminin dörtte üçünü karşılar.
Geniş ormanlarından elde edilen kerestenin sadece bir bölümü ülkede işlenir. İşlenmemiş kereste
ülkenin başlıca ihraç ürünleri arasında yer alır.
En önemli ihraç ürünlerini; makinalar, elektronik araçlar, maden ürünleri, kağıt, elektrik enerjisi, gıda
maddeleri meydana getirir.
Turizm: Avusturya'nın dağları, ormanları ve vadileri yaz ve kış aylarında ideal tatil yerleridir. Göller,
dağlar ve vadiler, çeşitli sporları ile ünlüdür. Viyana ise müzik, güzel sanatlar ve tarihi eserlerin
merkezidir. Operalar, sanat galerileri bale gösterilerinin verildiği salonlar başşehirde toplanmıştır. Kış
aylarında binlerce ziyaretçi, kayak yapmaya Avusturya'ya gelmektedir.
Dış ticaret: İthalatı ihracatını daima geçmiştir. Fakat turizmdeki gelişme, dengesizliği gidermektedir.
Avusturya, Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatının imtiyazlı bir üyesidir. Teşkilatın liberal ticaret
politikasına isteyerek girmiştir. Avrupa Serbest Ticaret Birliğinin kuruluşuna katılmasıyla iç ticarette,
üye devletlerin sanayi malları üzerindeki vergi tedrici olarak indirildi.
Avusturya; Linz, Solbadıtall, Graz ve Viyana olmak üzere dört serbest ticaret bölgesine sahiptir.
Buralarda müsaade alınmadan, gümrüksüz olarak yabancı mallar sergilenebilir, depo edilebilir veya
onarılabilir. Bu serbest bölgeler yabancı malların daimi teşhir bölgeleri olarak geliştirilmiştir.
AWACS;
Bilgisayarlı, NADGE (otomatik coğrafi sistem) sistemine göre çalışan, yerdeki sabit radarların yaptığı
ihbar, önleme ve seyrüsefer görevlerini yapabilen, en ileri teknolojiye sahip radarlı uçak. Diğer bir
ifadeyle havada uçan radardır. Uçakta hem uçuş personeli, hem de radar personeli birlikte görev
yapmaktadırlar. Havada yakıt ikmali yaparak gerektiğinde 24 saat esasına göre görev yapabilirler.
Havada uçuş halinde olduğu için “tabi eko” tesirleri yoktur. Bu da radar operatörünün, iz ve hedef
tesbiti yapmasını sağlar ve teşhisi net, sıhhatli ve sür’atlidir. Kontrol subayının da rahat önleme
yapması kolaylaşır.
Awacs uçaklarının pekçok teknik faydalarına mukabil, pahalı olması ve savaş esnasında korunması
için avcı uçağı tahsisini gerektirmesi, belli başlı mahzuru olarak belirtilebilir. Körfez Savaşında, iki hava
indirme ikaz ve kontrol sistemi (AWACS) uçakları, Hava Kuvvetlerinin E-3 ve Donanmanın E-2 C
HAWK e işbirliğinde önemli bir rol oynadı. Bir E-3 ve radar sistemi bir defada 2000 kadar uçağın
yerlerini, yüksekliklerini, sür’atlerini göstererek takip edebilmekte ve 20 kadar bilgisayara
aktarabilmektedir. Bütün Amerikan uçaklarında taşınan ve kodlanmış bir sinyal gönderen bir elektronik
sistem vasıtasıyla bir uçağın dost veya düşman olduğu belirlenebilmektedir. Bu uçakların haberleşme
telsiz sistemi, düşman uçaklarındaki telsiz sistemleri tarafından algılanamayacak tek bir kanal
üzerinden yayın yapar. Haberleşme yayın sistemi hızlı bir şekilde yer değiştirdiği için, yapılan yayının,
düşmanın bozucu radyo yayınları tarafından karıştırılabilmesi de çok zordur. Bir düşman uçağı
belirlendiği zaman kontrolör, muharebe uçaklarını karıştırma geçirmez bir telsiz ile ikaz etmektedir.
Donanmanın F-14 uçaklarının, bir AWACS bilgisayarının, F-4 radar bilgisayarı ile doğrudan konuşma
sağlayan bir seri bağlantısına sahiptirler. Düşman uçaklarının yeri direkt olarak Pilot elektronik
ekranında gözükmektedir. Telsiz dinleme uçakları, casus uydular ve radar keşif techizatı ile elde
edilmiş kara hedefleri verileri de keza bir AWACS vasıtasıyla taarruz uçağına aktarılabilmektedir.
Özetle AWACS, Körfez Savaşında hayati hava kontrol görevleri ifa etmiştir.
AY;
Alm. Mond (m), Fr. Lune, İng. Moon. Dünyanın tek tabii uydusu. Dünyanın çapının dörtte birinden az
fazla olan çapı ile güneş sistemi içinde en büyük uydulardan biridir. Dünya etrafında her kameri ayda
bir eliptik yörünge etrafında dönüşünü tamamlar. Dünya ve güneşe kıyasla yerine bağlı olarak ayın
şekli birçok zamanlarda (devrelerde) değişerek, tam bir daire veya ince uzun bir hilal şeklinde gözükür.
Her ayda birkaç gün, yeni ay denilen zamanda, ay dünyadan bakıldığında tamamen karanlıktır,
gözükmez.
Ayın üzerinde görülebilen en büyük izlere, yani karanlık bölgelere deniz denir. Bu denizler çıplak gözle
görülebilirler. Feza gözlemcileri, teleskop vasıtasıyla aya mahsus 30.000 kadar özellik göstermişlerdir.
Bunlar arasında; dağlar, kraterler, küçük daireler şeklinde hendekler ve ovalar bulunmaktadır.
Gözlemciler ayrıca bu görülenleri ihtiva eden haritalar hazırlamışlardır. Buna ilaveten insanlı ve
insansız feza araçları aya inip, astronotlar burada, dünyadan görülemeyen birçok ince teferruatları
tetkik etmişlerdir.
Ayın meydana gelişi hakkında birçok nazariyeler ileri sürülmüştür. Yaygın bir nazariyeye göre,
dünyanın ilk şekil alma sıralarında bir miktar madde kütlesi dünyadan ayrılmıştır. Bu olay dönen bir
diskten sıçrayan çamur gibi olmuş ve bu madde ayı meydana getirmiştir. Bu nazariyeye göre ayın
özgül ağırlığı "hemen hemen dünyanın yüzeyindeki özgül ağırlığa eşittir" ve Pasifik Okyanusundaki
oldukça geniş çukur bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Pasifik Okyanusunda bulunan dev çukurun, ay
maddesinin fırlaması sırasında geriye kalan iz olduğu söylenmektedir.
Daha çok yaygın olan bir diğer nazariyeye göre, dünya ve ay aynı zamanlarda teşekkül etmişlerdir. İlk
yıldızın güneş olmadan önce bunun etrafında sürüklenen zerrelerin iki ayrı kütle haline gelerek ay ve
dünya şeklini aldığı ileri sürülmektedir.
Ayın teşekkülünü tam manasıyla açığa kavuşturan, herkes tarafından kabul edilen hiçbir nazariye
yoktur. Hatta hiçbir gezegen veya bunların uydularının da nasıl meydana geldikleri kesin olarak
bilinmemektedir. Güneş sisteminde 32 tabii uydu vardır. Ayı meydana getiren hakikatin bütün bu
uyduların temelinde yattığı düşünülmektedir.
Ayın Özellikleri
Genel tarifi: Ayın çapı yaklaşık 3476 km olup, dünya çapının % 27'si, yüzölçümü dünyanın
yüzölçümünün % 7,4'ü, hacmi ise dünya hacminin % 2'si kadardır. Yoğunluğu santimetreküpte 3,31
gramdır. Dünyanın ise 5,52 gramdır. Bundan anlaşılıyor ki, ayın yoğunluğu yaklaşık olarak bir kayanın
yoğunluğuna eşittir. Belki de ayın kendisi bir kaya kütlesinden ibaret olan ve merkezinde de metal
bulunmayan bir kütledir.
Yüzeyindeki yerçekimi dünyaya kıyasla 1/6 kadardır. Dünyada 120 kg ağırlığında olan bir madde ayda
sadece 20 kg gelir. Kaçma hızı (bir roketin yerçekimi kuvvetinden kurtulması için gerekli olan asgari
hız), ayda dünyaya nazaran çok daha azdır. Dünyadaki yerçekiminden kurtulabilmesi için bir maddeye
başlangıçta saniyede 6,95 millik hız gerekirken, ayda saniyede sadece ortalama 1,5 mil gerekecektir.
Serbest güneş ışınları aya vururken, hararet sebebiyle ay yüzeyindeki bütün gaz molekülleri, saniyede
1,5 milden daha hızlı hareketleneceğinden, ayda gaz ve su buharının varlığı düşünülemez. Ay
yüzeyindeki çatlaklardan bazan yanardağ menşeli gazlar dışarı çıkabilir. Fakat bildiğimiz manada bir
atmosfer ayda mevcut değildir. Bu faktörlerden aşağıdaki birçok netice elde edilmektedir. Dünyanın
üzerinde olduğu gibi bir koruyucu tabakanın ayda bulunmaması, öldürücü özellikdeki şuaların
(radyasyonların), ay yüzeyine ulaşmasına sebeb olmaktadır. Böylece güneşin zararlı şualarına maruz
kaldığı gibi, devamlı meteorit (göktaşı) bombardımanına da tabidir. Bundan başka atmosferik
koruyuculuk bulunmadığı için sıcaklık ve soğukluk ölçüleri tamamen kontrolsüzdür. Ay üzerindeki ısı,
güneş ışını altında 102 dereceye kadar çıkar. Gölgede ise -157 dereceye kadar düşer.
Dünyada olduğu gibi, toz zerreciklerini taşıyan hava ve güneş ışınlarını kırıp yayabilen su buharının
bulunmayışı sebebiyle, ayda gökyüzünün görünümü gündüz ve gece siyahtır. Aynı sebepten, aydaki
gölgelerin tamamiyle siyah bir görünümü vardır. Ay üzerinde gezen astronotlar, ayın gölgeli
bölgelerinden güneş ışını bulunan bölgelerine geçtiklerinde görme zorluklarından yakınmışlardır.
Ay gündüzü esnasında güneş oldukça parlaktır. Güneş ışını semadaki yıldızların ışınını örter. Fakat
uygun zamanlarda en parlak yıldız ve gezegenlerden bazılarını görmek mümkündür. Halbuki ay
üzerinden dünya manzarası pek muhteşemdir. Gezegenimiz, aydan mavimsi beyaz bir yarımküre
şeklinde görülür. Eğer ayın gece tarafından sema seyredilirse siyah olan gökte devamlı parlayan
yıldızlar ve dünyadaki bir gözlemciye, atmosferik karışımdan dolayı gizli kalan birçok yıldızlar,
rahatlıkla gözlenebilir. Aya teleskoplarla bakılınca, gri olan renginin muhtelif tonlarını görmek
mümkündür. Fakat astronotlar ay yörüngesinde gezerken ve yüzeyine inerken ay renginin griden
kakao kahverengisine kadar değiştiğini söylemektedirler. Yüzeyin bazan hafif bir parlaklık göstermesi
güneş ışınını yansıtmasındandır. Ay, yüzeyine gelen ışınların sadece % 7'sini yansıtır ve güneş
sisteminde Merkür ile birlikte en zayıf yansıtıcı sayılır. Ay, sadece dünyaya yakınlığından dolayı parlak
gözükür. Astronomik ifadelerle dolunayın parlaklık derecesi, yani kadri -12'dir. Güneş ışınının parlaklığı
ise yaklaşık olarak 400.000 defa daha çoktur.
Kraterler: 1962'de yapılan bir tahmine göre ayın görülebilen yüzeyinde bir kilometreden daha büyük
çapta 300.000 kadar krater mevcuttur. Ayın görünmeyen tarafında, görünen bölgesine kıyasla daha
düz bölgeler vardır. Bu bölgeler "deniz" olarak bilinir.
En büyük kraterlere "duvarlı ova" adı verilmiştir. Bunların en büyüğü "Bailly"dir. Bu çukurun etrafı 3000
m ile 4000 m yüksekliği aşan dağlar ile çevrilidir. Diğer bir duvarlı ova olan "Clarius" 233.600 m
çapındadır. Bunun dağlar duvarının yüksekliği 3600 ile 5000 m arasında değişir. Hem "Bailly" hem de
"Clarius" duvarlı ovalarında yüzlerce daha küçük kraterler yığın halindedir. Hepsinin, meteoritlerin
düştüğü yerlerin izleri oldukları tahmin edilmektedir.
Duvarlı ovalardan daha küçük çaptaki kraterlere "çemberli ova" adı verilir. Bu çemberli ovalardan
"Copernicus" ve "Tycho"nun her birinin çapı 89,600 metredir. Bunlar en ilgi çekici çemberli
ovalardandır. Her birinin vadisinin merkezinde tepe kümeleri gözükür. Dağlardan müteşekkil
duvarlarında ise çok teferruatlı ışın sistemi mevcuttur.
"Işın kraterleri" dolunay esnasında en açık bir şekilde görülür. Bunların görünümü, düzensiz parlaklıkta
işaretler gibidir. Bu ışınlar bazı hallerde bu kraterlerden 1600 km kadar öteye yayılabilir. Bu ışınların
meteoritlerin çarpmasında meydana gelen kraterlerin savurduğu maddelerden müteşekkil olduğu
tahmin edilmektedir. U.S. Ranger ve Lunar Orbiter sun'i peyklerinden çekilen fotoğraflardan ışın
bölgelerinde ikinci tipte kraterlerin gözüktüğü tespit edilmiştir. Bu ikinci tipteki kraterler ışın kraterlerini
meydana getiren patlamaların etrafa saçtığı zerrelerin izleridir.
Büyük kraterlerin çoğunda ya merkezi tepeler veya duvarları içerisindeki ovalarında duvar izleri
mevcuttur. Öte yandan 8 km çapında daha küçük olan kraterlerde bu ikisine genelde rastlanmamıştır.
Bu gerçek, meteor çarpmalarının meydana getirdiği en büyük kraterlerde, eskiden volkan faaliyetlerinin
var olduğunu akla getirmektedir. Bu volkan faaliyetleri dağları meydana getirmiş ve bazı hallerde de
lav halinde dağların dibine çökmüştür.
Yine volkan faaliyetlerinin ay üzerindeki kubbeleri meydana getirdiği kabul edilebilir. Bu kubbeler çan
şeklinde tepelerdir. Ay yüzeyinde düzgünce yükselir. Merkezlerinde küçük küçük deliksi çukurlar
vardır. Bu kubbelerin, lavların soğuması ve sertleşmesi ile sıcak gazların meydana getirdiği lav
kabarcıkları olduğu tahmin edilmektedir.
Ranger sun'i peykinin çektiği fotoğraflarda ay yüzeyinde küçük krater bolluğu görülmektedir. Bu küçük
kraterlerin çoğu şüphesiz ikinci sınıf kraterlerdir. Çoğuna küçük meteoritler sebeb olduğu gibi, bir
küçük meteorit bazan büyük kraterlere sebeb olmuştur.
Ayın üzerinde görülen diğer kraterlere "ufak çukur kraterleri" denir. Bunlara belki de krater demek bile
uygun değildir. Zira küçük delikler halinde olup, dipleri gözükmez. Bunlara da meteoritler sebeb
olmuştur. Ay yüzeyindeki çatlakların varlığını gösterirler.
Denizler: Ayın görünür tarafında 30 kadar geniş, düzensiz, karanlık bölge vardır. Eskiden teleskop ile
ayı seyredenler bu bölgelerde su bulunduğunu sanmışlar ve bu sebeple okyanus, deniz, körfez gibi
isimler vermişlerdir. Zamanla ayda su bulunmadığı öğrenilmiş fakat bu isimler yerleşmiş ve
kullanılmaya devam etmiştir.
Aydaki denizlere genel olarak Latince "mare" çoğulu "maria" yani "deniz" ismi verilmiştir. Bu bölgelerin
geniş ve bilhassa düz ova özellikleri vardır. Daha pürüzsüz yüzeyleri olup, ayın diğer bölgelerine göre
daha az krater ihtiva ederler. Denizler ayın diğer bölümlerine nazaran daha koyu renktedir. Prüzsüz
yüzeyleri güneş ışınını, krater ve dağların yüzeylerinden daha az yansıttığı için daha karanlık
görülürler.
Düz ovaların nasıl meydana geldiğini açıklayan birçok nazariyeler ileri sürülmüştür. Bu nazariyeler
arasında ay yüzeyinde çok eski zamanlarda çarpan dev meteoritlerin izleri olduğu nazariyesi de vardır.
Bu ovaların genel olarak daha sonra teşekkül ettiğinde ittifak edilmektedir. Meydana gelişleri
esnasında etrafındaki bölgeleri lav ve kütle ile örttükleri; bunun sebebi olarak da ya bir volkan
faaliyetinin neticesi veya radyoaktivite zayıflamasının saldığı sıcaklıktan dolayı meydana geldiği kabul
edilmektedir. Deniz bölgelerinin bazılarının yüzeyinin altında "mascon" diye adlandırılan daha yoğun
maddeler vardır. Bu kütleler yerçekiminin bölge bölge artmasını sağlamakta ve ay çevresindeki
yörüngede bulunan araçları rahatsız etmektedir. Masconların, meteoritlerin düşüşünde etrafa sıçrayan
madde artıkları olduğu veya soğumuş lav artıkları olabileceği zannedilmektedir.
Dağlar: Ay üzerindeki muhtelif görüntülü dağlar hemen hemen dünyadaki dağlara benzer. Gerçekten
ay dağları belkide dünyada dağların meydana geldiği gibi ortaya çıktı. Yani yüzeyin katlanması ve
büzüşmesi ile yükseldi. Bazı ay tepeleri dünyada bulunan en yüksek dağlardan daha yüksektir.
Leibnitz sıra dağlarındaki "Epsilon" tahminen 9185 m, yani Everest Tepesinden 305 m daha yüksektir.
İlgi çekici diğer tepeler 6200 m ile 7920 m yükseklik arasında değişmektedir. Mare Nubium ortasından
geçen Straigh Wall, ayda bulunan ilgi çekici birçok sarp kayalıkların en meşhurudur. 96 km
uzunluğunda ve 457 m yüksekliğinde olan bir kayalıktır.
Ayın diğer görünümleri: Bütün ay görünümlerinden belki de en ilgi çekici olanları küçük dereler ve
çatlaklardır. Bu sathi hendekler kilometrelerce uzunluktadır. En ilgi çekicilerinden birisi olan Ariadaeus,
Cleft ariadaeus kraterinden 160 km öteye kadar uzanır. Genişliği 16.000 m, derinliği ise 800 m
kadardır. Ranger peykinden alınan fotoğraflarda Alphonsus Krateri yakınlarında birçok dere
görülmüştür. Bu çukurlar sanki bir dev dozer tarafından oyulmuş gibidir. Hadley Deresi Apollo 15
astronotlarından James İrwin ve David Scot tarafından araştırılmıştır. Bu dere ay yüzeyinde 128 km
kadar uzanır. Ortalama derinliği 366 metredir. Küçük dereler ve yarıklar muhtemelen yer altındaki
çatlaklardan meydana gelmiştir. Yine bu yer altı çatlakları, küçük kraterlerin krater zincirlerini teşekkül
ettirmiştir. Ayın üzerindeki dağlar kordonunda birçok ünlü ovalar mevcuttur. En ilgi çekicilerinden birisi,
Alpine kordonunda, 96 km uzunluğunda, uzun ve derin bir ova olan Alpine Valley'dir.
Ayın yüzeyindeki maddeler: 1960'larda yapılan deneyler neticesinde ay üzerine insanlı inişlerin
mümkün olduğu anlaşılmıştır. Sonradan ayın üzerinde çok ince tanecikli bir malzemenin bulunduğu,
üzerinde ise çeşitli çapta kayaların serpilmiş olduğu ve bu kayaların kimyevi yapısının bazalt benzeri
olduğu anlaşılmıştır. Aydan getirilen taşlarda küçücük cam gibi maddeler bulunmuştur. Bu maddelerin
meteorit (gök taşları) çarpmalarında hasıl olduğu sanılmaktadır. Ay toprağında güneş rüzgarından
hasıl olmuş ender rastlanan gazlara rastlanmıştır. Bunların güneşten buraya kadar ulaştığı
sanılmaktadır. Bu buluşlar ay yüzeyinin eski olduğunu göstermektedir. Bununla beraber kayaların
bazıları ateş ısısıyla meydana gelmiştir. Böylece eski zamanda ay üzerinde volkanik faaliyetlerin
olduğu anlaşılmıştır.
Ayın Hareketleri
Devirler: Uzak bir mesafeden dünya-ay sistemi incelenecek olursa, bunların faaliyetleri bir duvar
saatinin iki sarkacına benzetilebilir. Belirsiz bir noktaya istinaden sanki yavaşça salınmaktadırlar.Ay ve
dünya bir çiftli sistemdir. Birbirine o şekilde bağlıdırlar ki, yörüngeleri aynı çekim merkezi etrafında
döner. Bu noktaya ağırlık merkezi denir. Bu, dünya merkezinden 4640 km; yüzeyinden de 1600 km
ötededir. Ağırlık merkezinin yeri dünya ve ayın kütleleri arasındaki oran nispetindedir. Dünyanın aya
olan ortalama mesafesi genellikle 382.136 km olarak gösterilir. Ay, dünya etrafında bir elips
yörüngesine sahip olduğu için mesafe 356.330 km (hadid noktası) ile 406.610 km (apoje) arasında
değişir.
Ayın görünüşte doğudan batıya doğru hareket etmesi dünyanın dönmesinden ileri gelen bir görüş
yanılmasından başka bir şey değildir. Dünya etrafındaki hakiki hareketi batıdan doğuya doğrudur.
Ortalama yörünge sür'ati saatte 3660 kilometredir. Bu sür'atle hareket ederken doğuya doğru bir
kayma hasıl olur. Ay, böyle her gün biraz daha geç doğar ve batar. Bu zaman kaybına gecikme süresi
denir. Her gün ortalama 50 dakikadır. Fakat ayın hareketindeki düzensizlik sebebiyle günlük değişme
süreleri 20 ile 80 dakika arasında değişir.
Ay, dünya etrafındaki dönmesini ortalama 27 gün, 7 saat, 43 dakika, 11,47 saniyede tamamlar. Yıldız
ayı denilen bu zaman, ayın hareketindeki bazı aksaklıklar sebebiyle 7 saate kadar değişebilir.
Ayın deveranı (kendi ekseni etrafında dönmesi): Ay kendi ekseni etrafında her içtima ayında bir kere
döner. Dönme müddeti, dünya etrafındaki ortalama devir müddetine tamamen eşittir. Bu dikkat çekici
zamanlama ayın dünyaya hep aynı yüzünü göstermesine yol açar. Dünyanın yer çekimi ayı kendi
yörüngesinden çıkaracak kadar güçlü değildir. Fakat muhtemelen bu yer çekimi bir zamanlar ayı kendi
ekseni etrafında döndürecek kadar güçlü idi.
Ay devreleri: Ayın devamlı değişen yarı kısmı güneş tarafından tamamıyla ve sürekli
ışıklandırılmaktadır. Dünya etrafında döndüğünde dünyaya bakan yüzü, güneş ışıklarına girer ve terk
eder. Buna göre de görünümü değişir. Yeni ayda, yani ay güneş ile konjoksiyon halindeyken (takriben
dünya ile güneş arasındayken)ayın görünen tarafına güneş ışınları vurmaz. Böylece, yeni ay,
dünyadan görülemez. Yeni aydan birkaç gece sonra, ayın güneş ışığına tabi yarım kısmının kenarı,
ince bir hilal şeklinde güneşin batışından kısa bir zaman sonra gözükmeye başlar. Buna "büyüyen
hilal" denir. Halk arasında ise yeni ay ismi verilir. Bir hafta kadar bir zaman içerisinde ayın diskinin
yarısı aydınlanır. Yeni aydan, yani hilal başlangıcından yaklaşık iki hafta sonra ay, güneşle 180
derecelik bir açıya girer. Böylece dünya göğünde güneşe tam rastlayan ay yuvarlağının yarısı
aydınlanır. Buna dolunay denir. Ay bütün fazlarını bir tek ay günü içerisinde tamamlar. Bu zaman
esnasında ay üzerindeki bir müşahit güneşin doğudan yavaşça kalktığını ve göğü 15 dünya gününden
az bir zaman içerisinde geçerek batı istikametinde battığını görür. Ayın dünyaya bakan tarafı, parlak
bir gezegen olan dünya tarafından geceleyin aydınlatılır. Ay göğünde dünya devamlı görülür. Yıldızlar
doğudan batıya doğru yavaşça ilerlerler. Dünyanın fazları ise ayın fazlarının tamamıyla tersinedir.
Salınım hareketleri: Dünyadan herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerden ayın yüzeyinin % 50'den
fazlası görülemez. Ancak ayın bazı gerçek görünüşteki hareketleri, bizim bu orandan daha fazla
görmemizi sağlar.
Ayın kendi etrafında dönüşü düzenli, dünya etrafındaki dönüşü ise düzensiz olduğu için, dünyaya
bakan kısmı, dünya etrafında her bir dönüşte bir tarafa, daha sonra diğer tarafa eğik olur. Bu sebepten
görülemeyen kısımların kısaca görülmeleri mümkündür. Ayın bu çeşit bir taraftan diğer tarafa olan
hareketine "boylamsal salınım" hareketi denir.
Ayın yörüngesi dünyaya doğru hafif meyillidir. Böylece kışın, ay, kuzey gökyüzünde en yüksek
durumda iken, daha çok alt yüzey görülebilir. Kuzey yarım kürede ayın yazın alçak olması durumunda
ise, daha çok üst yüzey görülebilir. Bu çeşit aşağı-yukarı olan harekete de "enlemsel salınım" hareketi
denir.
Üçüncü ve son görünüşteki salınım hareketi ise ayın hareketindeki gerçek düzensizlikten ortaya çıkar.
Buna "fiziksel salınım hareketi" denir ve sebebi ayın tam küre olmamasıdır. Bu sistem az bir kısmın
görülmesine sebeb olur.
Hepsi beraber ayın yüzeyinin herhangi bir zamanda görülenden % 9 daha fazla görülmesini sağlarlar.
Bu ise toplam % 59 eder. Yani yüzeyin % 41'lik bir kısmı dünyadan hiç görülmez.
Gel-git (Med-cezir): Güneş ve ay, dünyaya çekim kuvveti tatbik ederler. Özellikle ayınki, denizlerde
suyun alçalma-yükselmesine sebeb olur. Yeni ve dolunay zamanında, her iki cismin çekim kuvvetleri
aynı düzlemde ortaya çıktığı için, okyanus, önemli olarak etkilenir. Ayın çekim kuvveti, dünyanın yakın
yüzeyinde suyun yüzeyini yükseltirken, daha az bir çekime maruz kalan, uzak yüzeydeki su
seviyesinde düşme görülür. Bunun sonucu olarak dünyanın zıt iki yüzünde su seviyesi değişikliği
ortaya çıkar. En yüksek durum ay ve güneşin beraber ve zıt bulunması halinde, bir ay gününde iki kere
ortaya çıkar.
Ayın gecikmesine bağlı olarak, gel-git her gün 50 dakika daha geç ortaya çıkar. Dünyanın dönme hızı,
gel-git hızından daha fazla olduğundan dolayı, gel-git olayı dünyanın dönmesi üzerinde bir fren gibi
etki yapar. Bu sebeple her 100.000 yılda dünya günü bir saniye artar.
Ay Olayı
Optik yanılgı: Dolunay doğarken, tepedekine nazaran daha büyük görünür. Ancak ay, en yüksek
noktasında gözleyiciye ufuktakine nazaran 6400 km daha yakın olması sebebiyle çap açısı ufuktayken
daha küçüktür. Bu olaya; "ay yanılgısı" denilmektedir.
Bazan ayın ufukta hareket etmediği zannedilir. Bu özellikle dolunay zamanında eylül ayında gece ile
gündüzün eşit olması durumunda belirgindir. Gerçekte bu devrede ayın yörüngesi ufukta çok yatık açı
yapar; ay doğarken ufka paralel hareket ediyormuş gibi gelir. Bu zamanlarda gecikmesi de azdır.
Bunun neticesi olarak ay sadece birkaç dakika gecikme ile doğar. Gelenek olarak çiftçiler günün
sonundaki bu ilave aydınlık saatlerini sonbahar hasadı için kullanırlar. Bu sebeple eylülün dolunayı
"hasatçının ayı" diye isimlendirilir. Ekimin dolunayında ise bu olay daha az ortaya çıkar ve "avcının ayı"
olarak isimlendirilir.
Değişen özellikler: Zaman zaman ay yüzeyinin özelliklerinde değişiklikler rapor edilir. Bunun,
dünyanın etrafından geçerken ay yüzeyinde gölgelerin değişmesinden kaynaklandığı tahmin
edilmektedir.
Ancak bazı sapmaları (mesela Linne Krateri hakkındaki) kolayca izah etmek mümkün değildir. Linne
farklı zamanlarda büyük, küçük, parlak ve karanlık olarak görülmüştür. Bazan da tamamen kaybolduğu
söylenmiştir. Bazı raporlar ise Aristarchus Krateri bölgesinde yavaş ortaya çıkan ve kaybolan kırmızı
lekelerden bahsetmektedir. Astronomlar genel olarak bu görünüş değişikliklerinin gerçek olduğunu
kabul ederken; bunun volkanik faaliyetlerle mi, yoksa başka tesirler neticesi mi ortaya çıktığını
bilememektedirler.
AY TAKVİMİ (Bkz. Arabi Aylar)
AY TUTULMASI;
Alm. Mondfinsternis (f), Fr. Éclipse lunaire, İng. Lunar eclipse. Dünyanın ay ile güneş arasına girmesi.
Ayın dünyanın gölgesine girmesi ile güneşten aldığı parlaklığı kaybetmesi neticesinde görülür. Ay
tutulması, dolunay zamanında ve ayın düğüm noktalarına yakın olması durumunda meydana gelir.
Güneş karşı düğüm noktasında veya ona yakın olmalıdır. Bu şartlar altında dünyanın gölgesi aya
düşer. Bu 1.360.000 km uzanan gölge konisi ay uzaklığından yaklaşık 8800 km geniştir. Ay saatte
3456 km hareket ettiği için, ortalama ay tutulmasının zamanı yaklaşık 40 dakika ile bir saat arasında
değişir. Ay tutulması, yeryüzünün ayın ufuk çizgisinin üzerinde olduğu herhangi bir bölgesinden
gözlenebilir.
Aya karşı olan dünya yüzeyine çarpan güneş ışınları dünyanın atmosferi tarafından kırıldığı için, ay
tutulmasında ay tamamen kaybolmaz. Dünya etrafında kırılan ışıklarda mavi renk yutulduğu ve kırmızı
renk yansıtıldığı için, dünyanın gölgesi kırmızı renkte görülür. Bu zayıf ışık kalıntıları görünürlüğü
mahalli atmosferik şartlara bağlı olarak ay’ı tuhaf bir bakır renginde ortaya çıkarır.
Dünya, ay ve güneşin bazı değişik durumları kısmi ay tutulmasını sağlar. Bu durumlarda ayın üzerine
dünyanın tam gölgesi değil, kısmi gölgesi düşer.
Ay tutulması genellikle yılda iki kere ortaya çıkar. Bazı özel durumlarda ay tutulmasının hiç ortaya
çıkmadığı veya üç defa ortaya çıktığı da olabilir.
AYA SEYAHAT;
Alm. Mondexpedition (f), Fr. Expedition Lunaire, İng. Lunar expedition. Uzayın boşluğuna açılabilen
insanın, uzaydan dünyayı inceledikten sonra ilk hedefi en yakın gezegen olan ay oldu. İnsanlar daha
sonra çeşitli uzay uçuş programları ile ayı yakından incelemişlerdir.
İnsansız uzay gemileri ile aya seyahat için pekçok ön hazırlıklar, denemeler ve araştırmalar yapıldı. İlk
olarak 2 Ocak 1959 tarihinde Sovyetler Luna-1 isimli uzay aracını ay yörüngesine oturtmak ve bilgi
toplamak için fırlattılar. Fakat Luna-1, rotayı şaşırarak ayın 6000 km uzağından geçti. Böylece ilk
denemeden beklenen netice alınamadı. Sovyetler tekrar 12 Eylül 1959'da Luna-2 isimli uzay aracını
ayda araştırma yapmak için gönderdi. Ancak bu teşebbüs de aracın ay yüzeyine sert iniş yaparak
parçalanmasından dolayı başarısızlığa uğradı. Nihayet Sovyetler ay araştırmalarıyla ilgili üçüncü
teşebbüslerinde başarılı olabildiler. Luna-3 adı verilen araç 4 Ekim 1959 tarihinde fırlatıldı. Ay
yörüngesine giren araç pekçok fotoğraf çekip dünyaya gönderdi. Bu sayede ayın görünmeyen yüzü
hakkında bilgi elde edilmiş oldu. Aynı vazife ile 18 Temmuz 1965'te gönderilen Sovyetlerin Zond-3
aracı da başarılı oldu. Aya yumuşak iniş yapan ilk uzay aracı olan Luna-4, Ruslar tarafından 3 Şubat
1966 tarihinde fırlatıldı. Sovyetlerin ay ile ilgili araştırma çalışmaları Luna-10'un 31 Mart l967'de
fırlatılması ve bunun ay etrafında bir yörüngeye girmesiyle son buldu.
Amerika Milli Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından aya seyahat ve incelenmesi için hazırlanıp
tatbik edilen program ise başlıca iki bölümden müteşekkildi. Birinci bölüm, aya seyahat için gerekli ön
araştırma ve hazırlıklar için Survoyer programı; ikinci bölüm aya seyahati gerçekleştiren Apollo
programıdır. Amerikalıların ay incelemeleri 17 Nisan 1967'de Survoyer-3 aracının fırlatılması ile
başladı. Amerika bu ilk denemesinde, aracı aya yumuşak bir şekilde indirerek, buradan çeşitli
fotoğraflar göndermesini başardı. 14 Kasım 1967'de fırlatılan Survoyer-5 aya yumuşak iniş yaptı ve
pekçok fotoğrafla bilgiler gönderdi. Ayrıca ay yüzeyinde geri kalkış manevrası yaparak bu konuda ileri
bir adım atılmasına sebeb oldu. Daha sonra bir ay ara ile 7 Aralık 1967'de Survoyer-6 ve 7 Ocak
1968'de Survoyer-7 fırlatılarak her ikisini de Ay yüzeyine indirmek suretiyle topladığı bilgi ve
fotoğraflarla NASA, aya seyahat için hazırlanan ön çalışmaların ilk bölümünü tamamlamış oluyordu.
İkinci bölüm olan Apollo programı, insanoğlunun aya seyahatini gerçekleştirmesini hedef almaktaydı.
Ne var ki, bu çağ açması beklenen program bir facia ile başlamıştı. 27 Şubat 1967 tarihinde fırlatılmak
için bekleyen Apollo-1 ve içerisindeki üç astronot kalkışa çok kısa bir süre kala araçta çıkan yangında
kurtarılamayarak can verdiler. Kaza sebebi bulununcaya ve benzeri kazalara karşı tedbir alınıncaya
kadar Apollo projesine ara verildi. Apollo-1'de çıkan yangının sebebi, astronotlara oksijen veren
sistemdeki bir kısa devreydi. Benzeri kazalara tedbir olarak Apollo uzay araçlarına ilave bir kabin
yapıldı. Kalkış esnasında meydana gelebilecek bir kaza halinde astronotlar bu bölüme geçecek, bu
bölüm araçtan ayrılarak 1,6 km yükselecek ve otomatik olarak açılan paraşütleri ile yere inecekti. Eğer
herhangi bir kaza olmazsa kalkıştan bir müddet sonra bu kısım atılacaktı.
Uzun bir aradan sonra Apollo programı 11 Ekim 1968'de Apollo-7'nin fırlatılması ile tekrar başladı.
Daha önceki insansız yapılan denemelerde olduğu gibi, insanlı denemeler de adım adım yapılıyordu.
Apollo uzay araçları dev Satürn füzeleri ile atılmaktaydı. Şimdiye kadar fırlatılan en büyük füzeler
Satürn-1 Bfüzesi ile fırlatılan Apollo-7, dünya çevresinde bir yörüngede 10 günde 163 tur atarak çeşitli
deneme ve çalışmalar yaptı. Bu deneme ile de Amerika ilk olarak üç kişilik bir grubu uzaya
gönderiyordu. Bundan sonra dev Satürn-5 füzesi ile 21 Şubat 1968'de Apollo-8'in fırlatılması, aya
seyahate hazırlık çalışmalarının en önemli merhalelerinden biri oldu. Apollo-8'de bulunan üç astronot
dünya çevresinde iki defa döndükten sonra aya yöneldiler. Dünyanın çekim etkisinden kurtulan araç,
ay etrafında bir yörüngeye girmeyi başardı. Bu, dünya yörüngesinden ayrılan ilk insanlı uzay aracı
oluyordu. Astronotlar; Frank Borman, James Lowell ve William Anders dünyadan uzaklaşıp ay
etrafında dönen ilk insanlardı. Bu seyahat esnasında astronotlar, ay yüzeyini çok yakından inceleme
fırsatı buldular ve ay yüzeyine iniş için uygun yerleri tesbit etmeye çalıştılar.
Bundan sonra yapılan Apollo-9 ve Apollo-10 denemeleri ay yüzeyine iniş için yapılan çalışmaları ihtiva
etmekteydi. Dev Satürn-5 füzeleri ile Apollo araçlarından Apollo-9, 3 Mart 1969 tarihinde fırlatıldı. Bu
uçuş esnasında aya iniş için kullanılacak olan "Örümcek" isimli bir ek kısım ilave edildi. Bununla, ay
yörüngesinde uzay aracından ayrılarak ayrı bir yörüngede yol aldırıp tekrar araçla birleşme denemeleri
yapıldı. Yine bu uçuşta Örümcek'te bulunan iki astronot Apollo'dan ayrıldıktan sonra Örümcek'ten
dışarı çıkarak boşlukta yürüdüler. Böylece Örümcek'ten dışarı çıkıp tekrar içeri girme denemesi
yapılmış oldu. Bu, aya seyahat için hazırlanmış proğramın denemesi olup, bir gemiden küçük bir
sandalla sahile çıkılmasını andırıyordu. Apollo-10 aracı da Apollo-9'da yapılan denemelerin hemen
hemen aynı olan denemeleri ay yüzeyine daha yakın bir mesafede yaptı. Apollo-10 deneylerinin tek
farkı, ay çekiminin daha şiddetli etkisinde bulunmasıydı. Bu aya seyahat için son denemenin yapıldığı
bir uçuş oluyordu. Apollo-10'un uçuşu 18 Mayıs 1969'da başlayıp 26 Mayıs l969 günü Pasifik
Okyanusu'nda son buldu.
Aya ilk ayak basma: Takvimler 16 Temmuz 1969'u, saatler Türkiye saati ile 15.32'yi gösteriyordu.
Amerika Birleşik Devletlerinin Florida eyaletindeki Cape Kennedy Uzay Üssünde 39-A numaralı
rampada toplam yüksekliği 111 m olan Satürn-5 füzesi, üzerinde Apollo-11 dev uzay aracı, içerisinde
astronotlar Neil Armstrong, Edwin Aldrin, Michael Collins'la birlikte ayı fethetmek için çıkacakları
yolculuğa başlamadan yapılan geriye sayma işleminin sonundaydı. "5,4,3,2,1,0 Ateş!" komutu üzerine
korkunç bir patlamayla çalışmaya başlayan, toplam itme gücü 34.000 kg olan beş motor bir alev bulutu
içerisinde Apollo-11'i havalandırıyordu.
Yeni bir çağ açmak için hareket eden Satürn-5, üzerinde Apollo-11 aracı, 111 m yüksekliğinde ve 3100
ton ağırlığında tam manasıyla dev bir araçtı. Burada Satürn-5 itici güç vazifesini görecekti. Asıl aya
gidecek olan araç Apollo-11'di. Füze ve araç (Satürn ve Apollo)toplam sekiz kısımdan müteşekkil olup,
bu kısımların en üstte bulunanı "Kurtarma bölümü" olup, kalkış esnasında meydana gelmesi muhtemel
olan kazalara karşı astronotların hayatını kurtaracak olan bölümdü. Yukarıdan aşağıya sırasıyla;
kurtarma bölümü, komuta modülü, hizmet modülü, ay modülü, kalan dört kısım ise aracı ay yoluna
yöneltecek olan füzenin kısımlarıdır.
Komuta modülü:Astronotların seyahat süresince bulundukları bölümdür. Aracın ana merkezidir. Aracın
idaresi, astronotların oturma, istirahat, çalışma ve yemek gibi işlerin yapıldığı ana bölümdür.
Hizmet modülü:Uzayda araca manevra ve hizmet desteği temini vazifesini gören bölümdür. Elektrik
enerjisi, hava ve basınç teminini bu bölüm sağlar.
Ay modülü:Daha önceki uçuşlarda "Örümcek", bu uçuşta ise ABD'nin sembolü olan kartala izafeten
"Kartal" adı verilen bu bölüm, astronotlardan ikisini alıp ay yüzeyine indirecek, daha sonra buradan
havalanarak tekrar araçla birleşecek (kenetlenecek) yani bir nevi sandal vazifesi görecek olan
kısımdır. Kalan dört kısım, yakıt tankları ve aracı aya götürecek motorların bulunduğu bölümlerdir.
Ateş komutu ile saniyede 13.600 kg yakıt kullanan beş motor, 10 saniyede 136.000 kg yakıt harcamak
suretiyle kendi boyu kadar (111 m) yükselebildi. Her an ağırlığı ve yerçekiminin azalması ve gerekse
yakıt harcaması sebebiyle araç hızlandı. İtiş gücü azalmadığı için çok kısa bir zamanda ses hızını
aşan araç, fırlatılışından 2,5 dakika sonra saatte 8500 km hıza ve 64 km yüksekliğe erişti. Bu anda
birinci kademedeki yakıt ve kademenin (kısmın) vazifesi bitmişti. Toplam füze ağırlığının 3/4'ünü teşkil
eden bu kısım atılarak hemen sonra itme gücü toplam 500.000 kg olan beş motorlu ikinci kısım
ateşlendi. Araç 96 km yüksekliğe eriştiğinde emniyet için bulunan en üstteki kurtarma bölümü de atıldı.
Birinci kademeden biraz daha uzun bir zaman çalışan ikinci kademe, aracı saatte 24.000 km hıza ve
183 km yüksekliğe eriştirdiği zaman, yakıtı ve vazifesi bittiğinden yeryüzüne inmek için araçtan
ayrılırken, üçüncü kademenin motorlarından sadece bir tanesi, yer çekimi etkisinden kurtulan aracı, 2
dakika 45 saniye çalışmak suretiyle dünya çevresindeki yörüngesine oturmasını sağladı. Üçüncü
kademenin yakıtı ve vazifesi bitmediği için atılmamıştı. Şimdi aracın hızı saatte 28.000 km ve yerden
yüksekliği 185 km idi. Dünya etrafında yörüngede dönmekteydi. Artık astronotlar rahatça yerlerinden
kalkabilirler, aracın kontrollerini yapabilirlerdi. Aracın ateşlenmesinden bu ana kadar tam 12 dakika
geçti. Apollo-11'in uzaya atılışını seyretmeye gelen topluluk henüz dağılmadan araç dünya
çevresindeki yörüngesine oturmuş bulunuyordu. Apollo-11'in astronotları, dünya çevresindeki
yörüngede iki tur atarken aracın son kontrolleriyle birlikte, aya doğru hareketin son hazırlıklarını da
yaptılar ve dünyadaki kontrol merkezine bilgi verdiler. Kalkıştan tam bir saat sonra Satürn'ün son
motoru astronotlar tarafından ateşlenerek aya doğru araç yön değiştirdi. Saatte 40.000 km hızla aya
doğru yöneldi.
Araç aya doğru ilerlerken yapılması gereken bir iş de komuta modülü ile Kartal'ı (Ay modülü) burun
buruna getirmekti. Fırlatıştaki sıra ise, komuta modülü, hizmet modülü ve ay modülü (Kartal)idi.
Astronotların bulundukları komuta modülünden ay modülüne geçmelerinin kolay olması için, ay
modülünü astronot Collins araçtan ayırarak, modüle ait motorlardan bir kısmını ateşlemek suretiyle bir
manevra yaptırıp, komuta modülü ile burun buruna kenetlenmesini temin etti. Bundan sonra artık
Satürn-5 füzesi yapacağı vazifelerini bitirmiştir. Ama ne yazık ki yaptığı vazifenin mutluluğunu uzay
boşluğunda terkedilmiş olarak tek başına yaşayıp gitmeye mahkum olmakla tatmıştır. Saatte 40.000
km hızla dünya yörüngesinden ayrılan araç gitgide yerçekimi etkisiyle hız kaybına uğradı. Dünyadan
320.000 km uzakta, hız saatte 3400 kilometreye düştü. Ayın çekim alanına girildiğinde ise hızı gitgide
artarak ay yörüngesinde saatte 10.000 kilometreye erişti. Hız azaltılarak ay etrafında ve aydan 112 km
yükseklikte, önce elips sonra dairesel bir yörüngeye girdi. Ay yörüngesine girdikten sonra gerekli
kontrollar yapıldı ve astronotlardan Neil Armstrong ve Edwin Aldrin ay modülüne geçtiler. Michael
Collins ise komuta modülünde kaldı. Aya ayak basmadan önce birçok araştırma, kontrol ve istirahattan
sonra astronotlar aya inmek için hazırlandılar. Bundan sonra ay modülü araçtan ayrıldı, fren vazifesi
gören motorları çalıştırarak önceden tespit edilen bölgeye 21 Temmuz 1969'da yumuşak iniş yaptı.
Atıldıktan 4 gün sonra 16 tonluk örümcek şeklindeki araçla aya inerlerken iki astronot telsizle insanlara
şu mesajı gönderdiler:"Kim olursanız olunuz, nerede bulunursanız bulununuz. Şu andaki işimizi
düşünerek, kendi adetlerinize göre bizim için Allah'a dua ediniz."
Örümcek ile ay yüzeyine yumuşak iniş yaptıktan sonra bir müddet aracın kontrollerini yaptılar. Sonra
istirahate çekilen astronotlardan ilk olarak Neil Armstrong ay yüzeyine indi. Aya insanın ilk ayak
basması ile ay fethi gerçekleşiyor ve tarihçiler bu günü yeni bir çağın (uzayçağının) başlangıcı olarak
kabul ediyorlardı. Neil Armstrong'un ay yüzeyine inmesinden bir müddet sonra Edwin Aldrin ay
yüzeyine inen ikinci insan oluyordu. Ayda toplam 21.5 saat kalan astronotlar bunun 2 saat 13
dakikasını ay yüzeyinde, kalanını ise Örümcek'te geçirdiler. Ay yüzeyine çeşitli cihazlar, plaket ve
bayrak yerleştirdiler. Ay yüzeyi taş ve kumluk idi. Buradan 25 kg tutan taş parçaları getirdiler.
Havalandıktan sonra ay çevresindeki bir yörüngede bekleyen komuta ve hizmet modülüyle birleşerek
astronotlar komuta modülüne geçtiler. Artık Örümcek'in işi bittiğinden uzay boşluğuna bırakıldı. Mevcut
motorlar ateşlenerek Apollo-11 dünyaya dönmek için gerekli olan rotaya girdi. Dünya yörüngesine
girmeden hizmet modülünü de fırlatan Apollo-11'in astronotları, komuta modülü ile birlikte atmosfere
5,4° ila 7,5°'lik açılar arasında girerek bir müddet ilerlediler. Atmosferdeki sürtünme sebebiyle aracın
sıcaklığı çok fazla arttı. Bu sıcaklıktan korunmak için komuta modülündeki ısı kalkanı yerden 7000 m
yükseklikte atılarak akabinde küçük paraşütler açıldı. 3000 m yükseklikte ise ana paraşütler açılarak
fırlatılmasında 111 m yükseklikte ve 3000 ton ağırlıkta olan araç 3 m boyunda ve 5500 kg ağırlıkta
olarak saatte 50 km hızla Pasifik (Büyük)Okyanusa indi. Astronotlar civarda bekleyen görevli kişiler
tarafından kurtarıldı; muhtemel bir hastalığa ve mikrop kapmış olma ihtimaline karşı karantinaya alındı.
Aya ilk ayak basılmasından sonra Apollo-12 projesi ile astronotlar Charles Conrad, Richard Gordon ve
Alan Bean aya giden ikinci grup oluyorlardı. 19 Kasım 1969'da yola çıkan astronotlar, ay yüzeyine
daha önce insansız olarak inen "Surveyor-3" aracının yanına gittiler. Astronotlardan Charles Conrad
ve Alan Bean aya indiler. Pekçok taş ve kum nümuneleri getirdiler. Astronotlardan Alan Bean
hatıralarında şöyle anlatıyor: "İnsan uzayda uçarken pek az kimseye nasib olan bir fırsat elde ediyor.
Ufkunu genişletmek arzusu. Gerçekten, bu yolculuktan sonra içimde insanları, Allah'ı, kainatı ve
bunların arasındaki ilişkileri daha iyi öğrenmek, anlamak arzusu doğdu."
Aya seyahat programlarından aksayan ve ay yüzeyine inişi gerçekleştiremeyen tek proje Apollo-13'tür.
1970 Nisan'ında fırlatılan Apollo-13 de ay yolunda meydana gelen bir elektrik arızası sebebiyle
astronotlar ay yüzeyine inemediler, ancak ay çevresinde bir yörüngede bulunduktan sonra tekrar
dünyaya döndüler.
31 Ocak 1971'de fırlatılan Apollo-14 ile aya giden astronotlar A.Shepard, E.Mitchell ve S. Roosa idi.
Aya inen astronotlar Shepard ile Mitchell beraberlerinde götürdükleri bir el arabası ile malzemeler
taşıyarak bazı cihazlar tesis ettiler.
Rusların 6 Haziran 1971 günü fezaya gönderdikleri Soyuz-11 uzay cihazı, felaketle ve yüz karası ile
neticelendi. 30 Haziranda dünyaya dönen kapsülün içindeki üç astronot ölmüştü.
26 Temmuz 1971'de fırlatılan Apollo-15, ay yolculuğunda pekçok hususiyetler ihtiva eden bir
programdır. Bu yolculukta, hazırlanan bir ay arabası ile astronotlardan David Scolt ve James İrwin, ay
yüzeyinde evvelki seyahatlere nisbeten daha uzak mesafelere seyahat edebildiler. Birçok cihaz tesis
eden, pekçok araştırma ve denemede bulunan astronotlar, ayın teferruatlı bir haritasını hazırladılar.
Ayrıca da sun'i bir uyduyu Apollo aracından fırlatarak ay yörüngesine yerleştirdiler.
16 Nisan 1972'de fırlatılan Apollo-16 ile aya seyahat eden astronotlardan John Young ve Charles
Duke bir başka ay arabası ile ay üzerinde dolaştılar. Pekçok deney ve araştırmalarda bulunan
astronotlar bazı cihazlar yerleştirerek daha sonra dünyaya döndüler.
Aya son seyahat 1972 senesinin sonlarında gerçekleşti. Apollo-17 ile yapılan bu seyahat, ay
araştırmalarının şimdilik sonu olmaktadır. İlerde yıldızlara yapılacak seyahatler için düşünülen
projelerde ay bir üs olarak kullanılacaktır. Aya toplam 6 uçuş yapıldı ve 12 astronot ay yüzeyine indiler.
Toplam 6 tane jeofizik gözlemevi kuran astronotlar, 360 kg ağırlığında kaya ve diğer maddeleri
dünyaya getirdiler.
AYAK;
Alm. Fuss (m), Fr. Pied, İng. Foot. İnsan vücudunun en alt kısmında bulunan ve yürümeyi, dik
durmayı sağlayan, 26 kemik, bağ ve kaslardan meydana gelen organ. Vücudun bütün ağırlığını
taşıdığından mekanik olarak en fazla zorlanan organdır. Ayak kemiklerinin en büyüğü topuk kemiğidir.
Parmak kemikleri de en küçük kemiklerdir.
Topuk kemiği, aşık kemiği ile birlikte ayak arka kısmını meydana getirir. Aşık kemiği, baldır kısmının
çatısını yapan kaval kemiği ve kamış kemiğinin meydana getirdiği çatalın içine sokulur. Yukarı aşık
eklemi ayağın alt bacak ile olan biricik bağlantısıdır. Aşık kemiğinin ön yüzünde ayak sandal kemiği
vardır. Topuk kemiğinin ön çıkıntısında zar kemiği bulunmaktadır. Topuk kemiği ile zar kemiği
arasındaki ekleme Coupart eklemi denilmektedir ki bu eklemin cerrahi açıdan önemi büyüktür. Ayak
kesilmesini gerektiren hastalıklarda bu eklem hattı açılır ve bağları kesilirse bu hattın önünde kalan
kısmı kolaylıkla ayırmak mümkün olur. Aşık kemiği ile topuk kemiği arasındaki ekleme aşağı topuk
eklemi denir. Bu eklem, ayağı dikey ekseni etrafında oynatmak, ayak iç yan ve dış yan kısmını
kaldırmak vazifesini görmektedir. Ayak, sandal kemiğinin ön kısmında üç konik kemik bulunur. Üçüncü
konik kemik ayak zar kemiğine çok sıkı bir şekilde bağlıdır. Böylece ayak bileği bu kısımda çok sağlam
bir yapıya sahip olmaktadır. Ayak konik kemikleri ile zar kemiğinin yaptığı kemik dizisinin önünde 19
adet ayak tarak ve ayak parmak kemikleri bulunur.
Ayak, ayak kasları vasıtasıyla hareket ettirilir. Ayak kasları kısa ve uzun ayak kasları olarak iki grupta
ele alınır. Uzun kaslar alt bacakta, kısa kaslar ayak iskeletinde bulunmaktadır.
En önemli ayak hareketleri şunlardır:
Yukarı aşık ekleminden ayağı geriye bükme ve germe hareketi; ayağı içe ve dışa çevirme; ayak tarağı
ve ayak bileği arasındaki hareketler.
Ayak mekanik olarak bulunduğu yükleme durumundan başka, çeşitli hastalıkların belirtilerini de ortaya
çıkarabilir. Bu hastalıklardan bazıları şunlardır:
Şeker hastalığında damar bozukluklarından dolayı deride iyileşmeyen yaralar, kalp ve akciğer
hastalıklarının bazılarında ve ileri derecedeki kansızlıklarda tırnaklarda kırılma ve gelişememe, gut
hastalığında büyük parmakta şişme ve ağrı, romatoid artritte eklem bozuklukları, aterosklerozda
ayakta soğukluk ve ayak krampları.
Ayak, günün yaklaşık üçte ikisi kadar zamanda kapalı kalan bir uzuvdur. Gün boyunca ayakkabılar
içinde vücut ağırlığını taşıdığı gibi birçok güç hareketleri de yapmak zorundadır. Giyilen ayakkabıya
ayak sağlığı açısından çok dikkat etmelidir. Dar ayakkabılar ayağın aktif hareketlerini engellemekle
kalmayıp, aynı zamanda ayak kan dolaşımını da zorlaştırdığından, çeşitli rahatsızlıklara sebeb
olabilmektedir. Sivri burunlu ayakkabılar ayak sıhhatini bozduğu gibi yüksek topuklu ayakkabılar da bel
ve göğüs omurlarına, diz ve uyluk eklemlerine menfi tesirlidir.
Ayak sağlığı için giyilen ayakkabıda şu şartlar aranmalıdır:
Ayakkabı ayak hareketlerine mani olmamalı ve ayak terinin buharlaşmasını engellememelidir.
Uç kısmı yeterli genişlikte olup ayak parmaklarını birbirine yapıştırmamalıdır.
Çocuk ayakkabılarında ökçe kısa ve geniş olmalı, topuk uzunluğu erişkinlerde üç santimetreyi
geçmemelidir.
Ayakkabının ucundaki deri yeteri kadar bol olmalı, dar olup parmaklar üzerine basınç yapmamalıdır.
Ayakkabı köselesi mümkün olduğu kadar esnek olmalıdır.
Yazın üst kısmından hava geçiren ayakkabılar tercih edilmelidir.
Ayakkabıda bulunması gereken bu özelliklerden başka, ayak sağlığı için yapılması gereken birkaç
basit tedbir daha vardır. Günlük hayatta küçük bir gayretle yapılabilecek bu ayak bakımı ömür boyunca
sağlıklı, temiz ve şekli düzgün ayaklar sağlayacaktır. Ayak sağlığı için gençlerde soğuk su, yaşı ileri
olanlarda ılık su kullanılmalıdır. Ayak terlemelerini mümkün olduğu kadar önlemek için her gün bir
miktar çıplak ayakla dolaşmalı arasıra da tuzlu ılık suda dinlendirmelidir. Çorapları sık sık değiştirmek
ve naylon çorap kullanmamak ayak sağlığı bakımından önemlidir.
AYAN MECLİSİ;
Osmanlı Devletinde 23 Aralık 1876’daki Kanun-i Esasi’ye göre, Meb’usan Hey’eti ile birlikte Meclis-i
Umumi’yi meydana getiren hey’et. Hey'et-i Ayan da denilmektedir. Hey’et-i Ayanın üye sayısı Hey’et-i
Meb’usanın üye sayısının üçte birini geçmezdi. Ayan olabilmek için, eserleriyle, hizmetleriyle tanınmak
ve kırk yaşını doldurmak gerekliydi. Hey’et-i Ayana giren bir üyenin üyelik hakkı hayatı boyunca devam
ederdi. Meb’usan Hey’eti toplanmadıkça, Ayan Hey’eti de toplanamazdı. Fevkalade hallerde padişahın
isteği veya mebusların salt çoğunluğunun yazılı isteği ile meclis vaktinden önce açılabilirdi. Ayan
Hey’eti, Meb’usan Hey’etince kabul edilip kendisine gönderilen kanun ve bütçe tasarılarını madde
madde inceler, uygun olmayan maddeleri tespit ederek düşüncesini belirtirdi. Burası da, ya tamamen
reddeder veya değiştirir, yahud düzeltilmesi için Meb’usan Hey’etine geri gönderirdi. Kabul ettikleri
tasarıları tasdik ederek sadrazama gönderirlerdi.
İlk Ayan Hey’eti 19 Mart 1877 günü Sultan Abdülhamid Han tarafından Dolmabahçe’nin büyük
salonunda meclisin açılması ile vazifeye başladı. Padişah tarafından tayin edilen bu hey’etin, 27 üyesi
vardı. Ayan Hey’eti çalışmalarına bir sene kadar devam etti. Meb’usan Meclisinin faaliyeti, bu meclisin
çoğunluğunun Türk olmayan azınlıkların elinde olması sebebiyle 13 Şubat 1878 tarihinde Sultan
Abdülhamid Han tarafından durdurulunca, Ayan Hey’eti İkinci Meşrutiyetin ilanına kadar (1908)
harhangi bir vazife görmedi. Fakat üyeleri hiçbir göreve tayin edilmediler ve normal maaşlarını aldılar.
İkinci defa meclis açıldığı zaman bu heyetten hayatta yalnız üç kişi kalmıştı. Kanun-i Esasi’de 1909’da
yapılan değişikliklerle, her konuda yasa teklifi yetkisini elde eden Ayan Meclisinin hukuki varlığı
Osmanlı Devletinin ortadan kalkmasıyla son buldu.
AYASOFYA;
Alm. Haghia Sophia, Fr. Ste. Sophie, İng. Haghia Sophia. İstanbul’un fethine kadar hıristiyan aleminin
en büyük kilisesi, bu tarihten 1934’e kadar İslam aleminin en büyük camilerinden biri idi. 1935’ten
sonra ise müze olarak kullanılmaktadır.
Ayasofya (Sainte Sophie) Camii, İstanbul’da Topkapı Sarayı yanındadır. Miladın 325. senesinde,
Büyük Konstantin tarafından ahşap olarak yapıldı. Aryüs mezhebinde olup, 408’de vefat eden
Arkadyus zamanında yandı. Bunun oğlu Teodosyus yeniden yaptırdı. Jüstinyanus zamanındaki
ihtilalde yine yandı. Bunun tarafından şimdiki bina yaptırıldı. Jüstinyanus, 565’te ölmüştür. Bunun
zamanında, zelzelede kubbesi yıkılmış, şimdiki kubbe 548’de yapılmıştır. Doğudan batıya 81,
kuzeyden güneye 73, yüksekliği 57 metredir. Makedonyalı Valis (Balis-I) ve Roman ve Andronik
zamanlarında tamir edilmiştir.
Asıl kilise, kareye yakın dikdörtgendir. Bu alanın üzerini 24,3 m yükseklikte, 33 m çapında bir kubbe
örtmektedir. Kubbede 40 tane kaburga, kubbe kasnağında ise 40 pencere vardır. Bu büyük kubbeyi
taşıyan fil ayakları birbirleriyle bitiştikleri yerlerde pandantif yaparak kubbeye bitişirler. Aynı zamanda
büyük kubbenin basıncını, doğu ve batıdaki yarım kubbeler toprağa taşırlar. Binanın ağırlığını taşıyan
sütunların sayısı ise 107 tane olup, 40 tanesi aşağıda, 67 tanesi ise yukarıdadır. Sütunlar için
mermerler, Bizans İmparatorluğunun muhtelif yerlerindeki mermer ocaklarından, en nadide olanları
seçilerek kullanılmıştır.
İstanbul’un Fethinden Sonra Ayasofya
29 Mayıs 1453 (H. 857)te İstanbul fethedilince, Fatih Sultan Mehmed Han Ayasofya’nın camiye
çevrilmesini emretmiş ve fethi takiben ilk Cuma namazı burada Akşemseddin hazretleri tarafından
kıldırılmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han, Ayasofya’yı hayratının ilk eseri olarak, kıyamete kadar cami
kalmasını yazılı vasiyet ve vakfetti. Caminin yanına da bir medrese yaptırdı. Müslüman Türkler,
Ayasofya’ya daima ilgi duymuşlar, yaptıkları ustaca tamiratlarla bugüne kadar gelmesini
sağlamışlardır.
İslam dini her şeyde olduğu gibi, resimleri de faydalı ve zararlı olmak üzere ikiye ayırmış olduğundan
canlılara tapılmasına alet olan resimleri yasaklaması sebebiyle, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi
esnasında, binadaki mozaikler alçıyla sıvanarak badanalanmıştır. Ayrıca güneydoğudaki istinat duvarı
ile buradaki tuğla minare, Fatih devrinde inşa edilmiştir. Kuzeybatıdaki minare, Sultan İkinci Bayezid,
diğer minareler Sultan İkinci Selim devrinde, Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir. Sultan Üçüncü
Murad devrinde de, Mimar Sinan İmparator Andronikos zamanında yapılan payandaları yeniden örmek
ve yeni payandalar inşa etmek suretiyle, caminin çökme tehlikesinin önüne geçmiştir. Yine bu devirde
Ayasofya’da bulunan iki büyük su küpü Bergama’dan getirilmiştir. Mihrabın iki yanındaki şamdanlar ise
Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından Budin’den getirilerek camiye vakfedilmiştir. Ayasofya Camii,
1809’da Sultan İkinci Mahmud Han, 1847 senesinde Abdülmecid Han ve 1894'te İkinci Abdülhamid
Han devirlerinde tamir edildi.
Duvarlardaki ayetler, Sultan Dördüncü Murad zamanında, Bıçakçızade Mustafa Çelebi tarafından
yazılmıştır. Bir şaheser olan mermer mimber ile vaz kürsüsü de bu devre aittir. Caminin güneyinde,
duvarları Kütahya ve İznik çinileriyle kaplı ve çok kıymetli yazma eserler bulunan kütüphane Sultan
Birinci Mahmud Han tarafından inşa ettirilmiştir. Caminin büyük kubbesine asılı olan büyük top kandili
Üçüncü Ahmed Han yaptırdı.
Bugün mevcut olup, duvarlarda asılı duran ve Mustafa İzzet Efendinin hattı olan 7,5 m çapındaki
lafzatullah, Peygamber efendimizin ve dört halifenin isimleri yazılı yuvarlak levhalar, Abdülmecid Han
zamanında asılmıştır.
Ayasofya Camiinin bahçesindeki mezarlığa inşa edilen ilk türbe, Sultan İkinci Selim’e aittir. Bundan
sonra Sultan Üçüncü Murad ve Sultan Üçüncü Mehmed’in türbeleri inşa edilmiştir. Ayrıca Ayasofya’nın
bahçesinde Sultan Birinci Mustafa ile Sultan İbrahim’in türbeleri de mevcuttur.
Ayasofya’nın figürlerini ortaya çıkarma işi 1931-38 döneminde zamanın hükümeti tarafından
Amerikan-Bizans Enstitüsüne verilmiş ve bu enstitü adına T. Whittemore çalışmalara başlamıştır.
Kubbedeki mozayiklerin bir kısmı boya ile kopye edilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında
mozayikler tamamen kazındığından yeniden yapıldığı da bildirilmektedir.
AYASTEFANOS ANTLAŞMASI;
Doksanüç Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sonunda imzalanan barış antlaşması. Sultan İkinci
Abdülhamid Hanın karşı olmasına rağmen Midhat Paşa, Damad Mahmud Paşa ve Redif Paşa gibi
devlet adamlarının sebeb olduğu Osmanlı-Rus Harbi, Türklerin umumi olarak yenilmesiyle neticelendi.
Ruslar batıdan Yeşilköy'e, doğudan Erzurum’a kadar geldiler. Osmanlı Devleti mütareke istedi. Rus
orduları başkomutanı Nikolay barış esaslarının mütarekeyle birlikte görüşülmesi şartıyla bu isteği kabul
etti. 3 Mart 1878’de Osmanlı tarihinde benzeri görülmeyen, aleyhimizde ağır ve feci şartlar getiren
Ayastefanos Antlaşması imzalandı.
Yirmi dokuz maddelik antlaşmaya göre batıda büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak; Makedonya,
Batı Trakya, Kırklareli, bir Rus kuklası olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars,
Ardahan, Batum Rusya’ya verilip, Karadağ ve Sırbistan’ın istiklalleri kabul edilecekti. Ayrıca Osmanlı
Devleti, Rusya’ya 245 milyon Osmanlı altını harp tazminatı verecekti. Antlaşmaya göre Rumeli’nde
kesin kayıplar 237.298 km2 toprak ve yaklaşık 8 milyon nüfus idi. İmtiyaz verilmiş Bulgaristan, Doğu
Rumeli, Artvin, Tunus gibi yerler bu rakamların dışındaydı. Bunlar da ilave edilince devletin kaybı
korkunçtu.
Ayastefanos Antlaşması ile Rusların bölgede tamamen hakim bir konuma gelmeleri Batılı devletleri
telaşlandırdı. Zira Rusların Bulgaristan yolu ile sıcak denizlere inmeleri İngilizlerin Hindistan siyasetine
ve Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakına set çekmiş olacaktı. İkinci Abdülhamid Hanın şahsi
diplomasisi bu tepkileri çok iyi değerlendirdi. Kıbrıs’ın idaresini İngiltere’ye bırakmakla Berlin’de
yeniden bir antlaşma zemini elde etmeye muvaffak oldu. Ayastefanos’un feci şartlarını hafifleten bu
antlaşma ile Türkiye’nin Balkanlardaki hayatı bir müddet uzadı (Bkz. Berlin Antlaşması).
AYÇİÇEĞİ (Helianthus annuus);
Alm. Sonnenblume (f), Fr. Tournesol, İng. Sunflower. Familyası: Bileşikgiller (Compositae).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Yerli bir bitki olmamakla beraber, soğuk yüksek yerler hariç bütün
bölgelerde yetişir. Bilhassa Ege, Trakya, Marmara bölgelerinde çok ekilir.
Günebakan, Gündöndü ve Günçiçeği diye de bilinen bir yıllık bitki. Ayçiçeğinin boyu, yarım metreden
dört metreye kadar varır. Kalınlığı 1 ile 4 cm arasında değişir. Ayçiçeğinin çok sağlam bir kök yapısına
sahip olduğu bilinmektedir. Bu bitki kuvvetli kökleriyle toprağı sıkı sıkıya kavrar ve çok fazla besin
maddesi, özellikle potasyum alır. Ayçiçeğinin sapı, yani gövdesi de çok kuvvetlidir. Tek bir saptan
ibaret olan veya dallanan çeşitleri vardır. Tarımı yapılan ayçiçeklerinin dallanmaması, buna karşılık süs
bitkisi olarak kullanılanlarının ise dallanması istenir. Ayçiçeğinin yabani türleri daha fazla dallanır;
dallanma yabanilik vasfıdır. Fazla dallandığı zaman her dalın ucunda bir tabla meydana getirir. Fakat
tablalar ve tabla üzerinde oluşan meyve (tohum) küçük ve yağ oranı düşük olur. Bu bakımdan dallanan
ayçiçekleri makbul değildir.
Ayçiçeğinin yaprakları iri ve kalp şeklinde olup, renkleri açık yeşilden koyu yeşile kadar değişir. Bitkinin
yaprakları, dalları ve sapı tüylüdür. Ayçiçeği saplarının içi özle doludur. Çiçekler ana sap veya dalların
ucunda teşekkül eden tablalarda meydana gelir. Tablaların altında birbiri üzerine kiremit gibi dizilmiş
ve sivri, sapsız mekik şeklinde yaprakları bulunur.
Tablalar üzerinde iki çeşit çiçek vardır. Tablanın ilk iki sırasındaki çiçekler kısır olup ürün vermezler.
Bunların erkek ve dişi organları yoktur. Kısır çiçeklerin taç yaprakları, tablanın dışa gelen kısmında bir
dil şeklinde uzanmış olup, uzunlukları yarım ile iki santimetre arasındadır. Renkleri beyazımsı
kırmızımtrak, portakal renklidir. Son derece güzel bir görünüşe sahiptirler. Bu çiçeklerin bir tabladaki
sayısı 50 ile 200 arasında değişir.
Ayçiçeği tohumlarının bin tanesinin ağırlığı 70 ile 200 gram arasındadır. Yağlı çeşitlerin tohumları daha
küçük, çerezlik çeşitlerin ise daha büyüktür. Tanesi küçük olan tohumlarda yağ nisbeti daha fazla,
tanesi büyük olanlarda ise yağ nisbeti daha düşüktür. Bu bakımdan ayçiçeği ekimi yapılırken hangi
gaye güdülüyorsa ona göre çeşit seçimi yapılmalıdır.
Ayçiçeği tohumlarında yüzde 35 oranında kabuk ve yüzde 65 oranında da iç bulunmaktadır. Kabuklu
tohumların yağ oranı yüzde 45-55; içteki yağ oranı ise yüzde 65-70 dolayındadır.
Ayçiçeğinden nasıl faydalanılır? Ayçiçeği ışığa karşı duyarlı bir bitki olup, güneşin hareketini takip
eder. Özellikle bu durum, ayçiçeği tabla bağladıktan sonra çok bariz bir şekilde görülür. Bu
özelliğinden dolayı ayçiçeğine birçok yerde “Güne Bakan”, “Gündöndü” ve “Günçiçeği” gibi isimler
verilmektedir.
Ayçiçeği, bitkisel yağ sanayiinin hammaddesini veren bitkilerin başında gelmektedir. Ayçiçeği yağı en
kaliteli ve lezzetli yağlardandır. Bu yağ yemeklerde, salata, kızartma ve balık konservelerinde;
sanayide ise boya ve sabun yapımında kullanılır. Ayçiçeği küspesinde önemli nisbette (yüzde 20)
protein ve bir miktar yağ (yüzde 1-7) bulunduğu için çok besleyici bir hayvan yemidir. Bilhassa sığır ve
süt inekleri için değerli bir besindir.
Öğütülmüş ayçiçeği tablaları küçükbaş ve kümes hayvanları için yem olarak kullanılmaktadır. Ayçiçeği
tohumunun kabuğu; mayaların hazırlanmasında, alkol ve furfurol elde edilmesinde hammadde olarak
kullanılır. Ayçiçeği tohumları ülkemizde yaygın bir şekilde çerez olarak tüketilmektedir. Ayçiçekleri
arılar için önemli bir bal kaynağıdır.
Ayçiçeği saplarından yakıt ve inşaat malzemesi olarak faydalanılır. Çiftliklerde sundurma ve gölgelik
gibi tesislerin üzerlerinin kapatılmasında kullanılır. Yakıldıktan sonra geriye kalan külünde yüzde 40
nisbetinde potasyum bulunur. Bu kül toprağa verilerek toprakların potaslı gübre ihtiyacı karşılanmış
olur.
Ayçiçeğinin en önemli düşmanı canavar otudur. Bugün ise bu problem büyük ölçüde halledilmiş olup,
canavar otuna dayanıklı çeşitler geliştirilmiştir.
Halen memleketimizde en fazla ayçiçeği, Trakya-Marmara bölgesinde ekilmekte ve üretilmektedir.
Ayçiçeği ekim alanlarının üçte ikisi bu bölgemize aittir. Trakya-Marmara bölgesini, Ege, Orta Anadolu
ve Orta Karadeniz bölgeleri takib etmektedir. Halen ülkemizde 500-600 bin hektar alanda ayçiçeği
tarımı yapılmaktadır. Yıllık üretim miktarı ortalama 600 bin ton ve dönüme verim ise 120-130
kilogramdır. Son yıllarda Doğu Anadolu bölgesinin bazı illeri de ayçiçeği ekimi açısından önemli
gelişmeler göstermiştir. Ülkemizdeki yemeklik yağ ihtiyacını karşılamak için, başta ayçiçeği olmak
üzere yağlı tohumlu bitkilerin üretim ve verimini artıracak tedbirlerin alınması gerekmektedir.
Ayçiçeği nasıl bir iklim ister? Ayçiçeği aslında ılık iklimleri sever. Soğuk olan yerlerde gelişmesi
oldukça yavaştır. Ayçiçeğinde normal gelişme süresi 80-140 gündür. Ekim zamanında toprak
sıcaklığının 10-12 dereceden az olmaması gereklidir. Bol ışık ve fazla sıcaklık ayçiçeği tohumunda yağ
nisbetinin yüksek olmasını te’min eder. Bunun yanında ayçiçeği tablalarının ortasındaki çiçeklerin
tohum bağlayabilmesi için, toprakta yeteri kadar nem olması gereklidir. Bundan dolayı çiçeklenme ve
döllenme devresine kadar yeterli yağış alması verimin fazla olmasını sağlar.
AYDERUSİLER;
Yemen, Hindistan, Endonezya ve Mısır'da yaşamış çeşitli ilmi ve dini hizmetlerde bulunan Hadramut
asıllı bir aile. Peygamber efendimizin neslinden olan bu aile "Alevi", "Seyyid" ve "Şerif" ünvanlarıyla
anılmıştır.
Ayderus kelimesi, "şiddetle yakalama ve kuvvetle bastırma" manalarında kullanılır.
Ayderus arslanın isimlerindendir. Bu manası dikkate alınarak manevi derecesi yüksek olan bazı zatlara
Ayderusi lakabı, ismi verilmiştir. Ayderus'un İdris kelimesinin değiştirilmiş şekli olduğunu söyleyenler
de olmuştur.
Ba Alevi diye tanınan Alevi ailesinin Sekkaf kolundan gelen, bu aileden pekçok veli, alim ve salih zat
yetişmiştir. Bunlardan otuz kadar zatın ismini Muhibbi Hulasatü'l-Eser adlı kitabında zikretmiştir.
Ayderusiler ailesinin meşhur şahsiyetlerinden bazıları şunlardır:
1. Abdullah bin Ebu Bekir el-Ayderus: Ayderus ailesinin atasıdır. 1408 (H. 811) de Hadramut'ta doğdu.
"Hadramut Şeyhi" diye tanındı. 1460 (H.865) ta vefat etti.
2. Fahrüddin Ebu Bekir bin Abdullah el-Ayderus: Ayderusiyye tarikatinin kurucusu veli bir zattır.
Aden'in en büyük velisi ve manevi koruyucusu olarak kabul edilir. 1447 (H.851)de Terim'de doğdu.
1508 (H.914)de Aden'de vefat etti. Türbesi ve yanındaki cami Aden'in en büyük ziyaret yerlerindendir.
Her yıl 11-15 Rebiulevvelde burada adına İhtifal (anma törenleri) tertip edilmektedir.
3. Şeyh bin Abdullah el-Ayderus: 1513 (H.919)te Terim'de doğdu. 1582 (H.990) de Hindistan'ın
Ahmedabad (Gucerat) şehrinde vefat etti. Veli bir zattı.
4. Abdülkadir bin Şeyh el-Ayderus: Fıkıh alimi ve veli bir zattır. 1570 (H.978)te Haydarabad'da doğdu.
Annesinin Abdülkadir Geylani hazretlerine bağlı olması sebebiyle Abdülkadir ismini aldı. Zengin bir
kütüphane kurdu. 1628 (H.1038) de vefat etti.
5. Şeyh bin Abdullah bin Şeyh el-Ayderus: Evliya bir zat olup 1585 (H.993) de Terim'de doğdu.
Hindistan'daki Devletabad'da vefat etti ve buraya yakın bir yere defnedildi.
6. Ali bin Abdullah bin Şeyh el-Ayderus: 1577 (H.985) de Terim'de doğdu. Zeynelabidin ve Tacülarifin
ünvanlarıyla meşhur oldu. 1632 (H.1041) senesinde vefat etti.
7. Cafer es-Sadık bin Ali el-Ayderus: Tasavvuf erbabı veli bir zattı. 1589 (H.997) da Terim'de doğdu.
Hindistan'daki Surat şehrine gitti. 1654 (H.1064)te orada vefat etti.
8. Abdullah bin Şeyh el-Ayderus: 1608 (H.1017)de Terim'de doğdu. Mekke veMedine'yi ziyaret ettikten
sonra Hindistan'a gitti. Daha sonra Arabistan'a dönerek Şihr'e yerleşti. 1663 (H.1073)te Şihr'deki
zaviyesinde vefat etti.
9. Cafer bin Mustafa bin Ali Zeynelabidin el-Ayderus: 1673 (H.1084)te Terim'de doğdu. Hindistan'a
giderek Bahadır Şahtan itibar gördü. 1729 (H.1142) da Hindistan'ın Surat şehrinde vefat etti.
10. Abdurrahman bin Mustafa Zeynelabidin el-Ayderus: 1723 (H.1135) de Terim'de doğdu. Önce
Hindistan'a gitti daha sonra Arabistan'a döndü. Yemen Mekke ve Taif'i ziyaret etti. Mısır'a giderek
Kahire'de yerleşti. Suriye ve İstanbul'a geldi. Tekrar Kahire'ye döndü. 1778 (H.1192) senesinde
Kahire'de vefat etti. Kabri Zeyneb binti Fatıma'nın Kahire'deki türbesi civarındadır.
11) Hüseyin bin Ebu Bekir el-Ayderus: Endonezya'daki velilerin en büyüklerindendir. Luar Batang'daki
türbesi ve yanındaki büyük, Hint Takımadalarında en çok ziyaret edilen yerlerden birisidir. Kubu
(Borneo) Ayderus Hanedanlığı da aynı adı taşıyan bir seyyid tarafından kurulmuştur.
12. Ayderus bin Ömer bin Ayderus el-Habsi: Hadramutlu olup seyyiddir. 1822 (H.1237) de Gurfe'de
doğdu. 1896 (H.1314) da vefat etti.
AYDIN;
Ege bölgesinde "Efeler Diyarı" olarak tanınan ve dünyanın en iyi incirinin yetiştiği şirin bir vilayetimiz.
Ege denizi, Muğla, Denizli, Manisa ve İzmir ile çevrilidir.Türkiye'nin en dağlık illerinden biridir. 37°30'
ve 38°03' kuzey enlemleri ile 27°00' ve 28°57' doğu boylamları arasında yer alır.
Ege bölgesinde, İzmir'den sonra en kalabalık vilayettir. Trafik kod numarası (09)'dur.
İsminin Menşei
Selçuklu beylerinden Menteş Bey, tarihi "Tralles" şehrini ele geçirerek "Güzelhisar" ismini verdi.
Bilahare burası Aydınoğullarının eline geçti. Aydınoğlu Mehmed Bey bu şehri çok güzel imar ettiği için
"Aydın'ın Güzelhisar'ı" denmeye başlandı. Bu sebepten zamanla yalnız "Aydın" ismi kullanıldı.
Tarihi
Aydın'ın tarihi oldukça eskidir. M.Ö. 3000 ve 2000 yılları arasında Orta Asya asıllı ilk Oğuz Türkleri Ege
adaları, Makedonya, Mora Yarımadası ve Anadolu'nun Ege sahillerine, bu arada Aydın'a da geldiler.
Nitekim 11. asırda gelen Oğuz Türkleri Aydın'ı ele geçirdiklerinde Türkçe konuşan, bazı Türk örf ve
adetlerini devam ettiren, fakat Hıristiyanlaşmış Oğuz Türkleri ile karşılaştıklarında çok şaşırdılar.
Zamanla bunların mühim kısmı Müslüman oldu. Aydın gibi Ege adalarının ilk sakinleri de daha sonra
benliklerini kaybeden Orta Asya asıllı Türklerdir. Aydın kalesini ilk olarak Argoslar kurdular.
Anadolu'da ilk siyasi birliği kuran Hitit İmparatorluğu Aydın'ı ele geçirdi. Burası, Hititler zamanında
(M.Ö. 2500 senelerinde) çok gelişti. Daha sonra sırasıyla Frikya Krallığı, Lidya Krallığı, Persler,
Makedonya Kralı Büyük İskender tarafından ele geçirildi (M.Ö.333). Şehir, İskender'in ölümünden
sonra Şelevkoslar (Asya İmparatorluğu) Bergama Krallığı ve M.Ö. 130 senesinde Roma
İmparatorluğunun eline geçti. M.S. 395'te Roma İmparatorluğu bölününce, Aydın, Doğu Roma
İmparatorluğunun payına düştü.
Daha sonra Kutalmışoğlu Birinci Süleyman Şah, Aydın'ı fethetti. Fakat bir müddet sonra Haçlı
seferlerinden faydalanan Bizanslılar, şehri tekrar geri aldı. Selçuklu uç beylerinden Menteş Bey,
1280'de Aydın'ı tekrar fethederek, Sasa Beye verdi. Aydınoğlu Mehmed Bey 1310'da Aydın'ı Sasa
Beyden geri aldı.
İzmir ve Aydın, Aydınoğulları (Aydın Türkmen)Beyliğinde bulunuyordu. Başşehirleri Ödemiş
yakınındaki "Birgi" idi. 1335'e kadar İlhanlılara tabi olarak varlıklarını sürdürdüler. İlhanlıların
zayıflamasından istifade ederek bağımsızlıklarını kazandılar. Birinci Murad Han zamanında Osmanlı
hakimiyetine girdiler. 1390 senesinde Sultan Yıldırım Bayezid Han zamanında Osmanlı Devletine
katıldılar. 1402 Ankara Savaşından sonra Aydınoğlu Cüneyd yeniden bağımsızlık peşinde koştu. Fakat
1426'da öldürülünce bu teşebbüs de sona erdi. Aydın'da, Selçuklu devri (1186-1300), Aydınoğulları
(1300-1426) ve Osmanlı devri (1426-1922) tarihleri arasındadır.
Aydın, Osmanlı devrinde, merkezi Kütahya'da bulunan Anadolu beylerbeyliğinin (eyaletinin) 14
sancağından (vilayetinden) biriydi. 1811'de eyalet merkezi, 1830'da tekrar sancak oldu. Birinci Dünya
Harbini müteakip 27 Mayıs 1919'da Yunan ordusu Aydın'ı işgal etti. Mert ve kahraman yöre halkı 57.
fırkaya katılarak Yunan kuvvetlerini 30 Haziran 1919'da Aydın'dan çıkardılar. Takviye alan Yunan
kuvvetleri yeniden saldırarak 4 Temmuz 1919'da şehri tekrar işgal etti. 7 Eylül 1922'de işgalden
kurtuldu. Yunanlılar kaçarken Aydın'ı tamamen yakıp yıktılar.
Fiziki Yapı
İl topraklarının % 64'e yakını dağlarla, % 15'i platolarla, % 21'i ovalarla, dağ ve platoların çoğu
ormanlarla kaplıdır.
Dağları: Büyük Menderes Nehrinin meydana getirdiği geniş ve bereketli vadinin kuzeyinde bulunan
Aydın Dağları, İzmir'in Küçük Menderes Ovası ile Aydın Ovasını ayırır. Başlıca dağları; Oyuk Dağı
(1479 m), Samsun Dağı (1237 m), Madran Dağı (1618 m), Gökbel Dağı (1412 m), Beşparmak Dağı
(1350 m), Cevizli Dağı (1819 m), Bey Dağı (1674 m)'dır.
Ovaları: Aydın Ovası 24 bin km2 olup çok bereketlidir. Büyük Menderes Nehrinin binlerce senedir
taşıdığı alüvyonlu topraklar, ovanın verimini artırmaktadır. Denizden yüksekliği 40 metredir. "Koçarlı",
"Çerkeş", "İncirli" ve "Söke" ovaları, Aydın Ovasının birer parçalarıdır. "Çine Ovası" ise Büyük
Menderes Nehrine dökülen çay ve derelerin meydana getirdiği vadilerdir.
Akarsular: İlin en büyük ve önemli akarsuyu Büyük Menderes Nehridir. 307 kilometrelik bu nehrin,
170 kilometresi Aydın'dan geçerek denize dökülür. İlin diğer irili ufaklı 50 kadar çay, dere ve
dereciklerinin hepsi Büyük Menderes'i besler. Tarımda, sulama işlerinde bu nehirden büyük ölçüde
istifade edilir. Büyük Menderes dışındaki başlıca akarsuları, Çine Çayı, Karasu, Akçay ve Dandalas
Çayıdır.
Göller: Aydın'ın tek tabii gölü Bafa Gölüdür. Aydın ile Muğla arasında 60 kilometrekarelik bir göldür.
Eski çağlarda Ege Denizinin bir körfezi olan Bafa Gölü, Büyük Menderes Nehrinin taşıdığı toprakla
denizden tamamen irtibatı kesilmiş ve zamanla tatlı su gölü olmuştur. Göl; sazan, levrek, kefal ve yılan
balığı bakımından zengindir.
"Kemer Barajı gölü", Akçay üzerindedir. 750 milyon m3 su birikir. Buradaki hidroelektrik santralında
senede 150 milyon kilovat saat elektrik enerjisi üretilir.
İklim ve Bitki Örtüsü
Akdeniz iklimi hüküm sürer. Yazları sıcak ve kurak, kışları yağışlı ve ılık geçer. Senelik sıcaklık
ortalaması 17-18°C'dir. Kuzey rüzgarları sebebiyle Akdeniz bölgesine göre daha serindir. Senelik
yağış miktarı 580-1000 mm arasındadır.
Yüzölçümünün % 40'a yakını orman ve makilerle kaplıdır. Ormanlarda her çeşit ağaç bulunur. Meşe,
çınar, kızılçam, karaçam, fıstıkçamı, ıhlamur, kuruyemiş, delice, dişbudak, defne ve kestane oldukça
fazladır. Ovalarında ise her çeşit meyva, sebze ve tarım ürünleri yetişir. 806 bin 715 hektar mer'a ve
çayır, 250 bin hektar orman, 6722 hektar göl ve bataklık ile, 109 bin 600 hektar tarıma müsait olmayan
toprak mevcuttur.
Ekonomi
Ekonomisi tarım, tarıma dayalı sanayie ve turizme dayanır. Nüfusun % 71'i tarımla uğraşır. Ulaşım
kolaylığı, iklim ve tabii güzelliklerin ve tarihi eserlerin çok olması sebebiyle turizm oldukça gelişmiştir.
Tarım: Ovaları çok bereketlidir. Modern tarım araçları, gübreleme ve sulama ile verim daha da
artmıştır. Türkiye'de incir üretiminde birinci, pamuk ve zeytin üretiminde ikincidir. Başlıca tarım ürünleri
saf pamuk, çiğil pamuk, buğday, arpa, patates, ayçiçeği, mısır, tütün ve susamdır.
Aydın'da meyvecilik ve sebzecilik çok önemlidir. Tarıma elverişli arazinin yarısı meyve ve sebzecilik
için ayrılmıştır. 2,5 milyon incir, 15 milyon zeytin, 1 milyona yakın turunçgil ağacı ile meyvecilik oldukça
ileridir. Senede 110 bin ton incir, 110 bin ton zeytin ve 45 bin ton üzüm elde edilir. Ayrıca badem,
ceviz, armut, kavun, karpuz, kestane, vişne, kiraz, kayısı, erik, elma, antep fıstığı ve her çeşit meyve
yetişir.
Sebzecilik, seracılık ve turfanda sebzecilik çok gelişmiştir. Seralar, jeotermal enerji ile ısıtılmaktadır.
Senede ortalama 25 bin ton pırasa, 25 bin ton lahana, 60 bin ton patlıcan, 120 bin ton domates, 60 bin
ton biber ve 40 bin ton soğan yetiştirilir.
Dünyanın en lezzetli inciri Aydın'da yetişir. Sarılop, göklop ve karazaplak, sultan lop, ak lop, ballı lop,
aydın lopu ve şekerli lop cinsleri vardır. Endüstri bitkilerine ayrılan alanlar, hububat ziraatine ayrılan
alanlardan daha fazla yer tutar. Bu özellik Türkiye'nin başka hiçbir ilinde görülmez.
Hayvancılık: Bitki örtüsü ve iklimi bakımından hayvancılık gelişmiştir. Fakat mer'alar gittikçe
azalmaktadır. Koyun, kıl keçisi ve sığır beslenir. Arıcılık gelişmekte olup, arı kovan sayısı 70 bine
yükselmiştir. Tavukçuluk da bazı bölgelerde önem arz etmektedir.
Ormancılık: Tomruk, sanayide kullanılan direk ve 40 bin ster (1 ster, 1 m3 kesilmiş odun yığını)
yakılacak odun elde edilir. Ormanlar dağınıktır. Her sene altı milyona yakın çam ve diğer ağaç fidanı
dikilmektedir.
Madenler: Maden bakımından zengin değildir. Sadece az miktarda linyit ve zımpara taşı çıkar.
Bundan değirmen taşı imal edilir. Civa, antimon, baryum, demir, kuvars, amyant, mağnezyum ve talk
madenleri bulunmuş fakat işletilmemektedir.
Enerji: Sıcak yeraltı suları seracılıkta kullanılır. Kemer hidroelektrik santralı vasıtasıyla senede 150
milyon kilovat saat, muhtelif küçük enerji santrallarında beş milyon kilovat saat elektrik enerjisi istihsal
edilmekte olup, enterkonnekte sisteme bağlıdır.
Sanayi: Aydın'da tarıma dayalı sanayi daha gelişmiştir.Yağ ve sabun, konserve ve dokuma fabrikaları
vardır. Başlıcaları Söke İplik Fabrikası,Nazilli İplik Fabrikası, Nazilli Basma Fabrikası ve Aydın Tekstil
İplik Dokuma İşletmesidir. Bunların dışında Koçarlı Alüminyum Profil ve Boru Fabrikası, oto yedek
parçaları ve dondurma makinası imal eden fabrikalar, tarım aletleri, çimento, tuğla, kiremit ve mobilya
imal eden işletmeler mevcuttur.
Ulaşım: Ege sahilini takip eden E-24 karayolu Aydın'dan geçer. Aydın komşu il merkezlerine asfalt
yollarla bağlıdır. Aydın'ı ilçe ve köylere bağlayan yollar oldukça kalitelidir. Denizli, Aydın, İzmir
demiryolu vardır. Aydın'a ait Kuşadası limanına büyük yolcu gemileri yanaşabilir. Ayrıca bu limanda
yüzlerce yat barınır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Aydın ilinin toplam nüfusu 1990 sayımına göre, 824.816 olup, bunun 384.711'i ilçe merkezlerinde,
440.105'i köylerde oturmaktadır. Yüzölçümü 7870 km2 olup, nüfus yoğunluğu 105'tir.
Örf ve adetler, folklor: Efe ve zeybeklere ait oyun, türkü ve bunlara ait yiğitlik hikayeleri, Aydın'a ait
folklorün temeli olmuştur. Efe ve zeybeklerin, mahalli halkın kendine mahsus bir giyim ve kuşamı
vardır.
Halk şairlerinden meşhurları:Köşkdereli Fethi, Aşık Ömeri, Kuloğlu ve Visali'dir. Aydın, zengin folkloru,
gelenek ve görenekleri ile Ege'nin seçkin bir ilidir. Bunlar Oğuz Türklerine kadar dayanır. Güreş
bilhassa köylerde yaygındır.
Yetişen meşhurlar: Aşık Ömer 18. asırda yaşamış halk şairidir. Demirci Mehmed Efe, İstiklal Savaşı
kahramanlarındandır. Adnan Menderes 1950-1960 arasında başbakanlık yapmıştır. On dördüncü
asırda yaşamış olan tıp bilgini Hacı Paşa, 15. asırda yaşamış Molla Yegan ile Muslihiddin Mustafa
Çelebi, 17. asırda yaşayan İshak Hoca Ahmed Efendi, 19. asırda yaşayan Kuyucaklızade Atıf Mehmed
Efendi, Aydın'ın yetiştirdiği büyük alimlerdendir.
Eğitim: Aydın'da okuma-yazma oranı yüksektir. Bu oran % 80'in üzerindedir. Lise sayısı 24, Teknik ve
Meslek Lise sayısı 28'dir.
İlçeleri
Aydın ili, Merkez (Aydın), Bozdoğan, Buharkent, Çine, Germencik, İncirliova, Karacasu, Karpuzlu,
Koçarlı, Köşk, Kuşadası, Kuyucak, Nazilli, Söke, Sultanhisar, Yenihisar, Yenipazar ilçelerinden
meydana gelmiştir.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 165.712 olup, 107.011'i ilçe merkezinde, 58.701'i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 34, Dalaman bucağına bağlı 9, Umurlu bucağına bağlı 15 köyü
vardır.
İlçe topraklarının kuzeyi, yüksekliği 600-l000 m civarında olan dağlarla kaplıdır. Güneyinde ise,
doğu-batı istikametine akan Büyük Menderes Irmağının havzası yer alır. İlçeye bağlı yerleşme
merkezlerinin büyük çoğunluğu bu havzada kurulmuştur.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, darı, baklagiller, pamuk ve tütündür.
Meyvecilik ve sebzecilik ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. İncir, zeytin ve üzüm, yetiştirilen başlıca
meyvalardır. İlçede tarıma bağlı sanayi gelişmiştir.
İlçe merkezi Büyük Menderes Ovası ile Aydın Dağları arasında Tabakhane deresinin getirdiği
alüvyonlar üzerinde kurulmuştur. Şehrin merkezi Ramazan Paşa Camiinin bulunduğu meydan kabul
edilir. İzmir-Denizli karayolu ve demiryolu ilçe merkezinden geçer.
Bozdoğan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 34.429 olup, 8.034'ü ilçe merkezinde 26.395'i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 42 köyü vardır. Yüzölçümü 849 km2 olup, nüfus yoğunluğu 41'dir.
İlçe toprakları Büyük Menderes Vadisine bağlanan Akçay Ovası ile bunu doğu ve batıdan çeviren
dağlardan meydana gelir. Karıncalı ve Madran dağları arasında akan Akçay, ilçenin en önemli
akarsuyudur. Akçay üzerinde kurulmuş olan Kemer Baraj Gölünün bir bölümü ilçe topraklarında yer
alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri pamuk, susam, kendir, tütün, tahıllar, baklagillerdir.
Meyvecilik ve sebzecilik gelişmiştir. Üzüm, incir, zeytin ve elma en çok yetiştirilen meyvalardır. İlçede
tuğla ve tarım aletleri üreten küçük işletmeler vardır. El dokumacılığı gelişmiştir.
İlçe merkezi Madran Dağı eteklerindeki iki tepe üzerinde kurulmuştur. İlçe; içinden güneybatı,
kuzeydoğu istikametinde geçen küçük bir dere vadisi boyunca gelişmektedir. Bozdoğan belediyesi,
1886'da kurulmuştur. İl merkezine 76 km mesafededir.
Buharkent: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 11.119 olup, 5795'i ilçe merkezinde, 5404'ü köylerde
yaşamaktadır. Merkeze bağlı 8 köyü vardır. Kuyucak ilçesine bağlı bir bucak merkeziyken, 19 Haziran
1987'de 3392 sayılı kanunla ilçe merkezi haline getirildi.
İlçe toprakları Menderes Vadisinde yer alır. Genelde düz olan toprakların kuzeyinde bulunan
Karlıkdede Tepesi (1724 m) en yüksek noktasıdır. İlçe topraklarını, doğu-batı istikametinde akan
Büyük Menderes sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri pamuk, incir, üzüm, çiğit, buğday ve zeytindir. İlçede
tarım ürünlerini işleyen atölyeler vardır. İlçe merkezinin doğusunda yer alan Kızıldere köyü yakınında
bulunan jeotermal alanda, Türkiye'nin ilk jeotermal santralı kurulmuştur. 1984'ten beri elektrik enerjisi
ve kuru buz üretilmektedir.
İlçe merkezi Aydın-Denizli karayolu üzerinde kurulmuştur. Aydın-Denizli demiryolu ise, ilçenin
doğusundan geçer. İlçe olmadan önce ismi Çukurdağ bucağı ve bucak merkezi Burhaniye iken, ilçe
olurken jeotermal yataklarından dolayı Buharkent olarak değiştirilmiştir. İlçe belediyesi 1954'te
kurulmuştur.
Çine: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 54.188 olup, 15.201'i ilçe merkezinde, 38.987'si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 55, Akçaova bucağına bağlı 10 köyü vardır.
İlçe toprakları, Çine suyu ile kollarının suladığı ova ile güneydoğu ve batıda 200-300 m yükseklikte
yaylalarla kaplıdır. Menteşe Dağlarının doğu ve batı kolları ilçe topraklarını engebelendirir. Dağlardan
kaynaklanan birçok dere, Çine Çayına karışır. En yüksek noktası Madranbaba Dağı (1792 m)dır.
Madranbaba Dağı ormanlarla kaplıdır. İlçe topraklarında zımpara ve kristal kuvars yatakları olduğu
tesbit edilmiştir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri; pamuk, tütün, zeytin ve buğdaydır. Hayvancılık bazı
köylerde önemli ekonomik kaynak teşkil eder. Yerfıstığı üretimi giderek yaygınlaşmaktadır. Zeytinyağı
ve sabun atölyeleri ile çırçır, dokuma ve tarım araçları fabrikaları başlıca sanayi kuruluşlarıdır. Dağlık
bölgelerde işletilen kireç ocakları vardır.
İlçe merkezi Madran Dağının güneybatı eteklerinde kurulmuştur. Aydın-Muğla yolu üzerindedir.
Çevresinde bağlık ve bahçelik alanlar yer alır. İl merkezine 45 km mesafededir. Çine belediyesi,
1888'de kurulmuştur.
Germencik: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 45.907 olup, 12.285'i ilçe merkezinde, 33.622'si
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 17, Ortaklar bucağına bağlı 12 köyü vardır. Yüzölçümü
404 km2 olup, nüfus yoğunluğu 116'dır.
İlçe toprakları Büyük Menderes Havzasında yer alır. Kuzeyden Aydın Dağları, batıdan Durmuş Dağı ile
çevrilidir. Aydın dağlarından doğan irili ufaklı birçok akarsu, Büyük Menderes Nehrine katılır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, pamuk, zeytin, incir, susam ve meyan
köküdür. Tahin, helva, zeytin ve susam yağı fabrikaları, incir işletmeleri, pamuk çırçır fabrikaları tuğla
ve kiremit ocakları, un fabrikaları ve buz fabrikası başlıca sanayi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi İzmir-Aydın karayolu üzerinde kurulmuştur. İl merkezine 21 km mesafededir. İzmir-Aydın
demiryolu ilçenin kuzeyinden geçer. Germencik belediyesi 1914'te kurulmuştur.
İncirliova: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 35.242 olup, 15.870'i ilçe merkezinde 19.372'si
köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 19 köyü vardır.
İlçe toprakları genelde düz olup, İncirli ovasında yer alır. Kuzey kesiminde kalan dağlık bölge çok
yüksek değildir. İlçe topraklarından doğan küçük akarsular Büyük Menderes Irmağına karışır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri, buğday, arpa, üzüm, pamuk, tütün, incir ve
zeytindir. İlçede tarıma bağlı sanayi kuruluşları vardır.
İlçe merkezi, İzmir-Aydın karayolu üzerinde kurulmuştur. İzmir-Aydın demiryolu ilçe merkezinden
geçer. Merkez ilçeye bağlı bucak iken, 1987'de ilçe merkezi oldu. İl merkezine 9 km mesafededir.
Karacasu: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 22.801 olup, 5282'si ilçe merkezinde, 17.519'u köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 27, Yenice bucağına bağlı 3 köyü vardır. Yüzölçümü 781 km2
olup, nüfus yoğunluğu 29'dur.
Ortasında Dandalaz Çayı akan ilçe toprakları, kuzeyden Menderes Ovasına açılır. Diğer üç tarafı
dağlıktır. En yüksek noktaları Akdaş Tepesi (1891 m) ve Karlı Tepedir. Akçay üzerinde kurulan Kemer
Baraj Gölünün bir kısmı ilçe sınırları içinde kalır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve üzümdür. Ayrıca az miktarda mısır,
pamuk, incir ve zeytin yetiştirilir. Üretim düşük olduğundan, ilçede el sanatları gelişmiştir. Dokumacılık
ve deri işlemeciliği en yaygın el sanatlarıdır. Dağlık kesimlerde hayvancılık ve ormancılık yapılır.
Kiremit ve testi üreten, zeytin ve incir işleyen işyerleri, un değirmenleri ve hızar atölyeleri başlıca
sanayi kuruluşlarıdır. İlçe topraklarında kükürt ve zımpara taşı yatakları mevcuttur.
İlçe merkezi Karıncalı Dağı eteklerinde Dandalaz Çayı Vadisinde kurulmuştur. İl merkezine 88 km
mesafededir. Karıncalı Dağının doğu yamaçlarında bulunan yaylalar meşhurdur. Eski ismi Yenişehir
olan ilçe gelişmemiş bir kasabadır. İlçe belediyesi 1903'te kurulmuştur.
Karpuzlu: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 14.248 olup, 2644'ü ilçe merkezinde 11.604'ü köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 18 köyü vardır. Çine ilçesine bağlı bir bucak iken, 1990'da ilçe
merkezi oldu.
İlçe topraklarının güneyinde Gökbel Dağı, batısında Batı Menteşe Dağları, kuzeyinde Subice Dağının
etekleri, bu dağların arasında kalan düzlüklerden meydana gelir. Düzlüklerin ortasında Karpuzlu Barajı
vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri pamuk, tütün, zeytin ve buğdaydır. Hayvancılık bazı
köylerde önemli gelir kaynağıdır. İlçede zeytinyağı ve sabun atölyeleri, çırçır fabrikaları vardır.
İlçe merkezi Batı Menteşe Dağlarının eteklerinde Karpuzlu barajının kuzeybatı ucunda yer alır. İlçe
belediyesi 1971'de kurulmuştur.
Koçarlı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 39.103 olup, 10.108'i ilçe merkezinde, 28.995'i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 37, Çakırbeyli bucağına bağlı 8 köyü vardır.Yüzölçümü 471 km2
olup, nüfus yoğunluğu 85'dir.
İlçe topraklarının büyük bir kısmı Büyük Menderes vadisi içinde kalır. Güney bölümünde Beşparmak
Dağları yer alır. Büyük Menderes Irmağının getirdiği alüvyonlardan meydana gelen Koçarlı Ovası,
ilçenin en önemli tarım alanıdır. İlçe topraklarını Büyük Menderes ve Çine Çayı sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Pamuk, zeytin, tütün ve baklagiller başta gelen tarım ürünleridir. Ayrıca
mısır, buğday, üzüm, incir, ayçiçeği, arpa ve yerfıstığı yetiştirilir. Dağlık kesimlerde hayvancılık yapılır.
Çırçır ve zeytinyağı fabrikaları başlıca sanayi kuruluşlarıdır. İlçe topraklarında uranyum yatakları
mevcuttur.
İlçe merkezi ovada Koçarlı Çayı ile İlhanlı Çayı arasında kurulmuştur. Zamanla Koçarlı Çayının iki
yakasına yayılmıştır. İl merkezine 22 km mesafededir. İlçe belediyesi 1946'da kurulmuştur.
Köşk: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 22.843 olup, 6022'si ilçe merkezinde, 16.821'i köylerde
yaşamaktadır. Merkeze bağlı 23 köyü vardır. Merkeze bağlı bucak iken, 9 Mayıs 1990'da 3644 sayılı
kanunla ilçe oldu.
İlçe topraklarının kuzeyinde Aydın Dağlarının uzantıları, güneyinde ise Büyük Menderes Ovası yer alır.
Dağlardan kaynaklanan sular, Büyük Menderes Nehrine dökülür.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Verimli Menderes Ovasında yetiştirilen başlıca tarım ürünleri buğday,
arpa, darı, pamuk ve tütündür. Meyvecilik ve sebzecilik gelişmiş olup, incir, zeytin ve üzüm, yetiştirilen
başlıca meyvalardır. Zeytinyağı fabrikaları, çırçır atölyeleri ilçenin başlıca sanayi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi Büyük Menderes Ovasında Aydın-Nazilli karayolu üzerinde kurulmuştur.
Aydın-Nazilli-Denizli demiryolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 19 km uzaklıktadır.
Kuşadası: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 43.636 olup, 31.911'i ilçe merkezinde, 11.725'i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 5, Davutlar bucağına bağlı 2 köyü vardır. Yüzölçümü 264 km2
olup, nüfus yoğunluğu 165'tir.
İlçe toprakları, Kuşadası Körfezinin doğu ve güneydoğusundaki kıyı ovası ile, gerisinde kalan alçak
yaylayı kaplar. İlçenin doğusunda Gümüş Dağı, güneyinde ise Samsun Dağları yer alır.
Ekonomisi turizm ve tarıma dayalıdır. Ege sahilinde çok güzel manzaralı, tarihi eserler bakımından
zengin ve tabii kumsallara sahip bir ilçedir. Kıyılar boyunca, otel, motel, tatil konut siteleri, tatil köyleri
ve pansiyonlar yer alır. Dilek yarımadasında 10.985 hektarlık alan milli park olarak ayrılmıştır.
Türkiye'nin en önemli turizm merkezlerinden olan ilçede modern bir yat limanı da vardır. Turizm
gelişmeden önce ilçe sebze ve meyvecilik alanı idi. Tarım alanlarının turistik tesis yapılması yüzünden,
tarım üretimi azaldı. Başlıca tarım ürünleri zeytin, buğday, mısır, incir, turunçgiller ve arpadır. İlçe
topraklarında zımparataşı yatakları mevcuttur.
İlçe merkezi, Kuşadası körfezi kıyısında kurulmuştur. Yazın nüfusu bir kaç kat artar. İl merkezine 69
km mesafededir. Kuşadası, nefis bir denizi, harikulade manzarası ile ideal bir dinlenme yeridir.
Altınkum (Didim) tabii plajı çok güzel olup, denizi berraktır. İlçe belediyesi 1879'da kurulmuştur.
Kuyucak: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 32.583 olup, 7779'u ilçe merkezinde, 24.804'ü köylerde
yaşamaktadır. Merkeze bağlı 8, Horsunlu bucağına bağlı 11, Pamukören bucağına bağlı 3 köyü vardır.
İlçe topraklarının güneyi ovalık, kuzeyi ise Aydın Dağlarının uzantıları ile kaplıdır. İlçenin güneyinden
Menderes Irmağı geçer. Dağlardan kaynaklanan sular, dereler halinde Büyük Menderes Irmağına
karışır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri zeytin, buğday, pamuk, üzüm ve çiğittir. Pamuk,
çırçır, zeytinyağı fabrikaları ilçenin başlıca sanayi kuruluşlarıdır. İlçe merkezi Menderes Ovasında,
Aydın-Denizli karayolu üzerinde kurulmuştur. Aydın-Denizli demiryolu ilçe merkezinden geçer. İl
merkezine 56 km mesafededir. 1953'de ilçe merkezi olan Kuyucak ilçesinin belediyesi 1903'te
kurulmuştur.
Nazilli: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 121.762 olup, 80.277'si ilçe merkezinde, 41.485'i köylerde
yaşamaktadır. Merkeze bağlı 57 köyü vardır. Yüzölçümü 664 km2 olup, nüfus yoğunluğu 183'tür.
İlçe topraklarının kuzeyinde Aydın Dağları, güneyinde Karıncalı Dağı, orta kesiminde ise Büyük
Menderes Ovası yer alır. Dağlardan kaynaklanan sular, Büyük Menderes ve Akçay'a katılır. İlçede yer
alan dağlarda meşe, ardıç, kızılçam ve karaçam ormanları bulunur.
Ekonomisi tarım ve sanayiye dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri incir, üzüm, narenciye, zeytin, pamuk,
arpa, buğday ve meyan köküdür.
Sümerbank basma fabrikası, otomatik dondurma fabrikası, çırçır ve küçük dokuma atölyeleri başlıca
sanayi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Büyük Menderes Ovasının orta kesiminde, ırmağın kuzeyinde kurulmuştur.
İzmir-Aydın-Denizli kara ve demiryolu ilçenin ortasından geçer. Bu yolların kuzeyindeki bölümüne
Yukarı Nazilli, güneyindeki bölümüne Aşağı Nazilli denilmektedir.Nüfus bakımından, il merkezinden
sonra en kalabalık ilçedir. İl merkezine 45 km mesafededir. İlçe belediyesi 1867'de kurulmuştur.
Söke: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 119.750 olup, 50.866'sı ilçe merkezinde, 68.866'sı köylerde
yaşamaktadır. Merkeze bağlı 16, Güllübahçe bucağına bağlı 4, Bağarası bucağına bağlı 20 köyü
vardır.
İlçe topraklarının doğu ve güneydoğu bölümünde Beşparmak dağları, kuzey ve kuzeybatı bölümünde
Samsun dağı, batısında ise, Söke ovası yer alır. İlçe topraklarını sulayan Büyük Menderes Irmağı,
ilçenin batısından denize dökülür. Menderes Irmağının deltasının kıyısında, nehrin önü
kapanmasından dolayı meydana gelen Deringöl ve Dil Gölü lagünleri vardır. Bafa Gölünün batı bölümü
ilçe sınırları içinde kalır. Dağların yüksek kesimlerinde kızılçam ormanları vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Ormancılık, balıkçılık, turizm ve sanayi kuruluşları ekonomide önemli yer
tutar. Başlıca tarım ürünleri pamuk, incir, zeytin, tütün, buğday, mısır, ayçiçeği ve narenciyedir.
Çimento fabrikası, yağ fabrikaları, tarım araçları, tuğla ve kiremit fabrikaları başlıca sanayi
kuruluşlarıdır. Dokuma ve kereste atölyelerinin bulunduğu küçük sanayi sitesi vardır. İlçe topraklarında
demir, çimento hammaddesi, mermer, linyit ve zımpara taşı yatakları vardır.
İlçe merkezi Söke Çayının iki yakasında, Samsun Dağı eteklerinde kurulmuştur. Söke Ovasından elde
edilen ürünlerin pazarlandığı önemli bir ticaret merkezidir. İlçe, Ortaklar'dan ayrılan bir hat ile
İzmir-Aydın demiryoluna bağlanır. İzmir'i, Bodrum ve Milas'a bağlayan karayolu ilçe yakınlarından
geçer. Eşsiz tabii güzelliklere sahip ilçe kıyılarından en önemli çıkıntı Dilek yarımadasıdır. Bu
yarımadada yer alan ulusal parkın, güney bölümü ilçe sınırları içinde kalır. İl merkezine 50 km
mesafededir. İlçe belediyesi 1891'de kurulmuştur.
Sultanhisar: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 22.550 olup, 6170'i ilçe merkezinde, 16.380'i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 7, Atça bucağına bağlı 5 köyü vardır. Yüzölçümü 267
km2 olup, nüfus yoğunluğu 84'tür.
İlçe topraklarının kuzeyinde Aydın Dağları, güneyinde ise Büyük Menderes Ovası yer alır. İlçe
topraklarından kaynaklanan sular, Menderes Nehrine karışır. Başlıca akarsuları Atça ve Malgaç
dereleridir. Köyler daha çok Aydın Dağları yamaçlarında toplanmıştır. Ekonomisi tarıma dayalıdır.
Başlıca tarım ürünleri zeytin, üzüm, incir, çiğit ve pamuktur. Tarıma bağlı sanayi gelişmiştir. Çırçır
atölyeleri ve zeytinyağı fabrikaları başlıca sanayi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi İzmir-Aydın karayolu üzerinde, Büyük Menderes Ovasının kıyısında kurulmuştur.
İzmir-Aydın demiryolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 29 km uzaklıktadır. 1958'de Nazilli'den
ayrılarak ilçe merkezi olmuştur. İlçe belediyesi 1947'de kurulmuştur.
Yenihisar: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.233 olup, 11.378'i ilçe merkezinde 9855'i köylerde
yaşamaktadır. Merkeze bağlı 4 köyü vardır. Söke'nin Akköy bucağına bağlı bir köy iken, 9 Mayıs
1990'da 3644 sayılı kanunla ilçe merkezi oldu.
İlçe toprakları hafif engebeli olup, genelde düzdür. Güneyinde Akbük tabii limanı yer alır. Doğudan İlbir
Dağının uzantıları ilçe topraklarına girer. Toprakların büyük kısmı yarımada görünümündedir. Az bir
kısmı Menderes Ovasında yer alır.
Ekonomisi tarım ve turizme dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri üzüm, incir, zeytin, pamuktur. Didim olarak
bilinen ve ilçenin güneyinde yer alan Altın kum plajı çevresinde turistik te'sisler yoğunlaşmıştır. İlçe
merkezi Tekağaç burnunda yer alır. Belediyesi 1967'de kurulmuştur.
Yenipazar: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 17.630 olup, 8.078'i ilçe merkezinde 9552'si köylerde
yaşamaktadır. Merkez ilçeye bağlı 13 köyü vardır. Yüzölçümü 180 km2 olup, nüfus yoğunluğu 98'dir.
İlçe topraklarının güney kesimlerinde Madranbaba dağının etekleri kuzeyinde ise Büyük Menderes
ovası yer alır. Menderes Irmağı ilçenin kuzey sınırlarını tabii olarak çizer. Dağlık bölgenin alçak
bölümleri kızılçam, yüksek kesimleri ise karaçam ormanları ile kaplıdır.
Ekomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri pamuk, zeytin, üzüm ve incirdir. Ayrıca sığır, kılkeçisi,
koyun besiciliği ve arıcılık yapılır. Un, çırçır ve zeytinyağı fabrikaları ilçenin başlıca sanayi
kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi Madranbaba Dağının kuzey eteklerinde, Büyük Menderes Irmağının güney yakasında yer
alır. Kasaba on sekizinci asırda çevre köylerin pazaryeri olarak kurulmuştur. İl merkezine 40 km
mesafededir. İlçe belediyesi 1871'de kurulmuştur.
Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Aydın, tarihi eserler ve turistik yerler bakımından zengindir. Türkiye'nin ve dünyanın ünlü sayfiye
şehirlerinin arasında yer alır.
Üveys Paşa Camii: Mısır Beylerbeyi Üveys Paşa tarafından 1568'de yaptırılmıştır. 1899 depreminde
yıkılan cami, tekrar yaptırılmıştır. Yunan işgalinde yanan cami, 1948'de Vakıflar Müdürlüğünce tamir
ettirilmiştir.
Hasan Çelebi Camii (Eski-Yeni Camii): Mısır beylerbeyi Üveys Paşanın kardeşi Hasan Çelebi,
1585'te yaptırmıştır. 1899 depreminde minaresi, Yunan işgalinde ise cami harab olmuştur. Daha sonra
yapılan tamirat üzerine, Eski-Yeni Camii diye anılmaya başlanmıştır. Mermerden yapılmış minber ve
mihrabı çok güzeldir.
Ramazan Paşa Camii: Beylerbeyi Ramazan Paşa tarafından 1594'te yaptırılmıştır. 1899 depreminde
minare, mihrab ve minberi yıkılmıştır. 1901'de Sökeli Halil Paşa ilk şeklinden değişik olarak tekrar
yaptırmıştır. Yunan işgali sırasında direniş toplantısının burada yapılmış olması yüzünden Milli
Mücadele tarihinde önemli yeri olan cami, işgal sırasında büyük zarar görmüştür. Daha sonra Vakıflar
Müdürlüğünce tamir ettirilmiştir.
Ahmed Paşa Camii (Ağaçarası Camii): Ahmed Şemsi Paşa tarafından yaptırılmıştır. Minaresi kırmızı
tuğladan olduğu için Kırmızı minareli Camii olarak da tanınır.
Cihanoğlu Camii ve Külliyesi: 1756'da Müderris Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılmıştır. Türk
barok mimarisinin önemli örneklerinden olan cami, Yunan işgali sırasında tahrip edilmiştir. 1950'den
sonra Vakıflar Genel Müdürlüğünce tamir ettirilmiştir. Medrese kısmı 1954'te Vakıf Öğrenci Yurdu
yapılmıştır.
Nasuh Paşa Külliyesi: Aydınlı Nasuh Paşa tarafından 1708'de yaptırılmıştır. Medrese, küçük bir
mescit ile han ve hamamdan meydana gelmiştir.
Cihanzade Mustafa Bey Camii (Çarşı Camii): Koçarlı'dadır. On sekizinci asır ortalarında Mustafa
Bey tarafından yaptırılmıştır. Mermer minberi barok motiflerle süslüdür.
İlyas Bey Camii ve Külliyesi: Söke'nin Balat köyü yakınındadır. 1404'te Menteşeoğullarından İlyas
Bey tarafından yaptırılmıştır. Beylikler dönemi mimari özelliklerini üzerinde toplaması yüzünden
önemlidir.Külliye cami, medrese ve türbeden meydana gelir. Türbe harab durumdadır. Medrese
odalarından ise, sadece doğu yönündeki bir tanesi kalmıştır.
Mehmed Paşa Kervansarayı: Kuşadası'nda deniz kıyısındadır. On yedinci asır başlarında Damat
Mehmed Paşa yaptırmıştır. 1966'da tamamen onarım gören kervansaray, bugün otel olarak
kullanılmaktadır.
Milet Kervansarayı: On beşinci asırda Menteşe Beyi İlyas Bey tarafından Milet tiyatrosu önünde
yaptırılmıştır.
Milet (Milmatos): Antik bir şehirdir. Iyonya'nın meşhur bir liman şehri idi. Büyük Menderes'in
sürüklediği toprakların denize yığılmasından içerde kalmıştır. Türklere ait devirde ise Milet'e yakın
Balat mühim ticaret merkezi olmuştur. Menteşeoğlu İlyas Bey'in 1403'te Balat'ta yaptırdığı cami, Türk
mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. Milet'te harabe halinde başlıca kalıntılar; kale liman abidesi,
liman salonu, hamamlar (Delphinios, Faustin), stadyum, kilise, agora ve Athane mabedidir.
Priene (Güllübahçe): Söke yakınlarındadır. Lidyalılar zamanında kurulmuştur. Başlıca harabeler;
kale, surlar, su kemerleri, tiyatro, mabetler (Mısır, Athena, Büyük İskender Kybele, Demetler), agora,
kilise ve mukaddes evdir. Lidya, Pers ve Roma devrinin büyük bir şehri idi. En büyük hususiyeti,
bugünkü modern şehircilik planlarına göre inşa edilmiş olmasıdır.
Tralles (Eski Aydın): Eski Tralles Harabeleri olarak stadyum, tiyatro, zafer anıtı ve agora
bulunmaktadır. Argoslular tarafından kurulmuştur.
Magnesia: Aydın'a 37 km uzaklıktadır. Üçüncü asırdan kalma Artemis Mabedi, yedinci asırdan kalma
surlar ile 15. asra ait cami vardır.
Nyssa (Sultanhisar): Roma devrine ait kütüphane, agora, tünel, mabed ve Türk devrine ait eserler
vardır.Tepe üzerinde kuruludur.
Afrodisia: Karacasu'nun Gevye köyünde Afrodisia şehrinin harabeleri vardır. İçinde tapınak ve
tiyatronun bulunduğu şehir, surla çevrilidir. Tapınakta iyon mimarisi hakimdir.
Didim (Didyma): Yenihisar'da Didyma şehir harabelerinde Apollon Mabedi (Güneşe
tapanların)Anadolu'daki en büyük tapınağıdır. Eski çağlarda falcı ve müneccimlerin merkezi idi.
Alabanda: Çine'nin Araphisar köyünde (göl kenarında) Alabanda Harabeleri arasında tiyatro, Apollon
Mabedi bulunur.
Alinda: Çine'nin Karpuzlu köyü yakınlarında Alinda Hararabelerinde tiyatro, agora, su yolu ve sur
bulunmaktadır. Karyalılar tarafından kurulmuştur.
Amyzon: Çavdar köyünde Amyzon Harabeleri vardır. Roma Mabedi başlıca tarihi kalıntıdır.
Dilek Yarımadası Milli Parkı: On bir bin hektara yakın bir bölgedir. Bir kısmı Kuşadası, diğer kısmı ise
Söke sınırları içindedir. Çok zengin bitki örtüsü yanında tarihi eserler de bulunmaktadır.
Madran Dağı: Aydın-Çine yolu üzerinde, ormanı ve sağlık suları ile ilgi çeken bir yerdir.
Tavşanburnu: Söke-Didim arasında orman içinde bulunan bir mesire yeridir.
Kemer Barajı, Paşa Yaylası, Karacasu, Sultanhisar, Pınarbaşı ve Tellidede diğer mesire yerleridir.
Aydın Kaplıcası: İl merkezinin doğusundadır. İkisi kapalı, biri açık üç havuz vardır. Sağlık açısından
büyük bir önemi yoktur.
İmamköy Kaplıcası: Aydın'ın doğusunda İmamköyü yakınındadır. Böbrek rahatsızlıklarına faydalı ve
ağrılı hastalıklarda yatıştırıcı bir özelliğe sahiptir.
Alangüllü Kaplıcası: Germencik ilçesinin 12 km kuzeyindedir. Etrafı ağaçlıktır. Kaplıcada 38 oda ve
60 kadar baraka bulunmaktadır. Romatizma ve diğer ağrılı hastalıklar ile deri hastalıklarına iyi
gelmektedir.
Çamur Kaplıcası: Germencik ilçesi yakınlarında Çamköy civarındadır. Çamur banyoları ağrılı
hastalıklara iyi gelir.
Gümüş Kaplıcası: Germencik ilçesinin batısındadır. İçme kürlerinin karaciğerin işlevlerini düzenleyici
ve safra söktürücü etkileri vardır. Banyo ise, deri hastalıkları ve romatizmaya faydalıdır.
Kemer-Sazlık Köyü Kükürtlü Kaplıcası: Söke ilçesine 9 km uzaklıktadır. Deri hastalıklarına
faydalıdır.
Ortakçı Kaplıcası: Nazilli'nin Ortakçı köyü yakınlarındadır. İçme kürleri karaciğer ve safra kesesinin
çalışmasını düzenler. Ayrıca vücudun metabolizma artıklarını temizleme etkisi de vardır.
Kızıldere Kaplıcası: Aydın-Denizli sınırındadır. Kaplıcada 80-100 yataklı bir otel vardır. İçme kürleri
karaciğer ve safra kesesi üzerinde olumlu etki yapar. Sindirim sisteminde salgı yapan dokuların
etkinliklerini arttırır. Pankreasın çalışmasını düzenler.
Kuşadası Kaplıcası: İlçenin 4 km güneydoğusundadır. Banyo kürleri hareket sisteminin ağrı ve
tutukluk yapan çeşitli hastalıkların iyileştirilmesinde faydalanılır.
Güzelçamlı İçmesi: Kuşadası'nın güneyinde, denizin yakınındadır. İçme kürü sürgün ilacı etkisi vardır.
Mide-barsak sistemine bağlı salgı bezlerinin, salgısını artırır.
AYDIN REİS;
On altıncı yüzyıl Türk denizcilerinden. Aslen Karamanlı olup Kemal Reisin yetiştirmelerindendir.
Osmanlı donanmasında gemi kaptanlığı vazifesindeyken Sultan İkinci Bayezid’in emriyle Memlüklü
Sultanlığı hizmetine girdi. Ustası Kemal Reisin vefatı (1511) üzerine Kuzey-Batı Afrika’ya geçerek
Oruç Reisin gazalarına iştirak etti. Cezayir’in fethine katıldı. Oruç Reisin şehadetinden sonra Barbaros
Hayreddin Paşanın maiyetinden ayrılmadı. Barbaros, on beş gemilik bir filoyu Aydın Reisin emrine
verip İspanyol zulmü altında inleyen Müslümanları kurtarmaya gönderdi. İspanyollar tarafından
“Şeytan Döven” adı verilen Aydın Reis, Endülüs’e giderken rastladığı beş İspanyol gemisini ele geçirdi.
Güney İspanya kıyılarına vardı. Oliva Limanında Müslümanları gemilere bindirip yola çıktı. Balear
Takım Adalarından Formentera'da muhacirleri karaya çıkarıp kendisini takip eden İspanyol donanması
komutanı Portundo’nun filosuna hücum etti. Yedi İspanyol gemisini ele geçirdi. İspanyol komutan ve
kaptanları çarpışmada öldü. İspanyol amiral bayrağını da ele geçiren Aydın Reis, muhacirleri alarak
Cezayir’e döndü. Barbaros tarafından Cezayir donanması kaptanlığı ile taltif edildi. On parçalık bir
filoyla Barbaros’un mektubunu ve hediyeleri takdim etmek üzere İstanbul’a gönderildi. Arkadaşları ile
birlikte Kanuni Sultan Süleyman Hanın huzuruna kabul edilip iltifatlarına mazhar oldu.
Daha sonra Barbaros’un Kaptan-ı deryalık vazifesiyle İstanbul’a gitmesi üzerine Aydın Reis seferler
tertip edip İspanyol zulmünden Müslümanları kurtarmaya devam etti. 1534 yılında Barbaros Hayreddin
Paşa ile birlikte Tunus seferine iştirak etti. 1535 yılında Beledül-Unnab’da (Bone) vefat etti.
AYDINLAR OCAĞI;
Milliyetçi, muhafazakar, tahsilli ve seçkin bir kesime hitab eden bir dernek.
Milli ve manevi değerlere sahip çıkan, milletin bütünlüğü, vatanın bölünmezliği, devletin güçlülüğü
prensiplerini savunan, bu prensiplere bağlı kalmak için çeşitli sosyal ve kültürel faaliyetler düzenleyen
Aydınlar Ocağı 14 Mayıs 1970'te İstanbul'da kuruldu.
Daha önce 1969'da İstanbul'da Kültür Ocağı, Milliyetçiler Derneği, Muallimler Birliği ve Aydınlar Kulübü
mensuplarının katılmasıyla büyük bir Milliyetçiler İlmi Semineri toplandı. Bu seminerde Müslüman-Türk
milletinin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler ve bu tehlikelere karşı alınabilecek sosyal ve kültürel
tedbirler görüşüldü. Yapılacak çalışmaların daha düzenli ve faydalı olması için de tek bir derneğin
kurulması kararlaştırıldı. Alınan bu karar doğrultusunda kurulan Aydınlar Ocağı, çalışmalarına başladı.
İlk genel başkanlığına tarihçi Prof. İbrahim Kafesoğlu seçildi.
Müslüman-Türk milletinin milli, manevi, tarihi ve kültürel değerlerinin batılılaşma adı altında erozyona
uğramasına mani olmak gayesiyle kurulan Aydınlar Ocağı, her şeyi madde ile izah etmeye çalışan,
insanları maddeye köle haline getirmeyi gaye edinen batıcı materyalist zihniyete şiddetle karşı çıktı.
Türk-İslam sentezini savunarak devletin yanında yer aldı.
Devleti yıkmak, milleti bölerek kardeşi kardeşe düşman etmek isteyen devlet ve millet düşmanlarına
karşı mücadele etti. Müslüman-Türk milletinin tarihine, kültürüne, dini ve milli değerlerine sahip çıktığı
taktirde tarih sahnesindeki şerefli yerini tekrar alabileceği tezini işledi. İçeriden ve dışarıdan
gelebilecek tehlikelere dikkat çekti.
Kuruluş prensiplerini benimseyen, milletini seven, devletine bağlı, pekçok seçkin kimse Dernek'te yer
aldı. Üniversite öğretim üyeleri, yazarlar, iş adamları vb. kimselerin katıldığı Aydınlar Ocağı üye
sayısını arttırmaktan ziyade, etkili kişileri bünyesinde topladı. Birçok konuda konferans, toplantı,
seminerler düzenleyerek yayın faaliyetlerinde bulundu. Milliyetçi-muhafazakar kesimin bir araya
toplanmasında ve kamuoyu meydana getirilmesinde büyük katkıları oldu. İstanbul'dan başka
merkezlerde de şubeleri açıldı.
AYDINLATMA;
Alm. Beleuchtung (f), Fr. Eclairage, İng. Lighting. Işıklı hale getirme. Aydınlatmayı tabii, sun’i, iç ve dış
diye gruplara ayırmak mümkündür.
Tabii aydınlatma: Dünyamızın, gündüzleri güneş, geceleri ise ay ve yıldızlar tarafından aydınlatıldığı
herkes tarafından bilinmektedir. Güneş, ay ve yıldızlar sayesinde olan tabii aydınlatma Allahü tealanın
insanlara bahşettiği bir lütuftur. Yapılan binaların aydınlatılmasında bundan azami derecede istifade
etmeye çalışılmaktadır.
Tabii aydınlatma mimarlık tarihinde temel problem olmuştur. Aydınlatma hacminin büyümesinin ve
pencere sayısının artmasının yanında, gölgeli bölgelerin meydana gelmesini önlemek için bunların
bina duvarlarındaki yeri uygun tarzda tesbit edilir. Binaların yüksekliği, yolların genişliğine göre ve alt
katların da yeterli bir tabii aydınlatmaya kavuşmasını temin edecek şekilde sınırlandırılır. Duvarların
tamamı veya büyük bir kısmı camdan yapılarak bu mesele çözülmüş gözükmektedir. Böyle hallerde
aydınlığı temin eden ışınları geçirerek, kızıl ötesi ve mor ötesi ışınları geçirmeyen özel camlar
kullanmak daha idealdir. Bilhassa sıcak memleketlerde dik gelen güneş ışınlarına karşı korunmak için
balkonların yapılmasında bazı değişikliklere başvurulmakta, korkuluk duvarı pencerelerin üst
seviyesine kadar yükseltilmekte, böylelikle faydalı bir gölge mahalli elde edilmektedir.
Sun'i aydınlatma: Güneş ışınlarının yerini tutacak bir ışık kaynağı bulma problemi, asrımızın en
mühim meselelerinden biridir. Tabii aydınlatmanın kifayet etmediği binalarda, geceleri cadde, bina ve
umumi yerlerin aydınlatılmasında, elektrik enerjisinden lambalar vasıtası ile istifade ederiz.
Lambalardan hasıl olan ışık aydınlatma vazifesini görür. Lambaların, kullanıldıkları yerlere göre çeşitli
türleri vardır.
Günümüzde aydınlatmanın pekçok kısmı flamanlı, floresans ve civalı lamba ile gerçekleştirilmektedir.
Özel olarak hazırlanan karbon arklı lambalar, filim çekimi, aydınlatılmasında ve bazı fotografik kalıp
teşkilinde, xenon arklı lambalar askeri arama ışık kaynağı olarak ve zirkonium arklı lambalar ise optikte
ve küçük ışık kaynağının arzu edildiği yerlerde kullanılır. Aydınlatmada kullanılan bazı terimler
anlaşmazlığa sebeb olabilir. Mesela “lamba” bunlardan biridir. Aydınlatma endüstrisinde “flamanlı
lamba” ve “floresan lamba”dan söz edilirken halk arasında “lamba” ve “floresans” kullanılmaktadır.
Işık kontrolü: Aydınlatma iki gaye için kontrol edilir.
1. Belirli bir noktadaki aydınlatmayı arttırmak için.
2. İstenmeyen yansıtmaları azaltmak için.
Mum ve gaz lambaları duvara iliştirildiğinde, ışığın bir kısmı kayba uğrar. Işık kaynaklarının arkasına
yansıtıcı ayna konarak kayıp önlenir ve ışık, aydınlatması gereken yere yöneltilir. Kontrolün ilk olarak
kullanıldığı dikkat çekici örneği, deniz fenerlerinde ayna ve merceklerin kullanılmasıdır. Işığın pekçoğu
çok küçük bir dar açı ile yöneltilebildiğinden tek bir yağ alevinin ışığı, kilometrelerce uzağa
ulaştırılabilmekteydi. Benzer bir misal ise, film projektörlerindeki lamba ve optik sistemleridir.
İstenmeyen parlama cismin, mat cam veya plastikle kaplanmasıyla, ışığı başka bir yöne tekrar
yöneltecek yansıtıcılar kullanarak veya gözü kaynaktan koruyan düzenle önlenebilir. Bir floresan
lambada yansıtıcıları kullanarak aşağı doğru aydınlatma kontrol edilebilir. Masa lambasının abajuru
ışığın göze gelmesini önlerken, ışığı masaya ve tavana aksettirerek aydınlatmayı sağlar.
Işık kaynağının şekli: Işık kaynakları üç ana şekildedir. Nokta, doğrusal ve yüzeysel. Flamanlı ve
civalı lamba pratik uygulamalardaki nokta kaynaklara misaldir. Floresan lamba ise doğrusal bir ışık
kaynağıdır. Bir panel lamba ise yüzeysel bir ışık kaynağıdır. Parlaklığı çalışma alanlarının
aydınlatılmasına yetecek kadar değildir. Bu panellerin arkasında normal ve floresan ampuller bulunur.
Lamba ışığının rengi: İnsan gözü görülebilir ışık denilen nisbeten dar bir dalga boyu şeridini görebilir.
Bu ise yaklaşık olarak 4000-7000 angstrom arasındadır. (Bir angstrom cm’nin yüz milyonda biridir.) Bu
görülür ışık bandı içerisinde farklı dalga boyları, gözde ve beyinde farklı tepkiler doğurur. Bu tepkiler
bizim “renk” dediğimiz şeylerdir. İnsan gözünün gündüz en iyi gördüğü dalga boyu 5550 Angstrom olup
renk olarak yeşil-sarı arası renklere karşı gelir. Güneş ışığı insan gözünün görebildiği bütün dalga
boylarını ihtiva eder. Sıcak ve soğuk dalga boyları arasındaki denge, havanın bulutluluk derecesine ve
günün muhtelif saatlerine bağlıdır. Renk hafızası, renk uyumluluğu, bakan kimseye alıştığı bir eşyayı
farklı aydınlatma şartlarında da tanımaya yardım eder. Diğer taraftan bir sanatkar, renkleri bulutlu ve
güneşli günlerde farklı farklı görür.
İnsanoğlu alevli ışık kaynaklarının sarı olmasını tabii kabul etmiştir. Hava ve gaz karışımını kullanarak
çalışan Welsbach hava gazı lambası, mum ve yağ lambalarına göre daha beyaz ışık verirler. Flamanlı
lamba ise buna nazaran daha beyaz ışık verirse de, güneş ışığına nazaran daha sarıdır. Diğer taraftan
ilk floresan lambalar mavimsi yeşil renkteydi. Floresan lambaların diğer değişikliği ise ışığındaki
renklerin fosfor kaplama kullanılarak kontrol edilebilmesidir. Bu kaplama civa arkındaki mor ötesi
ışınları, görebilir ışın haline getirir. Bir çok renk tercihi olmasına rağmen, soğuk beyaz renk en fazla
büro, fabrika ve okullarda gün ışığı ile kolayca karıştığı için kullanılır. Sıcak beyaz floresan lambalar,
flaman lambalara benzer ışığa sahip olması yönünden geliştirilmiştir. Evlerde ve ticari binalarda eve
benzer atmosfer hasıl ettiği için kullanılır. Normal bir fosfor kaplamadan çıkan ışık, kırmızı ışına sahip
değildir. Ancak verimden fedakarlık ederek dengelemek mümkündür.
Lüks sıcak ve soğuk beyaz lambalar standart tiplerine nazaran daha fazla kırmızı ışık yayarlarsa da,
toplam ışık çıkışı üçte bir daha azdır. Floresan lamba kullanan bir kimse, ya sıcak beyaz veya lüks
sıcak beyaz lamba kullanmalıdır.
Aydınlatmada ışık şiddeti birimi “mum”, ışık akısı birimi “lümen”, aydınlatma birimi ise “lüks”tür.
Mum: Platinin ergime sıcaklığı olan 1760°C’de bulunan siyah bir cismin 1cm2lik yüzeyinin kendisine
dik doğrultuda verdiği ışık şiddetinin 1/60’idir.
Lümen: Bir mum şiddetindeki bir kaynağın bir metre uzaktaki bir metre karelik bir yüzeye dik olarak
gönderdiği ışık miktarıdır.
Lüks: Bir metre karelik bir yüzeye düşen ışık akısı miktarı bir lümen ise, bu yüzeyde meydana gelen
aydınlanmadır.
Işık şiddeti I olan bir kaynağın yayacağı toplam ışık akısı miktarı f ise:
f = 4.p.I’dır.
Bir yüzeydeki aydınlatma şiddetini E ile, yüzey alanını A ile gösterirsek:
E = f/A’dır.
Bir şehir yolundaki ışıklandırmanın ortalama değeri 10-20 lüks arasında değişirken, güneşli bir günde
güneşin temin ettiği aydınlatmanın değeri 50.000-70.000 lüks arasında bulunmaktadır.
Aydınlatma, aydınlatmanın yapıldığı yer ve gayesi bakımından pekçok çeşide ayrılır. Bunların bazıları
şunlardır:
Fabrika ve işyerlerinin aydınlatılması : Uygun çalışma ortamının temini için havanın berrak olmadığı
zamanlarda fabrika ve işyerlerinde gündüz de sun’i aydınlatma devam eder. Sun’i aydınlatma tesisleri,
ışığın mümkün olduğu kadar düzgün bir dağılışını sağlamak gayesiyle yapılmış olup, özel durumların
dışında mahalli aydınlatmada kullanılmaz. Gölgelerin yok edilmesine ve lambaların gözü
kamaştırmayacak şekilde yerleştirilmesine ayrı bir önem verilir. Yüksekliği sınırlı olan işyerlerinde tek
veya bir kaç sıra halinde dizilen projektörlere yerleştirilmiş lambalar kullanılır. Yüksekliği 8 metreyi
aşan işyerlerinde ise yuvarlak floresan lambalar tercih edilir. Böylece ekonomik bir aydınlatma
sağlanmış olur.
Büro ve okul aydınlatması: Büro ve okullarda ışık, muhakkak tek biçim ve bunun yanında mümkün
olduğu kadar güneş ışığına benzer biçimde yayılmış olmalıdır. Yazı ve çizim masalarının üzerinde
aydınlatmayı temin eden tek lamba kullanılması mahzurludur. Bu, gözlerin çok çabuk yorulmasına
sebeb olur. Gözü en fazla yoran ışıklar tek noktadan gelen ışıklardır. Lambaların parlaklığını gidermek
ve dağınık bir ışık akısı elde etmek için özel surette hazırlanmış, ekranları pleksiglas levhaları ile
yapılan floresan tüplü plafonyeler kullanılır.
Evlerin aydınlatılması: Mutfak, banyo ve böyle yerlerde tavanda basit ve kullanışlı tüp şeklinde
floresan lambaları ile elde edilen büyük şiddette bir ışıklandırma gerekebilir. Işıklandırmada kayıp
olmaması için veya daha az olması için tavanı ve duvarları ışığı en az şekilde emen beyaz veya çok
açık renklere boyamalıdır. Odalardaki ışıklandırmada dolaylı aydınlatma elverişlidir. Böylece tavan ve
duvarlardan yansıyarak yayılan ışıklandırma göze en az zarar veren aydınlatma sistemidir.
Umumi yerlerin aydınlatılması: Postahane, lokanta, otel salonları ve benzeri yerlerde, evlerdekine
benzeyen, fakat bu yerlerin mühim vasıflarını ortaya koyan özel bir aydınlatma sistemi gerekebilir.
Neon lambalarıyla, çok renkli ışıklı tabelalar gerçekleştirilir. Bunlarla, özel etkiler meydana getirecek
şekilde düzenlenebilen ışıklar elde edilir. Mahallelerde daha geniş bir görüş alanı sağlamak için
düzlem ayna kullanılarak aydınlatma yapılır. Yoğunluğu sınırlı olan direkt bir aydınlatmanın yarı gölgesi
içinde ışık lekeleri halinde hasıl olan ayaklı küçük masa lambaları, umumi yerlerin aydınlatılmasında
kullanılan belli başlı araçlar arasında sayılabilir.
Bina ve abidelerin aydınlatılması: Bu aydınlatmanın gayesi, geceleyin de görünümü sağlamaktır.
Genellikle belirli ve uygun noktalardan aydınlatılacak yapılara ışık demetleri yöneltilir. Bu iş, ışık ve
gölgeler meydana getiren projektörler ve beyaz ışık veren lambalarla gerçekleştirilir. Bazı özel
durumlarda binaların üstlerine de lambalar yerleştirilmektedir.
Yolların aydınlatılması: Cadde, meydan ve umuma ait açık sahaların aydınlatılması, uygun yerlere
konulan demir veya beton direklere yerleştirilen içerisinde floresan veya beyaz ışık lambalarının
bulunduğu reflektörler vasıtasıyla yapılır. Direkler üzerine yerleştirilen reflektörlerin yerden yüksekliği 8
metre ve direkler arasındaki mesafe ise aydınlatılan sahanın önemine ve lambaların kuvvetine göre
15-30 metre arasında değişmektedir. Ayrıca yolların önemine göre kullanılan lambalar da değişiklik arz
eder. Büyük caddeler yuvarlak floresan lambalarla, orta büyüklükteki ikinci derece öneme sahip
caddeler tüp şeklindeki floresan lambalarla, tarihi özellikleri olan cadde ve alanlar beyaz ışık veren
lambalarla, kavşak noktaları ve bilhassa sis olan mevkiler sarı monokromatik ışıklı, sodyum buharlı
lambalarla aydınlatılır. Otoyollarındaki tünel girişlerinde, sürücülerin gündüzleri gün ışığında, tüneldeki
ışıklandırmaya alışmalarını sağlamak için yoğun bir aydınlatma yapılır.
Havaalanı aydınlatılması: Emniyet yönünden dış aydınlatmanın önemli olduğu bir yer de
havaalanlarıdır. Pilot gece inişe geçtiğinde, iniş yerinde ışıkların yanıp söndüğünü görür. Bu ışıklar
meşalede bulunan bir ateş topu gibi görülür. Bu ışık için, yüksek güç kullanılır ve eşit aralıklarla yanıp
söner.
AYDINOĞULLARI BEYLİĞİ;
On dördüncü asır başında Aydın ve çevresinde kurulan Türk beyliği.
Germiyan ordusu subaşısı Aydınoğlu Mübarizüddin Mehmed Bey kurmuştur. Germiyanoğlu Birinci
Yakub Bey tarafından Aydın ve çevresini fethetmekle görevlendirilen Mehmed Bey, öncelikle Sasa
Beyin elindeki Tire, Ayasluğ (Selçuk) ve Birgi’yi ele geçirdi. Bu çarpışmalar sırasında Sasa Bey
öldürüldü (1307). Bundan sonra Birgi’yi kendisine merkez seçerek beyliğini ilan eden Mehmed Bey,
gaza harekatına devam etti. 1310’da Müslüman İzmir’i 1328’de gavur İzmir’i ele geçirdi. Mehmed Bey
bundan sonra ortaçağ İslam-Türk geleneğine uyarak, ülkesinin idaresini beş oğlu arasında pay etti.
Kendisi hükümdar sıfatı ile Birgi’de oturdu. Ayasluğ’da kurduğu tersane ile güçlü bir donanma
meydana getirdi. İzmir valisi tayin ettiği oğlu Umur Bey, bu donanmayla Sakız, Ağrıboz, Bozcaada,
Mora ve Rumeli kıyılarına akınlar düzenledi.
Aydınoğlu Mehmed Beyin 1334’te bir av sırasında attan düşerek hastalanması ve ölümü üzerine
yerine kardeşlerinin de ittifakiyle Gazi Umur Bey geçti. Umur Bey 14 yıllık beyliğinde devlet merkezi
Birgi’de ancak üç gün oturabilmiş, bütün saltanatı savaşlarla geçmiştir. Umur Beyin devri
Aydınoğullarının en parlak devri olmuştur. Saruhanoğlu Süleyman Beyle beraber giriştiği Yunanistan
ve Mora seferlerinden pek çok esir ve ganimetlerle döndü (1335).
Bizans şehri olan Alaşehir (Philadelfia), yarım asra yakın zaman Türk taarruzlarına karşı koymuştu.
Zor durumda kaldıklarında kaleyi kuşatanlara cizye ve haraç veriyorlardı. Bu şehri almayı muhakkak
arzu eden Umur Bey, 1335 yılında, yaralı olmasına rağmen şehri kuşattı ve kısa sürede fethetti.
Bizans İmparatoru ile dostça geçinen Umur Bey, adalardaki isyanların bastırılmasında imparatora
yardım etti. Nitekim 1336 yılında Bizans İmparatoru, Umur Beyle bir dostluk antlaşması yaparak, Sakız
Adasını Aydınoğullarına bıraktı. Bizans’la olan anlaşmasına sadık kalan Umur Bey de onlara
gerektiğinde yardımda bulundu.
Gazi Umur Bey, 1338-1339 yıllarında yanında kardeşi Hızır Bey de olduğu halde Adalar denizi ve
Yunanistan’a seferler düzenledi. Daha sonra Karadeniz’e geçerek Kili ve Eflak seferlerini gerçekleştirdi
(1340). Umur Bey bu son sefere üç yüz gemi ile çıktı. Güçlü bir donanmaya sahib olduğundan Girit ve
Kıbrıs üzerine olan akınlarını yoğunlaştırdı ve muvaffakiyetleri her tarafa yayıldı.
Özellikle bu seferler sonunda Latinlerin yakın doğudaki menfaatleri tamamen yok olduğundan, Papa,
Aydınoğulları üzerine yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesini teşvik etti. Bu defa 1344-45 yıllarında Kıbrıs,
Cenova, Venedik ve Rodos gemilerinden teşekkül etmiş olan Haçlı donanması ansızın ve büyük bir
baskınla sahil İzmir’i aldı. Ancak Haçlılar yukarı İzmir’i elinde tutan Umur Beyin şiddetli ve devamlı
taarruzlarıyla karşılaştıklarından, kesin neticeye ulaşamadılar. Sonunda antlaşma yapmağa karar
verdiler. Fakat, bazı müttefiklerin antlaşmaya yanaşmaması üzerine, Papa bu antlaşmayı onaylamadı.
Antlaşmayla bir sonuca varamayacağını bilen Umur Bey, Sahil İzmir’ini almak için bütün gücüyle
silaha sarıldı ve burayı var kuvvetiyle kuşattı ve bu esnada ön saflarda kahramanca döğüşürken şehid
düştü. Manevi güçleri sarsılan Aydınoğulları, İzmir üzerine yapılan bu kurtarma teşebbüsünden sonuç
alamadılar.
Gazi Umur Beyin şehid düşmesinden sonra, yerine büyük kardeşi Hızır Bey geçti. Hızır Bey, Umur
Beyin yerini dolduracak bir kimse olmadığından, Haçlılara karşı mukavemet gösteremedi ve ağır
şartlarla, bir antlaşma imzaladı (1348). Bu antlaşma Aydınoğullarının faaliyetlerini durdurmuş ve
beyliğin çökmesine sebeb olmuştur.
Hızır Bey devlet merkezini Selçuk’a nakletti ve kendisinden sonra başa geçen kardeşi İsa Bey de
burada saltanat sürdü.
İsa Bey zamanında, Osmanoğullarının Anadolu birliğini kurma ve genişleme siyasetine Aydınoğulları
karşı çıkmışlardır. Bu sebeple 1389’da Kosova Savaşında Birinci Murad Hanın şehid olmasından
faydalanmak istemişlerdir. Karamanlılar başta olmak üzere, diğer bazı beyliklerle ittifak yapmışlar,
Osmanlıların aleyhinde bulunmuşlardır. Fakat yeni padişah Yıldırım Bayezid, Rumeli işini yoluna
koyduktan sonra, ilk iş olarak Anadolu yakasından tehlikeleri ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bayezid,
Alaşehir’i almış, Aydın taraflarına inmiş, mukavemet görmeksizin Aydıneli’ni almış ve İsa Bey teslim
olmuştur. Yıldırım Bayezid de İsa Beyin karşı koymadan ülkesini teslim etmesine mükafat olarak
kendisini İzmir ve civarının müstakil emiri tanımış ve İsa Beyin kızı Hafsa Hatun ile evlenerek aradaki
bağı kuvvetlendirmiştir. Yıldırım Bayezid, bir müddet sonra İsa Beyi İznik’te ikamete mecbur etmiş,
böylece Aydınoğulları Beyliğini kesin olarak Osmanlılara bağlamıştır.
Ankara savaşında (1402) Yıldırım Bayezid’in Timur’a mağlup ve esir düşmesinden sonra Aydınoğulları
Beyliği tekrar canlandı. Ancak bu sırada İsa Bey ölmüştü. Bu itibarla Aydınoğullarının başına Timur
Hanın emriyle, oğlu Musa Bey geçti. Ertesi yıl Musa Beyin vefatı üzerine yerine İkinci Umur Bey geçti
(1403). Fakat Aydınoğlu İbrahim Bahadır Beyin oğlu ve İzmir Valisi Cüneyd Bey buna karşı çıkarak,
saltanat iddiasında bulundu. İkinci Umur Beyin üzerine yürüyerek Ayasluğ’u zabteden Cüneyd Bey,
Umur’un 1405’te ölümüyle de Aydınoğulları topraklarına tek başına, 1425’e kadar bazı fasılalarla
hakim oldu. Cüneyd Bey, yerini sağlamlaştırmak için Osmanoğulları arasındaki taht kavgalarına
karışıp, her defasında şehzadelerden birini tutarak zaman zaman kendisine müttefik bulmak ve mevcut
ittifaklara katılmak yolunu tuttu. Birçok kereler başarısızlığa uğramasına rağmen, kendini bağışlatmayı
bildi. Her seferinde yeni vazifeler almaya muvaffak oldu. İkinci Murad Han zamanında rahat durmayan
Cüneyd Bey, sıkışınca Sisam adası karşısındaki İpsili kalesine sığındı. Ancak Karamanlılardan
umduğu yardımı göremeyince, teslim oldu ve öldürüldü. Böylece Aydınoğulları toprakları tamamiyle
Osmanlıların hakimiyeti altına girdi (1425).
Aydınoğulları, hakimiyetleri altında bulunan Birgi, Tire, Aydın ve Selçuk’u cami, medrese, han ve
hamam gibi eserlerle süslemişlerdir. Aydınoğulları mimarisinde Anadolu Selçuklu san’atının etkisi
görülmektedir. Aydınoğulları beyliğinin en önemli eseri, Selçuk’taki İsa Bey Camiidir. Mimar Ali bin
Dımışki’nin inşa ettiği cami, Şam’daki Ümeyye Camiinin temel özelliklerini taşıdığı gibi, yenilikler de
bulunmaktadır. Diğer önemli eserler, Birgi’de Aydınoğlu Mehmed Bey Camii (Ulu Camii) ve türbesi,
Karahasan Camii, Sultanşah türbesidir.
Aydınoğulları kültür bakımından da büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Tezkiretü’l-Evliya,
Araisü’l-Mecalis adlı Peygamberler tarihi, Süheyl ü Nevbahar ile Hüsrev ü Şirin tercümesi gibi
pekçok dil yadigarı, ilme değer veren Aydınoğulları sayesinde yazılmış ve bunlardan bazıları
günümüze kadar gelmiştir.
Aydınoğulları Latinlerle yaptıkları ticaret dolayısıyla yabancı sikke kullandıkları gibi, İslami sikkeleri de
vardır. Bundan başka Birinci Umur Beyin bakır sikkeleri ile İsa ve oğlu Musa beylerin ve Cüneyd Beyin
gümüş sikkeleri bulunmaktadır. Aydınoğulları beyliğinin devlet teşkilatı diğer Anadolu beyliklerine
benzemektedir.
AYDOĞDU BEY;
Osman Gazinin kardeşi Gündüz Alp’in oğlu. Doğum yeri ve tarihi bilinmemektedir. Bir çok savaşlarda
bulunarak büyük kahramanlıklar gösterdi. 27 Temmuz 1302’de Osman Beyin üstün Bizans
kuvvetlerine karşı giriştiği Koyunhisar Muharebesine katıldı. Bu savaşta büyük yararlıklar gösteren
Aydoğdu Bey şehid düştü. Osman Gazi, yetişmesi ile bizzat ilgilendiği bu gözüpek yeğeninin ölümüne
son derece üzüldü. Kabri Bursa-Yenişehir arasında Koyunhisar’a giden yol üzerindedir. Hastalanan
atların, kabrinin etrafında gezdirilince şifa buldukları söylenmektedir.
AYET;
Kur'an-ı kerimdeki sureleri meydana getiren cümle veya cümlecikler. Çoğulu ayattır. Lügat manası;
"Açık alamet, işaret, ibret, mucize" demektir.
Kur'an-ı kerimde 114 sure, 6236 ayet-i kerime vardır. Ayetlerin sayısının 6236'dan az veya daha çok
olduğu bildirildi ise de, bu ayrılıklar büyük (uzun) bir ayetin, birkaç küçük ayet sayılmasından veya bir
kaç kısa ayetin bir büyük ayet, yahut surelerin başındaki besmelelerin bir veya ayrı ayrı ayet sayılıp
sayılmamasından ileri gelmiştir. Kur'an-ı kerim ayetleri nazil oldukları (indikleri) yer bakımından ikiye
ayrılır: Mekke'de inenlere ve daha ziyade iman esaslarını bildirenlere "Mekki"; Medine'de inen ve
emirler, yasaklar, toplum, ekonomi ve hukukla ilgili konuları ihtiva edenlere de "Medeni" ayetler
denmiştir.
Ayetler ifade ettikleri hükümlere göre de "muhkem" ve "müteşabih" olmak üzere iki kısma ayrılırlar.
Muhkem, manası meydanda (açık) olan ayet-i kerimelerdir. Müteşabih ise, manası kapalı ayet-i
kerimelerdir. Bunlara görülen anlaşılan meşhur olan mana verilmeyip meşhur olmayan manayı vermek
icab eder.
Ayet-i kerimeler, Allahü tealanın kelamıdır. Değişmez, değiştirilemez. Benzeri söylenemez. Allahü
teala Kur'an-ı kerimde mealen; "Ey Resulüm! De ki; "Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu
Kur'an'ın benzerini meydana getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine
onun benzerini getiremezler." (İsra suresi: 88) buyuruyor.
Gerçekten bin dört yüz seneyi aşkın bir zamandan bu yana İslamiyetin aleyhinde olan kimseler çok
uğraşmalarına rağmen Kur'an-ı kerimin en kısa suresi gibi bir sure meydana getirememişlerdir.
Nitekim Kur'an-ı kerimde mealen şöyle buyurulmaktadır;. "Eğer kulumuza (Muhammed
aleyhisselama) indirdiğimiz Kur'an-ı kerimin Allahü tealanın indinden olduğunda şüphe
ediyorsanız, siz de ona benzer bir sure söyleyiniz. Bunu yapabilmek için güvendiklerinizden
yardım isteyiniz. Buna benzer bir sure söyleyemezsiniz." (Bakara suresi: 23)
Kur'an-ı kerimde on dört yerde secde ayeti olup bunların birisini okuyanın, işitenin manasını anlamasa
da bir secde yapması vaciptir.
Ayet-i kerime yazılı herhangi bir kağıdın ayet kısmına abdestsiz dokunulmaz ve o kağıt belden aşağı
tutulmaz ve konmaz. Ayet-i kerimeler kısa ve tam tercüme edilemez. Müfessir derecesindeki İslam
alimleri ayet-i kerimeleri tercüme değil, uzun tefsir ederek açıklamaya çalışmışlardır.
AYET-EL-KÜRSİ;
Bakara suresinin 255. ayet-i kerimesi. Bu ismin Arapça kaideye uygun söylenişi, ayet-ül-kürsi şeklinde
olduğu halde, Türkçede ayet-el-kürsi diye söylenmesi daha meşhurdur ve yaygındır. Halk arasında
galat (yanlış) olarak "Allahüla" denir. Doğrusu "Allahü la ilahe illa Hüv'el-Hayy'ul-Kayyum" diye
söylemektir. Ayet-el-kürsi, Allahü tealanın sıfatlarını, büyüklüğünü en yüksek bir surette bildirmektedir.
Akaid ilminin (inanılacak bilgilerin) özünü içerisinde bulundurur. Bu sebeple fazileti büyüktür.
Ayet-ül-kürsiyi ihlasla okuyan, işlerinde muvaffak olur, hayırlı işlerini başarır, insan ve hayvan
haklarından ve farz borçlarından başka günahları affedilir. Yani tövbeleri kabul edilir. İnsan ve hayvan
hakları için, tövbe ettikten sonra ayrıca hak sahipleri ile helallaşmak lazımdır. Hadis-i şeriflerde
ayet-el-kürsi'nin fazileti ve faydaları bildirilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
Her kim farz namazı bitirir bitirmez yerinden kalkmadan bir kerre ayet-el-kürsi okuyup, otuz üç
kerre Sübhanellah, otuz üç kerre Elhamdülillah, otuz üç kerre Allahü ekber derse, hepsi doksan
dokuz olur. Bir kerre de La ilahe illallahü vahdehü la şerike leh lehülmülkü ve lehülhamdü ve
hüve ala külli şey'in kadir, dese, Hak teala o kişinin günahlarını affeder.
Farz namazlarından sonra ayet-el-kürsi okuyan kimse ile Cennet arasında, ölümden başka mani
yoktur.
AYI (Ursus);
Alm. Bär (m), Fr. Ours, İng. Bear. Familyası: Ayıgiller (Ursidae). Yaşadığı Yerler: Antarktika,
Avustralya ve Orta Afrika’dan başka her yerde yaşar. Özellikleri: 120-270 cm uzunlukta, 50-800 kg
ağırlıkta olanları vardır. Ömrü: 35-50 sene. Çeşitleri: Kara, Boz, Suriye, Malaya, Gözlüklü, Korkunç
(Grizzly), Dudaklı, Tibet, Kutup ayısı meşhurlarıdır.
Bütün tabanları üstüne basarak yürüyen, iri gövdeli, etçil, memeli bir hayvan. Semiz ve yuvarlak
vücudu, sık kıllı, kalın postlu ve kısa kuyrukludur. Başı uzunca olup, geniş alınlı, sivri burunlu, kısa
yuvarlak kulaklı ve gözleri küçüktür. Bütün ayılar ayak tabanları üzerinde yürürler. Kutup ayısı hariç
hepsinin tabanları çıplaktır. Her pençe beş parmaklı, kanca gibi kıvrık, içeri çekilmeyen iri güçlü
tırnaklıdır. Arka bacakları öndekilerden daha kısa olduğundan sırtları omuzlara doğru bir kambur
görünümü taşır. Tabanlarına basarak yürüdüklerinden hızlı koşamasa da arka ayaklarının üzerine
rahatça dikilebilirler. Tehlike karşısında 35-40 km hızla koşabilirlerse de bu koşuya fazla
dayanamazlar. Çok irilerinin dışındakiler ağaca tırmanabilirler. Hepsi iyi yüzücüdür. Her ne kadar
etçilseler de meyve, kök, ot, kurbağa, balık, yılan, böcek, kuş gibi hayvanları da yerler. Bala pek
düşkün olduklarından ağaçların tepelerine çıkıp arı kovanlarını basarlar. Kat’iyetle leş yemezler. Ayı
yaratılış itibariyle obur olduğundan bu huyundan istifadeyle pekçok şey öğretilebilir. Talim ettirilmiş bir
ayı gayet itaatkar olup meyve, şeker, vs. gibi bir mükafata kavuşmak hevesiyle öğrendiği şeyi
sahibinden emir alır almaz tatbik eder. Hatta sirklerde çeşitli gösteriler yapabilir. Arka ayakları üzerine
dikilebilmesi, insan görünüşü verdiğinden herkesçe sevilir. Ayı şeklinde yapılan çocuk oyuncakları bu
sevginin belirtilerinden biridir.
Temkinli ve ihtiyatlı bir hayvandır. Oldukça da cesurdur.
İncelemeler ayının avını sıkarak öldürmediğini, daha çok ön pençe darbesi ve dişleriyle öldürdüğünü
göstermektedir. Yaratılış itibariyle inzivaya çekilmeyi seven bir hayvandır. Toplu halde yaşamayı
sevmez. Ormanlarda bir ağaç kovuğu veya mağaralarda bir in bulursa derhal orasını kendine yurt
edinir. Kışın, inine çekilerek haftalarca ve yalnız başına günlerini orada geçirir. Ayı gerçek manada bir
kış uykusuna yatmaz. Kışın ininde uyuklarken vücut ısısı normalin altına düşmez, hatta ılık havalarda
uyanıp ininden çıktığı da olur.
Dişi ayı, yedi aylık bir hamilelikten sonra, kışlık ininde ve genellikle ocak ayında ikiz doğurur. Bazan
üç-beş yavru doğurduğu da olur. Doğan yavrular şaşılacak kadar küçük (180-350 gr), tüysüz ve gözleri
kapalıdır. Uzun süre korunmaya ve bakıma muhtaçtırlar. Gözleri dört hafta sonra açılır, dört aylıkken
anneleri ile gezmeye ve yaşamak için gerekli işleri öğrenmeye başlarlar. Altı aylıkken yavrularda
ısırma isteği başgösterir. Anne ayı ikinci kışı da yavruları ile beraber geçirir. Onları en iyi şekilde
yetiştirir, bazan sırtında taşır, onlarla oynar. Eğer yavrularına yaklaşan olursa, korkunç ve yırtıcı bir
canavar olur.
Amerika’da yaşayan korkunç ayı ve aç kutup ayısının dışında diğer bütün ayılar çekingen ve uysaldır.
Rahatsız edilmedikçe insana pek saldırmazlar. Bununla beraber yanlarına yaklaşmamalıdır. Amerikan
serbest milli parklarında arabalarını terk ederek bu hayvanlara yaklaşanların bazan hayatlarını
kaybettikleri görülmüştür.
Ayılar genellikle yağı ve postu için avlanırlar. Ayı avı son derece tehlikelidir. Yaralı ayı bir kaplandan
daha yırtıcı ve korkunç olur. Postu her ne kadar kaba ise de sıcaklığı sebebiyle çok makbuldur.
1. Boz ayı (Ursus arctos):
Yurdumuzda, Balkanlar’da, Sibirya, Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika’da yaşar. Batı Avrupa’da çok
avlanıldığından şimdi ancak Pirene Dağlarında ve İskandinav ülkelerinde rastlanır. Kuzey Amerika
ormanlarında yaşayan korkunç ayı olarak da bilinen Grizzly (U. horribilis), 2,5 metre uzunlukta ve 450
kg ağırlıktadır. Tırnakları ise 10 cm uzunlukta olduğundan ağaçlara tırmanamaz. Fakat iyi yüzücüdür.
Alaska’da yaşayan Kodiak boz ayısı dünyanın en iri etçil hayvanıdır. 270 cm uzunlukta ve 800 kg
ağırlıktadır. Arka ayakları üzerine kalktığı zaman 360 santimetrelik korkunç görünüşlü bir dev olur.
Türkiye’de yaşayan ve sokaklarda ayıcıların oynattıkları ayılar boz ayı türüdür.
2. Kara ayı (Ursus maritimus):
Ayıların en ufaklarındandır. Çok çeşitleri vardır. Bunları boz ayılardan ayırt etmek güç olur. Çünkü
kahverengi de olurlar. Pas rengi, tarçın rengi ve hatta beyaz renkte kara ayılar vardır. Meşhur kamp
hırsızlarıdır. İnsanlara ait yiyecekleri çok severler. Asya’nın siyah ayısı, Amerikan kara ayısından daha
küçüktür.
3- Güneş ayısı-Malaya ayısı (Ursus malayanus):
Asya’nın güneydoğusunda, Sumatra ve Borneo’da yaşar. Buna tropikal ayı da denir. Ayıların en
küçüğü olup çok iyi tırmanıcıdır. Göğsünde nal veya gerdanlık biçiminde sarımsı-turuncu bir leke
bulunur.
4. Gözlüklü ayı (Tremarctos ornatus):
Güney Amerika’nın And Dağlarında yaşar. Adını, gözlerini çevreleyen beyaz halkalardan almıştır.
Siyah postlu olup daha çok otçuldur. Ağaç tepelerinde maymun gibi dolaşarak beslenir.
5. Tibet ayısı (Ursus thibetanus):
Siyah veya boz renklidir. Tibet, Doğu Sibirya, Çin ve Japonya’da yaşar. 180 cm uzunlukta ve 180 kg
kadar ağırlıktadır. Göğsünde “y” harfine benzer beyaz bir leke vardır.
6. Dudaklı ayı (Melursus ursinus):
Doğu Hindistan ve Seylan’da ormanlarda yaşar. Uzunluğu 175 cm kadardır. Postunun uzun siyah
tüyleri, vücuduna tıknaz bir görünüm sağlar. Bunun da göğsünde sarı veya beyaz bir hilal vardır.
7. Kutup ayısı -Beyaz ayı- (Ursus maritimus):
Soğuk kuzey kutup bölgesinin karlı sahillerinde ve buzullar üzerinde yaşar. Diğer ayılar gibi tıknaz
olmayıp başı ve vücudu ince uzun yapılıdır. 2,5-3 m uzunlukta ve 400-500 kg ağırlıktadır. Derisinin
altında kalın bir yağ tabakası vardır. Çok iyi yüzücüdür. Ayak tabanlarının altında deriden yastıklar ve
tüyler olduğundan buzlar üzerinde kaymadan rahatlıkla hareket eder. Karada saatte 35-40 km sür’atle
koşarak bir ren geyiğine yetişebilir.
En çok balık ve fok yer. Aç kaldığı zamanlar yüzen buz parçaları üzerine binip kilometrelerce uzaklara
giderek besin arar. Fok balıklarının soluk alma deliklerinde pusuya yatar.
Kutup ayıları yalnız yaşar. Sadece çiftleşme mevsiminde bir araya gelirler. Sonra tekrar ayrılırlar. Gebe
dişiler kar içinde inler yaparak kış uykusuna yatar. Erkek ise kışın şiddetinden ve besin için daha
güneylere iner. Erkek kış uykusuna yatmaz.
AYIGÜLÜ (Paeonia);
Alm. Faonie, Pfingstrose (f), Fr. Pivonie, İng. Paeony, Peony, Piony. Familyası: Düğün çiçeğigiller
(Ranunculaceae). Türkiye'de yetiştiği yerler: Memleketimizde altı türü vardır. Çoğunlukla dağ
ormanlarında yetişir. Bazı türleri Avrupa'da da yaygındır.
Şakayık adıyla da tanınan mayıs ve haziran aylarında çiçek açan, gövdesi odun, 50-100 cm boyunda,
parçalı veya tam yapraklı çok güzel kırmızı çiçekli bir bitki. Bitkinin daha çok kullanılan kısımları, meme
şeklinde olan kökleridir. Köklerinin bileşiminde peonin heterozidi vardır.
Kullanıldığı yerler: Köklerinin kabız edici, spazm çözücü (düz kas kasılmasını önleyici) özellikleri
vardır. Kanamalara karşı da kullanılır.
AYIÜZÜMÜ (Vaccinium mrytillus);
Alm. Heidelbeere (f), Fr. Myrtille, İng. Bilberry, Wortheleberry. Familyası: Fundagiller (Ericaceae).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Uludağ ve Trabzon çevreleri.
İlkbahar başlangıcında, dağların humusça zengin ve gölgeli yerlerini seven 20-50 cm yüksekliğinde,
çok dallı, odunlu bir bitki. Yaban mersini de denir. Genç dallar; yeşil, tüysüz, köşeli ve kanatlıdır.
Yaprakları çok kısa saplı, şekilleri yuvarlakça, oval, kenarları ince dişli ve açık yeşil renklidir.
Sonbaharda kırmızımtrak bir renk alır ve kışın dökülürler. Çiçekler yaprakların koltuğunda tek veya çift
olarak sarkık vaziyette bulunurlar. Meyve küçük bir küre şeklinde olup, olgunlaştığı zaman
mavimsi-siyah bir renk alır. Tohum esmer renklidir.
Kullanıldığı yerler: Meyveleri ve yaprakları kullanılır. Meyvelerinde organik asitler (elma, limon, tartar
asidi), şeker, pektin tanen, A ve C vitaminleri bulunur. Yapraklarından ise arbutin ve tanen elde edilir.
Yaprakları şeker hastalığında, meyveleri ise ishale karşı kullanılır. Dizanteri hastalığı için iyi bir ilaçtır.
Ayrıca meyve olarak da yenir ve şerbetleri yapılır. Bir başka özelliği de elbise boyamakta kullanılan
morumsu bir boya elde edilmesidir.
Küt yapraklı ayıüzümü, kırmızı ayıüzümü gibi türleri de vardır.
AYKUT EDİBALİ;
Yazar, siyasetçi. 13 Nisan 1942'de Afyon iline bağlı Sandıklı ilçesinde doğdu. 1953'te ilk, 1959'da orta
öğrenimini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Hukuk Fakültesini bitirdikten
sonra yayın hayatına atılarak Otağ Yayınevini kurdu. Çeşitli haftalık ve aylık dergiler çıkardı. 1975
yılında günlük Bayrak Gazetesi'ni çıkardı; başyazarlığını yaptı. Aylık Pınar ve üç aylık Gerçek
dergilerini çıkardı. 1979'dan sonra yayını haftalık olarak süren Bayrak Gazetesi'nin başyazarlığına
devam etti.
24 Mart 1984'te bir kısım arkadaşlarıyla beraber kurduğu Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP)nin Genel
başkanı oldu. Yayınlanmış ve baskıya hazır eserleri bulunan Aykut Edibali 20 Ekim 1991 milletvekili
erken genel seçimlerinden önce partisi IDP'den istifa ederek, Refah Partisi (RP)ne geçti. 1991
milletvekili erken genel seçimlerine Kayseri'den Refah Partisi (RP) milletvekili adayı olarak katıldı.
Milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi. Daha sonra istifa ederek, Barış ve Birlik Partisini kurarak genel
başkan oldu. (1992)
AYNA;
Alm. Spiegel (m), Fr. Miroir, İng. Mirror. Işığın % 100’e yakın bir kısmını düzgün olarak yansıtan cilalı
yüzey. Metal yüzeylerin parlatılmasıyla ilk ayna elde edilmiştir. Daha sonraları ise, cam levhaların bir
yüzeyleri civa amalgamaları ile kaplanarak, ayna elde edilmiştir. Günümüzde ise, umumiyetle cam
levhaların bir yüzü, ince bir gümüş tabakası ile sırlanarak elde edilir. Bazan gümüş yerine alüminyum,
altın, hatta platin dahi kullanılır. Alüminyum sırlı aynalar, dalga boyu 0,4 mikrondan küçük olan
morötesi ışınları da yansıtırlar. Aynalar; düzlem, küresel ve parabolik diye üç gruba ayrılırlar.
Düz aynalar: Bir cismin veya noktanın düz bir aynada görünen şekline “görüntü” denir. Düzlem
aynada görüntü, cismin tam simetriğidir. Yani cisim ve görüntünün, aynaya uzaklıkları ve boyları
birbirine eşittir. Görüntü gerçek değildir, zahiridir. Çünkü, aynanın içinde imiş gibi görünür. Zahiri
görüntüyü bir ekran üzerine düşürmek mümkün değildir.
ŞEKİL VAR! !!!!!!!!!! (1)
Küresel aynalar: Yansıtıcı yüzeyi, küre kapağı şeklinde olan aynalardır. Yansıtıcı yüzey, küre
kapağının iç yüzeyi ise bu aynalara “çukur”, “konkav” veya “iç bükey” aynalar denir. Yansıtıcı yüzey,
küre kapağının dış yüzeyi ise böyle aynalara “tümsek”, “konveks” veya “dış bükey” aynalar denir.
ŞEKİL VAR!!!!!!!!!! (2)
Küresel yüzeyin merkezinden geçen eksene “asal eksen” veya “optik eksen” denir. Asal eksenin
aynayı kestiği noktaya “tepe noktası” , tepe noktası ile merkezin tam ortasına da “odak noktası” adı
verilir. Asal eksene paralel olarak gelen ışınlar, yansıdıktan sonra odaktan geçerler. Odaktan geçerek
gelen ışınlar ise asal eksene paralel olarak yansırlar. Merkezden geçen ışınlar aynı yoldan geriye
yansırlar. Tepe noktasına gelen ışınlar ise asal eksen ile meydana getirdiği açı kadar diğer tarafta açı
yaparak yansırlar.
Çukur aynada, merkezin dış tarafındaki bir cismin görüntüsü, merkez ile odak arasında cisimden
küçük, ters ve gerçek bir görüntüdür. Cisim merkezyken görüntüsü de merkezde ters, gerçek ve boyu
cismin boyuna eşittir. Cisim merkezle odak arasındayken görüntü merkezin dışında ters, gerçek ve
cisimden büyüktür. Cisim odak ile ayna arasında ise, görüntüsü aynanın arkasında düz, zahiri ve
cisimden büyüktür.
Tümsek aynanın önünde bulunan bir cismin görüntüsü ise, daima odak ile ayna arasında, cisimden
küçük, düz ve zahiridir. Cisim, aynanın tepe noktasına geldiği zaman, görüntünün boyu cismin boyuna
eşit olur.
Küresel aynanın yarıçapı (r) ile, odak uzaklığı (f) ile, cismin boyu (c), görüntü boyu (g), cismin aynaya
uzaklığı (u), görüntünün aynaya uzaklığı (u') ile gösterilirse:
1 1 1 c u
r = 2f ; ¾ = ¾ + ¾ ; ¾ = ¾
f u u' g u'
bağıntıları mevcuttur. Çukur aynada “f” pozitif, tümsek aynada ise negatif işaretlidir. Cisim gerçek ise u
pozitif, zahiri ise negatif işaretlidir. Görüntü gerçek ise (u') pozitif, zahiri ise negatif işaretlidir. Bu kaide
ve formüllerle bütün küresel ayna problemleri çözülebilir.
Aynalarda ışıkların yansıması kanunlarını bulan, Muhammed bin Hasan ibni Heysem’dir. Avrupalılar
buna (Alhazem) derler. 965’te Bağdat’ta doğmuş, 1039’da Mısır’da vefat etmiştir. Matematik, fizik, tıp
üzerinde yüze yakın kitap yazmıştır. Eserlerinin çoğu Avrupa dillerine tercüme edilmiştir.
Kullanıldığı yerler: Tümsek aynalar, seyahat otobüslerinde dikiz aynası olarak yaygın kullanılma alanı
bulmaktadır. Teleskop imalinde de kullanılır. Tepe noktası delinmiş tümsek aynalar ise kulak, burun,
boğaz boşluklarını incelemede kullanılır. Bu tür aynalar ile yapılan incelemeler başarılı neticeler verir.
Çukur aynalar ise mikroskoplarda ve tuvalet aynası olarak kullanılır.
Parabolik aynalar: Yansıtıcı yüzeyleri parabolik olan aynalardır. Otomobil farlarındaki aynalar birer
parabolik aynadır.
Diğer ayna türleri arasında silindirik aynaları saymak mümkündür. Bu tür aynalar gerçek görüntüye
benzemeyen acaib görüntüler verirler. Panayır yerlerinde ve fuarlarda eğlence maksadıyla kullanılan
bu tip aynalar, parabolik ve silindirik aynaların bir araya getirilmesiyle elde edilir.
AYNİ;
On dördüncü ve 15. yüzyıllarda Mısır'da yetişen fıkıh, hadis alimi ve tarihçi. İsmi Mahmud, lakabı
Bedreddin, künyesi Ebu Muhammed'dir. Babası Ahmed de büyük fıkıh alimi idi. Ayni 1360 senesinde
Gaziantep'te doğdu. Burada doğduğu için Ayni (Ayıntepli) diye şöhret buldu. 1451 (H. 855) senesi
Zilhicce ayının dördüncü günü 91 yaşında Kahire'de vefat etti.
Aslen Türk ve bir alim ailesine mensup olan Ayni, küçük yaşından itibaren çeşitli şehir ve
memleketlerdeki alimlerden ilim tahsil edip kendisini yetiştirdi. Kahire muhtesipliği Evkaf Nazırlığı
(bakanlığı) yaptı ve Mahmudiye Medresesinde fıkıh (İslam Hukuku) okuttu. Melik-ül-Müeyyed'in Kudüs
Seferine katıldı. Müeyyediyye Medresesinde hadis hocalığı yaptı. 1520'de Konya'ya Karamanoğlu Ali
Beye elçi gönderildi. 1425'te Hanefi başkadılığına (hakimliğine) tayin edildi. 1429'da yeniden
muhtesipliğe getirildi. İki yıl sonra tekrar başkadılığa tayin edildi. 1435'te Melik-el-Eşref'in Amid
(Diyarbakır) Seferine katıldı. 1438'de başkadılıktan ayrılarak Evkaf nazırlığı ve müderrislik yaptı. Bu
tarihten sonra evine çekilerek eser yazmakla meşgul oldu. Elliye yakın kitap telif etti. Cami-ül Ezher
yakınında bir medrese ve kütüphane yaptırıp, ders vermek ve kitap yazmakla meşgul oldu. Bütün
kitaplarını buraya vakfetti.
Eserleri:
1. Umdet-ül-Kari fi Şerh-i Sahih-il-Buhari: Her cildi yedi yüzer sahife olmak üzere on bir cilttir. Bu
eseri hadis alimlerince çok takdir edilmiştir. Çeşitli baskıları yapılmıştır.
2. Ikd-ül-Cüman fi Tarihi ehl-iz-Zeman: Bu eserinde, kainatın (alemin) yaratılışından başlanarak,
varlık aleminin yaratılışı ve geçirdiği devirler izah olunduktan sonra, Adem aleyhisselamdan 1447 (H.
851) tarihine kadar olan vak'alar ve peygamberlerin hayatı anlatılmaktadır.
3. El-Bidaye fi Şerhi'l-Hidaye: Hanefi mezhebinin temel fıkıh kitaplarından Hidaye'nin şerhidir.
4. Remz'ül-Hakaik fi Şerhi Kenzi'd-Dekaik, 5. Tabakatü'l-Hanefiyye, 6. Tabakatü'ş-Şuara, 7.
Mebani'l-Ahbar fi Şerhi Meani'l-Asar, 8. Şerhu Sünen-i Ebi Davud, 9.Nühabü'l-Efkar fi Tenkihi
Meyani'l-Ahyar (hadis ilmine dair olup, sekiz cilttir.), 10. Ed-Dürerü'z-Zahire fi
Şerhi'l-Bihari'z-Zahire, 11. Muhtasar-ı Kuduri Tercümesi (Türkçedir).
AYNİ;
Osmanlı şairlerinden. Asıl ismi Hasan’dır. 1766’da Gaziantep’te doğdu. 1837’de İstanbul’da öldü.
Çocukluğunda yemenici çıraklığı yapardı. Sık sık çıkan ayaklanmalar ve kargaşalar sebebiyle
Gaziantep’ten ayrılıp Darende, Elbistan ve Kahramanmaraş’ta bir kaç sene kaldı. Sonra İstanbul’a
gitti. Yirmi yaşında medresede tahsile başladı. İstanbul’da vezir konaklarına devam ederek, kendisini
devrin ileri gelenlerine tanıttı. Bilhassa sadaret kaymakamı Tayyar Mahmud ve Kaptan-ı derya
Abdullah Ramiz Paşa tarafından çok yardım yapıldı. 1831’de Babıali’ye Arabi ve Farisi muallimliğine
tayin oldu. Ayni, yazdığı şiirlerle Üçüncü Selim Han ile İkinci Mahmud Hanın birçok iltifatlarına kavuştu.
Divan’ındaki kasidelerinde bunu belirtmiştir.
Ayni’nin Nazm-ül-Cevahir isimli Türkçe, Arabi, Farisi manzum bir sözlüğü, yeniçeriliğin kaldırılması ve
askeri teşkilatı ile alimlerin menkıbelerine yer veren Nusretname adlı mesnevisi ve Divan'ı vardır.
Divan'ında yer alan Sakiname'sinde 50 sene içinde tamir edilen ve yapılan eserleri anlatır.
AYNŞATYN (Bkz. Einstein)
AYNŞTANYUM (Bkz. Einsteinium)
AYRIKOTU (Agropyron repens);
Alm. Gemeine Qecke, Fr. Chiendent commun, İng. Common Couch Grass, Scutch, Twitch.
Familyası: Buğdaygiller (Gramineae). Türkiye’de yetiştiği yerler: İstanbul, Trakya, Muğla, Anadolu.
Temmuz-ağustos ayları arasında yeşil veya morumsu-yeşil renkli başaklar veren, 30-100 cm boyunda,
çok senelik otsu bir bitki. Toprak altında çok fazla yayılmış olan ana kökleri bulunur. Bilhassa kumlu
toprakları sever. Gövdeleri dik, tüysüz ve içi boştur. Yaprakları dar, uzun, ince, paralel damarlı, sivri
uçlu, koyu yeşil renklidir. Çiçekler gövdenin ucunda ve yassı bir başak durumunda toplanmışlardır.
Meyve sarımsı renkli uzuncadır.
Kullanıldığı yerler: Kullanılan kısımları kökleridir. Köklerinde triticin, uçucu yağ, müsilaj ve potasyum
bulunur.
Bitkinin etli kökleri çok eskiden beri üriner hastalıklarda kullanılan önemli bir halk ilacıdır. Kökler
mesane ve böbrek iltihapları dahil, mesanedeki taş ve kumları düşürmek için kullanılan iyi bir idrar
söktürücüdür. İdrar arttırıcı olarak mısır püskülü, arpa ile beraber kaynatılarak kullanılır. Hatta köpekler
bile ağız ve barsaklarını temizlemek için bitkinin yapraklarını büyük bir zevkle yedikleri için bitki
"köpekçimeni" olarak da bilinir. Tarlalarda belirtilen türden başka, buna çok benzeyen büyük ayrıkotu
(cynadan dactylon) olarak bilinen çeşidinin daha kalın kökleri olup, nişasta da taşımasıyla ayrılır ve
diğeri gibi kullanılır.
AYSBERG (Buzdağı);
Alm. Eisberg (m), Fr. Iceberg, İng. Iceberg. Kuzey ve güney kutub denizlerinde bulunan büyük deniz
buzulu. Devamlı soğuk olan bölgelerde karın üst üste yığılması, kardan bir dağ ve sonra da bir buz
katmanı teşekkül ettirir. Bu katman zamanla kıyıya doğru kayar ve denizde parçalanır. Böylece
muazzam buz dağları meydana gelir. Uzunlukları birkaç kilometreyi ve kalınlıkları 300 metreyi bulur.
Deniz üstünde sallanmadan dururlar. Birer ikişer tane olmayıp çokturlar. Her yıl güney kutbu
Antarktika, her boydan binlerce buz dağı teşkiline sebeb olur. Kuzey kutbundaki Grönland Adasının iki
milyon km2ye yaklaşan yüzeyi tamamen buz tabakası ile kaplıdır. Her sene buradan da 10-15 bin
kadar buz dağı kopar. Buz dağları zamanla meydana gelen çatlak veya dalgaların aşındırması ile
yerlerinden büyük bir gürültü ile ayrılırlar. Ayrılır ayrılmaz deniz içinde harekete geçerler. Özgül ağırlığı
0.9 gr/cm3 olan aysbergin deniz üstünde görünen kısmının sekiz veya on katı su içindedir. Başıboş
büyük denizlerde dolaşan bu buz dağlarının ağırlığı milyonlarca tonu bulur.
Grönland'dan kopup gelen buz dağları ilkbaharda ve yazın ilk aylarında Kuzey Atlas Okyanusunda
sefer yapan gemiler için büyük tehlike teşkil ederler. Bunların yanında Kanada'nın kuzeydoğu
kesiminden gelen buzdağları Labrador Akıntısı ile Yeniel kıyılarından güneye doğru sürüklenir.
Buralardan Golffstream Akıntısına kapılarak Ekvator'a doğru yol alırlar. Bazıları tamamen erimeden
önce 27°'lik arz derecesine kadar ulaşırlar. Antarktika buzullarından kopanlar ise kuzeye doğru yol
alırlar. Bunlar Hint ve Büyük Okyanusta çalışan gemiler için pek tehlike teşkil etmezler. En fazla
kuzeye gidebilen Aysberg, Avustralya'nın 100 mil kuzeyine kadar yaklaşabilmiştir.
Buzdağları gemiler için büyük tehlikedir.Zamanının en büyük transatlantiki olan Titanik, 14-15 Nisan
1912'de ilk seferinde gece bir buzdağına çarparak parçalandı. Çarpışmadan 2 saat 40 dakika sonra
gemi tamamen battı ve içinde bulunan 2224 yolcudan 1513'ü boğulup, 711 kişisi ancak kurtarılabildi.
Bu olay üzerine, buzdağlarının sebeb olacağı felaketleri önlemek için tedbirler alındı. ABD'nin kıyı
koruma teşkilatına ait gemiler, Kuzey Atlas Okyanusundaki buzdağlarını gözetleme görevlerini de
yaparlar. Ayrıca Seyir ve Hidrografi Bürosu, Buzdağlarının bulunduğu yerleri, bunlardan emin olan
yolları belirten haritalar yayınlar. Alınan bu tedbirlerden başka deniz suyu sıcaklığı ölçülerek de buz
dağlarının yerleri bulunabilir. Bu işlem çok hassas, santigrat derece (°C)nin birkaç binde birini
gösterebilen özel aletlerle yapılır. Bugünkü gemiler hassas radarlarla donatıldığından, buzdağları
bunlar için büyük tehlike teşkil etmez.
Buzdağlarının rengi genellikle beyazdır. Mavi ve yeşil de olabilir. Güneşli havalarda eriyen kısımlar
yüzeyde gölcükler meydana getirir. Suları tatlıdır. Bu sebepten büyük buzdağlarından istifade edilmesi
düşünülmektedir.Su sıkıntısı çeken, bilhassa Aden Körfezi devletlerine getirilmesinin yolları
araştırılmaktadır. Büyük römorklarla konvoy halinde getirilmesi düşünülen buz dağlarının Aden
Körfezine gelmesi tahminen 6-7 ay sürecektir. Güç gibi görünmesine rağmen, milyonlarca insanın
susuzluk çekmesi göz önünde tutulursa, gayretli bir çalışma sonunda netice vereceği tahmin
edilmektedir.
AYVA AĞACI (Cydonia oblonga);
Alm. Quittenbaum, Fr. Cognaissier (m), İng. Quince tree. Familyası: Gülgiller (Rosaceae). Türkiye'de
yetiştiği yerler: Batı Anadolu.
Mayıs ve haziran ayları arasında beyaz veya pembe çiçekler açan 4-8 m yüksekliğinde bir ağaç.
Genellikle yetiştirilir. Bazan yabani olanlarına da rastlanır. Ağacın gövdesi silindirik, odunlu ve çok
dallıdır. Yaprakları derimsi, üst tarafları koyu yeşil renkli, alt yüzleri ise, çok tüylü ve grimsidir. Çiçekleri
dalların üzerinde teker teker bulunur ve hemen hemen sapsızdır. Meyve, çiçek tablasının etlenmesi ve
büyümesi ile meydana gelmiş oval, küre şeklinde, sarı-yeşil renkli ve tüylüdür.Tohumları oval, köşeli ve
esmer kırmızımtrak renklidir.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısmı olgunlaşan meyve, tohum ve yapraklarıdır. Meyvelerinde
petkin, tanen, şeker (glikoz, sakkaroz), elma asidi ve C vitamini vardır.Tohumlarında ise müsilaj, yağ,
tanen, renkli maddeler, az miktarda emygdalin ve emülsin bulunmaktadır.
Meyvelerinden hazırlanan şurup ve kompostolar çocuk ishallerine karşı çok tesirlidir. Ayva meyveleri
kalbe kuvvet verir ve rahatlatır, harareti keser, mideyi kuvvetlendirir ve hazmettirir. Tohumlarından su
ile kaynatarak elde edilen müsilaj ise, dahilen ve haricen dudak ve meme çatlakları ile ekzamalarda
yumuşatıcı olarak kulanılmaktadır. Yaprakları kabız edici olarak tanınmıştır.
Ekmek ve limon ayvası gibi çeşitleri vardır. Ayrıca Gördes, Şeker, Misket, Ayıboğan, Tavşanbaşı, Altın
ayva tipleri de memleketimizde en çok rastlananıdır.
AYVANSARAYİ HÜSEYİN EFENDİ;
On sekizinci asır Osmanlı tarih ve biyografi alimi. İsmi, Hüseyin olup, babası Hacı İsmail Ağadır.
İstanbul, Fatih’te Ayvansaray civarındaki Toklu Dede Mahallesinde doğdu. Bu sebeple Ayvansarayi
diye meşhur oldu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1786 (H.1200) senesinde İstanbul’da vefat etti.
Eyyub'de bulunan Zal Mahmud Paşa Camii avlusuna defnedildi.
Küçük yaştan itibaren ilim öğrenmeye başlayan Hüseyin Efendi, Toklu Dede Camii imamı
Şeyhü’l-kurra Halil Efendiden Kur’an-ı kerim kıraatini öğrendi. Kur’an-ı kerimi ezberlediği için küçük
yaştan itibaren Hafız lakabı verildi. Ahmed Karamani ve Mehmed Emin Tokadi gibi büyük zatları
görmekle şereflendi. Yeniçeri Ocağına girip, Baltacılar Kethüdalığı vazifesinde bulundu. Mehmed Emin
Tokadi hazretlerinin talebelerinden Müstakimzade Süleyman Sa’deddin Efendinin sohbetlerinde
bulunup ilim ve feyzinden istifade etti. Hocası Müstekimzade’nin tavsiyesi ile Hadikatü’l- Cevami adlı
eserini yazdı.
Eserleri:
1. Hadikatü’l-Cevami: İstanbul’da bulunan cami, mescit ve minberleri yaptıranlar, yapanlar, camilerin
bahçesinde medfun olanlar hakkında bilgilerin verildiği bu eser, 1779 senesinde tamamlandı. Esere
daha sonra Seyyid Ali Efendi tarafından bir zeyl (ilave) yapıldı. Yapılan bu zeyl ile 1837 senesine
kadar İstanbul’da inşa edilen camiler, mescitler, dergahlar ve bunların banileri (yapanları) hakkında
bilgi verildi. Eser 1865 senesinde zeyli ile birlikte iki cilt halinde İstanbul’da basıldı.
2. Mecmua-i Tevarih: Bu eserde cami ve tekkelerden başka, çeşmelerin yapılışları ile bazı
meşhurların vefat tarihlerini veren tarih manzumeleri bulunmaktadır.
3. Vefeyat-ı Selatin ve Meşahir-i Rical: Bu eserde, padişahlar ve özellikle İstanbul’da yatan tanınmış
kişilerin hal tercümeleri anlatılmıştır. Dört bölüm halinde tertib edilen eserin birinci bölümünde, yirmi
yedi Osmanlı sultanı; ikinci bölümünde İstanbul ve çevresinde medfun bulunan devlet adamları;
üçüncü bölümde, hayratı İstanbul’da, mezarı başka yerlerde bulunan zatlar; dördüncü kısımda ise
hayratı ve mezarı İstanbul dışında bulunan zatların hal tercümeleri yer almıştır. Verdiği bilgiler kadar,
İstanbul’daki yer isimleri konusunda da değerli bir kaynak olan bu eser 1978 senesinde günümüz
Türkçesi ile bastırılmıştır.
4. Vefeyat: Bu eser, şair padişahların vefatlarını; bazı alimlerin, şairlerin, bazı evliyanın kısa
biyografilerini ve haklarında söylenen beyitleri ihtiva etmektedir.
AZABLAR;
Anadolu beyliklerinde donanma hizmetinde kullanılan asker. Osmanlı teşkilatında hafif yaya askeri.
Azab, Arapçada evli olmayan, bekar erkek demektir.
İlk azab teşkilatını Aydınoğlu Umur Bey İzmir’de kurdu. Umur Bey Latinlerle yaptığı çarpışmalarda
azab denilen donanma askerlerinden çok faydalandı. Osmanlılarda ise, henüz yeniçeri ocağı
kurulmadan önce, azab teşkilatı mevcuttu. Azablar Anadolu’dan toplanmış dinç ve kuvvetli Türk
gençlerinden meydana geliyordu. Bunlar; yaya, kale ve donanma azabları olmak üzere üç sınıftı.
Yaya azabları, harp vukuunda ihtiyaca göre 20 veya 30 haneden bir kişi alınmak suretiyle toplanırdı.
Diğer haneler de seçilen bu azabların masraf ve iaşelerini karşılamakla mükellef tutulurdu. Askerden
kaçmaması için her azabın bir kefili vardı. Kaçtığı takdirde masraf bu kişiden alınırdı. Azablar vergiden
muaftılar. Kara savaşlarında düşmanın ilk saldırısını karşılamak azabların vazifesiydi. Düşmanı ilk
önce ok yağmuruna tutan azablar, göğüs ğöğüse harbe girdiklerinde belli bir plan dahilinde iki yana
açılırlar ve düşmanı topçu kuvvetleri ile karşı karşıya bırakırlardı. İşte bu anda Osmanlı topçusunun
seri atışı sonunda düşmana öldürücü darbe indirilmiş olurdu.
Azabların Muharebe esnasında sayıları belirli olmayıp, düşmanın durumuna göre çok veya az olurdu.
Ankara muharebesinde ve İstanbul’un fethinde 20.000 azab vardı.Otlukbeli savaşında Anadolu
azabları 20.000 ve Rumeli azabları 10.000 kişiydi. Azablar kırmızı börk giyerlerdi. Silahları ise ok, yay
ve omuzda asılı pala ile kalkandan ibaretti. Bazan da mızrak, yani kargı taşırlardı. Yaya azabları ilk
dönemlerden 16. asır ortalarına kadar savaşlarda büyük hizmet verdiler.
On beşinci asrın başlarında azablar Osmanlı Bahriye teşkilatında da kullanılmaya başlandı. Bahriye
azabları kabiliyetlerine göre kaptanlığa kadar yükselme imkanına sahiptiler. Bunların yedi-sekiz tanesi
bir bölük sayılır ve bölükbaşısına “reis” denilirdi. Reisliğe ise “badhani” denilen yelkencilikten geçilirdi.
Reisten sonra odabaşı ve ahçıbaşı gelirdi. Reis aynı zamanda gemi süvarisi olunca “vardiyan-başı”
denilirdi. Süvari olan reis daha sonra kaptan olurdu. Ayrıca bölüksüz reis sınıfı vardı. Kıdemli
yelkencilerin terfi sırası geldiğinde boş bölükbaşılık bulunmazsa, bunlara bir rütbe olarak reislik, yer
açılınca da bölüklü reislik verilirdi. Deniz azabları arasında 150 kadar bölüksüz reis bulunurdu. Bahri
azablarının bir kısmı tersanede bir kısmı da gemilerde hizmet ederlerdi. Gemilerde bulunanlara
“Azaban-ı donanma”, tersanedekilere de “Azaban-ı tersane” denirdi. Azabların tersane yanında bir
kışlaları vardı. Bugün buraya Azapkapı denilmektedir.
Ayrıca hudut kalelerinde yaya azablarından teşkil olunan bir azab birliği görev yapardı. Kale içinde
oturan bu askerlerin bir kısmı ulufeli (maaşlı) bir kısmı timarlıydı ve her kalede belli bir mikdarı
değişmez sayıda idiler. Ulufeli azab layık görülürse, timarlı olurdu. Azab teşkilatı, Sultan İkinci Mahmud
Han döneminde kaldırıldı.
AZAK DENİZİ;
Karadeniz'in kuzeydoğusunda 37.700 kilometrekarelik bir iç deniz. Uzunluğu 240 km, en geniş yeri
231 kilometredir. Derinliği azdır; en derin yeri 14 metredir. 6-8 km genişliğinde Kerç Boğazı ile
Karadeniz'e bağlıdır. Kırım Yarımadası, Karadeniz ve Azak Denizi arasında bir tabii engeldir.
Tuzluluk derecesi yüzde birden azdır. Don, Kuban, Krinka ve Kalmius nehirleri Azak Denizine dökülür.
Azak Denizine ılıman bir kara iklimi egemendir. Aralık-mart ayları arası donar. İlkbaharda yüksek
tonajlı gemiler Karadeniz'den Azak Denizine geçerler. Azak Denizinde çok bol balık bulunur. Limanları;
Rostov, Taganrug, İdanov Berdjanks'tır.
Akdeniz'i olduğu gibi, Karadeniz'i de Osmanlı gölü haline getiren atalarımız, uzun yıllar Azak Denizine
de hakim oldular.
AZAKEĞERİ (Acorus calamus);
Alm. Kalmus, Fr. Acore vrai, İng. Sweet Flay. Familyası: Yılanyastığıgiller (Araceae), Türkiye’de
yetiştiği yerler: İzmit, Bolu ve Kuzey Anadolu.
Vatanı, Hindistan olan Avrupa, Asya ve Amerika’ya yayılmış olan depo köklü (Rizom) bir bataklık
bitkisi. Türkiye’de bazı göl ve nehir kenarlarında rastlanır. Nisan-mayıs aylarında çiçek açar. Çiçekler
erdişi, yeşilimsi, 5-8 cm boyunda olan bir sap (sapandiks) üzerinde sık ve çepeçevre dizilmiştir.
Çiçekleri çevreleyen kın dik, yeşil ve yapraksızdır. Yapraklar parmaklar arasında oğuşturulursa, biber
kokusuna benzer bir koku duyulur. Çiçekler tek başlarına çan şeklindedirler.
Kullanıldığı yerler: Kullanılan kısmı kökleridir. Bileşiminde kuvvetli kokulu uçucu yağ, asaron ve tanin
vardır. Asaron bir antibiyotiktir. Fakat az da olsa zehirli etkiye sahiptir. Kuvvet verici, uyarıcı, mide
hazımsızlığı, mide hiperasiditesine karşı, Azakeğeri 13. yüzyıldan beri tıpta kullanılmaktadır. Gaz
söktürücü olarak ve pastalara koku vermek için de kullanılır.
AZERBAYCAN
DEVLETİN ADI ...... Azerbaycan Cumhuriyeti
BAŞŞEHRİ .......................................... Bakü
NÜFUSU ...................................... 7.145.000
YÜZÖLÇÜMÜ ............................ 86.600 km2
RESMİ DİLİ ........................................ Türkçe
DİNİ ................................................ İslamiyet
PARA BİRİMİ...................................... Manat
Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine Kafkas Dağlarının Hazar Denizine bakan güneydoğu eteklerinde
kurulan bir Türk ülkesi. Batısında Ermenistan, kuzeybatısında Gürcistan, güneyinde İran, doğusunda
Hazar Denizi yer alır
Tarihi
Azerbaycan, tarih sahnesinde M.Ö. 6. asırdan itibaren görülmeye başlar. Jeopolitik durumu itibariyle,
devamlı istilalara uğramış ve çeşitli devletlerin hakimiyeti altında kalmıştır. Bu bölgede kurulan ilk
devlet, Ahameni Komutanı Sahrap Atropates'in temellerini attığı krallıktır. Atropates Krallığının ismi
zamanla değişikliklere uğramış, Sasanilerce Azurbeycan, Süryanilerce Azerbaigan olarak
isimlendirilmiştir. Türkler ve İranlılar ise bölgeye Azerbaycan ismi vermişlerdir.
Atropetes Krallığından sonra bölgeye sırasıyla Selevkoslular, Ermeniler, Romalılar ve Sasaniler hakim
olmuşlardır. Türklerin buraya esaslı yerleşmeleri M.S. 4. ve 5. asırlarda olmuştur. Daha sonra Sasani
Hükümdarı Nuşirevan bölgeye İranlıları yerleştirme politikasını takip etmiştir. Yedinci asırdan itibaren
büyümeye başlayan İslam devleti Azerbaycan'ı fethe başladı. Bu fetih hareketi, 643'te bölge tamamen
Müslümanların hakimiyeti altına geçmesiyle tamamlandı. Daha sonra Abbasiler burayı Türk emirler
vasıtasıyla idare ettiler. Abbasi Devletinin yıkılmasıyla, bu topraklarda birtakım yerli hanedanlar beylik
kurdular. Yedinci asırdan itibaren Selçuklu Akıncıları Azerbaycan'a girdiler. Fakat burada kesin bir
hakimiyet tesis edemediler. 1015-1016'dan sonra buraya Oğuz boyları yerleşmeye başladı. 1043
senesinde Tuğrul Bey, amcası ve amcaoğlunu buraya fethe gönderdiyse de, Bizanslılarla uzun süren
çarpışmalardan bir netice alınamadı. Azerbaycan'ın kesin Selçuklu hakimiyeti altına girmesi Sultan
Alparslan devrinde olmuştur.
Azerbaycan, 12. ve 13. asırlar arasında Atabegler ve Harezmşahların hakimiyeti altına girdi. Daha
sonra Moğollar, bölgeye 1320'de girmeye başladı. Cengiz'in burada hakimiyeti kısa sürdü, Cengiz'in
ölümünden sonra Azerbaycan Cuci milletinin istilasına uğradı. Onlardan sonra İranlıların hakimiyetine
giren Azerbaycan, bir süre sonra da Altınordu Devletinin hakimiyetine girdi. On altıncı asrın ilk yarısına
kadar bu istilalar devam etti. Azerbaycan'a ilk Osmanlı seferi ise 16. asırdan itibaren başladı. Yavuz
Sultan Selim Han Safevilerle olan savaşları esnasında, 1514'te Tebriz'i aldıysa da, şehir tekrar
Safevilerin eline geçti. 1534'te Kanuni Sultan Süleyman Han Tebriz'i aldı ve ertesi sene bütün
Azerbaycan'ı fethetti. 1555'te çıkan karışıklık sonucu Azerbaycan tekrar Safevilere bağlandı. Sultan
Üçüncü Murad Han devrinde tekrar Osmanlıların eline geçti.
1539'dan sonra Azerbaycan'da muhtelif hanlıklar kuruldu. Bunlarda kargaşalık; 19. asra kadar devam
etti. Bu asırda bazı kalkınma hareketleri başladıysa da, sonuçları ancak 20. asrın başlarında görüldü.
Nihayet, 28 Nisan 1920'de kızılordunun istilası ile Sovyet rejimi ilan edildi. Azerbaycan bugünkü
statüye gelene kadar, Gürcüler-Ermeniler ile birlikte Kafkasya federasyonu şeklinde idare edildi.
5 Aralık 1936'da topraklarının bir kısmı Ermenilere bir kısmı da Gürcülere verildi. Böylece Kafkasya'da
kalan Azerbaycan toprakları üzerinde Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan olmak üzere Rusya'ya
bağlı üç cumhuriyet kuruldu.
Komünistlerin istilası sırasında, milletin arasına bozuk fikirler yerleşmeye başladı. Bu arada İslamiyeti
bozucu, reformist fikirler de gelişti. Millet, bu reformistler ile komünistler arasında şaşırdı ve
komünizme karşı yapılan başkaldırmalar başladı. Ancak bunlar her defasında çok kanlı olarak
kızılordu tarafından bastırıldı. Komünistlere karşı 56 şiddetli isyan olmuştur. 1989'da Rusya'da
başlayan Glasnost ve Prestroika politikası ile Kuzey Azerbaycan'da maddi ve manevi değerlere dönüş
başladı. Ermenilere verilen bölgeleri geri almak için ayaklanmalar oldu. 1990'da bağımsızlığını ilan
eden Azerbaycan Cumhuriyetine giren Kızılordu, ülkeyi baştan başa kana buladı. Sovyetler Birliği, bir
süre bağımsızlığını ilan etmeye çalışan cumhuriyetlerine karşı baskısını sürdürdü ise de, Ağustos
1991'de Azerbaycan, Letonya, Estonya ve Litvanya bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bunları diğer Türk
devletleri takip etti. Azerbaycan ile Ermenistan arasında Karabağ yüzünden çıkan savaş devam
etmektedir. 1992 ortalarında yapılan seçimleri kazanan Halk Cephesi lideri Ebulfeyz Elçibey devlet
başkanı oldu.
Fiziki Yapı
Azerbaycan'ın topraklarının % 40'ında fazla bölümü verimli ovalardan meydana gelir. Bu alanların
yarıdan fazlası 400-1500 m yüksekliktedir. Topraklarının kuzeyi yer yer 3000 metreyi aşan Kafkas
Dağları ile kaplıdır. Bu dağlar aynı zamanda ülkenin kuzey sınırını meydana getirir. Azerbaycan
topraklarının en yüksek noktası Banardüz Tepesidir (4480 m). Güneybatı kesiminde ise Küçük
Kafkaslar yer alır.
Hazar denizine ulaşan Kızılören, Urmiye Gölüne uulaşan Acıçay ve Cıgatu gibi akarsular, dağlık
kütleleri derin vadilerle yararak bölgeye çarpıcı bir görünüş kazandırmıştır. Güneybatıda 1566 m
yükseklikte yer alan Urmiye Gölü, Küçük Kafkas Dağları arasında kalır. Dünyanın en büyük gölü olan
Hazar Denizinin bir bölümü Azerbaycan sınırları içinde kalır.
İklim
Azerbaycan'ın, kuzeyindeki Kafkas Dağlarının rüzgarlarını kesmesi sebebiyle ılık bir iklimi vardır. Ilık
iklim güneybatıda Lankeran bölgesine kadar devam eder. Güneyde ise sert yayla iklimi görülür.
Yağmurlar genellikle ilkbaharda yağar.
Tabii Kaynaklar
Azerbaycan topraklarında yer alan dağların hepsinin yamaçları kayın, meşe ve çam ormanları ile
kaplıdır. Güneyi ise bozkır görünümündedir.
Ormanlık bölgelerde Kafkas geyiği, karaca, Avrupa vizonu, kırkeçisi, yabandomuzu, keklik, orman
tavuğu, vaşak, ayı, pars gibi hayvanlara çok bol rastlanır. Ayrıca Flamingo, kuğu, pelikan, şahin,
balıkçıl gibi çok çeşitli kuş türleri kışlarının ılıman olması sebebiyle Hazar Denizi kıyılarında
konaklarlar.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Azerbaycan'da yaşayan 7.145.000 nüfusun % 78.1'ini Azeriler, % 7.9'unu Ermeniler % 7.9'unu Ruslar,
% 6.1'ini ise diğer karışık ırklar meydana getirmektedir. Başkent Bakü'nün dışında önemli şehirleri
Gence, Lenkeran, Sumgayt ve Mingeçaur'dur. Azerbaycan'da yaşayan Müslümanların % 70'i şiidir.
Rusya'nın esaretinden kurtulan Azerbaycan'da kapatılan camiler 1990 senesinden sonra hızla ibadete
açık hale getirildi. Bakü'de dört yıllık bir İslam Akademisi kuruldu.
Azerbaycan'ın eğitim düzeyi çok yüksektir. Önde gelen kültür ve eğitim merkezi olan Bakü'de bir
üniversite ile sekiz yüksek öğretim kurumu vardır.
Ekonomi
Topraklarının % 7'si tarıma elverişli olan Azerbaycan'ın ekonomisi petrole dayalıdır. Dünyanın belli
başlı petrol üreticisi ülkeler arasında yer alır. Petrol kuyularının büyük kısmı Apşeron Yarımadasında
toplanmıştır. Çıkarılan petrol borularla işlenmek üzere Bakü yakınlarındaki Çernagorod'a nakledilir.
Ayrıca Bakü 890 kilometrelik bir boru hattı ile Batum'a bağlanır. Petrolden sonra en önemli gelir
kaynağı doğal gazdır.
Büyük bir çeşitlilik gösteren Azerbaycan sanayisinin temelini enerji, imalat ve kimya sanayi meydana
getirir. Gübre, tarım ilaçları, yakıt, sanayi yağları, sun'i kauçuk ve plastik sanayii gelişmiştir.
Dışarıya ihraç ettiği en önemli ürünlerden biri de petrol arama ve çıkartma makinalarıdır. Termik
santrallerden elde ettiği elektriğin bir kısmını satar.
Önemli sanayi merkezleri Hazar Denizi kıyısındaki Apşeron'da toplanmıştır. Sungait kimya ve
demir-çelik sanayiinin merkezidir. Şirvan'da ise tarıma dayalı sanayi gelişmiş olup, çok sayıda çırçır
fabrikalarıyla pamukçuluğun merkezi durumundadır.
Dünyaca meşhur ve Rus havyarı olarak ün kazanmış olan mersin balığı havyarı sadece
Azerbaycan'da üretilir. Elde edilen ürünün büyük kısmı ihraç edilir.
AZERİ İBRAHİM ÇELEBİ;
On altıncı asır meşhur Osmanlı alim ve şairlerinden. Bursa’da doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir.
Yavuz Sultan Selim Han devrinin büyük alimlerinden. Muallimzade lakabıyla meşhur Mevlana Ahmed
bin Muslihiddin Efendinin küçük oğludur. 1585 (H. 993) tarihinde Hama şehri kadılığında iken Humma
(sıtma)dan vefat etti. Kabri oradadır. Mesnevi şairlerinden Cinani vefatına “İntikal eyledikte tarihin,
dediler; “Geçdi Azeri Çelebi.” beytiyle tarih düşürmüştür (993).
İbrahim Efendi, önce fazilet sahibi olan babasından ilim öğrendi. İyi bir tahsil gördü. Daha sonra
meşhur alim ve veli Şeyhülislam Ebüssü'ud Efendinin derslerine devam etti. Ona mülazim (asistan)
oldu. 1576 (H. 984) tarihinde faziletli bir zat olan ağabeyi Mahmud Çelebi’nin nişancı olması üzerine
kendisi de kitabet (katiplik) mesleğine geçti. Kısa zamanda emsallerinin takdirini kazandı. Sıra ile; Tire,
Kestel gibi kazalarda kadılık yaptı. 1585 (H. 932) tarihinde Suriye vilayetine bağlı Hama Sancağı
kadısı oldu. Vefatına kadar bu vazifede kaldı.
Azeri İbrahim Çelebi, güzel ahlak sahibi, nazik, şair tabiatlıydı. Divan'ından başka 1895'te eski
harflerle basılan Nakş-i Hayal adındaki selis manzumesi (Mesnevisi) sahanın adamları tarafından
kıymetli sayılmıştır. Bu manzum eser bir mukaddime ile 26 hikayeden meydana gelmiştir. On iki bin
beyit olup, didaktiktir ve ahlaki sahasında mühim yer tutar. Eserin sonunda ahlaki sonuçlar verilmiştir.
Mükemmel bir nüshası İstanbul Es’ad Efendi Kütüphanesinde mevcuttur. Azeri Nakş-i Hayal
mukaddimesine:
Besmeledir lale-i numan-ı din,
Besmeledir gurre-i ferd-i yakin.
beyti ile başlamıştır.
AZERİ TÜRKÇESİ EDEBİYATI (Bkz. Türk Edebiyatı)
AZİZ ALİ EFENDİ;
Şair ve yazar. Girit’te doğdu. 1798 (H. 1213)de Berlin’de öldü. Girit Defterdar-ı Tarihçisi Mehmed
Efendinin oğludur. Tahsilini Girit’te yaptı. Babası zengin olduğu için pekçok mal miras kaldı. Bu serveti
harcayıp tükettikten sonra İstanbul’a gitti. Hassa silahşörleri arasına katıldı. Valide kethüdası olan
hemşerisi Yusuf Ağaya bağlandı ve onun yardımı ile Sakız Adasına muhassıl tayin edildi. Bir müddet
sonra da Belgrad’a gönderildi. İki sene orada kalıp emlak satışlarına nezaret etti. Buradaki vazifesinin
zor olmasına rağmen başarılı çalışma yaptı. Bu başarısı sebebiyle mir-i miranlık payesi ile Berlin’e elçi
tayin edildi. İki sene çalıştıktan sonra orada öldü. Berlin’deki Müslüman mezarlığına defnedildi.
Şiirde binlerce beyti ezberlemesiyle ve bilhassa Muhayyelat adlı eseriyle tanınan Aziz Ali Efendi,
Türkçe ve Farisi şiirler yazmıştır. Muhayyelat adlı eserinde çeşitli hikayeleri kendine has bir üslupla
kaleme almıştır.
Binbir Gece Hikayeleri tarzında yazdığı bu eser, “Birinci, İkinci, Üçüncü Hayal” adlarıyla müstakil üç
bölüm halinde yazılmıştır. Doğu hikaye tarzının temel tekniği olan hikaye tarzında hikaye içinde hikaye
sistemi esas alınmış olup, hikayelerdeki asıl kahramanlar kitab bitinceye kadar dikkati çekmekte ve
böylece konu bütünlüğü sağlanmaktadır. Sade bir dil ve yalın bir üslup kullanılan eser, Muhayyelat-ı
Aziz Efendi adıyla İstanbul’da basılmıştır.
AZİZ MAHMUD HÜDAİ;
Osmanlı Devleti, zamanında Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi; Mahmud, babasının
ismi Fadlullah'tır. 1541 (H. 948) senesinde Şereflikoçhisar'da doğdu. 1628 (H. 1038) senesinde
İstanbul'da vefat etti. Kabri Üsküdar'dadır.
Çok zeki olup, bir defa okuduğunu zihninde tutan, tekrar kitaba bakma ihtiyacı hissetmeyen Aziz
Mahmud Hüdai ilk tahsiline Sivrihisar'da başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul'a geldi. Genç yaşta
tefsir, hadis, fıkıh ve zamanının fen ilimlerinde büyük alim oldu. Hocası Nazırzade Ramazan Efendi
onu, yanına yardımcı aldı. Aziz Mahmud Hüdai bir taraftan hocasına yardım ederken, bir yandan da
Halvetiyye yolu ileri gelenlerinden Muslihiddin Efendinin sohbetlerine devam ederek, tasavvuf yolunda
ince bilgilerin sahibi oldu. Bu arada hocası Ramazan Efendi, Edirne Sultan Selim Medresesine tayin
edilince, Aziz Mahmud Hüdai de hocasıyla birlikte Edirne'ye oradan da Mısır ve Şam'a gittiler. Aziz
Mahmud Hüdai, Mısır'daki Halveti yolu büyüklerinden Kerimüddin hazretlerinden ders alarak tasavvuf
yolunda ilerledi.
Otuz üç yaşındayken hocası ile birlikte Bursa'ya geldi. Üç sene Ferhadiye Medresesinde müderrislik
yaptıktan sonra, hocasının vefatı üzerine Bursa kadısı oldu. Bu vazifedeyken bir gece gördüğü
korkunç rüyanın verdiği dehşet ve üzüntü içinde olduğu günlerde bir hanım dava getirdi. Bu davadan
sonra tamamen tasavvufa yöneldi ve Üftade hazretlerine gidip talebe olmak istedi. Üftade hazretleri
onun makam, şöhret, mal ve mülk sahibi olduğunu ileri sürerek yokluk kapısında sabredemeyeceğini
söyledi. Aziz Mahmud Hüdai, her şeyden vazgeçtiğini, ne emrederse yapacağını ağlayarak arz etti.
Üftade hazretleri kadılığı bırakmasını ve sırmalı kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satmasını istedi.
Aziz Mahmud Hüdai kadılığı bırakıp, halkın kınamalarına aldırış etmeyerek Bursa sokaklarında ciğer
sattı. Böylece Üftade hazretleri onu talebeliğe kabul etti.
Üftade hazretlerinin hizmet ve sohbetinde bulunan Aziz Mahmud Hüdai üç sene gibi kısa zamanda
birçok talebenin senelerce ulaşamadığı yüksek tasavvufi derecelere ulaştı. Hocası ona icazet verdi ve
çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar'a İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazifeli olarak gönderdi.
Ailesiyle birlikte Sivrihisar'a giden Aziz Mahmud Hüdai, orada altı ay kaldıktan sonra, tekrar Bursa'ya
döndü ve hocasının hizmetine devam etti. O sene hocası Üftade hazretleri vefat etti.
Hocasının vefatından sonra manevi bir işaretle Trakya'ya gitti. Bir müddet sonra Şeyhülislam Hoca
Sadeddin Efendi vasıtasıyla İstanbul'a geldi. Küçük Ayasofya Camii Dergahında hocalığa başladı. Bu
arada Fatih Camiinde talebelere tefsir, hadis ve fıkıh dersi verdi. Burada; ilim ve devlet adamlarına
kadar uzanan geniş bir muhiti oldu. Bu arada Üsküdar'da şimdiki türbesinin bulunduğu yeri satın alarak
dergahını inşa ettirdi ve oraya yerleşti. İnsanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlatıp talebe
yetiştirmekle meşgul oldu. İlim talipleri, hasta kalplerine şifa olan sohbetleriyle yüksek derecelere
kavuştular. Dergah en fakirinden en üst kademedeki devlet adamlarına kadar her tabakadan insanlarla
dolup taştı. Devrin padişahları ona çok hürmet ve iltifat gösterdiler. Sultan Üçüncü Murad Han, Birinci
Ahmed Han, İkinci Osman Han ve Dördüncü Murad Han onun nasihatlerinden istifade ettiler.
Dördüncü Murad Han a saltanat kılıcını o kuşattı. O sırada İranlılarla yapılan Tebriz Seferine Ferhad
Paşa ile katıldı. Üsküdar İskelesindeki Mihrimah Sultan Camiinde ve Sultan Ahmed Camiinde belli
günlerde vaz vererek insanlara İslam dininin emir ve yasaklarını anlattı.
Aziz Mahmud Hüdai bir gün Sultan Ahmed Han ile sohbetteyken, Padişah: "Efendim acaba zat-ı
alinizin bizlere bir vadiniz ve müjdeniz yok mudur?" diye sorunca, Mahmud Hüdai hazretleri ellerini
kaldırarak "Ya Rabbi! Kıyamete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir kere
türbemize gelip ruhumuza Fatiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe olanlar denizde boğulmasınlar.
Ömrünün sonlarında fakirlik görmesinler. İmanlarını kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber
versinler." diye dua etti.
Sultan Ahmed Camiinin temeline ilk kazmayı Aziz Mahmud Hüdai vurdu. Sultan Ahmed Camiinin
açılışını yaptı ve ilk Cuma hutbesini okudu. Aziz Mahmud Hüdai hazretleri devrinde şiirleri ile de
tanınmış bu yönde de hizmet etmiş ve insanların yetişmesi için çalışmıştır. Devrinde tekke
edebiyatının önde gelen temsilcisidir. Divan'ında, tevhid, nat ve münacatların yanında ilahileri de
mühim yer tutar. Aruz vezni ile şiirler yazan Hüdai'nin dili açık ve sanat kabiliyeti pek fazladır.
Altısı kız olmak üzere on bir çocuğu oldu. Neslinin kızlarından devam ettiği rivayet edilir.
İlim, fazilet ve güzel ahlak sahibi olan Aziz Mahmud Hüdai hazretlerinin pekçok kerametleri görüldü.
Vefatından önce talebeleriyle ve tanıdıklarıyla helallaştı, vasiyetini yaptı. 1628 senesinde son
nefesinde kelime-i şehadet getirerek ruhunu teslim etti. Üsküdar'daki dergahının ve caminin
bitişiğindeki türbesine defnedildi. Aşıkları onu ziyaret etmekte, feyz ve bereketlerinden
faydalanmaktadırlar.
Eserleri:
Aziz Mahmud Hüdai'nin yazmış olduğu eserlerinden bazıları şunlardır:
1) Nefais-ül-Mecalis, 2) Tecelliyat, 3) Divan-ı İlahiyyat, 4) Vakıat, 5) Tezakir-i Hüdai, 6)
Ahval-ün-Nebiyyil-Muhtar Aleyhi Salevatullah-il-Melik-il-Cebbar, 7) Haşiye-i Kuhistani fi Şerh-i
Fıkh-ı Gidani, 8) Tarikat-ı Muhammediyye, 9) Mensur Mevlid-i Nebi.
AZİZİYE MÜDAFAASI;
Doksanüç Harbi diye tarihe geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus Muharebesinde, Erzurum’daki Aziziye
Tabyasında Ruslara karşı gerçekleştirilen müdafaa. 24 Nisan 1877’de Ruslar, Osmanlı Devletine
savaş ilan etmişler, batıda Tuna boyundan ve doğuda Kars cihetinden saldırıya geçmişlerdi. Doğu
cephesinde ordumuzun başkumandanlığını Gazi Ahmed Muhtar Paşa yapıyordu. Kabiliyetli ve cesur
bir asker olan Ahmed Muhtar Paşa, Kars’ı alan Rus ordusu karşısında askerini muhafaza ederek
programlı bir şekilde Erzurum’a çekilmişti. Bu çekilme sırasında yaptığı Halyaz, Zivin, Gedikler ve
Yahniler meydan savaşlarında zafer kazanmış, hatta Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından taltif
görerek “Gazi” ünvanını almıştı. Askerimiz kuvvet ve teçhizat yönüyle üstün Rus ordusu karşısında,
silah ve yiyecek bakımından iyi şartlarda olmaması sebebiyle Erzurum’a kadar çekilmeye mecbur
kalmıştı.
Erzurum’a yaklaşan Rus ordusu kumandanı, Ahmed Muhtar Paşaya elçi göndererek teslim olmasını
istedi. Paşa, komutanları ile yaptığı istişareden sonra “Kesinlikle hayır.” cevabını verdi. Teslim teklifi
şehirde duyulmuş, halk galeyana gelmişti. Çocuğundan ihtiyarına, kadınından hastasına kadar halkın,
kanlarının son damlasına kadar Moskof kafirlerine karşı savaşıp vatan ve namuslarını şehid oluncaya
kadar müdafaa edeceklerine karar aldıklarını Gazi Ahmed Muhtar Paşaya bildirmişlerdi. Göz yaşlarını
tutamayan kumandan, heyet başkanının alnından öptükten sonra, Sultan İkinci Abdülhamid Hanın
gönderdiği telgrafı gösterdi. Padişah, telgrafında; “Şu anda bulunduğunuz yer, Asya’nın en mühim
noktası ve düşmanın göz diktiği yerdir. Bu sebeple Erzurum’u büyük bir tehlike beklemektedir. Allahü
teala muhafaza eylesin, epeydir ordumuzda görülen dağılma ve çöküntüler bu sefer de meydana gelir,
Erzurum’a bir zarar olur, istilaya düçar olursa, böyle elemli bir olayın devletimizin maddi ve manevi
varlığında açacağı yarayı size anlatmaya lüzum yoktur. Şu halde, asıl iş görecek ve devletin üzerindeki
nimet hakkını gözetip, milletimizin sizden beklediği şerefi isbat edecek gün bugündür. Namus ve
şerefimizi muhafaza edemezsek bu, kıyamete kadar tarihimizden silinmeyecek ve askerlik şerefimize
sürülmüş acıklı bir leke olacaktır...” diyordu.
Bu telgraf halka duyuruldu. Herkes balta, satır, kılıç, süngü, tüfek, tabanca ne bulduysa tedbirini alıp
büyük bir heyecan içinde Rusların Erzurum’a yaklaşmasını bekliyordu. Bu arada halkın içinde gizliden
gizliye faaliyet gösteren Osmanlıyı içten vurmaya çalışan Ermeni ve Yahudiler, menfi propaganda
yaparak halkın savaş azmini kırmaya çalıştılar. Teslim olunduğunda can ve mal emniyetinin olacağını,
aksi halde herkesin kılıçtan geçirileceğini söyleyerek Rusların vaadlerini tekrar ediyorlardı. Fakat, buna
aldıran olmadı. Ne pahasına olursa olsun savaşacaklardı!..
Gazi Ahmed Muhtar Paşa da, savunma tedbirlerini almış, tabyalara güvendiği komutanları
vazifelendirmişti.
Anadolu içlerine doğru yürümelerine Erzurum’u tek engel olarak gören Rusların başlıca gayesi şehri
ele geçirmekti. Ayrıca yerli Ermeni ve Yahudilerden de faydalanıyorlardı. Hacibey adlı bir hainin
kumandasında, 8 Kasımı 9 Kasıma bağlayan gece, saat ikide harekete geçen düşman, Aziziye
Tabyasına baskın düzenledi.
Baskın için, Müdürge ve Tasmahur köylerinin Ermenilerini ve Vank kilisesi papazlarını kullandılar.
Müslüman kılığına giren ve Osmanlıcayı çok iyi bilen bu hainlerin yardımıyla Vank Deresindeki
nöbetçileri şehid ettiler. Büyük bir sessizlik içinde Aziziye Tabyasına girerek ikinci ve üçüncü
kesimlerinde uyuyan yüzlerce askerimizi şehid ettiler. Tabyanın birinci kesimi biraz kenarda kalıyordu
ve komutanları kaymakam (Yarbay) Bahri Bey uyanıktı. İkinci ve üçüncü kesimlerdeki gürültüyü işitmiş,
baskına uğradıklarını anlamıştı. Derhal silah başı ederek şiddetli bir müdafaaya başladı. Türk askerini
toplu katliamdan kurtaran kaymakam Bahri Bey, yaralanmasına rağmen bunu askerden gizleyerek
müdafaaya devam etti.
Gece yarısı top ve tüfek seslerini duyan Erzurumlular, müezzinin; “Ey Erzurumlular! Ey ahali!.. Moskof
kafirleri Aziziye’yi bastı. Allah’ını seven, eli silah tutan herkes, askerimizin yardımına koşsun!...
Vatanını seven yetişsin!..” nidası üzerine gece karanlığında sokaklara döküldüler. Bunlar arasında
Nene Hatun da vardı.
Askerini silah başı eden Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Aziziye istihkamından telgrafla haber almaya
çalışıyor, fakat; “Harb oluyor!..” cevabından başka birşey öğrenemiyordu. Paşa, üç tabur alarak
Topdağı’na çıktı. Oranın kumandanı Müşir Hasan Tahsin Paşa ile birleşti. Ortalık iyice aydınlandıktan
sonra Aziziye istihkamlarından birinde şiddetli çarpışmaların olduğunu, diğer iki tabyada ses seda
çıkmadığını gördü. Ahmed Muhtar Paşa, Kaptan Mehmed Paşa kumandasındaki iki tabur askeri
Aziziye’ye gönderdi. Kaptan Mehmed Paşa, askerleriyle Aziziye istihkamının ortasındaki kışlaya doğru
yaklaşınca, Ruslar tarafından ele geçirilmiş olan kışlanın mazgallarından şiddetli bir tüfek ateşine
tutuldu. Bunun üzerine Kaptan Mehmed Paşa, kışlayı kuşattı. Üçüncü kısımda çarpışma hala devam
ediyordu. Artık Erzurum halkı da yetişmişti. Hücum ederek istihkamın içine girdiler. Düşmanla
muharebe göğüs göğüse cereyan ediyordu.
Bu arada, tabyanın birinci kısmından hala çarpışmaya devam eden Bahri Beyden, Ahmed Muhtar
Paşaya; “Gece, baskın anında yaralandığını, askere belli etmeden çarpışmaya devam ettiğini, acele
yardıma gelinmesini” bildiren bir haber geldi. Yardıma gönderilen Kaptan Mehmed Paşa ve halk, Bahri
Beyin bulunduğu kısma geçti. İki ateş arasında kaldığını gören düşman bozguna uğrayarak kaçmaya
başladı. Halk ve asker takibe başladılarsa da Rusların ateşi karşısında durakladılar. Hadiseyi dikkatle
takib eden Topdağı’ndaki istihkamlarımız Ruslara karşı ateşe başladılar. Bu durum karşısında başarı
elde edemiyeceklerini anlayan Ruslar geri çekildiler.
O gün Aziziye kurtarılmış, asker ve halktan 1000 civarında şehid verilmiş, 2300 civarında Rus
öldürülmüştü.
AZMİZADE HALETİ (Bkz. Haleti)
AZOT;
Alm. Stickstoff, Fr. Azote, İng. Nitrogen. Dünya etrafındaki atmosferde oksijen ile karışım halinde
bulunan renksiz gaz. Atmosferin hacim olarak % 78.09’u azot, % 20.95'i oksijendir. Kimyada (N)
sembolü ile gösterilir. Serbest halde bulunan azot, iki atomlu moleküller halinde bulunur. Bu yüzden
kimya reaksiyon denklemlerinde azot, N2 halinde yazılır. Kabul edilen atom ağırlığı 14.008 olup, iki
tane kararlı izotopu vardır. Azot elde edildiği zaman % 99.635 N14, % 0.365 N15 izotoplarını ihtiva eder
ki, bunların ortalaması yukardaki atom ağırlığını verir. Üretilebilen dört tane radyoaktif izotopu vardır.
Bunlar N12, N13, N16 ve N17dir. Atom numarası “7” olup çekirdeğinde “7” proton bulunmaktadır. İki
tane yörüngesi olup, birincisinde iki, ikincisinde ise 5 elektron bulunmaktadır. En büyük (-) değerliği 3,
en büyük (+) değerliği 5’tir. (-3) (+5) arasında bazı değerliklere de sahiptir.
Elementel azot en az tesirli veya en atıl olan elementel gazdır. Bu, azotun başka maddelerle, yani
kolay reaksiyona giren maddelerle bile adi şartlarda (oda sıcaklığında, normal basınçta) reaksiyona
girmemesi demektir. Atıllık reaksiyon ilgisinin az olması demektir. Bunun sebebi de N2 molekülündeki
iki atomun birbirine sağlam bağlanmasındandır. Atom halindeki azot ise oldukça tesirlidir.
Elde edilmesi:
1. En önemli azot kaynağı havadır. Havanın sıvılaştırılıp fraksiyonlu destilasyona tabi tutulması ile elde
edilir. Sıvı havadan, önce -196°C’de (azotun kaynama noktası) azot buharlaşır ve geriye oksijen kalır.
Böylece azot elde edilmiş olur. (Bu işlem Linde aparatında yapılır.) Azot 150 atmosfer basınç altında
çelik tüplerde saklanabilir.
2. Amonyum nitritin (NH4NO2) ısıtılması ile saf azot ele geçer.
3. Aktif metaller hava azotu ile nitrürleri verirler. Bu metal nitrürlerin (azotürlerin) bozunmasından azot
elde edilir.
4. Amonyakın sıcakta bakır oksit (CuO) üzerinden geçirilmesinden veya kireç kaymağı ile
yükseltgenmesinden elde edilir.
Tarihçesi: 1772 yılında Priestley, ilk defa havanın yanmayan kısmının olduğunu, aynı yıl içinde
Scheele havanın azot ve oksijen karışımı olduğunu buldu. Azot ismini ilk defa Lavosier verdi.
Kullanılışı: En çok amonyak yapmada, az miktarda azotlu kireç denilen kalsiyum siyanamid
yapımında kullanılır. Kimyasal reaksiyonlarda inert atmosfer olarak, sıvı azot ise, süper soğutmada
kullanılır. Hava azotundan elde edilen amonyak, azotdioksit ve kireçli azot, gübre olarak kullanılır. Azot
bileşiklerinden faydalanarak harp mühimmatı (patlayıcı maddeler) yapılır. Ekseri bitkiler N2 molekülü
halindeki azotla bir şey yapamazlar. Yani kendi bünyelerine doğrudan alıp hazmedemezler. Bitki,
bünyesindeki proteini inşa edebilmek için lazım olan azotu topraktaki azot bileşiklerinden alır. Tabii ve
sun’i gübreler bitkilere azot vermektedir. Baklagiller ve yoncalar elementel azotu kullanırlar. Fakat bu,
bitkinin kendisi tarafından değil kökünde yaşayan bakteriler tarafından yapılır. Bu bakteriler havadaki
serbest azot molekülünü bölme sırrını bilirler ve havadan yaptıkları azot bileşiklerini azot gıdası olarak
sunarlar. Bu sebeple baklagiller azot bakımından zengindir. Azot bileşiklerince fakir olan tarlaya yonca
ekildiği zaman toprağın azot bakımından zenginleşmesine sebeb olunur.
Azotun devri: Toprakta bulunan nitratlardan bir kısmı yağmur suları ve ırmaklar vasıtasıyle denize
gider. Bu nitratlar deniz bakterileri yardımıyle N2 (gaz) haline dönerek havaya geçer. Fakat bu kayıp
şimşek ve bitki bakterileri yardımıyle tekrar nitratlar halinde döndürülerek telafi edilir. Bunun böyle
olduğunu yüce kitabımız Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler açıkça haber veriyor. Nitekim Mü’min suresi
13. ayet-i kerimesinde mealen; "Size mucizelerini gösteren, size gökten rızk indiren O’dur. Allah’a
yönelenlerden başkası ibret almaz." buyrulmaktadır.
Bugün fen adamları, bu hakikati anlamaya başlamışlardır. Yağmurlu havalarda, şimşekler sebebiyle,
havanın azot gazı oksijen gazı ile kimyaca birleşerek, azot monoksid denilen, renksiz gaz hasıl eder.
Bu gaz havada serbest halde kalamaz. Tekrar oksijenle birleşerek azot dioksid haline döner. Turuncu
renkli ve boğucu olan bu gaz da, havadaki nem (su buharı) ile birleşerek, nitrik asit (yani kezzab ismi
ile satılan mayi)i teşekkül ettirir. Yine şimşeklerin tesiri ile havadaki su buharının parçalanmasından
serbest hale geçen hidrojen (müvellidülma) gazı da, havanın azotu ile birleşerek amonyak gazı hasıl
eder ki, bu gaz, o esnada hasıl olan nitrat asidi ile ve havada zaten mevcud olan karbon dioksit gazı ile
birleşerek, amonium nitrat ve amonium karbonat tuzları meydana getirir. Bu iki tuz, diğer bütün alkali
metallerin tuzları gibi, suda çözündüğünden, yağmurla toprağa iner. Toprak, bu maddeleri kalsium
nitrat haline çevirerek, bitkilere verir. Bitkiler, bu tuzları albüminli maddelere (proteinlere) çevirir.
Proteinler, bitkiden, ot yiyen hayvanlara ve insanlara geçer. İnsanlar bu proteinleri bitkilerden ve ot
yiyen hayvanlardan alır. Bu maddeler insanların ve hayvanların hücrelerinin yapı taşıdır. Kuru
proteinlerin içinde % 14 azot gazı vardır. İşte, yağmur suları vasıtası ile toprağa, her sene dört yüz
milyon tondan ziyade hava azotunun gelerek gıda haline döndüğü bugün hesab edilmiştir. Denizlere
gelen, elbette daha çoktur. Semadan (gökyüzünden) bu suretle rızk indiğini bugün fen yolu ile
anlayabiliyoruz. Daha nice şekillerde de inmektedir. Fen, ileride bu yollardan bazısını da belki
açıklayacaktır.
Topraktaki nitratların bir kısmını da bitkiler alarak kendi laboratuvarlarında bitkisel protein (azotlu
bileşikler) haline çevirirler. Bu bitkilerin bir kısmı ölüp çürür ve toprağa karışır. Bitkisel proteinler
toprakta amonyak haline döner. Amonyak da nitrifikan bakteriler tarafından tekrar nitrat haline
dönüştürülür. Yine bu bitkilerden bir kısmını hayvanlar yer ve onlar da bitkisel proteini hayvansal
protein haline çevirir. Bu proteinler kazurat halinde insan ve hayvanlardan toprağa ve denizlere geçer.
Toprakta, proteinler yine nitratlar haline dönüşürken denizde azot haline dönüşür.
Görüldüğü gibi, şehirleşme sonucu proteinlerin büyük bir kısmı kazurat halinde denize gitmekte ve
nitrat yerine azot gazının meydana gelmesine sebeb olmaktadır. Böylece denge bozulmakta ve
giderek sun’i azot gübresi ihtiyacı artmaktadır. Türkiye’de bu durum giderek kendini açıkça
göstermektedir. Gerekli yerlerde sun’i azot gübresi fabrikalarının kurulması gerekmektedir. (Bkz.
Gübre)
Azot Bileşikleri
Hidrazin (Diamit) H2N-NH2: Renksiz zayıfca amonyak kokulu, kaynama noktası 113.5°C olan bir
sıvıdır. Donma noktası 1.8°C, yoğunluğu 1.101 g/cm3tür. Su ile her oranda karışır. Saf halde kararlı
değildir. Asitlerle tuzları verir. Mesela HCI ile H2N-NH3Cl kararlı bileşiğini verir. Hidrazin, amonyaktan
iki yolla elde edilebilir. Biri, amonyağın 180°C ve 50 atm.de NaOCI ile reaksiyona sokulmasıdır.
Hidrazin ve tuzları mesela sülfatları kuvvetli indirgeme araçlarıdır.
Hidrazin, asimetrik dimetil hidrazin (H2N-N(CH3)2 roket yakıtı olarak, hidrojen peroksitle birlikte
kullanılmaktadır. Sodyum hidrazid kolayca patlar.
Hidroksil amin H2NOH: Hidroksil amin yarı hidrazin yarı hidrojen peroksit gibidir. % 50’lik sülfat asidi
içinde, nitrat tuzlarının elektrolitik olarak indirgenmesinden tuz olarak elde edilir. Sentezlerde miyoz
(belirteç) olarak kullanılır. Mesela aldehit ve keton, hidroksil amin yardımı ile belirlenir. Hidroksil amin
hem indirgen, hem yükseltgendir. Antiseptik ve fotoğrafcılıkta devolaper olarak kullanılır.
Erime noktası 33.1°C’dir. Bu derecenin üstünde kararlı olmayıp, patlama şeklinde bozunur. Asitlerle
muamelesinden tuz elde edilir. Bazik özelliği NH3’inkinden azdır.
Azotür asidi (N3H): Hidrozoik asid de denir. 37 °C’de kaynayan renksiz bir sıvıdır. Erime noktası 80
°C’dir. İlk defa Curtius tarafından bulundu. Azotür asidi çok patlayıcı ve zehirlidir. Buharı solunulursa,
burun bir kaç saat sonra şişer. Önemli tuzları: Sodyum asid (NaN3)dir. Gümüş ve Kurşun azotürler,
insiyal patlayıcı olarak kullanılır.
Azot Oksitleri
Azotoksidul (Diazot monoksit) N2O: Güldürücü gaz olarak bilinir. Anestezik olarak kullanılan en eski
gazdır. Seyreltik halde renksiz, kokusuz, derişik halde ise tatlımsı bir kokuya sahiptir. Amonyum
nitratın (NH4NO3) 170 °C’ye ısıtılmasından elde edilir. Yüksek sıcaklıkta bozunarak azot (N2) ve
oksijene (O2) dönüşür. Verdiği oksijenden dolayı yanmayı şiddetlendirir. Az koklandığı zaman ilk önce
bir nevi sarhoşluk verir, çok koklanırsa bayıltır. Narkozitan tesiri en emin olan narkozdur. Hiçbir
zehirleyici özelliği yoktur. Diğer azot oksitlere nisbetle daha kararlıdır. Azotlarından biri (+5), diğeri (-3)
değerliktedir.
Azot oksit (NO): Renksiz bir gazdır. 1784’te keşfedildi. Laboratuvarda az miktarda NO elde etmek
için, sulu nitrat asidi, Cu, Ag ve Hg gibi metallere etki ettirilir. Laboratuvar metodu olarak başka yolları
da vardır. Teknikte ise iki yolla havadan elde edilir.
1. Norveç metodu: Elektrik arkları ile 4000 °C’lik bir sıcaklık elde edilir. Bu sıcaklıkta hava azot ve
oksijeninden NO elde edilir.
2. Oswald metodu: Önce haber metodu ile hava azotundan amonyak elde edilir. Hususi şartlarda
hava oksijeni ile amonyak yakılırsa, azot monoksit elde edilir. Azot monoksit hava oksijeni ile hemen
reaksiyon vererek renkli azot dioksidi meydana getirir. Erime noktası -162.6°C, kaynama noktası ise
-152°C’dir.
Diazot trioksit (N2O3): Koyu mavi renkte bir gazdır. Aslında NO ve NO2 karışımıdır. Fakat N2O3
şeklinde hareket eder. -20°C’ye soğutulursa sıvı hale geçer.
Azotdioksit (NO2): Kırmızı renkli bir gazdır. Bu gazın dimeri olan N2O4, renksiz olup, kaynama
noktası 20°C civarındadır. Azotdioksidin kaynama noktası 21.3°C civarındadır. Azot monoksidin
oksidasyonu ile elde edilir.
Diazotpentaoksit (N2O5): Katı billuri bir maddedir. Nitrat asidinin anhidritidir. Su ile dumanlı nitrat
asidini verir.
Azo bileşikleri: Molekül yapısında azo grubu (– N = N –) bulunan organik bileşiklerdir. Azot
atomlarına bağlı atom grupları herhangi bir grup olabilir.Ancak sanayi açısından büyük kıymet taşıyan
ve ticari boyarmaddelerin yarıdan fazlasını teşkil eden azo bileşiklerinde, benzer grubu veya türevleri
azo atomuna bağlıdır.
Azo boyaları: Azo boyarmaddeleri olarak da bilinirler. Bu boyarmaddeler kimyasal özelliklerine bağlı
olarak en iyi sonuç verdiği elyafın cinsine ve tatbik tekniğine göre çeşitli sınıflara ayrılır.
Pamuğun azo boyalarıyla boyanmasında uygulanan en eski metod, birbirleriyle tepkimeye girerek,
boyarmaddenin elyafın içinde veya yüzeyinde tutunmasını sağlayacak olan iki kimyasal elemanlı
çözeltinin ard arda birkaç defa elyafa uygulanmasına dayanır.
Sübstantif boyalar adıyla bilinen azo boyaları, uygulanması en kolay olan gruptur. Bu boyaların
bileşiminde, suda çözünmelerini sağlayan kimyasal gruplar bulunduğu için, çözelti içindeki
boyarmaddeyi pamuk kolayca emebilir. Kongo kırmızısı bu tür boyaların ilk misalidir.
Asit azo bayaları bilhassa yün ve ipekte çok iyi netice verir. Bugün bile kullanılan eski bir boyarmadde
olan tartrazin sarı renkte bir asit azo boyasıdır.
Diğer azo boyaları metal iyonlarını bağlayan kimyasal grupları ihtiva eder. Bu boyalarla kullanılan
çeşitli metal tuzları arasında en yaygını krom ve bakır tuzlarıdır.
AZRAİL;
Dört büyük melekten biri. Ruhları almakla vazifeli olup, Kur'an-ı kerimde "Melek-ül-mevt" yani ölüm
meleği olarak zikredilmiştir. Bu büyük meleğin emrinde yardımcı melekler de vardır.
İslam dininde canlıları öldüren, ölüleri dirilten, sağlamları hasta yapan, hastaları iyi eden yalnız Allahü
tealadır. Azrail aleyhisselam ölüm hususunda bir sebeptir, vasıtadır.
Azrail aleyhisselam kıyamete kadar bütün canlıların canını almaya ya bizzat kendisi veya emrindeki
meleklerle devam eder. Dinimiz, Azrail aleyhisselamın salih ve temiz Müslümanların ruhunu (canını)
alırken onlara çok güzel şekliyle görünüp müjdeler verdiğini ve acı duymayacak şekilde ruhlarını
cesetlerinden ayırdığını bildirmektedir.
Günahkarların canı, acı ve ızdırap verilerek alınır. İbrahim aleyhisselam, Azrail aleyhisselamın
günahkarların canını alma halindeki suretini görünce; "Ey can alıcı melek! Bir günahkar senin bu
şeklini gördükten sonra bir şey görmese ona yeter." demiştir. İslam dininden olmayanlar ile mürted
(dinden çıkmış) ve sapıkların canları Azrail aleyhisselamın Naziat ismindeki yardımcıları tarafından
alınır. Bunların canları çıkarken dalları en ince sinir uçlarına kadar ulaşan dikenli bir çalının çekilerek
boğazından çıkarılmasından daha şiddetli acı çekecekleri bildirilmiştir.
Azrail aleyhisselam; kıyamet koptuktan sonra, bütün meleklerin de canını alacak; en son Allahü teala
da onun canını alacak ve Allahü tealadan başka hiçbir canlı kalmayacak. Daha sonra bütün canlılar
diriltilecek ve hesaba çekilecekler, sonunda; iman ve amellerine göre Cennet veya Cehennem'e
gönderileceklerdir.
AZTEKLER;
Alm. Azteken, Fr. Azteques, İng. Aztecs. On beşinci yüzyıl ile on altıncı yüzyıl başları arasında,
bugünkü Meksika’nın orta ve güney kesimlerinde büyük bir imparatorluk kurmuş olan kavim.
Tolteklerin güçlerini kaybettiği ve güneye, Guetemala’daki Mayan bölgesine ve Yukatan’a göç ettiği bir
zamanda, Aztekler yaklaşık 1168’de kuzeyden Meksika Vadisine gelerek, muhtemelen Texcoca
Gölündeki iki adaya yerleşmişlerdir. Aztekler, tarihleri boyunca başlıca merkezleri olan Tenochtitlan’ı
1325 yılında kurdular. İtacoat döneminde (1428-1440) komşu Texcoco ve Tlacopen devletleri ile ittifak
kuran Aztekler, Orta Meksika’da hakim güç durumuna geldiler. Bu durumda imparatorluk, doğuda
Puebla ve Veracruz’a, güneyde de Oaxaca ve Tehuantepec’e uzanmaktaydı. Diğer taraftan hem ticari
ilişkiler hem de yapılan fetihler dolayısıyla başkent Tenochtitlan 5-6 milyonluk nüfusuyla 1519’da
207.200 kilometre karelik alana yayılan bir imparatorluğun merkezi oldu. Ancak Azteklerin bu güçlü
devirleri kısa sürmüştür. 1521 yılında İspanyollar tarafından ortadan kaldırılmışlardır.
Aztek kültürü kendisini, tarıma bağlı ekonomi, dokumacılık, çanak çömlek yapımı metalurjide
başlangıç, sayılar, piramit şeklinde yapılar, takvim sistemi, resim yazısı, şehir devlet organizasyonu ve
dini faaliyetlerde göstermiştir.
Aztekler tarafından konuşulan Nahuatl lehçesine günümüzde Meksiko şehri ve civarında rastlanır. Eski
Aztek veya Meksika kültürü ile gurur duyma modern Meksika kültürünün bir parçasıdır. O zamanlarda
kullanılan Nahuatl lehçesi Aztek dilinin en yaygın Kuzey Amerika lisanıydı. El-Salvador’a kadar uzanan
bölgede konuşulmaktaydı. İspanyolca’da bu dilden gelme pek çok kelime bulunur. Hatta bunlardan
“Tomato” ve “Chocolate” gibi bazı kelimeler bütün milletler tarafından kullanılmaktadır. Aztekler,
İspanyollar gelmeden önce yazıya başlangıç yapmışlar ise de dilleri, İspanyolca gibi yazılabilir. Böyle
yazılar daha sonraki zamanlar için kıymetli birer belge olmuştur.
B;
Türk alfabesinin ve bazı istisnalar dışında dünyada kullanılan belli başlı alfabelerin hemen hepsinin
ikinci harfi. B harfinin, eskiden kullanılan birçok alfabede ve Orhun alfabesinde ....... eb ev manasını
veren çadıra benzeyen bir işaretten gelmiş ve zamanla “b” sesi "v" olmuştur. Ayrıca ince ünlülerle
kullanılan b sesi yanında kalın ünlülerle kullanılan başka bir b (......) sesi de vardır. En eski Sümer çivi
yazısında, ab fonetik hece değerinde kullanılan bir ev resim yazısına, Sümer Akkad çiviyazı
sisteminde de aynı şekilde resim yazısına rastlanmıştır. Klasik Fenike, Yunan ve Latin alfabelerinde de
ana hatlarıyla bir ev planını gösteren model esas alınmıştır.
DİKKAT!!!!!!!!!!! YUKARIDAKİ PARAGRAFTA ............ İLE GÖSTERİLEN İKİ YERE GERÇEK
HARFLERİ PİKAJ EDİLECEK
!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
Bu harf dudaklardan çıkar. Kapanan dudakların arkasında havanın birikmesi ve açılınca dışarı çıkması
ile meydana getirilir. B sesi sedalı bir sestir, yani çıkış esnasında ses telleri titreşir. Aynı şekilde
çıkarılan “p” ile çıkış yerleri bir olmasına rağmen aralarındaki fark “p” nin patlamalı, yani sedasız bir
ses oluşudur.
B, tek başına bor elementini ifade etmek ve B vitaminlerini belirtmek için de rumuz olarak kullanılır.
BAAS PARTİSİ;
Ortadoğu Arap ülkelerinde faaliyet gösteren, bu bölgedeki Arap devletlerini bir tek Arap milleti halinde
birleştirmeyi ve sosyalist fikirleri yaymayı gaye edinen siyasi parti. Tam adı; Hizb el-Ba's el-Arabi
el-İştiraki= Arap Sosyalist Baas Partisi veya Arap Sosyalist DirilişPartisi olan Baas Partisi 1953
senesinde Michel (Mişel) Eflak ve Ekrem Havrani tarafından kurulmuştur.
Annesi Yahudi, babası Fransız olan Michel Eflak ve Salah el-Bitar 1943 senesinde Şam'da Arap Diriliş
Partisini kurdular. Daha sonra da Ekrem Havrani tarafındanArap Sosyalist Partisi kuruldu. 1953
senesinde bu iki parti birleşerek Arap Sosyalist Baas Partisi teşekkül etti. Kısa bir müddet içinde
Ürdün, Irak, Libya, Suriye ve Aden gibi ülkelerde teşkilatlanan BaasPartisi Suriye dışındaki ülkelerde
faaliyetlerini gizli olarak sürdürdü. Nasır sosyalizmini ve onun milletlerarası tarafsızlık politikasını
savunan Baas Partisi, çeşitli ülkelerde yaşayan Arapların tek millet halinde birleştirilmesi ve bu şekilde
diğer İslam ülkeleriyle olan münasebetlerinin kesilmesi için çalıştı. Faaliyet gösterdiği ülkelerde
iktidarda bulunan hükümetlere karşı düzenlenen mahalli ayaklanmaları destekledi. 1957 Nisanında
Abdullah Rimavi tarafından Ürdün'de düzenlenen ayaklanma neticesinde, burada Baas Partisi
parçalandı. Suriye'de 1949'dan beri iktidarı elinde bulunduran Edip Çiçekli'nin düşmesinden
faydalanan BaasPartisi on sekiz üyesini millet meclisine soktu. Ekrem el-Havrani 1955'te Meclis
Başkanı oldu. 1955 senesi Şubatından başlayarak hükumette yer alan Baas Partisi 1958 yılında
BirleşikArap Cumhuriyetinin kurulması için çalıştı. Bu birleşmenin doğurduğu neticeleri, mesela siyasi
partilerin ve Baas Partisinin kapatılmasını ve idarenin Albay Nasıra bırakılmasını kabul etmedi.
Diğer taraftan 14 Temmuz 1958'de Irak'ta meydana gelen ihtilal, Baas Partisine beklediğini veremedi.
Mart 1959'da Kasım'ın, Musul'daki başarısız ayaklanmanın arkasından Nasırcılara karşı uyguladığı
siyaset nefrete sebep oldu. Aynı durum Lübnan'da da ortaya çıktı ve Mayıs 1958'de başlattıkları
ayaklanma girişiminin başarısızlığa uğramasından sonra Baasçılar bu ülkede varlıklarına göz yumulan
kişiler haline geldiler. Suriyeli Baasçılar da Nasır ile ilişkilerini kestiler ve Suriye'nin Mısır'dan
ayrılmasına göz yumdular. Bu sayede Baasçı bir hükumet lehine Kasım'ı tasfiye eden 8 Şubat 1963
Bağdat hükumet darbesinden bir ay sonra Şam'da iktidarı ele geçirdiler. Sabah el-Bitar'ı iş başına
getirdiler. Kısa bir müddet sonra Suriye Baas Partisi içinde görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Ekrem
Havrani'nin başında bulunduğu sosyalistler ve Michel Eflak'ın liderliğindeki Milliyetçiler karşılıklı
mücadeleye girdiler. Milliyetçi kanat Mısır ile birlik kurulmasını hararetle istedi.Nihayet Nisan 1963'te
Mısır-Suriye-Irak arasında üçlü birlik ilan edildi. Baasçılar, Suriye ile Irak'ın federal bir yapı içinde
bağımsızlıklarını korumak ve proğramlarındaki sosyalist reformları gerçekleştirmek için mücadeleye
giriştiler. Michel Eflak'ın hazırlamış olduğu Baas Anayasasında belirtilen, büyük üretim araçlarının
millileştirilmesi, toprak, taşınmaz mal ve sanayi mülkiyetinin sınırlandırılması gibi uygulamalara gittiler.
Baas Anayasasında belirtilen devletin din işlerine karışmaması esasından hareket edilerek dindarlara
karşı bilhassa Ehl-i sünnet müslümanlara karşı baskı yoluna gittiler.
Baas Partisi, Suriye'deki Nasır'cıların tasfiye edilmesinden sonra Temmuz 1963 askeri darbe
teşebbüsünü bastıran bir milis kuvveti kurdu. Irak Baas Partisi de aynı şekilde bir milis kuvveti kurmak
isteyince Mareşal Arif'in muhalefetiyle karşılaştı. Mareşal Arif Baas Partisinin Nasır aleyhtarı olan
kanadını bertaraf etti.
Toprak reformu adıyla mülklerine el konulan toprak sahipleri, karışıklıklar sebebiyle işleri iyi gitmeyen
tüccarlar, işsiz kalan işçiler, toprak reformundan faydalanamayan köylüler, Suriye'de Baas Partisine
karşı faaliyete geçtiler. Bu güçlükler parti idarecilerini bağımsızlarla uzlaşmaya sevk etti. Bu da
Meclisteki muhalefetin parti içine kaymasına sebep oldu. Uzlaşmaz sosyalistlerle, ılımlılar, yaşlı
Baasçılarla gençler, Nasır'cılarla Nasır aleyhtarları birbiriyle mücadeleye girdiler. Parti içinde
milletlerarası Arap Birliği (panarap) komutanlığı ile Jön Türklerin ve Otoriter Sosyalistlerin başını çektiği
Suriye Mahalli Komutanlığı adında iki kol halinde teşkilatlanmaya gidilmesi bölünmeyi daha da
derinleştirdi. Karşılıklı mücadeleler neticesinde de Michel Eflak parti genel sekreterliğinden tasfiye
edildi. 1965 mayısında Michel Eflak'ın yerine Münif Razzaz getirildi. EkremHavrani tutuklandı. Baas
Partisinin Suriye mahalli komutanlığı, Milletlerarası Arap Birliği komutanlığı tarafından dağıtıldı. Şubat
1966'da Baas idaresine karşı askeri darbe teşebbüsünde bulunuldu. Suriye BaasPartisi kendi içindeki
görüş ayrılıklarını gidermek içinİsrail karşısında parti dışı kişilerle birlik kurarak "Kutsal Birlik"
hükümetini kurdu. 1967 Arap-İsrail savaşındaki mağlubiyet Suriye Baas Partisi içindeki iki hizip
arasındaki mücadeleyi daha da hızlandırdı.
Hiziplerden birisi soldaki bütün gruplarla yakınlaşmadan yana olurken, diğeri aslına uygun bir
Marksizmi savunuyordu. Suriye'de iktidarda bulunan Baas Partisi Mart 1969'da büyük bir bunalım
geçirdi. Ordu, fazla SSCB yanlısı olmakla suçladığı hükumete cephe aldı. Savunma Bakanı General
Hafız Esat da devlet başkanı Nurettin el-Atasi ve Baas Partisinin genel sekreter yardımcısı General
Salah el-Cedid ile çatıştı. Kasım1970'de hükumet darbesinden sonra HafızEsat'ın devlet başkanı
olmasıyla Suriye Baas Partisi içindeki mücadele bitti. Hafız Esat Irak'ın yardımıyla Suriye Baas
partisine komplo hazırlamakla suçlanan Michel Eflak yanlılarına karşı aylarca süren bir dava açtırdı.
Duruşmalar neticesinde Michel Eflak gıyabi olarak ölüm cezasına çarptırıldı. Ağustos 1971'de Hafız
Esat Suriye Baas Partisi genel sekreterliğine seçildi.
Irak'ta ise 17 Temmuz 1968 hükumet darbesinden beri Baas Partisi siyaset sahnesine hakimdi. Parti,
Şubat 1970'de Michel Eflak'ı parti genel sekreterliğine seçti. Kapılarını değişik siyasetlere açtı. Çeşitli
milletlerin varlığı tanındı ve iki komünist lidere hükümette vazife verildi.
Baas Partisi hem Suriye'de, hem de Irak'ta iktidarda olmasına rağmen, Irak-Suriye münasebetleri
bunalımlarla dolu bir çizgi takip etti. 1973 Arap-İsrail savaşında iki ülke idaresi arasında yakınlaşma
olduysa da, Nisan 1975'te bu yakınlaşma tekrar bozuldu. Ekim 1978'de yeniden barış sağlandı. Bu
arada Temmuz 1979'da Bağdat'ta Baas rejimine karşı bir komplonun ortaya çıkarılması Irak-Suriye
ilişkilerinin yeniden bozulmasına sebep oldu. Temmuz 1980'de Salah el-Bitar Paris'te öldürüldü.
Gerek Irak'ta gerekse Suriye'de iktidarda bulunan Baas Partisi hem kendi arasında mücadele etti, hem
de Baas rejimine karşı olan geniş halk kitlelerine baskı ve zulüm politikası izledi. Bilhassa Ehl-i sünnet
Müslümanlara ve Arap olmayan milletlere karşı akla hayale gelmedik işkence ve zulümler yaptı. Irak'ta
Musul ve Kerkük'te bulunan Türkler ve Peşmergeler evlerinden yurtlarından uzaklaştırıldılar.
Müslüman Kardeşler adı verilen teşkilat mensuplarına karşı da çeşitli sindirme faaliyetleri yürüttü.
Suriye'de 1981'de yapılan seçimleri Baas Partisinin önderliğini yaptığı Ulusal İlerici Cephe kazandı.
Lübnan'da Amerikan müdahalesine karşı muhalefet yürüten ve İsrail'e karşı inatçı bir siyaset izleyen
Hafız Esat Suriye Baas Partisinin dış politikadaki konumunu büyük ölçüde güçlendirdi. Irak Baas
Partisi ise İran'la olan yıpratıcı savaşın çıkmazına saplandığından yardım almak gayesiyle 1980'lerde
batıya dönük bir siyaset izlemeye başladı.
Baas Partisinin 1985'teki sekizinci kongresinde Müslüman Kardeşler Teşkilatını ortadan kaldırmaya
yönelik tedbirler, zirai kalkınma için yapılması gereken çalışmalar görüşüldü. Dış politikada Camp
David antlaşmasının bozulması için çalışılması, İsrail işgalindeki toprakların kurtarılması için Lübnan'a
yardımın sürdürülmesi kararlaştırıldı. Irak-İran savaşının, Irak'ı Araplar için en önemli dava olan
Arap-İsrail çatışması dışına çekildiğinden yakınılırken, ABD'ye karşı olması sebebiyle İran devrimi
medh edildi.
Kongre bağlantısızlar hareketini destekleyeceğini, S.S.C.B ile yakın ilişkilerini sürdüreceğini açıkladı.
1986'da Suriye'de yapılan seçimleri yine Baas önderliğindeki Ulusal İlerici Cephe kazandı. Irak'ta ise
Saddam Hüseyin'in Baas Partisinin idaredeki etkisini azaltmaya yönelik çalışmaları dikkati çekti.
1989'daki Ulusal Meclis seçimlerinde Baas Partisinin adayı meclise girmeyi başardı. 23 Haziran
1989'da Baas Partisinin kurucularından Michel Eflak sürgünde bulunduğu Paris'te öldü.
Diğer Arap ülkelerinde Baas Partisi idarede etkili olamamasına rağmen Suriye ve Irak'ta etkisini
sürdürmektedir.
BAB (Bkz. Batı Avrupa Birliği)
BABA CAFER ZİNDANI;
İstanbul’un Haliç tarafında gemiler kapısının yanında bulunan kuledeki zindan. Burada her hangi bir
suçtan dolayı idamına karar verilen yeniçeriler ile borçlarını ödemeyenler bulunurdu. Harun Reşid
zamanında elçi olarak gönderilen İmam-ı Hüseyin soyundan Seyyid Cafer’in Bizans İmparatoru
tarafından burada şehid edildiği rivayet edilmektedir. Bu sebeple bu kuleye Baba Cafer adı verilmiştir.
1826 yılına kadar böylece adlandırılan Baba Cafer, Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra hükumet
tarafından Bab-ı Cafer olarak değiştirilmiştir.
Bizanslılar zamanında da hapishane olarak kullanıldığı bilinen bu yer, 1831 yılına kadar aynı hizmeti
gördü. Sultan İkinci Mahmud Han hapishaneyi Sultanahmed’de kurulan karakola kaldırtınca buranın
fonksiyonu zamanla kayboldu.
BABA HAYDAR SEMERKANDİ;
Evliyanın büyüklerinden. Hace Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin talebesidir. Baba Haydar Semerkandi
diye tanınmıştır. Doğum tarihi kesin bilinmemektedir. Semerkant'ta doğdu. 1550 (H. 957) senesinde
İstanbul'da vefat etti.
Küçük yaştan itibaren doğum yeri olan Semerkant'ta Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin derslerine ve
sohbetlerine devam eden Baba Haydar Semerkandi, tasavvuf yolunda ilerledi. İcazet (diploma) alıp,
Mekke-i mükerremeye gitti. Bir müddet orada kaldıktan sonra İstanbul'a geldi. İstanbul'da Eyyub
Sultan Camiinde ibadet ve taatla meşgul oldu. Halleriyle ve nasihatleriyle insanlar arasında tanındı.
Zamanın padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han, Baba Haydar Semerkandi'nin adını ve üstün hallerini
işitip ona iltifat gösterdi. Onun için, Eyub Nişancası'nda Cezeri Kasım Paşa Camiine inen yol üzerinde
Baba Haydar Camiini ve dergahını yaptırdı. Cami inşaatı tamamlanınca, Baba Haydar Semerkandi
burada yerleşip cemaate namaz kıldırdı, vaz ve nasihatta bulundu. Baba Haydar Efendi, camideki
vazlarında ve dergahındaki sohbetlerinde insanlara İslam dininin emir ve yasaklarını anlattı. İslam
bilgilerinin yayılmasına ve güzel ahlakın yerleşmesine hizmet etti. 1550 (H. 957) senesinde İstanbul'da
vefat etti. İmamlık yaptığı caminin bahçesinde defnedildi. Kabri, onu sevenler ve tanıyanlar tarafından
ziyaret edilmektedir.
BABA YUSUF SİVRİHİSARİ;
Anadolu'da yetişen evliyadan. Doğum tarihi bilinmemekte olup, Sivrihisarlıdır. 1512 (H. 917) senesinde
İstanbul'da vefat etti.
Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin kurduğu Bayramiyye yolunda yetişmiş, edeb sahibi ve olgun bir zat
olan Baba Yusuf Sivrihisari'yi Sultan İkinci Bayezid Han, Bayezid Camiini yaptırınca, caminin açılışına
davat etti. Bayezid, Camiinde kılınan ilk Cuma namazından önce tesirli bir vaz veren Baba Yusuf
Sivrihisari, Sultan İkinci Bayezid Hanın iltifat ve ihsanlarına kavuştu. Bir müddet İstanbul'da kaldıktan
sonra memleketine döndü. Sonra hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke-i mükerremeye gitti. Bir
sene Mekke'de kalıp, ertesi sene Medine-i münevvereye gitti ve Resulullah efendimizin kabrini ziyaret
etti. Daha sonra İstanbul'a dönüp, Yavuz Sultan Selim Hanın padişahlığının ilk zamanlarında vefat etti.
Eyyub Sultan Türbesi civarındaki kabristana defnedildi.
Baba Yusuf Sivrihisari, İslam dininin emirlerine uymak, yasaklarından kaçmak hususunda çok dikkatli
davranırdı. İnsanlara vaz ve nasihat ederdi. Sözleri çok tesirliydi.
BABAİLİK;
On üçüncü yüzyılda Anadolu'da Baba Resul ve onun adamlarından Baba İshak tarafından Selçuklu
Devletine karşı başlatılan siyasi isyanlar.
Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad 1237'de vefat edince, yerine İkinci Gıyaseddin
Keyhüsrev geçti. Fakat, babası gibi dirayetli olamayınca, Moğol istilasından kaçarak Anadolu'ya gelen
göçebe Türkmenler, bölgede büyük bir karışıklığın çıkmasına yol açtılar. Bu fırsattan istifade etmesini
bilen Baba Resul adında birisi, Sultan'ın zalim olduğunu, Allah yolundan ayrıldığını, kendisinin bu
zalim ve yolsuzluklara son vermek üzere Allah tarafından peygamber olarak vazifelendirildiğini
söyleyerek halkı isyana teşvik etti. Adamlarından Kefersutlu bir Yahudi olan Baba İshak'ı da
Türkmenleri isyana teşvik için Güneydoğu Anadolu'ya gönderdi. Baba İshak'ın Müslüman ve zahid
olarak kendisini göstermesi, cahil halkı aldattı. Batıniliğe ait sapık fikirlerini Türkmenler arasında yaydı.
Amasya dolaylarında geleceği beklenen peygamberin çıktığını söyleyerek halkı isyana teşvik etti.
Baba İshak ve taraftarları geçtiği yerleri yağma ve talan ederek, Amasya'ya ulaştılar.
Sultan İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev, Mübarizüddin Armağan Şahı Amasya valiliğine tayin etti ve isyanı
bastırmakla vazifelendirdi. Mübarizüddin Armağan Şah, Baba Resul'ü yakalatarak idam ettirdi. Karşı
harekete geçen Baba İshak ve taraftarları ise, Mübarizüddin Armağan Şahı şehid ettiler. Baba
Resul'ün ölmediğine, göklere çıkıp meleklerin yardımını getireceğine inanan Babailer, Konya'ya doğru
yürüdüler. Sultan İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev topladığı altmış bin kişilik orduyu Necmeddin
Behramşah'ın idaresinde Babailer üzerine gönderdi. 1240 sonbaharında Kırşehir yakınlarındaki Malya
Ovasında meydana gelen şiddetli savaşta Baba İshak ve taraftarları mağlub oldu. İsyancıların büyük
bir kısmı kılıçtan geçirildi. Reisleri olan Baba İshak da bu savaşta öldürüldü.
Selçuklu Devletini şiddetli bir şekilde sarsan babailik İsyanının bastırılmasıyla büyük bir fitne önlenmiş
oldu. Daha sonraki zamanlarda bilhassa Türkmenler arasında Babailiğe ait inançların izleri
görülmüşse de yerleşik hayata geçilmesi ve İslam dininin sağlam kaynaklardan öğrenilmesi
neticesinde, bu tesir tamamen kaybolmuştur.
Anadolu Türk tarihi boyunca en geniş ve en büyük ayaklanmalardan biri olan Babai İsyanı, Anadolu
Selçuklu Devleti tarihinde bir dönüm noktası teşkil eder. Bu isyan sebebiyle devletin siyasi, iktisadi ve
ictimai nizamı sarsıldı. O zamana kadar Anadolu Selçuklu Devletine karşı harekete geçemeyen
Moğollar, 1243'te bu zayıf durumdan istifade ederek Anadolu'ya saldırdılar ve Anadolu'yu tamamen
yağmaladılar.
BABBAGE, Charles;
Avrupa'da modern bilgisayarların başlangıç çalışmalarını yapan matematikçi, İngiliz bilim adamı.
1791’de Totnes Devon’da doğdu. Cambridge’de matematik profesörlüğü yaptı ve İngiliz Kraliyet
Astronomi kuruluşunu gerçekleştirenler arasında bulundu. Fakat esas ilgisini hesap makinaları çekmiş
olup, birbirini takib eden tam sayıların karelerini hesaplamak içini Fark Makinası ve daha ileri
matematik işlemler için Analitik Makinayı yapmayı düşündü ise de o zamanın malzeme ve imalat
tekniği yeterli olmadığı için, bu iki makina imal edilemedi.
Avrupa kıtasındaki hesap metodlarının İngiltere’de yaygınlaşmasını sağlamak için kurulan Analitik
Toplum’un iki kurucusundan biridir. Hayat sigortasının yaygın hale gelmesini sağlarken, pekçok çeşitli
mekanik buluşlar yapmıştır. 1832’de yayınlanan Makina ve İmalat Ekonomisi Üzerine adlı kitabında
imalatın verimliliğini incelemekte ve bu hususta genel metodlar vermektedir. 1871’de Londra'da öldü.
BABEK;
Abbasi idaresine karşı isyan eden Azerbaycan taraflarındaki Hurremilerin reisi. Azerbaycan’da doğmuş
olup, doğum tarihi bilinmemektedir.
Mecusi bir ailenin çocuğudur. Mejdek tarafından ortaya konan komünist fikirlerini savunan Hurremiye
fırkasının reisi oldu. 816 yılında Bizanslıların kışkırtması ile Abbasi Devleti’ne isyan etti.
Bizanslılarla harp halinde olan Halife Me’mun, Babek ile meşgul olamadı. Bunu fırsat bilen Babek,
Abbasi Halifesi Me’mun’a düşman olan Ermenileri de toplayarak Azerbaycan’a hakim oldu. Böylece
Abbasi Devletinin en önemli meselesi haline gelen Babek isyanı Halife Me’mun’un vefatından (833)
sonra yerine geçen Mu’tasım zamanında da olmak üzere 20 sene sürdü. Babek’in nüfuzu Fars ve
İsfehan şehirlerine kadar yayıldı. Halife Mu’tasım, meşhur Türk komutan Afşin’i, Babek isyanını
bastırmakla vazifelendirdi. Afşin, Hurremiler ile iki yıl savaştı. Nihayet 836’da el-Bazz’da Babek ve
taraftarlarını büyük bir bozguna uğrattı. Babek yakalanarak Samarra’ya getirildi ve idam edildi 838 (H.
222).
Babekiyye veya Hurremiye diye bilinen bu fırkanın temel görüşleri Mecusiliğin kurucusu Mejdek’in
fikirlerinin aynısıdır.
Tenasühe (ruhların nakli) ve Babek’in peygamber hatta ilah olduğuna inananları vardı. Bütün haramları
mübah sayarlar. Kadın erkek içkili eğlenceler tertip ederek, her şey herkesin malıdır, zevceleri
değiştirmek helaldir, herkesin malları ve yaşayışları eşittir, şahsi tasarruf yoktur, bütün insanlar eşit ve
her şeyde ortaktırlar, zenginler mallarını fakirlere vermelidir, derlerdi.
Büyük servetler biriktiren Babek, El-Bazz şehrinde pekçok kadın ile içki ve çalgı alemleri yapardı. Çok
zalim olup, yirmi senede öldürdüğü Müslüman sayısı iki yüz elli bini aşmıştır.
BABIALİ;
Alm. Hohe Pforte, Fr. Sublime-Porte, İng. Sublime Porte. Osmanlı Devletinin son döneminde
sadrazamlık makamına ve hükümete verilen ad. Babıali "yüce kapı" manasına gelmektedir.
Osmanlılarda "kapı" kelimesinin yanısıra aynı anlama gelen Farsça "der" ve Arapça "bab" kelimeleri
"padişah ve sadrazam sarayı, devlet ve hükümet dairesi" manasında kullanılmıştır. İslam ve Türk
tarihinde birliğin ve kuvvetin temsilcisi olarak kabul edilen devletin ve hükümetin merkezleri yüksek ve
yüce olarak bilinmiş, dolayısıyla buralara aynı manada olmak üzere Dergah, Bab-ı Saray,
El-Bab-üs-Sultaniye, Bab-ı Hümayun, Bab-ı Ali, Bab-ı Asafi ve Paşa Kapısı gibi isimler verilmiştir.
Osmanlılarda İstanbul başkent oluncaya kadar devletin bütün işleri padişah saraylarında görülürdü.
Padişahın başkanlığında devletin ve halkın işlerine "divan" denilen bir mecliste bakılırdı. Divan
Osmanlıların ilk kuruluşundan beri vardı. Fatih Sultan Mehmed, çıkardığı Kanunname'yle bunu
esaslara bağladı. Önceleri padişahlar divana başkanlık ederken bu görev sadrazamlara geçti. Ancak
mühim kararlar alınacağı zaman yine padişahlar divana katılır ve başkanlık yaparlardı. Bu durum 17.
yüzyılın ikinci yarısına kadar devam etmiştir.
Sadrazam başkanlığındaki teşkilata önceleri Vezir Kapısı, Bab-ı Asafi ve Paşa Kapısı gibi isimler
verilmiş 18. yüzyılın sonlarında ise Babıali denilmeye başlanmıştır. Paşa Kapısı sadrazamın oturduğu
yere göre İstanbul'un çeşitli semtlerine taşınmıştır. Genellikle Mahmudpaşa, Gedikpaşa, Atmeydanı,