SEÇKİN UZMAN VE PROFESYONEL ÖĞRETMENLER

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam39
Toplam Ziyaret65353

Ç HARFİ

yeni Türk alfâbesinin dördüncü harfi. Ana seslerden olduğu için Yenisey Orhun alfâbesinde “Ÿ” işâreti
ile karşılanmıştır. Eski ve yeni Türk lehçelerinde başta, ortada, sonda kullanılır. Ancak iki ünlü yâni
sesli harf arasında sedalaşarak, ağaç- ağacı; aç-acıkmak vs. gibi kelimelerde görüldüğü üzere “c”
olarak söylenir. Zâten Türkçedeki bütün “c”ler, Türkçe olmayan kelimeler hâriç, “Ç” sesinden
gelmişlerdir. Bu ses Arapçada bulunmaz.
ÇAÇABALIĞI (Clupea sprattus);
Alm. Sprott (m), Fr. Sprat (m), İng. Sprat. Familyası: Hamsigiller (Clupeidae). Yaşadığı yerler:
Avrupa denizleri ile Karadeniz’de, Özellikleri: 15 cm kadar uzunlukta olup, hamsiye çok benzer.
Ömrü: 15 yıl kadar. Çeşitleri: Akdeniz ve Baltık Denizinde yaşayanlar alt tür kabûl edilir.
Hamsigiller âilesinden ringa ve hamsiye çok benzeyen kemikli bir balık. 13-17 cm boyunda mâvimtrak
ile gümüşî renkte olup, Avrupa denizlerinde kalabalık sürüler hâlinde dolaşır. Bizde Karadeniz’de
boldur. Sığ yerlerde ringa balığı yavruları ile dolaşır, yaşayış ve avlanışı hamsiye benzer. Su
yüzeyinde hareket eden küçük hayvan ve bitkisel besinlerle beslenir. Yumurtaları denizde yüzer. Karın
yüzgeçleri ile sırt yüzgeçlerinin aynı hizâda ve karın pullarının testere gibi dişli ve sert oluşu tipik
özelliğidir. Hamsi ve ringa balığına çok benzerse de, boyu ringanın yarısı kadardır.
Kışın yağlı olup tâze yenir. Biraz bayatlayınca eti acımsı bir tat alır. Fazla ekonomik bir değeri yoktur.
Avrupa ülkelerinde konserve ve salamurası yapılmasına rağmen, bizde eti pek makbul değildir. Türk
sularındakilere “Acı çaça” da denir. Bâzı balıkçılar çaçayı hamsi diye satarlar.
ÇAD
DEVLETİN ADI ................................................ Çad Cumhûriyeti
BAŞŞEHRİ ..................................................................Fort-Lamy
NÜFÛSU ...................................................................... 5.823.000
YÜZÖLÇÜMÜ ...................................................... 1.284.000 km2
RESMÎ DÎLİ ..........................Fransızca, yerli dili, Sara ve Arapça
DÎNİ ..................................................İslâmiyet, Katolik, Putperest
Afrika’nın kuzey ortasında denizlerden uzak bir devlet. Doğusunda Sudan, kuzeyde Libya, batısında
Nijer, Nijerya, Kamerun, güneyinde Orta Afrika Cumhûriyeti yer alır.
Târihi
Çad’ın ilk târihi ve kavimleri hakkında elde yeterli yazılı belge yoktur. Bulunan arkeolojik kalıntılardan
anlaşıldığına göre Çad, 4. asırda önemli bir ticâret merkeziydi. Yedinci asırda bölgede Sao kabîleleri
hâkimiyet kurmuşlar ve bronz ve seramik sanatlarında çok ileri gitmişlerdi. Meşhur Arap târihçilerinden
Bekrî, 11. asırda Çad’da bir Berberî Devleti kuran Kanemlilerin hüküm sürdüğünü bildirmektedir. Üç
asır kadar Kanemliler hegomonyalalarını sürdürdüler. On altıncı asırda Bornu Devleti Kanem’i fethetti
ve siyâsî birliği temin ederek Kuzey Afrika ve Nil havzasında bulunanlarla ilişkiler kurdular. Bornu
Devleti 1550’lerden îtibâren kısa aralıklarla Osmanlı Devletine tâbi oldu. Bornu hâkimiyeti, bölge
Fransızların eline geçinceye kadar devâm etti. İkinci Dünyâ Savaşında Fransa’nın Almanlara karşı
Afrika’daki stratejik bakımdan en önemli sömürgesiydi. 11 Ağustos 1960 târihinde bağımsızlıklarını
kazanarak bir cumhûriyet idâresi kurdular.
Bağımsızlığın ardından ülkenin güneybatısındaki hıristiyan zenciler ile Müslümanlar arasında
mücâdeleler başladı. Devlet başkanlığına seçilen François Tombalbaye, 1961 senesi Martında
iktidardaki Çad İlerleme Partisi (PTT) ile muhâlefetteki Afrika Ulusal Partisinin (PNA), Çad’ın ilerlemesi
için Birlik adıyla tek bir partide birleşmesini sağladı. 1963’te eski PNA yöneticilerinin tutuklanması ile
sâdece iktidar partisinin adayları seçime girebildi. Böylece tek partili bir devlet şekli meydana getirildi.
Bu arada yönetimi devirmek ve ülkedeki Fransız nüfûsuna son vermek için Çad Ulusal Kurtuluş
Cephesi ile Çad Ulusal Cephesi gerilla faaliyetlerine başladılar.
Tombalbaye 1975’te askerî bir darbe ile görevden uzaklaştırılarak öldürüldü. Yerine Tuğgeneral Felix
Malloum geçti. 1977’de Aozovu şeridini işgâl eden Libya, iki sene sonra Çad içlerine girdi ise de geri
çekilmek mecburiyetinde kaldı. Libya’nın desteğini sağlayan Halk Silahlı Kuvvetleri lideri Goukouni
Oueddei devlet başkanlığını îlân etti. Ardından kurulan Geçici Ulusal Birlik Hükümeti 1982 senesinde
Hissen Habré yönetimindeki Kuzey Silahlı Kuvvetleri tarafından devrildi. Hissen Habré 1990 senesi
Aralık ayına kadar iktidarda kaldı. Bu târihte yapılan bir darbe ile devlet başkanı İdriss Deby oldu. Ekim
1991’de Deby’e karşı Habré yanlıları tarafından başarasız darbe yapıldı. Ülkede hâlen iç karışıklık
devam etmekte olup, tam bir huzur sağlanmış değildir.
Fizikî Yapı
Çad Gölünden sonra yavaş bir eğimle yükselen sığ bir havza görünümünde olan Çad’ın kuzey kısmı
çöllerle kaplıdır. Çad Gölünün havzası dağlarla çevrilidir. Bu dağların en yüksek noktası Tibesti Mesifi
(3415 m)dir. Ülkenin kuzeydoğusunda Ennedi Platosunun kumtaşı tepeleri, doğusunda Ouaddai dağlık
bölgesi, güneyinde ise Oubangui Platosu yer alır.
Çad Gölü: Çad Cumhûriyeti sınırları içinde yer alan bataklık bir göldür. Ülkenin batısında Nijer, Nijerya
ve Kamerun sınırına yakın bir yerdedir. Gölün alanı 25.600 km2dir. Gölün kuzey batı kısmı girintili
çıkıntılı bir görünümdedir. Kuzeydoğusu kumlarla örtülü olup, oldukça güzel manzaralı yerleşmeye
uygun bir saha hâlindedir. Gölün kuzeydoğusunda bulunan Kanem bölgesinde su sığırları
yetiştirilmektedir. Gölün güneyinde, Şari Nehrinin havzası bulunmaktadır. Bu havza sık bir orman
hâlindedir.
Göl suyu, çok az tuzludur. Bu sebepten göl etrâfındaki çöküntüler kurutularak kazanılan arâzide verimli
mısır ve buğday zirâati yapılmaktadır. Gölün kıyısındaki çöküntülerde biriken tuz, kıyılarda oturanlar
tarafından işlenilmektedir. Çad Gölünde önemli miktarda su ürünleri bulunmaktadır. Fakat buradaki
balıklar, kâfi miktarda avlanılmadığından, balıklarda dejenerasyon (yozlaşma) görülmektedir. Çad
Gölü, bataklığı çok olan bir göldür. Ortalama derinliği 2 metreyi geçmez. Dışarıya hiç bir akıntısı
olmadığı gibi beslenmesi de çok azdır. Bu sebeple gölün suyu her geçen sene azalmaktadır. Yüz
seneyi aşkın bir zaman önce göl kıyısında kurulan bir balıkçı kasabası bugün gölden 32 km uzakta
kalmıştır. Gölle ilgili halk arasında pekçok hikâye ve efsâne vardır. Üzerinde yerlilerce papirüs cinsi bir
çeşit ottan yapılmış Kadeye adlı sandallarla balık avcılığı yapılmaktadır. Eskiden sivri sineklerle dolu
olarak bilinen bu gölde dünyânın en çok balık çeşidi bulunur. Üzerinde adacıklar da vardır. Ülkenin
güneyinden gelen Şari ve onun önemli kolu olan Lagona suları Çad Gölüne dökülür.
İklim
Çad’da, enlem farkı yüzünden değişik iklim özellikleri görülür. Güney bölgesinde tropik iklim hakim
olup, mayıs-ekim arasında düşen yağış miktarı 800-1200 mm arasındadır. Orta kesimde yarı kurak bir
iklim hakimdir. Yıllık yağış miktarı 300-800 mm arasındadır. Kuzeyde ise az yağışlı sıcak bir iklim
hüküm sürer. Yıllık sıcaklık ortalaması, 12°C ile 50°C arasında değişir.
Tabiî Kaynakları
Ülkedeki bitki örtüsü iklim kuşaklarına göre değişiklik gösterir. Güneyde fundalıklar ve seyrek olarak
yaprak dökmeyen ağaçlar vardır. Orta kuşakta Savanlar, Cablar ve bozkır bitkileri yer alır. Kuzey
bölgesinde ise yer yer olan vahalarda hurmalıklar mevcuttur. Orta ve güney kesimde yaşayan fil,
arslan, bufolo ve leoparlar hem turist, hem de avcıları çeker.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Çad, Afrika’nın ortasında oldukça stratejik bir konuma sâhiptir. Kuzeydeki İslâmî bölgeden güneydeki
siyah Afrikaya bir geçiş bölgesi olarak görülür. Günümüzde 5 milyonu aşan nüfûsu, 11 ana ırk grubuna
ve pekçok alt gruba ayrılmıştır. Şari Nehri kabaca, kuzeydeki Müslüman olan berber siyahları
güneydeki sahra siyahlarından ayırır. Kuzeydeki Müslüman olan grup; hayvancılık yapan Araplar,
Sudan sınırına yakın ve çiftçi olan Wadaian ve çöldeki Touboulardan müteşekkildir. Buna karşılık
güneyde bulunan en büyük grup olan Saralar çiftçilik yaparlar. Daha çok kırsal bölgelerde yaşayan
halkın sâdece % 5’i şehirlerde yaşar. Başşehri Fort-Lamy’nin nüfûsu ancak 200.000’in üzerindedir.
Yedinci asırda İslâmiyet buraya gelmiş ve bu dînin ırk, renk ayırımı gözetmemesi ülkede hızla
yayılmasına sebeb olmuştur. Bugün en yaygın dindir. Halkın ancak % 5’i Hıristiyandır. Resmî dili
Fransızca olmakla birlikte, Arapçaya dayanan lehçeler, bilhassa Turku kuzeyde yaygındır. Eğitim
sistemi Fransa’ya benzer. Ancak yetişkin nüfûsun % 5’lik bir kısmı okur yazardır.
Ekonomi
Ülke ekonomisi tarıma dayalıdır. Ülkede önemli miktarda darı yetiştirilir. Fıstık, hurma ve pirinç önemli
ürünleri arasındadır. Pamuk, ihrâcâtın % 80’ini, fıstık ise geri kalanını teşkil eder.
Hayvancılık çöl ve stepte en önemli faaliyettir. Yaklaşık 4 milyon sığır, 4 milyon keçi ve koyun ve
500.000 eşek ve at ve 250.000 deve beslenir. Göl ve nehirlerde ortalama olarak 100.000 ton balık
tutulur.
Îmâlât sanâyisinde; deri, tekstil, şeker, radyo, bisiklet ve ayakkabı önemli bir yer tutar. Ülkenin
ödemeler dengesindeki açık en çok ticâret yaptığı ülke olan Fransa tarafından karşılanır. Fransa,
Çad’ın pamuğunu piyasa üstü bir fiyatla alır. Önemli ithâlât malları motorlu araçlar, makina ve petrol
ürünleridir.
Çad aynı zamanda dünyânın en bol ve en çok çeşitli kelebeleklerine sâhib ülke olarak tanınmaktadır.
Dünyânın hemen her yerinden gelen kelebek kolleksiyoncuları her zaman için o güne kadar bulup
göremedikleri çeşitlerle ülkelerine dönmektedirler. Bunun için yabancı ülkeler Çad’a “Turizm gelirini
kelebek kanatları ile kazanan ülke” adını vermişlerdir.
Ulaşım: Çad’da ulaşım hizmetleri çok sınırlıdır. Karayollarının ancak % 1’i asfaltlanmıştır. Ülkede
demiryolu yoktur. Büyük uçakların inmesine uygun N’Djamena havaalanı dışında 40 kadar küçük
havalanı vardır. Hava ulaşımı ekonomik açıdan önemli rol oynar.
ÇADIR;
Alm. Zelt (n), Fr. Tente (f), pavillon (m), İng. tent, pavilion. Açık havada kurulup, sökülebilen ve
kolayca taşınabilen dokumadan, keçe, bez, deri ve çuldan yapılan seyyâr mesken, barınak.
Göçebe hayâtı sürdüren kavimler ve görevleri icabı sık sık yer değiştiren gezici ekipler tarafından
kullanıldığı gibi, yaz tatillerinde dinlenme yeri olarak da kullanılır. Savaş ve tatbikatlarda askerlerin,
zelzele, su baskını, yangın gibi tabiî âfetler sonunda evsiz kalanların ilk barınakları çadırlardır. Çadırlar
çok eski zamanlardan beri insanların içinde hayat sürdüğü meskenler olmuştur. Bugün bile çoğu
kabîle ve kavimler tarafından çadır mesken olarak kullanılmaktadır.
Çadırlar yapıları bakımından sekiz çeşittir: 1) Basit konik çadırlar olup, Kuzey Asya ve Kuzey
Amerika’da yaygındır. 2) Kubbeli konik çadırlara Japonlarda, 3) Geçitli konik çadırlara Eskimolarda, 4)
Çok köşeli çadırlara Tibet kabîlelerinde, 5) Çift konik şekilli çadırlara Sibirya halkında, 6) Kubbesi
dâireli çadırlara göçebe hayâtı sürdüren Moğol ve Türklerde, 7) Yanları açık çadırlara Güney
Amerika’da, 8) Kubbe şeklindeki çadırlara Doğu Afrika’da ve Kuzey Amerika’da rastlanılır.
Eski Türkler kullandıkları çadırlara ayrı ayrı isimler vermişlerdir. Hükümdarlara ve diğer devlet
büyüklerine mahsus, geniş ve yüksek etekli bâzan dört, bâzan yedi direkli, çok kere üç kat kumaştan
yapılmış büyük çadırların adı “otak”tır. Hâkanların askerî karargâh olarak kullandıkları çadırlara “orda”
denilir. Beyaz kumaştan yapılmış büyük çadırlar “ağban ev”, renkli kumaştan yapılmış olan ise “alaban
ev”dir. Birkaç direkli, uzun bölüntülü çadırlara “oba”, gölgelenmek için gündüzleri kullanılan çadıra da
“günlük” ismi verilmiştir. Yuvarlak ve tavanları kubbeli çadırlara “yurt”, pencerelerine “tünlük” denir.
Develerin konulduğu çadırlara da “kaytaban” denilmiştir.
Bugün için Türkiye’de çadırlarda Türkmenlerin yörük aşîretleri ve doğudaki bâzı âileler hayat
sürmektedir. Bunların çadırları dört köşeli, direkli veya yuvarlak kubbelidir.
Türk kabîlelerinde eskiden olduğu gibi bugün için dahi en yaygın olanı “yurt” denilen yuvarlak ve tavanı
kubbeli olan çadırlardır. Bu çadırların etraf duvarlarına “kerege” veya “kanat” denir. Kerege birbirine
uygun olan yerlerinden ince kayışlarla bağlanmış çubuklardan yapılmıştır. Kerege toplanınca bir demet
hâlinde birbiri üstüne gelir. Hayvanlarla rahatça taşınabilir. Çadırlar kurulacağı zaman, demet hâlinde
olan kısımlar yanyana getirilir. Ucu iki metre uzaklıktaki kazıklara tutturulmuş olan ipler çadırların bu
kısımlarına bağlanınca birkaç metre çapında bir kafes meydana gelir. Kafesin yüksekliği 2-3 metredir.
Güneşin doğduğu yöne bir kapı çerçevesi konur. Çadırların tepesinde hava ve ışık almak üzere
yuvarlak bir delik vardır. Bu delikten yanan ateşin dumanı dışarıya çıkar. Ancak yağmurlu havalarda bu
delik bir deri kapak ile kapatılır. Giriş kapısına “eşik” ismi de verilir. Eşik üstüne bağlanan örtü kötü
hava şartlarında bu kapının kapatılmasında kullanılır. Çadırlarda her malzemenin kendine mahsus yeri
olduğu gibi, ortasında soğuk havalarda ateş yakmak için bir de korluk vardır. Kapının hemen
karşısında sandıklar, bohçalar, koymak için yer bulunur. Bu eşyâların üstünde halılar asılıdır.
Kapının hemen sağ tarafında içinde yemek kapları bulunan, at derisinden yapılmış bir tulum ve hemen
bunun yanında, meyvelerin çürümemesi ve yağın, etin bozulmaması için bir de kiler vardır. Çadır
sâhibinin de yatağı kapının hemen sağındadır. Yatağın yanındaki kazıkta ev sâhibinin giyim kuşamı ve
av âletleri ile silahı asılıdır.
Türk çadırlarının yapılışı bakımından geleneği, örf ve âdeti, kültürü ihtivâ eden özellikleri dikkati çeker.
ÇAĞATAY HANLIĞI;
Çağatay ülkesi olarak da anılan Batı ve Doğu Türkistan ile Mâverâünnehr topraklarında Çağatay
Hanın kurduğu devlet.
Çağatay, Cengiz Hanın eşi Börte Uçin’den olma ikinci oğludur. Cengiz Kânunu’nu en iyi bilen ve
tatbik edendir. Diğer kardeşleri ile birlikte babasının Çin, Harizm seferlerine katılıp, Çin, Afganistan ve
Hindistan’a gitti. Cengiz Han 1227 senesinde ölünce yerine kardeşi Ögedey hükümdâr oldu.
Çağatay ise, babasının ölümünden sonra savaşlara katılmadı. Uygur ülkesi ile Semerkant, Buhârâ
arasındaki ülke onun hâkimiyeti altındaydı. Moğol Kânunu’nu iyi bildiği için, Moğollar arasında îtibârı
fazlaydı. İslâmiyete düşman olup, Müslümanları sevmezdi. İslâmî usûlde hayvan kesmeyi ve gusl
abdesti almayı yasaklamıştı. Kardeşi Ögedey’in ölümünden sonra hastalandı. Doktorlar hastalığına
çâre bulamayınca, Moğol âdeti gereğince 1241’de îdâm edildi.
Çağatay’ın ölümünden sonra sırasıyla Mütegenimoğlu Kara Hülâgü ve Kağan Göyük (1246-1248) ve
daha sonra da Çağatay’ın oğullarından Yişü Müngke başa geçti. 1251 senesinde karışıklıklar çıktı.
Batıda Batu Kağan, kendi adına para bastırarak Müngke’nin iktidârını böldü.
Yişü Müngke’nin 1259’da ölmesinden sonra, Çağatay’ın torunu Algu, iktidâr mücâdelesinden
faydalanarak Afganistan ve Harizm’e hâkim oldu. Saltanatını daha da kuvvetlendirerek Arık Baka’yı
yenince, Orta Asya’nın tek hâkimi oldu. Algu’nun 1266’da ölmesiyle Ögedey’in oğullarından Kaydu
kağan olup, 1301 yılına kadar Çağatayları idâre etti. Ölümüyle önce oğlu Çopar, daha sonra 1307
senesinde de Barak Hanın oğlu Duva başa geçti.
Duva, Çağatay Hanlığının gerçek kurucusu kabul edilmektedir. Yerine oğlu Kebek hükümdâr oldu.
Bunun zamânında ilk Çağatay parası basıldı. 1326’da kardeşi Tarmişirin başa geçti. Bu hükümdâr
İslâm dînini kabul ederek Alâeddîn adını aldı. Doğuda Cengiz Kânunu’na bağlı olan Çağataylar,
Alâeddîn’e karşı ayaklandılarsa da İslâmiyetin Çağatay ülkesinde yerleşmesini engelleyemediler.
Zâten güç dengesi de Türklerin tarafına kaydığından, Çağatay soyu müessiriyetini gittikçe kaybetti.
Alâeddîn Hanın ölümünden sonra 1370 târihine kadar Türk Beyleri Çağatay prenslerini kukla hâline
getirdi. Timur Han zamânında bâzı Çağatay prenslikleri varsa da, 16. yüzyılda Özbekler tarafından
bunlar da Mâverâünnehr’den atılmışlardır.
Çağatay Hanlığı Hânedânını bâzı araştırmacılar Türk olarak göstermekteyseler de, Cengiz Hanın
Moğol soyundan geldiğini bütün kaynaklar yazmaktadır. Çağatay ve sonraki idârecileri de Cengiz’in
torunlarıdır. Böyle olmasına rağmen şu bir gerçektir ki, ülkede Türk nüfûsu bulunmaktaydı. Ülke daha
sonra da Türk hâkimiyetine girip Türkleştiği gibi, İslâm dîni de yayılmıştır.
Çağatay dili ve edebiyâtı: Çağatay’ın adına nisbetle verilmiş, Ali Şir Nevâî (1441-1501) ile onu takib
eden Asya şâirlerinin kullandıkları edebî Türk lehçesine ve bu dille yazılmış eserlere Çağatay adı
verilmektedir. Eski ve yeni doğulu batılı dil bilginleri Çağatayca kelimesini kullanmaktadır. Çağatayca;
Çağatay, İlhanlı ve Altınordu devletlerinin ilim çevrelerinde 13 ve 14. yızyıllarda gelişerek, 20. yüzyılda
Özbek edebiyâtının meydana gelmesine kadar devâm eden Doğu Türkçesidir. (Bkz. Türk Edebiyâtı)
ÇAĞATAY TÜRKÇESİ EDEBİYÂTI (Bkz. Türk Edebiyâtı)
ÇAĞLAYAN;
Alm. Kaskade (f), kleinerer Wasserfall (m), Fr. Chute d’eau, Cascade (f), İng. Waterfall, Cascade.
Coşkun bir hâlde yüksek bir yerden dökülen su kütlesi. Şelâle olarak da bilinir. Çağlayanlar çok büyük
aşındırma gücüne sâhiptir. Bu özelliği, suyun düşme yüksekliğine, düşen suyun hacmine, düştüğü
kayalığın yapısına ve diğer sebeplere bağlıdır. Çağlayanların yüzey şekillerinin kalıcı olmaması diğer
bir özelliğidir.
Çağlayanlar genel olarak üç değişik arâzi yapısına sâhip bölgelerde toplanmıştır. Bunlar yüksek
platoların kıyı kesimleri ve buraları kesen büyük çatlak hatları, karaların iç bölümlerinde yer alan
kristalli kayalar ile kıyı bölgelerinde yer alan zayıf tortul kayalıklar arasında uzananlar ve buzulların
etkisinde kalmış yüksek dağlık bölgelerdir.
Çağlayanlar, meydana geliş sürelerine bakılarak üç ana grupta toplanır: İlki, akarsu yataklarının
kırılma, buzullaşma veya başka sebeplerle değişikliğe uğraması yüzünden; ikincisi, farklı aşınma
süresi sonunda; üçüncüsü ise akarsu yatağının meydana gelmesi sırasında olan çağlayanlardır.
Türkiye’nin başlıca çağlayanları; Tortum, Gürlivek, Sızır, Bünyan, Defne ve Düden’dir.
DÜNYADAKİ ÖNEMLİ ÇAĞLAYANLAR
Adı Ülke Irmak Yükseklik (m)
Angel (Churún merú).................. Venezuela ................Churún .......................... 979
Tugela ........................................ Güney Afrika ............Tugela ............................ 948
Mitarazi ...................................... Zimbabve ..................Inyangombe .................. 762
Yosemite .................................... ABD ..........................Yosemite ........................ 739
Cuquenan .................................. Venezuela ................Cuquenan ...................... 610
Sutherland .................................. Yeni Zelanda ............Arthur ............................ 580
Kile ............................................ Norveç ......................(-) .................................. 561
Kahiwa........................................ ABD ..........................(-) .................................. 533
Mardal (Doğu) ............................ Norveç ......................Eikesdal ........................ 517
Takakkaw .................................. Kanada......................Yoho .............................. 503
Ribbon ........................................ ABD ..........................Ribbon............................ 491
Kral George-VI .......................... Guyana ....................Utshi .............................. 488
Woolomombi .............................. Avustralya ................Woolomombi .................. 482
Mardal (Batı) .............................. Norveç ......................Eikesdal ........................ 468
Kaliuwaa (Sacred) ...................... ABD ..........................Kalanui Çayı .................. 463
Kalambo .................................... Tanzanya-Zambia ....Kalambo ........................ 427
Gavarnie .................................... Fransa ......................Gave de Pau .................. 422
Giessbach .................................. İsviçre........................Giessbach ...................... 391
Trümmelbach ............................ İsviçre........................Trümmelbach ................ 391
Krimmler .................................... Avusturya ..................Krimmler ........................ 380
Vettis .......................................... Norveç ......................Morkedola ...................... 371
Papalaua .................................... ABD ..........................Kawai Nui Çayı .............. 366
Silver Strand .............................. ABD ..........................Merced .......................... 357
Honokohau ................................ ABD ..........................Honokohau Çayı ............ 341
Lofoi............................................ Zaire..........................Lofoi .............................. 340
Serio .......................................... İtalya ........................Serio .............................. 315
Barron ........................................ Avustralya ................Barron ............................ 300
Belmore ...................................... Avustralya ................Barrengarry Çayı............ 300
Cannabullen .............................. Avustralya ................Cannebullen Çayı .......... 300
Horseshoe .................................. Avustralya ................Govetts Leap Çayı ........ 300
Wallaman .................................. Avustralya ................Stony Çayı...................... 300
Staubbach .................................. İsviçre Lutschine ......Weisse .......................... 290
Pungwe ...................................... Zimbabve ..................Pungwe .......................... 277
Helena ........................................ Yeni Zelanda ............Helena............................ 271
Mollijus ...................................... Norveç ......................Reisenelva .................... 269
Austerkrok .................................. Norveç ......................Torrfjordelva .................. 257
K. Edward-VII ............................ Guyana ....................Semang.......................... 256
Jog (Garsoppa) .......................... Hindistan ..................Sharavati........................ 253
Kaieteur ...................................... Guyana ....................Potaro ............................ 251
Waipio ........................................ ABD ..........................Kekee Çayı .................... 244
Tully............................................ Avustralya ................Tully .............................. 240
Feigum ...................................... Norveç ......................Feigumelvi...................... 218
Fairy .......................................... ABD ..........................Fairy .............................. 213
Fossa.......................................... Norveç ......................Ullo ................................ 210
Feather ...................................... ABD ..........................Fall ................................ 195
Aurstapet .................................. Norveç ......................Aura .............................. 193
Maletsunyane (Semon Kong) .... Lesotho ....................Maletsunyane ................ 192
Sakaika ...................................... Guyana ....................(-) .................................. 192
Reichenbach .............................. İsviçre........................Reichenbach .................. 190
Bridalveil .................................... ABD ..........................Bridalveil ........................ 189
Guaira (Sete Quedas) ................ Brezilya ....................Parana .......................... 114
Victoria ...................................... Zambia-Zimbabve ....Zambezi ........................ 108
Kaveri ........................................ Hindistan ..................Kaveri .............................. 98
Paulo Afonso .............................. Brezilya ....................Sao Francisco .................. 84
Iguaçu ........................................ Arjantin-Brezilya........Iguaçu-Parana ................ 82
Churchill (Büyük) ........................ Kanada......................Churchill (Hamilton) ........ 75
Niagara (Horseshoe) .................. Kanada-ABD ............Niagara ............................ 49
Detti ............................................ İzlanda ......................Jokulsa ............................ 44
Ren ............................................ İsviçre........................Ren .................................. 24
Khone ........................................ Kampuçya-Laos ........Mekong ............................ 14
Uburupunga................................ Brezilya ....................Parana ............................ 12
ÇAĞRI BEY;
Büyük Selçuklu Devletinin kurucularından. Selçukluların ilk hükümdârı Tuğrul Beyin kardeşidir. 990
yılında doğdu. Künyesi Ebû Süleymân olan Dâvûd Çağrı Bey, Horasan bölgesinin emîri idi. Târihçi
Beyhekî ve Gerdizî onu dâimâ Dâvûd ismiyle zikretmişlerdir. Diğer kaynaklarda da öbür isimleri
geçmektedir.
Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında yer alan meşhur ilim ve irfân bölgesi Mâverâünnehr’de Oğuz
Türklerini etrâfında toplayan Selçuk Beyin vefâtından sonra, ülkenin idâresi oğulları arasında taksim
edilmişti. Büyük bir kısmı oğlu Mikail Beye verilmişti. Yabgu ünvanını taşıyan Mikail Beyin vefâtından
sonra ülkenin idâresi oğulları Dâvûd Çağrı Bey ile Mehmed Tuğrul Beye kaldı. İki kardeş, Karahanlı
Hakanı İsrâil Arslan Yabgu’yu reis tanıyıp, Gaznelilerle olan mücâdelesine katıldılar.
Çağrı Bey, 1016’da Mâverâünnehr’den Bizans ülkeleri üzerine cihâda çıktı. Horasan bölgesine gelerek
oradaki Türkmenleri etrâfına topladı. Buradan Irak-ı Acem bölgesine geçerek Bizans’a bağlı Ermeni
Vaspurakan ve Ani krallıkları ile Âzerbaycan’da muhârebeler yaptı. 1016’dan 1022 senesine kadar altı
yıl boyunca Bizans hududunda Ermeni ve Hıristiyan Gürcü krallıklarıyle savaştı. Birçok muvaffakiyetler
ve ganîmet kazanan Çağrı Bey, tekrar Mâverâünnehr’e döndü. 1025’te Mâverâünnehr’e geçen Sultan
Mahmud Gaznevî, Türkmenlerin ve Selçukluların reisi Arslan Yabgu’yu esir edip Hindistan’a
gönderince, ülke halkının bir kısmı Gaznelilerin tâbiiyeti altına girdi. Bir kısmı ise Tuğrul ve Çağrı
beylere katılarak ordularını güçlendirdiler. Böylece iki kardeş, amcaları Mûsâ Yabgu ile birlikte
Türkmenlerin reisi oldular. Mâverâünnehr bölgesinde râhat ve huzur içinde devleti idâre eden Selçuklu
liderleri, muhâfızları durumundaki Ali Tigin’in 1034’te vefâtı üzerine zor durumda kaldılar. Buhârâ ve
Harezm emirleri tarafından baskı altına alındıklarından, Horasan’a geçmek zorunda kalan Çağrı ve
Tuğrul beyler, Gazneli Sultanı Mes’ûd’un Horasan vâlisine mürâcat ederek sürüleri için Sultan’dan
yaylak ve kışlak istediler. Fakat istekleri kabul edilmediği gibi o bölgeden uzaklaştırmak için üzerlerine
büyük bir ordu gönderildi. Nisa yakınlarında yapılan harbi Selçuklu liderleri Tuğrul ve Çağrı beyler
kazandılar (1035).
Bu muvaffakiyetleri üzerine Gazneli Sultan Mes’ûd, Selçuklu reisleriyle müzâkerelere girişti ve
isteklerini fazlasıyla verdiği gibi, birçok imtiyazlar da tanıdı. Sultan Mes’ûd, Dihkan ve Dihistan
bölgelerini vermesine karşılık, onların Oğuzlara karşı durmalarını şart koştu. Ancak Selçuklular, Oğuz
boylarının akınlarına mâni olamadıklarından bir kere daha Sultan Mes’ûd ile karşı karşıya geldiler.
Sultan’ın gönderdiği büyük bir orduyu da mağlûb ettiler. Hattâ Çağrı Bey, kendisine saldıran Cürcan
vâlisini mağlûb ederek 1037’de Merv şehrini ele geçirdi. Burada “Melikü’l-mülûk” ünvânıyla
hükümdârlığını îlân ederek adına hutbe okuttu. Bunu duyan Gazneli kumandanı Subaşı, taarruz için
aldığı kesin emre uyarak Selçuklular üzerine yürüdü. Serahs civârındaki Talhâb denilen yerde iki gün
süren şiddetli muhârebede Selçuklular bir zafer daha kazandılar (1038) ve Herat şehrini de ele
geçirdiler. Aynı yıl Tuğrul Bey Nişabur’da Büyük Selçuklu Devletinin ilk hükümdârı olarak sultan îlân
edildi. Durumun vehâmetini ve Selçukluların gittikçe kuvvetlendiğini gören Sultan Mes’ûd, büyük bir
orduyla Selçuklular üzerine yürüyerek Cürcan’ı geri aldı. Belh şehrinden geçerek Karahanlılardan Böri
Tigin’in tâbiliğini sağlamak için Mâverâünnehr ülkesine girdi. Ancak Çağrı Beyin üzerine geldiğini
haber alınca, geri döndü ve 1039 yılı Nisanında, Çağrı Beyin kuvvetleriyle Aliâbâd Ovasında yaptığı
muhârebede nisbî bir başarı sağladı. Ancak kesin bir netîceye varmak istediğinden yeniden Çağrı
Beyin üzerine kuvvet sevk etti. Buna karşılık Çağrı Bey, vur-kaç taktiğiyle Gazneli kuvvetlerine ağır
kayıplar verdirdi. Netîcede Selçukluların geleceğini tâyin edecek muhârebe 23 Mayıs 1040’ta
Dandanakan Ovasında Gaznelilere karşı yapıldı. Başkumandanlığını Çağrı Beyin yaptığı harpte,
Selçuklular, parlak bir zafer kazanarak, Gazneli ordusunu perişân ettiler (Bkz. Dandanakan Savaşı).
Sultan Mes’ûd güçlükle canını kurtardı ise de karargâhı ve bütün hazînesi ele geçirildi. Bu başarı
üzerine birçok Türkmen boyları Selçuklulara iltihâk etti.
Dandanakan Savaşından sonra yapılan kurultayda, eski Türk devlet an’anesi gereğince, ülkeyi kendi
aralarında bölüştüler. Buna göre, Tuğrul Bey Irak-ı Acem bölgesi üzerine, Çağrı Bey ise Horasan’ın
kuzey bölgesi ile Gaznelilerin elinde bulunan topraklar üzerinde fütûhât yapacaklardı. Mûsâ Yabgu ise,
Herat ve Sistan bölgesi fütûhâtına memur edildi. Bu plâna göre hareket eden Çağrı Bey, 1040’ta
Belh’e yürüdü ve Sultan Mes’ûd’un oğlu Mevdûd kumandasındaki yardımcı kuvvetleri bozarak şehri
ele geçirdi. Şehrin kumandanı Altun-Tak da Çağrı Beyin emri altına girdi. Belh’ten sonra Cürcan,
Badgis, Hutlan ve Tuharistan şehirlerini de hâkimiyeti altına alan Çağrı Bey, Merv şehrini hükümet
merkezi yaptı. 1044’te Çağrı Beyin hastalanmasını fırsat bilen yeni Gazne Sultanı Mes’ûd’un oğlu
Mevdûd, Belh ve Tuharistan’ı geri almak için ordular sevk etti ise de bu kuvvetler Çağrı Beyin oğlu
Alparslan tarafından mağlûb edildiler. Bir müddet sonra sıhhatı düzelen Çağrı Bey, Tirmüz şehrini de
ele geçirdi. Belh, Tuharistan ve diğer bâzı şehirleri oğlu Alparslan’a vererek Gaznelilerle mücâdeleye
memur eden Çağrı Bey, diğer oğullarını da ayrı yerlerde vazîfelendirdi.
Büveyhoğulları hükümdarı Ebû Kalicar’ın 1048’de vefâtı üzerine Çağrı Bey, oğullarından Kavurt Beyi
büyük bir ordu ile Büveyhoğulları üzerine sevk etti ve nihâyet 1055’te bütün Kirman bölgesi
Selçukluların eline geçti. 1056’da Sistan bölgesi de Selçukluların hâkimiyetine girdi ve o bölge Mûsâ
Yabgu’nun idâresine verildi.
Çağrı Bey, her zaman kardeşi Tuğrul Beye yardımcı oldu. Tuğrul Beye isyân edip saltanat dâvâsına
kalkışan İbrâhim Yınal’a karşı, oğulları Alparslan ile Kavurt’u sevk edip isyânı bastırması son yardımı
oldu. Bu hâdiseden sonra rahatsızlanan Çağrı Bey, 70 yaşında olduğu hâlde, nice İslâm âlim ve
velîlerinin yetiştiği Serahs şehrinde vefât etti (1060). Orada defnedilen Çağrı Beyin, oğlu ve veliahtı
Horasan Hâkimi Sultan Alparslan ile Kirman Hâkimi Ahmed Kavurt ve Âzerbaycan vâlisi Yakuti’den
başka Osman, Behramşah ve Süleyman adında oğulları vardı. Onlar ülkenin muhtelif yerlerinde
devlete ve İslâmiyete hizmet ettiler. Çağrı Beyin dört de kızı vardı.
Dâvûd Çağrı Bey, kardeşi Tuğrul Bey ile birlikte bütün İran ve yakındoğu ülkesini fethetmiş, Türkleri
fâtih bir millet olarak bir araya toplamak ve Anadolu kapılarının tam anlamıyla İslâmiyete açılmasını
sağlamak sûretiyle Türklüğe ve İslâmiyete pek büyük bir hizmet yapmıştır. Büyük Selçuklu Devleti ve
medeniyetinin, daha sonra da Osmanlı Devletinin kurularak, İslâmiyetin ta Viyana kapılarına kadar
ulaşmasına pek sağlam bir zemin hazırlamıştır.
Kaynaklar, Çağrı Beyin çok âdil, halîm, güzel huylu, fazîletli, fevkalâde dindar ve merhâmetli bir
mücâhid olduğunu ittifakla kaydetmektedirler.
ÇAĞRI KUVVETİ;
NATO’ya dâhil bâzı devletlerin deniz kuvvetlerinden kurulu beş gemilik bir birlik. Akdeniz’de NATO’ya
bağlı devletlerin karşılaşacağı âcil ve tehlikeli bir durumda süratle oraya gönderilebilecek bir kuvvettir.
1969 yılında üye devletler arasında kararlaştırılmış ve Nisan 1970’te ilk tatbikâtı yapılmıştır. Bu
kuvvete; Türk, İtalya, ABD, Yunan ve İngiliz savaş gemilerinden birer adet katılır. Senenin belli
zamanlarında bu gemiler Akdeniz’de tatbikâtlar yaparlar. Bu tatbikatlara katılan gemilerin komutanları
sıra ile çağrı kuvvetini sevk ve idâre ederler. Çağrı kuvveti devamlı bir arada bulunmaz; tatbikatlarda
ve tehlikeli durumlarda çağrı üzerine bir araya gelirler, görev bitiminde ayrılırlar.
ÇAKA BEY;
İzmir fâtihi ve Anadolu Selçuklu Devletinin müstakil beyi. Oğuzların Çavuldur boyuna mensup olan
Çaka Bey, Malazgirt Zaferini tâkiben Anadolu’nun fethi işine girişen Selçuklu kuvvetlerinden ayrı olarak
yaptığı savaşların birinde Bizanslılara esir düştü. İmparator Üçüncü N. Botaniates’in dikkatini çekerek
saraya alındı. Burada çok büyük ilgi gördü ve serbestçe hareketlerde bulunmasına izin verildi.
Grekçeyi öğrendi. Bizans deniz kuvvetlerini inceledi. 1081 yılında Bizans tahtına İmparator Aleksi
Komnen geçince hürriyetine kavuştu.
Çaka Bey 1081 yılında elindeki kuvvetlerle İzmir’i kuşattı ve Bizanslılardan aldı. İzmir’de beylik kurarak
sınırlarını genişletmek için mücâdeleye başladı. İki üç yıl içinde Urla, Çeşme, Sığacık ve Foça’yı
zaptederek bu kesimdeki geniş sâhil boyunu sınırları içine aldı. Çaka Beyin hedefi Ege Denizinde
hâkimiyeti sağlamaktı. Bu sebepten İzmir ve Efes tersânelerinde, bir kısmı yalnız kürekli, diğer kısmı
yelken ve kürekle hareket eden 40 parçadan meydana gelen ilk Türk filosunu kurdu. Filo 1089’da Ege
denizine açıldı. Çaka Beyin komutasındaki bu ilk Türk filosu 1090’da Bizans donanmasını
Koyunadaları açıklarında mağlûb etti.
Çaka Bey, 1091’de yine denize açılarak Sisam ve Rodos adalarını ele geçirdi. Ege’deki hâkimiyeti
tekrar ele geçirmek için Bizans İmparatoru yeni bir donanma hazırlattı. Gönderdiği donanma, Çaka
Bey ile karşılaşmaya cesâret edemeyerek Sakız adasına sığındı. Çaka Bey adayı kuşattı ise de fethe
muvaffak olamadı.
1095 senesinde Çaka Bey, Çanakkale ve Trakya’nın zaptı ve sonra da İstanbul’u fethederek
Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) müjdesine nâil olabilmek için, donanmasının
başında harekete geçti. Edremit dâhil, yolu üzerindeki Bizans merkezlerini zapt ede ede Çanakkale
sınırlarına dayandı. Burada Anadolu Selçuklu Devletinin hükümdârı ve dâmâdı Kılıç Arslan’la buluştu.
Berâberce boğazın en çetin kalesi olan Abidos’u kuşattı. Kale kolaylıkla alındı, ama Çaka Bey de
aldığı yaraların tesirinden kurtulamayarak vefât etti.
Bizans kaynaklarında Çaka Beyin Kılıç Arslan tarafından öldürüldüğü yazılı ise de, sonraki olaylarda
isminin geçmesi bu görüşün doğru olmadığını ortaya koymaktadır.
Çaka Beyin ölümü İslâm mücâhidlerini büyük bir üzüntüye boğdu. Bizanslılar da ziyâdesiyle sevindi.
Ömrü İslâmiyeti yaymak için uğraşmakla geçen Çaka Bey, hayatta bulunduğu müddetçe, Bizans’ın
korkulu rüyâsı olmuştu. Ölümü ile sâhilde kurmuş olduğu beyliği de târihe karıştı.
ÇAKAL (Canis auraus);
Alm. Schakal (m), Fr. Chacal (m), İng. Jackal. Familyası: Köpekgiller (Canidae), Yaşadığı yerler:
Güney Doğu Avrupa, Güney Asya ile Kuzey Afrika’nın bozkırları. Özellikleri: Gececi bir hayvan.Sürü
hâlinde dolaşır ve ulur. Kuş ve kemiricileri avlayarak geçinir. Leş ve meyve de yer. Bâzan kümes
hayvanlarına da saldırır. Ömrü: 10-15 yıl. Çeşitleri: Siyah sırtlı, gri, yanları çizgili, kırmızı çakal en iyi
bilinenleridir.
Köpek cinsinden, ürkek ve vahşî bir hayvan. Kürkü kirli sarı, bâzı çeşitlerinin sırt ve arka kısmı gri ve
siyah, karın kısmı beyazımtraktır. Postu ile kurda, geniş tüylü kuyruğu ile tilkiye benzer.Yerden
yüksekliği 40, boyu 60, kuyruğu 30 santimetredir. Avrupa, Asya ve Afrika’nın açık bozkırlarında sürüler
hâlinde gece avlanır. Nâdir olarak ormanlarda görülür. Kuş, sürüngen ve kemirici memelileri avladığı
gibi, aslan ve kaplan gibi yırtıcı hayvanların av artıkları ile de beslenir. İnsana saldırmaz. Sırtlan gibi
leş yediği ve fâre, sıçan gibi kemiricileri yok ettiğinden faydalı bir hayvandır. Çok aç kaldığı zamanlar
köylere sokularak kümes hayvanlarını yağmaladığından insanlar tarafından sevilmez. Fazla derin
olmayan mezarlardan ölüleri çıkarıp yedikleri de olur. Tabiat ve mizaç olarak sırtlana benzer.
Gündüzleri toprak inlerinde, mağara ve ağaç kovuklarında gizlenir. Güneşin batışı ile faaliyete geçer.
Tepelerin zirvesinde kaba eti üstüne oturarak ürkütücü ve hüzünlü ulumasıyle tanınır.
Dişi, ilkbaharda çiftleşir. 2 ay (60-65 gün) kadar sonra 4-9 yavru doğurur. Yavruların bakımına erkek
de yardımcı olur. Geceleri âile, grup hâlinde avlanmaya çıkar. Bâzan 50-60 başlık gruplar hâlinde de
avlanırlar. Çakalın en büyük düşmanı insandır.
ÇAKALERİĞİ (Prunus spinosa);
Alm. Pflaume, Fr. Prune, İng. Plum. Familyası: Gülgiller (Rosaceae), Türkiye’de yetiştiği yerler:
Marmara, Ege ve Karadeniz bölgesi.
Nisan-mayıs ayları arasında, beyaz renkli çiçekler açan, 1-3 m yüksekliğinde, dikenli bir ağaçcık.
Ormanlarda, çit kenarlarında ve kırlarda tesâdüf edilir. Gövdeleri silindirik, kabuğu koyu gri renkli ve
çok sık dallıdır. Küçük dalların ucu dikenlidir. Çiçekleri beyaz renklidir. Meyveleri sonbahar veya kışa
doğru olgunlaşan mâvimsi siyah renkli, küremsi şekilli ve ekşi lezzetlidir.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısmı, çiçekleri ve kurutulmuş meyveleridir. Çiçekler kuru bir
havada toplanır ve derhal kurutulur. Çiçekleri hafif müleyyin ve kan temizleyicidir. Meyvelerinde
şekerler ve organik asitler vardır.
Çakaleriğinin en fazla istihsal edildiği yerler İzmir’den Isparta’ya kadar olan saha ile Karadeniz Ereğlisi,
Alaplı ve Göynük bölgeleridir. Memleketimizde kullanılışı azdır. Bâzı dağ köylerinde meyvelerinden
erik ezmesi yapılır.
ÇAKI;
Alm. Taschenmesser (n), Fr. Canif (m), İng. Pocket knife, clasp knife. Bir veya birkaç kesici yüzü
gövdesinin içine katlanarak kapanabilen kesici âlet. çakılar çeşitli şekillerde, çeşitli maksatlar için
kullanılırlar. Tırnak çakısı, izci çakısı, komando çakısı, avcı çakısı bunlardan bâzılarıdır.
Özel olarak yapılan düğmesine basılınca göbekten veya yandan ağzı otomatik açılanlar, çakı
çeşitlerinin en makbul olanlarıdır. Fakat, belli büyüklük sınırlarını aşanlar suç âleti hükmüne
girdiklerinden bunları taşımak kânunen suç olur. Bilhassa Anadolu’da köy ve kasabalarda çakı çok
kullanılır. Her zaman ihtiyâç duyulması ayrıca dînimize göre tarak, ayna, iğne, iplik ve çakı taşımanın
Peygamber efendimizin âdetlerinden olması, bu güzel usûlü gelenek hâline getirmiştir.
ÇAKIRKUŞU (Accipiter gentilis);
Alm. Habicht (m), Fr. Acitour (m), İng. Goshawk. Familyası: Kartalgiller (Falconidae), Yaşadığı
yerler: Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika’da sık ağaçlı orman kenarları, dağ ve ovalarda. Özellikleri:
Atmacaların en irisi. Doğan avcıları tarafından, tavşan ve keklik avında kullanılır. Kırmızı gözleri ateş
gibi parıldar. Ömrü: 70-80 yıl. Çeşitleri: Kuzey bölgelerinde yaşayan birçok ırkı vardır.
Kartalgiller âilesinin, kıvrık kısa gagalı, ince uzun, keskin pençeli, gündüz avcı kuşlarından. Sırtı koyu
kahverengi veya gri tüylü, göğsü beyaz ve enine kahverengi çizgilidir. Atmacaların en irisi olup, 55-60
cm boyundadır. Kanat açıklığı 120 cm kadardır. Diğer atmacalar gibi uçları yuvarlanmış geniş kanatları
ve yelpaze gibi açılan uzun kuyruğu sâyesinde ağaçlar arasında rahatça manevralar yaparak avını
tâkip eder. Çok iştahlı ve saldırgandır. Güvercin, ada tavşanı ve sincap gibi hayvanları avlayarak
beslenir. Tavukları kümeslerine kadar kovaladığı olur. Yuvasına yaklaşan insana hırsla saldırır.
Alçaktan uçtuğu için doğan avcıları tarafından tavşan ve keklik avında kullanılır. Bâzı bölgelerde
“çakırdoğan” da denir. Erkekler dişilerden küçüktür.
Yüksek ağaç tepelerinde yuva kurarlar. Yuva içini saç, kıl ve kök püskülleriyle döşerler. Nisan ve
mayısta 3-5 yumurta yumurtlar. Dişi 40 gün kadar (35-42 gün) kuluçkaya yatar, yavrular bir buçuk ay
kadar (36-40 gün) yuvada kalarak anne tarafından beslenir. Genç çakır kuşları açık kahverengi tüylü
ve sarı gözlüdür. Erginlerin kırmızı gözleri ise ateş gibi parıldar. Türkiye’de yaşayanlar kış mevsiminde
Kuzey Afrika ve Hindistan’a göç eder.
ÇAKMAK;
Alm. Feuerzeug (n), Fr. Briquet (m), İng. Lighter. Kibrit bulunmadan önce ateş için kıvılcım çıkaran
çelik âlete verilen ad. Eski çakmaklı tüfeklerde taşa çarpıp kıvılcım çıkarmak sûretiyle barutu
ateşlemede kullanılan âlete de bu ad verilirdi.
Çakmak çakıldığında kıvılcımların tutuşması için ağaçların gövdelerinden alınıp kurutulan, kolayca
tutuşabilen, kav denilen maddeler kullanılırdı. Kav taşın üstüne konulur, sol elin baş ve işâret
parmakları arasında sıkıştırılırdı. Sağ elde tutulan çakmağın taşa vurulması sûretiyle de çıkan
kıvılcımla yanma sağlanırdı. Sonraları kav yerine pamuk ipliğinden fitiller kullanıldı. Çakmak, taş, kav
veya fitil, deriden yapılmış ağzı büzmeli bir kesede muhâfaza edilirdi.
Günümüzde çakmak daha çok sigara yakımında kullanılmaktadır. Ayrıca bütangaz tipi ocakları
tutuşturmak için kullanılan âletlere de çakmak denmektedir. Önceleri benzinli sonraları gazlı olan
çakmaklar yerine manyetolu çakmakların kullanılması yaygınlaşmıştır. Kibrit kutusundan çok küçük ve
zarifleri yapılan çakmaklar çok kullanışlı olmaktadır.
ÇAKŞIR;
ince bir çeşit şalvar. Paçalı güvercin ve diğer kuşların ayaklarında bulunan tüylere de “çakşır” denilir.
Erkekler giydiği gibi kadınlar da giyer. Ekseriyâ çuhadan yapılır ve paçaları dar olur. Kadınların
giydikleri çakşırlar çeşitli kaytanlarla süslenir.
ÇAKŞIROTU (Ferula);
Alm. Weisser Stechapfel (m), Fr. Herbe (f) du diable, İng. White datura. Familyası: Maydanozgiller
(Umbelliferae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Doğu, Orta, Güney ve Güneydoğu Anadolu.
Gövdeleri silindir şeklinde veya köşeli, sarı renkli çiçekler açan yüksek boylu otlar. Yapraklar büyük,
çok parçalı ve parçalar iplik şeklindedir. Çiçekler şemsiye şeklindeki durumlarda toplanmışlardır.
Çoğunluğu Akdeniz bölgesinde yetişen 60 türü vardır. Memleketimizde 17 ferula türü tabiî olarak
yayılış gösterir.
Kullanıldığı yerler: Çok eski târihlerden beri bilinen ve kullanılan bir bitkidir. Doğu Anadolu’da
haşlanıp acılığı giderildikten sonra gıda olarak kullanılır, turşusu yapılır. Ayrıca hayvan yemi olarak da
kullanılır. Çakşırotu, kökleri toz edilip bal ile karıştırılıp kudreti arttırıcı olarak da kullanılmaktadır.
Orta ve Doğu Anadolu dağlarında yetişen diğer bir Ferula rigidula türü “suyabu” adıyla tanınır. Bunun
da çiçekleri sarı olup boyu 70-100 cm civârındadır. Yaprakları, Van bölgesinde hazırlanan, çok sevilen
ve yenen meşhur “Oltu peyniri”nin içine konmakta ve özel bir tad vermektedir.
Memleketimizde yetişmeyen İran ve Türkistan’da yetişen diğer bir Ferula assa-foetida türünün
köklerinden elde edilen usâre “şeytan tersi” adını alır. Bu madde sarımsı esmer renkte, sarımsak
kokusunda, soğukta sertleşen, sıcakta yumuşayan ve acı lezzettedir.İçerisinde, zamk, uçucu yağ ve
organik asitler vardır. Sinir sistemini yatıştırıcı, hazmı kolaylaştırıcı ve kurt düşürücü etkileri görülür.
Baharat olarak da doğu ülkelerinde kullanılır.
ÇALDIRAN MUHÂREBESİ;
Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Han ile İran şâhı İsmâil arasında 23 Ağustos 1514’te Çaldıran
Ovasında yapılan târihin en büyük meydan muhârebelerinden biri.
Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Âzerbaycan, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine
kadar hudûdunu genişleten Şah İsmâil, 1510’da doğudaki sünnî Özbekleri de yendikten sonra,
Anadolu’ya yöneldi. Gönderdiği dâî ve halîfeleri vâsıtasıyla yaptığı propagandalarda Osmanlı hudutları
içindeki Şiîleri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyânlar çıkarmaya başladı.
Yavuz Sultan Selim Han ise, Anadolu’yu bölüp parçalamak ve batıya açılan her seferde Osmanlıyı
arkadan vurmak emelinde olan Şâh İsmâil’e kesin bir darbe indirmek niyetindeydi.
Nitekim bu gâye ile şehzâdeler ve dâhildeki fesatçıların işini hâlleden Yavuz Sultan Selim Han, 10.000
azab askerinin hazırlanması için Anadolu’ya hükümler gönderdiği gibi, bütün kuvvetlerin Yenişehir
Ovasında kendisine katılmasını emretti. Aynı zamanda Manisa vâlisi olan oğlu Süleymân’ı Edirne’ye
getirterek Rumeli muhâfazasında alıkoydu. Nisan 1514’te İstanbul’dan Üsküdar’a geçen Yavuz Sultan
Selim Han, Şah İsmâil’in halîfelerinden olup esir bulunan Kılıç adında birisi vâsıtasıyla Şah’a Farsça
bir nâme gönderdi. Yavuz Sultan Selîm Han bu nâmede; Şah’ın Müslümanlığa aykırı hareketlerinden
ve mezâliminden bahsederek, kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezâlimi kaldırmak için faaliyete
geçtiğini, yaptığı işler sebebiyle Şah’ın katline fetvâ verildiğini ve kılıçtan evvel İslâmiyeti kabul etmesi
lâzım geldiğini, bunun için Safer ayında İstanbul’dan hareket ettiğini ve bizzat muhârebeye hazır
olacağını, bildirmişti. Elçi Kılıç, Şah İsmâil’i Hemedan’da bularak nâmeyi vermiş ve o da muhârebeye
hazır olduğunu bildirmişti. Şah İsmâil bu nâmesinde; “Er isen meydana gelesin, biz de intizardan
kurtuluruz.” demişti.
Günlerce doğuya doğru yol alan Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmâil ve ordusundan bir haber
alınamaması üzerine bu mektuba ağır bir cevap vermiş ve demiştir ki: “Dâvete icâbet edip uzun yolları
geçerek memleketine girdik, fakat sen meydanda görünmüyorsun. Pâdişâhların ellerindeki memleket
onların nikâhlısı gibidir, erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının elini ona dokundurtmazlar.
Halbuki bunca gündür askerimle memleketine girip yürüyorum, hâlâ senden bir haber yok. Bundan
sonra da saklanıp görünmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf
giyip serdârlık ve şâhlık sevdâsından vazgeçesin.”
Yavuz Sultan Selim Han bu nâmesiyle berâber Şah İsmâil’in gönderdiklerine mukâbele olarak hırka,
şal ve çarşaf gönderdi. Bir taraftan bu mektuplaşmalar devâm ederken, diğer yandan Yavuz’un ordusu
harap yollarda binbir müşkülâtla yol alıyordu. Bu durum Şah İsmâil ile muhârebe aleyhdarlarına fırsat
verdi. Bunların yavaş yavaş askeri tahrik etmeye başlamasıyla, orduda fısıltılar çoğaldı. Erzincan’a
gelindiği zaman asker, kumandanlar ve vezirler düşmanın meydanda olmamasından dolayı daha ileri
gidilmemesini ve geri dönülmesini hükümdâra söylemek istedilerse de, Pâdişâh’ın Âzerbaycan’ın
merkezi Tebriz’e 40 merhale yolları kaldığını belirtip o tarafa gidileceğini beyân etmesi üzerine
korkularından seslerini çıkaramadılar. Fakat bu durumu Pâdişâh’a arz etmesi için, Karaman vâlisi olup
Pâdişâh’ın çok sevip ve itimâd ettiği Hemden Paşayı gönderdiler. Hemden Paşa bu ısrarlara
dayanamayarak Pâdişâh’a ileri gidilmemesi hakkında ordunun mütâlaasını arz etti. Ancak şiddetle
cezâlandırılarak yerine ümerâdan Zeynel Bey Karaman beylerbeyi oldu. Pâdişâh’ın bu hareketi vermiş
olduğu kat’î karârın önlenmesine mâni olmak içindi. Bunda bir ölçüde başarı ve orduda sükûnet
sağlandı. Bu arada Bayburt’u zaptetmek üzere Trabzon sancakbeyi Mehmed Bey kumandasında bir
miktar kuvvet yollandı.
Ordu Eleşkirt civârına geldiği zaman bu defâ yeniçeri ocağı tahrik edildi. Bunlar ayaklandıkları gibi
Pâdişâh’ın çadırına; “Düşman meydanda yok, bu harap yerlerde ilerlemek askeri beyhûde telef
etmektir, geri dönelim.” tarzında yazılmış mektuplar bırakıldı. Hattâ daha da ileri giden yeniçeriler bir
sabah Pâdişâh’ın çadırına ok atacak kadar işi azıttılar.
Bu hâdise üzerine Yavuz Sultan Selim Han derhal atına atladı ve yeniçerilerin içine girdi. Askere
hitâben; “Biz henüz kasdettiğimiz yere varmadık, düşmanla karşılaşmadık, dönmek ihtimâli yoktur,
hattâ bunu düşünmek bile hayaldir. Teessüf olunur ki Şâh’ın maiyeti kendi efendileri yoluna can
verdikleri hâlde, biz şerîat-ı Ahmediyye’ye muhâlif hareket eden bunları yola getirmek için bu
serhatlere kadar gelmişken, bir takım gayretsizler bizi yolumuzdan geri çevirmek isterler. Biz kat’iyyen
yolumuzdan dönmeyeceğiz. Ulûlemre itâat edenlerle kasdettiğimiz yere kadar gideriz. Kalbleri zayıf
olanlar, ehlü iyâllerini düşünenler ve yol zahmetini bahâne edenler, kendileri bilirler. Dönerlerse dîn-i
mübîn yolundan dönerler. Eğer bahâne düşman gelmediyse, düşman daha ileridedir. Er iseniz benimle
berâber gelin ve illâ ben tek başuma da giderim.” diye atını ileriye sürünce yaptıklarına utanan
yeniçeriler Pâdişâh’ı tâkib etmeye başladılar.
Hakîkaten ordu yiyecekten çok sıkılıyordu. Trabzon yoluyla gelmekte olan zahîre kâfi değildi. Nihayet
akıncı kumandanı Mihaloğlu’yla Dulkadiroğullarından Şehsuvaroğlu Ali Beyden gelen haberler
netîcesinde Şah İsmâil’in meydâna çıktığı haberi alındı. İki ordu 22 Ağustos 1514’te Çaldıran
sahrasında karşı karşıya geldi.
23 Ağustos günü Türkiye’nin kaderini tâyin eden târihî günlerden biriydi. Osmanlıların başarısızlığı,
Orta Anadolu’nun Kızılbaş Safevîlerin eline geçmesini sağlayacak, bunun netîcesinde ise Şiî hareketi
bütün Anadolu’ya yayılacaktı. Çaldıran sırtlarından ovaya inen Osmanlı ordusunun merkezinde
kapıkulu askerleriyle berâber Yavuz Sultan Selim Han vardı. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Hadım
Sinân Paşa ve sol kola Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa kumanda edecekti. Yeniçerinin önüne azaplar
sıralanmış ve onların önüne de beş yüz darbezen top yerleştirilmişti.
Şah İsmâil, sağ kola en büyük kumandanı Durmuş Han Şamlu ve Nur Ali Halîfe, sol kola Diyarbakır
Beylerbeyi Ustaclu oğlu Mehmed Hanı koyarak kendisi muhâfızlarıyla berâber geride, ihtiyâtta kaldı. İki
taraf kuvvetleri eşit görünüyordu. Osmanlıların yaya, yâni yeniçeri kuvvetleri çok muntazam olup, buna
mukâbil Şah’ın da 60.000 kişilik mükemmel süvârî kuvveti vardı. Osmanlı kuvvetleri açlık ve sıkıntı
içinde yaklaşık 2500 kilometrelik yolu kat edip, yorgun bir hâlde gelmişlerdi. Şah’ın kuvvetleri ise zinde
ve dinç idi; zâten Şah’ın maksadı Osmanlı ordusunu yormak ve sonra imhâ etmekti.
Harp çok şiddetli bir şekilde başladı. Şah’ın sağ cenâhı şiddetli bir hücumla Osmanlıların sol cenâhını
bozdu. Beylerbeyi Hasan Paşa bu sırada şehid düştü. Bu bozgun, azapların topların önünden içeri
alınamaması ve topların zamânında ateşlenememesi yüzünden meydana geldi. Ancak sağ kol
kumandanı Hadım Sinân Paşa tam zamânında topları ateşlemeye muvaffak oldu. Hafif toplar Şah’ın
sol kol kuvvetlerini perişan etti. Ustaclu oğlu Mehmed öldürüldü. Bu arada merkezdeki yeniçerilerin
Şah’ın gâlip gelen sağ cenâhına yoğun bir tüfek atışı başlatması ile Safevîler tarafında tam bir
bozgunluk başgösterdi. Bu sırada Şah İsmâil kurşunla kolundan yaralanarak atından düşmüştü.
Osmanlı kuvvetlerinin eline geçmesi an meselesiydi. Tam bu sırada Şah’a benzeyen ve onun gibi
giyinmiş olan Hızır adında bir seyis Şah benim diye ortaya atıldı. Osmanlı birlikleri bu adamı esir
ederken Şah İsmâil temin ettiği bir atla arkasına bakmadan Tebriz’e kaçtı. Hattâ burada da kendisini
emniyette görmediğinden İran içlerine çekildi. Şah’ın bütün eşyâ ve karargâhı ile berâber hanımı Taçlı
Hâtun da esir edildi. Muhârebe esnâsında Osmanlılardan Karaman Beylerbeyi Zeynel Paşa ve
Anadolu Beylerbeyi Sinân Paşa ile berâber dokuz sancak beyi şehid oldu. Safevîlerden ise on dört
beylerbeyi ve dokuz sancakbeyi muhârebe meydanında öldü.
Çaldıran’da kesin bir zafer kazanan Yavuz Sultan Selim Han muzaffer bir şekilde Tebriz’e girdi ve
şehirde sekiz-dokuz gün kadar kaldı. Tebriz’deki sanat erbâbı tüccar ve işe yarayacaklardan bin
hâneyi İstanbul’a naklettirdi. Sekiz Eylülde Cumâ namazında Tebriz şehrinde hutbe, Ehl-i sünnet
vel-cemâat akîdesine göre ve Sultân-ı iklîm-i Rûm Selîm ibni Bâyezîd ibni Mehmed bin Murâd bin
Bâyezîd adına okundu.
Yavuz Sultan Selim Hanın tamâmen dehâ mahsûlü bir taktikle on iki saatte henüz hava kararmadan
kesin netîce aldığı Çaldıran Muhârebesi târihin en büyük ve nâdir meydan muhârebelerindendir.
Çaldıran Zaferi, Anadolu’nun siyâsî ve ictimâî târihi bakımından çok mühim sonuçlar doğurmuştur.
ÇALIKUŞU (Regulus regulus);
Alm. Wintergold-hähnchen (n), Fr. Roitelet huppé, İng. Goldcrest kinglet. Familyası: Çalıkuşugiller
(Regulidae). Yaşadığı yerler: Asya, Avrupa, Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika’nın çam ormanları ve
çalılıklarında. Özellikleri: 9-10 cm boyunda, ötücü bir kuş. Sırtı ve karnı yeşilimtrak, kanat ve kuyruğu
kahverengidir. Böcek, kurtçuk ve küçük tohumlarla beslenir. Göçmen olanları vardır. Ömrü: 25-30 yıl
kadar. Çeşitleri: Çalı, sürmeli çalı, pembetepeli çalıkuşları en iyi bilinenleridir.
Ötücü kuşlar (Passeriformes) takımının çalıkuşugiller familyasından bir tür. En küçük kuşlardandır.
Uzunluğu 9-10 cm kadardır. Küçük olmalarına rağmen kışın kar ve soğuğa dayanıklıdırlar. Sırtları
zeytin yeşili, karın kısmı gri ve yeşil renklidir. Kanatları ve kuyrukları kahverengi olup, erkeklerin
başlarının tepesinde kırmızı bir leke bulunur. Dişilerin başlarındaki leke sarıdır. Yavruların başında
renkli işâret bulunmaz. Genellikle bir erkek birkaç dişiye sâhiptir. Yuvalarını toprağa yakın ağaç
dallarına bağlantılı, havada sarkıtarak kurarlar. Yuvalar keçe gibi sert derili, sıcak ve yumurta gibi
yuvarlaktır. Toprağa bakan kısmında bir giriş deliği vardır. Göçmen olmayanlar kışın 5-10 tânesi bir
arada tek bir yuvada barınıp hafif ve fısıltılı sesler çıkarırlar.
Dişi senede iki defâ 8-11 yumurta yumurtlar. 14-17 gün kuluçkaya yatar. Yavrular 2-3 hafta zarfında
yuvayı terk eder. Çalıkuşuna “Çitkuşu” da denir. Kış çalıkuşları beslenmek için çam ağaçlarının ince
dalları arasında böcek, kurtçuk ve örümcek bulmak için daldan dala uçuşur. Yaz çalıkuşları ise daha
çok çalılıkları tercih eder. Asmalara da yuva kurarlar. Göçmen olanları Avrupa ve Akdeniz ülkelerinde
kışı geçirirler.
ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI;
çalışma hayâtının düzenlenmesini sağlıyan bakanlık. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının kuruluş
ve görevlerini belirten 28.1.1946 târih ve 4841 sayılı kânun ve buna eklenen bâzı ek kânunlarla görev
ve yetkileri belirtilmiştir. 6.4.1972 târihinde çıkan ek bir kânunla Çalışma Bakanlığı bünyesinde “Yurt
Dışı İşçi Meseleleri Genel Müdürlüğü” kurulmuştur.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, çalışma hayâtının düzenlenmesi, çalışanların yaşama
seviyelerinin yükseltilmesi, çalışanlar ile çalıştıranlar arasındaki münâsebetleri memleket faydasına
sağlar. Ayrıca memleketteki çalışma gücünün genel refahı artıracak şekilde verimli olması, tam
çalıştırma ve sosyal güvenin sağlanması da bu bakanlığın görevlerindendir.
Bakanlık, görevlerini şu teşkilâtlarla yerine getirir:Araştırma Kurulu Başkanlığı, Çalışma Meclisi,
Çalışma Genel Müdürlüğü, İşçi Sağlığı Genel Müdürlüğü, Yurtdışı İşçi Merkezleri Genel Müdürlüğü.
Bakanlığın merkez teşkilâtı dışında büyük vilâyetlerde işlerin yürütülmesi için 24 ilde Bölge Çalışma
Müdürlükleri vardır.Yurt dışında kurulan Çalışma Müşâvirlikleri ve Çalışma Ateşelikleri; yabancı
ülkelerde çalışan Türk işçilerinin hak ve yararlarının korunması ve işçilerin işverenlerle olan
münâsebetlerinin düzenlenmesiyle ilgili çalışmalar yaparlar.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı bâzı teşkilâtlar ise;Yakın ve Ortadoğu Çalışma
Enstitüsü, İşçi Sağlığı ve Güvenliği Merkezi, Sosyal Sigortalar Kurumu, İş ve İşçi Bulma Kurumu,
Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kurdur.
ÇAM (Pinus);
Alm. Kiefer (f) Föhre (f), Fr. Pin (m) sapin (m), İng. Pine. Familyası:Çamgiller (Pinaceae). Türkiye’de
yetiştiği yerler:Hemen hemen her bölgede.
Çok muhtelif yüksekliklerde yetişen 10-20 m yüksekliğinde, kışın yapraklarını dökmiyen, genellikle
ormanlar teşkil eden iğne yapraklı ağaçlar. Açık tohumlu bitkilerin kozalaklılar sınıfındandır. Çamların
90 kadar türü vardır. Genellikle Kuzey Yarım Kürenin mûtedil bölgelerinde geniş bir yayılma alanı
gösterir. Tropik bölgelerin yüksek dağlarına kadar çok geniş bir yayılma alanı gösterdiklerinden, çok
çeşitlilik gösterirler. Çam türlerinin kurak yetişme yerlerinde de yetişmelerinin ve kurak toprakların
ağacı olmalarının sebebi, iğne yapraklarının sert ve kalın epidermis tabakasından meydana gelmesi,
uzun kök sistemleri ile derin toprak katlarının neminden faydalanmalarıdır. Çamların toprak yönünden
istekleri azdır. Onun için diğer ağaçların yetişmediği topraklarda kolaylıkla yetişebilirler. Fakat kurak,
kumlu, çakıllı topraklarda yetişen pekçok çam türleri olduğu gibi, asitli topraklarda ve hattâ
bataklıklarda yetişenler de vardır.
Çamın gövdesi dik, silindirik ve üst taraftan dallıdır. Kabuk esmer renkli ve pulludur. Dallanma tarzı
uzun ve kısa sürgün olarak 2 çeşit sürgün meydana getirmekle karakteristiktir. Kabuk ve odun
kısmında reçine bulunur. Yapraklar iğnemsi, uzun veya kısa, sert ve koyu yeşil renklidir. İkişer ikişer
gruplar teşkil ederler ve kısa sürgünlerin ucunda bulunurlar. Ömürleri 5-9 yıldır. Ancak dünyânın en
yüksek ağaçlarından biri de yine bir çam türü (P.aristata) olup yaklaşık 4000 yaşındadır. Erkek çiçekler
sürgünlerin tepelerine yakın kısımlarında meydana gelirler. Çiçek tozları sarı renklidir. Dişi çiçekler
kozalak adı verilen çiçek durumları yaparlar. Kozalakta kanatlı tohumlar bulunur.
Memleketimizde beş çam türü tabiî olarak bulunmaktadır: Kızılçam (Pinus brutia), Halepçamı
(P.halepensis), karaçam (P.nigra), fıstıkçamı (P.pinea), sarıçam (P.silvestris).
Kızılçam (P.brutia): Yayılma alanı yalnız Güney İtalya, Balkan Yarımadası, Batı ve Güney Anadolu
kıyı bölgeleridir. Toroslarda geniş ormanlar meydana getirirler. Genç fidan ve sürgünleri kırmızı
renktedir. İğne yaprakları donuk, ince, sert ve uzundur. Kozalakları çok kısa saplı, dalda karşılıklı ve
çoğunlukla ikisi bir arada bulunur. Memleketimizde terementi veya ham reçine istihsali, diğer türlerde
de bulunmakla berâber, daha elverişli ve randımanlı olmasıyla kızılçamdan elde edilir.
Halepçamı (P.halepensis): Akdeniz çevresi memleketlerinde, kıyı bölgelerinde, özellikle kumsal
yerlerde yetişir. Zeytin ağaçları gibi mûtedil bir iklim ister. Halepçamında iğne yapraklar kızılçamınkine
göre daha kısa, daha ince, daha yumuşak ve açık renklidir. Kozalakları uzun saplı olduğundan aşağı
sarkar. Genç sürgünleri de kırmızı değil, açık sarı renklidir.
Kaçaçam (P.nigra): İspanya’dan îtibâren bütün Akdeniz çevresi memleketlerinde tabiî olarak yetişen
bu çam türünün, doğu sınırı Anadolu’dur. Kuzey Anadolu ormanlarında sarıçamın alt basamağında
800-1300 metreler arasında yetişir. Güney Anadolu’da ise kızılçam ormanlarının üstünde, sedir
ormanlarının altında yer alır. Gövde ve dalları koyu esmerdir. İğne yaprakları sarıçamınkinden uzun,
koyu yeşil, sert ve batıcıdır. Kozalakları da sarıçamınkinden daha uzun ve daha kalındır.
Fıstıkçamı (P.pinea): Bu çam türü, şemsiyeye benzer bir büyüme gösterir. Bu tür de Akdeniz çevresi
memleketlerinde yetişir. Memleketimizde Antalya Aksu Irmağı-Manavgat arası ve Bergama Kozak
nâhiyesinde topluluklar meydana getirir. Diğer sâhil bölgelerinde münferit ağaçlar hâlindedir. Vatanı
muhtemelen Doğu Akdeniz çevresidir. Kozalakları ikişer ikişer ve karşılıklı olarak daldan çıkar.
Kozalaklardan elde edilen oldukça büyük tohumlarına “çamfıstığı” denir. Besin olarak kullanılır. Bol
miktarda yağ taşır. Ortalama olarak bir ağaçtan 120 kg kozalak ve bundan da 6-8 kg temiz iç fıstık elde
edilir.
Sarıçam (P.silvestris):Avrupa’da ve Sibirya’da geniş bir yayılma alanı olan sarıçamın, Türkiye’de
Türk-Rus sınırından îtibâren batıya doğru uzanan ve 38. enlem dâiresi dolaylarına kadar inen bir
yayılma alanı vardır. Bu bölgelerde dağların yüksek yerlerinde ağaç sınırı 1800-2000 metreye kadar
çıkabilen çam türüdür. Kozalakları saplı olduğundan aşağı doğru sarkar. Sürgünleri açık sarı, iğne
yaprakları açık yeşil renkte, kıvrıktır. Tomurcukları reçinesizdir. Gövdelerinden, yaralanması suretiyle
reçine elde edilir.
Kullanılan kısımları ve kullanılışı: Çam türlerinin gövdelerinin yaralanması sûretiyle elde edilen ham
reçine, terementi veya çamsakızı olarak da bilinir. Bu madde çok eskiden beri bilinmekte ve çeşitli
yerlerde kullanılmaktadır. Târihî belgelere göre en eski reçine istihsal bölgesi Akdeniz çevresi
memleketleridir. Eskiden olduğu gibi bugün de reçine ihtivâ eden çıra, bir aydınlatma ve tutuşturma
aracı olarak kullanılmaktadır.
Eski Mısır’da reçine, mâcun veya yapıştırıcı madde olarak kullanılmıştır. Özellikle Halepçamından elde
ettikleri reçineleri, yüzyıllarca dayanan mumyaların reçinelenmesinde, verniklerin yapılmasında
kullanmışlardır. Eski Yunanlılar ve Romalılar dezenfektan özelliğinden dolayı, özellikle lâdin ve köknar
reçinelerini bâzı şifâlı ilâçların yapımında kullanmışlardır.
Bir ağacın terementi verimi yaşına, istihsal metoduna, mevsimine ve ağacın yetiştiği mıntıkanın
iklimine sıkı sıkıya bağlıdır. Anadolu’daki çam türlerinin gövde odununda tesbit edilen ham terementi
miktarları şöyledir:
Kızılçam % 7.32, fıstıkçamı % 7.75, karaçam % 4.7, sarıçam % 6.8.
Ham reçine uzun süre hava ile temas ettiği takdirde, içindeki terementi esansı uçar ve yerine şeffaf,
sert, kahve renginde kolofan maddesi kalır. Aynı zamanda ham reçineden su buharı destilasyonu
sonucunda %10-30 terementi esansı ve % 70-90 kadar da kolofan elde edilir. Ham reçineyi meydana
getiren her iki madde de çeşitli yerlerde kullanılır. Kehribar; çam ve lâdin türleri reçinelerinin
fosilleşmesinden meydana gelir.
Terementiden elde edilen terementi esansı (halk arasında neft yağı), âdi ısı derecelerinde akıcı ve
uçucu bir yağdır. Bu yağ çeşitli endüstri alanlarında, çoğunlukla yağlı boya ve vernik endüstrisinde,
ayakkabı boya ve cilâları, parke cilâları yapımında kullanılır. Parfümeride, pomad ve merhemlerin,
böcek öldürücü ilaçların yapımında da kullanılır.
Kolofanın da çok geniş kullanma yeri vardır. Sabun ve sabun tozları yapımında, vernik endüstrisinde,
kâğıt yapımında, kibrit yapımında, dezenfektan yapımında, kabloların izole edilmesinde, matbaa
boyaları, makina ve araba yağları îmâlinde vs. kullanılır.
Kızılçam, sarıçam ve diğer çam türlerinin odun kabukları, tanen ihtivâ ettiklerinden deri endüstrisinde
kullanılır.
Sarıçamın kurutulmuş tomurcuklarından tıpta istifade edilir. Bileşiminde uçucu yağ, acı maddeler,
heterozitler vardır. İdrar ve balgam söktürücü olarak kullanılır.
ÇAMGİLLER (Pinaceae);
Alm. Pinazeen (pl), Fr. Pinacées (pl) İng. Pinaceae. Açık-tohumluların (Gymnospermae), kozalaklar
(Coniferae)takımından, başlıca Kuzey Yarımkürede yayılmış olan, reçine taşıyan, bir evcikli, yaz kış
yapraklarını dökmeyen ağaçları ihtivâ eden ve 10 cinsi, yaklaşık 210 türü bulunan familya. Yapraklar
linear veya iğne biçimindedir. Erkek kozalaklar küçük, otsu, çok stamenli olup, dişi kozalaklar çok
pulludur. Tohumlar kanatlı veya kanatsızdır. Bu familyanın önemi, çeşitli türlerinin geniş ormanlar teşkil
etmelerinden başka, sanâyiye vermiş oldukları reçine, kereste, kâğıt hamuru gibi ekonomik değeri olan
maddelerden ileri gelmektedir. Türkiye’de 4 cins (çam, köknar, katranağacı, ladin) türü yetişmektedir.
ÇAMURHOPLAR (Bkz. Kaya Balığı)
ÇAN;
Alm. Grosse Glocke (f), Fr. Cloche (f), İng. 1. Large bell, 2. gong. Ses çıkaran bir âlet. Tunç gibi,
çınlayıcı mâdenlerden çeşitli boylarda yapılır. Bu âletin içinde asılı dil denen bir tokmak vardır. Dil çana
vurunca ses çıkar. Çanların büyüklerine “Pampana” da denir. Pampanalar önceleri tren istasyonlarında
trenin geliş ve kalkışını bildirmek için kullanılırdı.
Eski zamanlarda, köy, kasaba ve hatta şehirlerde çan, bir işâret vâsıtası, duyurucu olarak kullanılırdı.
Hıristiyanlarda paskalya, yortular, millî günler, zafer, mağlubiyet, ibâdet zamanları, çan çalınmaktadır.
Ölümler, yangınlar ve çeşitli felâket haberleri, cemiyeti alâkadar eden hâdiseler de çanla duyurulurdu.
Bunun için çanlar, olaylara göre ayrı ses tonlarında çalınırdı. Bu âdetler Müslümanlarda yoktur. Bugün
de kiliselerde ibâdet zamanları, çan çalınarak bildirilmektedir. Bu çanlara “nâkûs” çalana ise “zangoç”
denir.
Osmanlı İmparatorluğunda ise, çanla ilgili bir kânun çıkarılmıştı. Buna göre, Müslümanların çok olduğu
yerde çan çalınması kesinlikle yasaktı. Tanzimat devrinde bu kânun yürürlükten kaldırıldı.
ÇANAKKALE;
Çanakkale Boğazının iki kıyısında (Avrupa ve Asya üzerinde) yer alan, üstün tabiat güzellikleri yanında
Türk târihinde destanlar yazıldığı bir ilimiz. 25°35’ ve 27°45’ doğu boylamları ile 39°30’ ve 40°45’ kuzey
enlemleri arasında yer alır. Edirne, Tekirdağ, Balıkesir, Marmara Denizi ve Ege Denizi ile çevrilidir.
Trafik numarası 17’dir.
İsminin Menşei
Çanakkale’nin ilk ismi “Troas”tır. Sonradan “Hellespont” ismiyle anıldı. Osmanlı Devletinin
Çanakkale’yi fethinden önce “Dardanellos” adını almıştı. Fâtih Sultan Mehmed Han, Çanakkale’nin
Anadolu topraklarında bir kale yaptırdı. Bu sebeple şehre “Kale-i Sultânî” ismi verildi. Son asırlara
kadar bu isimle anılan şehir, kalenin çanağa benzemesi veya çanak-çömlek sanâyiinin ileri olması ile
“Çanakkale” ismiyle anılmıştır.
Târihi
Çanakkale, Anadolu’nun ve Ortadoğu’nun stratejik bir bölgesidir. Bu sebeple geçmişte pekçok
istilâlalara uğramıştır. Çanakkale il merkezine 30 km mesâfede bulunan Truva harâbeleri en eski
yerleşim merkezlerindendir. Truva iki bin sene Anadolu’nun bir kültür merkezi olmuştur. Truva
harâbeleri 9 yerleşme katına sâhiptir. M.Ö. 3200 ile M.S. 400 seneleri arasına âittir.M.Ö. 1200
târihinde Akalılar (Akhaialılar) Truva Kalesini ele geçiremeyince gemilerine bindiler, kale dibinde ise
tahtadan yapılmış büyük bir at bıraktılar. Bu atı kale içine alan Truvalılar, zafer şenlikleri yaparken, at
içinde gizlenen Akalar, kale kapılarını açarak gemideki diğer askerlerle birlikte saldırıp şehri ele
geçirdiler.
Bu bölgeyi Akalardan sonra Ispartalılar, M.Ö. 6. asırda Persler ve M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı
İskender işgâl etti. İskender, M.Ö. 334’te Çanakkale Boğazından geçti. İskender ölünce Makedonyalı
generaller, bu bölgeye sâhib olmak için devamlı mücâdele ettiler. Netîcede Roma İmparatorluğu
bölgeye hâkim oldu. Roma M.S. 395’te ikiye bölününce, bu bölge Doğu Roma’nın payına düştü. Bir
ara Hun Türkleri geçici olarak bu bölgeye sâhib oldular. İslâm orduları 668, 672 ve 717 senelerinde
kudretli donanmalarıyla Çanakkale Boğazından geçerek İstanbul’u kuşattılar ve Çanakkale bölgesini
üs olarak kullandılar.
Bizans, Lâtin, İtalyan cumhuriyetleri ortaklaşa bu bölgeye hâkim oldular. 1071 Malazgirt Zaferinden
sonra Selçuklular Çanakkale’ye kadar geldiler. Fakat Çanakkale Boğazını tam olarak ele
geçiremediler. 1097’de Haçlı seferlerinde İznik’i Haçlı ordusu işgâl edince, Selçuklular Marmara ve
Ege Denizi kıyılarından içlere doğru taktik îcâbı çekildiler.
1113’te Emir Muhammed komutasındaki Türk birlikleri Çanakkale’ye kadar geldilerse de, 1147-1149
İkinci Haçlı Seferi sebebiyle geri çekildiler. Anadolu Selçuklu Devletinden ayrılarak bağımsız olan
Karesi Beyliği, Çanakkale’yi kesin olarak ele geçirdi. 1345’te Orhan Gâzi zamânında Karesi Beyliği
Osmanlı Devletine katıldı.Türkler Avrupa’ya Çanakkale’den geçerek çıktılar. Şehzâde SüleymânPaşa
tarafından 1349’da Gelibolu fethedildi. Birinci Murad zamânında 1362’den sonra Boğaz’ın bütün
kıyılarını Osmanlılar fethettiler. Tanzimata kadar Gelibolu Cezayir-i Bahri Sefid (Akdeniz Adaları)veya
Kaptan Paşa eyâletinin merkeziydi. Çanakkale, Kocaeli, Rodos, Oniki Ada, Asya adaları (Midilli, Sakız
ve diğerleri), İyonya adaları (Korfus, Kefalonya ve diğerleri)Siklad adaları ve Egriboz Adası bu eyâlete
bağlı idi. Çanakkale’nin Truva ile ilgisi yoktur. Çanakkale şehrini Fâtih Sultan Mehmed Han kurmuş ve
geliştirmiştir.
Fâtih’ten sonra da coğrafî durumu îtibâriyle gelişmesine devâm etmiştir.
Tanzimattan sonra Biga bağımsız sancağının merkezi olmuştur. Cumhuriyet devrinde kendi ismini
taşıyan ilin merkezi olmuştur. Birinci Dünyâ Savaşında İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Çanakkale
Boğazını geçip, İstanbul’u ele geçirmek, Rusya’ya boğazlar yolunu açmak için saldırdılar.Savaş 3
Kasım 1914’te İngilizlerin Seddülbahir’i denizden dövmesiyle başladı. 19 ve 23 Şubat 1915
saldırılarından netîce alamayınca, 18 Mart 1915’te büyük bir saldırı yaptılar. Bu saldırıda düşman, 3’ü
büyük zırhlı olmak üzere 9 savaş gemisi kaybetti. 11 savaş gemisi de ağır yaralandı. Denizden netîce
alamayan düşman kuvvetleri, 25 Nisan 1915’te Seddülbahir ve Arıburnu’na kuvvet çıkardılar.
Seddülbahir, Arıburnu, Morto Koyu, Alçıtepe, Kanlısırt, Conk Bayırı, Kabatepe, Kocaçimen ve
Anafartalarda çok kanlı mevzi ve göğüs göğüse savaşlar oldu.Türk askeri kahramanlık destanları
yazdı. “Çanakkale geçilmez!” fikrini kabullenen düşman kuvvetleri, hezîmetlerini sineye çekerek 9
Ocak 1916’da çekilip gittiler. Düşmanın çoğu müstemleke askeri olan 252.000 kaybına karşılık 253 bin
kaybımız oldu. Bu savaşta Osmanlı Devleti en seçkin ve genç evlatlarını kaybetmiştir. (Bkz. Çanakkale
Savaşları)
Fizikî Yapı
Çanakkale topraklarının yarısı ormanlarla kaplı, geri kalan yarısı da ekime elverişlidir. Ekime elverişli
olmayan kısım % 3’tür. Arâzinin % 15’i ovalardan, % 45’i dağ ve yaylalardan ve geri kalan % 40’ı
platolardan ibârettir. İl toprakları oldukça dalgalıdır. Orta kısımlar daha çok tepelik bir görünüş
içindedir. Arâzi volkaniktir.
Dağları: Marmara bölgesinin Uludağ’dan sonra en yüksek dağı Kazdağı (Karataş Tepesi, 1774 m),
Çanakkale ili içindedir. Diğer dağlar Kazdağı etrâfında yer alırlar.
Kırlangıç Tepe (1339 m), Gürgen Dağı (1450 m), Arpatarla Tepe (1307 m), Tekekaya Tepe (1383 m),
Katran Dağı (1330 m), Susuz Dağı (1010 m), Eğrimermer Tepe (1398 m), Ardıçbaşı Dağı (1355 m),
Kalafat Tepe (1417 m), Kalburcu Tepe (1307 m)ve Sazak Tepe (1184 m)dir. İlin Rumeli yakasındaki
en yüksek dağ Koru Dağ olup 726 m’dir. İlin Işıklar Dağının uzantıları Boğaz ve Saros Körfezine dik
yamaçlar şeklinde iner. 400 metreden azdır. Bunlar Yassı Tepe (374 m), Kömür Tepe (404 m),
Bakacak Tepesi (253 m), Üveylik Tepe (363 m), Gâziler Tepesi (260 m), Karaburun Tepe (423 m) ve
Kocaçimen Tepe (305 m)dir. Gökçeada’nın en yüksek yeri Tepeköy (678 m), Bozcaada’nın ise
Göztepe (192 m)dir. Yaylaları azdır. Biga Yarımadasında ve Ayvacık yakınlarında bulunur.
Ovaları: Ovalar az olup, arâzinin % 15’idir. Başlıca ovalar, Kavak Ovası (Saroz Körfezi yakınında),
Yalova Ovası (Kumköy), Kilye ve Pirsen ovaları (Gelibolu), Biga ve Karabiga ovaları, Agonya Ovası
(Yenice), Bayramiç ve Kumkale ovaları ise eski Menderes’in aktığı alanlardır.
Akarsuları: Akarsuların hepsi Kazdağı’ndan ve çevresinden çıkan küçük akarsulardır. Yazın suları çok
azalır. İlkbahar ve sonbaharda su seviyeleri yükselir. Tuzla Çayı: Çal dağından çıkar. Bâzı derelerle
birleşerek Ege Denizine dökülür. Uzunluğu 50 kilometredir. Eski Menderes Çayı: Kazdağı’ndan çıkar,
Ezine yakınında Akçin Çayı ve sonra da Dümrek Çayı ile birleşir. Karanlık limanda Ege Denizine
dökülür. Uzunluğu 110 kilometredir. Sarıçay (Kocaçay): Kirazlı Dağ ve Aladağ’dan çıkan derelerin
birleşmesi ile meydana gelir. Çanakkale’de denize dökülür. Uzunluğu 40 kilometredir. Kocabaş Çayı:
Aladağ, Akdağ ve Sapçı Dağından çıkan dereler ve diğer küçük dereciklerin Biga yakınında birleşmesi
ile meydana gelip, Marmara Denizine dökülür. Uzunluğu 80 kilometredir. Kavak Çayı: Gelibolu
Yarımadasından geçerek Saroz Körfezine dökülür. Uzunluğu 50 kilometredir. Gönen Çayının
kaynakları Çanakkale ilindedir. Kepez ve Burgaz dereleri de bu ilçenin akarsularıdır.
Gölleri: Çanakkale ilinde büyük göller yoktur. Yazın kuruyan Tuzla Gölü (Gelibolu Yarımadasında) ile
Emir Gölü (Biga Yarımadasında) en önemlileridir. Atikhisar Barajı 37 m yükseklikte, 60 milyon m3 su
toplanır. Uzunhızırlı Sun’î Gölünde 500 bin m3 su toplanır.
Çanakkale Boğazı: Avrupa ve Asya’yı ayıran Marmara Denizini Ege Denizine bağlar. Marmara ve
Karadeniz’den gelen az tuzlu hafif sular üstten Ege Denizine; Akdeniz’den gelen çok tuzlu ağır sular
alttan Marmara Denizine ulaşır. En derin yeri 100 metredir. Derinliği 60 m olan bir çukurdan sular akar.
Avrupa kıyısı 78 km, Asya kıyısı 94 kilometredir. Orta çizgi 65 kilometredir. En dar yeri 1375 m, en
geniş yeri 2570 metredir.
İklimi ve Bitki Örtüsü
Genel olarak ılıman sayılır. Akdeniz iklimiyle Karadeniz iklimi arasında bir geçiş iklimi husûsiyeti
gösterir. Edremit Körfezinde Akdeniz iklimi hüküm sürerken, orta kısımda ve Gelibolu Yarımadasında
havalar soğuk geçer Balkanlar üzerinden gelen soğuk rüzgârlar tesirli olur. Kar yağışı azdır. Yağış kış
ve ilkbaharda fazladır. Yıllık yağış miktarı 600-1200 mm arasındadır. Don olayları fazladır. Senede bir
aya yakın donlu geçer. Sıcaklık -10° ile +38° arasında seyreder.
Çanakkale’nin ancak % 3’ü ekime elverişli değildir. % 53’ü ormanlarla ve % 10’u çayır ve mer’alarla
örtülüdür. Ormanlar iç bölgelerde daha kesiftir. % 34 arâzide çeşitli tarım ürünleri ekilir. Orman
bakımından en zengin illerimizden biridir.
Ekonomi
Çanakkale ilinin ekonomisi tarıma dayanır. Sanâyi yeni yeni gelişmektedir. Turizm, balıkçılık ve
ormancılığın ekonomideki yeri giderek artmaktadır. İmâlat sanâyi gelişmektedir. Balık, üzüm ve
seramik meşhurdur.
Tarım: Çanakkale’de ekilen arâzi 200.000 hektara yakındır. Ayçiçeği üretiminde Türkiye’nin ikinci ilidir.
Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, yulaf, çavdar, susam, tütün, baklagiller (fasulye, nohut, bezelye ve
börülce)dir. Bağcılık çok ileridir. Çavuş, hafızali, kozak, karadikenli, elhamra, karasakız ve mevrupalya
üzümleri meşhurdur. Zeytin istihsalinde Balıkesir, İzmir ve Aydın’dan sonra dördüncü sırada yer alır.
35.000 hektarlık zeytinlik sahası vardır. Kavun, karpuz, şeftali, ceviz, erik, badem, vişne, elma, armut,
kiraz gibi meyveler ve domates ve biber başta olmak üzere, patlıcan, pırasa, lahana, ıspanak ve havuç
gibi sebzeler de bol miktarda yetişir. Seracılık için bölge çok elverişlidir. Sıcak termal suları çoktur.
Tarımda, sulama, gübreleme, ilaçlama ve modern tarım araçlarının kullanılması ileri seviyededir.
Hayvancılık: Çanakkale il sınırları içinde hayvancılığın önemli bir yeri vardır. Koyun, keçi ve sığır
beslenir. 50.000’e yaklaşan arı kovanlarından elde edilen bal çok güzel kokulu ve lezzetlidir. Çoğu
çam balıdır. Türkiye’nin mühim bir balıkçılık merkezidir. Balık bakımından çok zengindir. Tekir,
mercan, barbunya, sardalya, lüfer, palamut, kılıç ve kolyoz gibi balıklar en çok avlananlarıdır. Lapseki,
Biga ve Gökçeada halkının çoğunluğu geçimini balıkçılıkla temin eder.
Ormancılık: Çanakkale il topraklarının % 53’ünün ormanlarla kaplı olması sebebiyle ormancılığın
ekonomide mühim yeri vardır. 217 köyü orman içinde, 204 köy orman kenarındadır. Her sene ortalama
olarak 850.000 ster yakacak odun yanında, 170.000 m3 tomruk, 20.000 m3 mâden direği, 14.000 m3
sanayi odunu, 950.000 m3 kağıtlık odun ve 5000 m3 telgraf direği Çanakkale ormanlarından elde edilir.
Ormanlarda kızılçam, karaçam, köknar, fetkek çamı, kayın, kestâne, meşe ve gürgen gibi ağaçlar
bulunur.
Mâdencilik: Çanakkale il sınırları içinde zengin mâden yatakları tesbit edilmesine rağmen, ancak
bâzıları işletilmektedir. Zengin kurşun, demir, bakır, altın, çinko, antimuan, molipten, pirit ve arsenik
yatakları henüz işletilmemektedir.
Seramiklerin direncini artıran Wollastonit’in Türkiye’de çıkarılan miktarının % 75’i ve seramik, kaplama,
boya ve ilaç sanâyiinde kullanılan “talk” Çanakkale’de çıkarılır. Zengin linyit yataklarından bir kısmı
işletilmektedir.
Sanâyi: Yakın zamâna kadar tarıma dayalı sanâyi bulunuyordu. 1973’ten bu yana başta seramik
olmak üzere taş ve toprağa dayalı sanâyi oldukça gelişmiştir. Çanakkale 1973’te “kalkınmada öncelikli
iller” arasına alınınca büyük gelişme olmuştur.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfûsu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 432.263 olup, 168.529’u şehirlerde, 263.734’ü köylerde
yaşamaktadır.
Örf ve âdetleri: Çanakkale bölgesinde eski çağlardan bu yana birçok milletler ve medeniyetler gelip
geçmiş, fakat 11. asırda Türklerin yerleşmesi ile Türk-İslâm kültürü hâkim olmuş, eski kültürler
unutulmuştur. Diğer illerde olduğu gibi, Çanakkale’de de Türk İslâm kültürünün değer ölçüleri örf ve
âdetlerde ve sosyal hayâtın her cephesinde görülür. Türkülerinde kahramanlık hâkimdir. “Çanakkale
içinde aynalı çarşı-Ana ben gidiyorum düşmana karşı” gibi. Türk devri ve eski çağlarla ilgili çeşitli
efsâneler vardır. Oyunları zeybek tipidir. Batı Anadolu’nun tesiri vardır.Müziğinde ise Trakya’nın tesiri
hâkimdir. Müzik âletleri davul, zurna, def, dilli kaval ve zilli maşadır. Mahallî kıyâfet düğünlerde giyilir.
Bindallı, balkaymak, üçetek, libade, çendil, şalvar, bürümcük, oyalı yazma ve başaltın kadın
kıyâfetleridir. Erkek kıyâfetleri ise potur, kuşak, tozluk, beyaz yün çorap ve çarıktır. Başlıca oyunları
ağır halay havası, bıçak havası, dört güllü, hora, Gelibolu zeybeği, harmandalı, karşılama ve
sepetçioğlu zeybeğidir.
Meşhur yemekleri ise, sahan mantısı, kaçamak, saray tatlısı, basma helva, simit lokumu ve köy
azığıdır. Halıcılık, çanak-çömlek, testi, toprak işi el san’atları köylerde çok ileridir. Sarı killi toprağın
fırınlanması ile yapılan çanak-çömlek (seramik) meşhurdur.
Eğitim: Eğitim bakımından Türkiye’nin 75 ili içinde üçüncü sıradadır. Okur-yazar nisbeti % 85’e
yakındır. Okulsuz köy yoktur. Bütün ilde 15 lise ve 30 meslek ve teknik lise vardır. Eğitim Enstitüsü,
Eğitim Fakültesi olmuştur. Elektronik, halıcılık, işletme-muhâsebe, harita ve kadastro ve inşaat,
seramik bölümlerini ihtivâ eden Meslek Yüksek Okulu da fakülte hâline gelmiştir.
İlçeleri
Çanakkale, biri merkez olmak üzere 12 ilçeden ibârettir.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 81.435 olup, 53.995’i ilçe merkezinde 27.440’ı köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 27, İntepe bucağına bağlı 11 ve Kirazlı bucağına bağlı 11 köyü
vardır. Yüzölçümü 949 km2 olup, nüfus yoğunluğu 86’dır. İlçe toprakları ovalardan yüksekliği az tepeler
ve yaylalardan meydana gelir. Kıyı ovasının hemen ardından başlayan tepelerin yüksekliği doğu ve
güneydoğuya gidildikçe artar. İlçe topraklarını Çanakkale, Koca Çay ve Sarı Çay sular. Tepeler
ormanlarla kaplıdır.
Ekonomisi tarım ve sanâyiye dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, pamuk, üzüm, zeytin,
baklagiller olup, akarsu boylarında sebze ve meyve yetiştiriciliği yaygındır. Hayvancılık, balıkçılık ve
ipekböcekçiliği yapılır. İldeki sanayi sektörünün çoğu merkez ilçededir. Konserve fabrikası, Petrokimya
fabrikası, yağ ve sabun fabrikaları, deri işleme atölyeleri ve orman ürünlerini işleyen işletmeler başlıca
sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi Çanakkale Boğazının en dar kısmının doğu kıyısında kurulmuştur. Şehir Fatih Sultan
Mehmed Hanın yaptırdığı Çimenlik Kalesi etrafında gelişmiştir. Kocaçay şehri ikiye böler. Bir liman
şehri olan ilçeden İstanbul-İzmir karayolu geçer. Çanakkale-Eceabat arasında devâmlı feribot seferleri
ile Asya-Avrupa bağlantısı sağlanır. Çanakkale limanından ithalat ve ihracat da yapılır.
Ayvacık: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 30.534 olup, 5595’i ilçe merkezinde, 24.939’u köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 39, Gülpınar bucağına bağlı 19, Küçükkuyu bucağına bağlı 16
köyü vardır. Yüzölçümü 874 km2 olup, nüfus yoğunluğu 35’tir. İlçe toprakları, güney ve batısındaki dar
kıyı ovaları ve hemen bunun ardından yükselen plato ve tepelerden meydana gelir. Bölgenin en
yüksek dağı olan Kazdağ, ilçenin batısında yer alır. İlçe topraklarını Tuzlaçayı sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri zeytin, tahıl, baklagiller ve meyvedir. İlin en zengin
zeytinlikleri bu ilçededir. Hayvancılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır. Balıkçılık ve turizm
özellikle kıyı kesimlerin geçim kaynaklarındandır. İlçede zeytini işleyen küçük atölyeler vardır.
İlçe merkezi, Baba Burnunun yakınında tepelik bir alanda kurulmuştur. Eski ismi Ayvalı Oba idi.
Çanakkale-İzmir karayolu ilçeden geçer. İlçe merkezinin çevresinde bölgenin en zengin zeytinlikleri yer
alır. İl merkezine 73 km mesâfededir. Ticârî ilişkilerini il merkezinden çok, 59 km mesâfedeki
Balıkesir’in Edremit ilçesi ile kurar. Târihî Assos şehri, ilçenin yakınındadır. Belediyesi 1876’da
kurulmuştur.
Bayramiç: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 31.949 olup, 10.156’sı ilçe merkezinde, 21.793’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 32, Evciler bucağına bağlı 15, Yiğitler bucağına bağlı
26 köyü vardır. Yüzölçümü 1275 km2 olup, nüfus yoğunluğu 25’tir. İlçe toprakları genelde dağlıktır.
Güney ve doğusunda Kaz Dağı yükselir. Eski Menderes Çayı vâdisinde Bayramiç Ovası yer alır.
Dağlar gür ormanlar ile kaplıdır.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, yulaf, baklagiller, elma
ve üzümdür. Hayvancılık ekonomik açıdan önemli ise de çayır ve mer’aların ekim alanı yapılması
yüzünden büyük ölçüde gerilemiştir. Meşe palamutlarından çıkarılan tanen önemli gelir kaynağıdır.
İlçe merkezi Eski Menderes Çayı kıyısında kurulmuştur. Çevresi ormanlık olup, çay kısıyında Meşe
korulukları vardır. İl merkezine 75 km mesâfededir. İlin tabiî güzelliği bakımından en güzel ilçesidir.
Belediyesi 1982’de kurulmuştur.
Biga: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 75.513 olup, 20.753’ü ilçe merkezinde, 54.760’ı köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 37, Bakacak bucağına bağlı 16, Balıkçıçeşme bucağına bağlı
17, Gümüşçay bucağına bağlı 13, Karabiga bucağına bağlı 8, Sinekçi bucağına bağlı 11 köyü vardır.
Yüzölçümü 1331 km2 olup nüfus yoğunluğu 57’dir. İlçe toprakları, Marmara denizi kıyısında yer alan
ovadan ve bunun hemen ardından yüksekliği az olan tepelik arâziden meydana gelir. Biga ovası
Kocabaş çayının taşıdığı alüvyonlu topraklarla kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri tahıl, ayçiçeği ve susamdır. Sebzecilik yaygın olup,
en çok domates üretilir. Hayvancılık tarımdan sonra önemli gelir kaynağıdır. En çok sığır ve koyun
beslenir. Kıyılarda, özellikle Karabiga’da balıkçılık yapılır. Süt, konserve ve yem fabrikaları başlıca
sanâyi kuruluşlarıdı. Peynir üretiminde Çanakkale’nin en ileri ilçesidir. İlçe merkezi, kıyıdan 24 km
içeride, Ballıkaya Tepesinin eteğinde kurulmuştur. Çan ve Lapseki üzerinden iki ayrı yolla il merkezine
bağlanır. İl merkezine Çan üzerinden 101 km, Lapseki üzerinden 98 km mesafededir. Karabiga
iskelesi İstanbul ile ulaşımda önemlidir.
Bozcaada: 1990 sayımına göre nüfusu 1903’tür Köyü yoktur. Yüzölçümü 36 km2 olup, nüfus
yoğunluğu 53’tür. Ege Denizinin kuzeydoğusunda, Çanakkale Boğazına 19 km, Çanakkale kıyılarına 6
km uzaklıkta bir adadır. Toprakları genelde düz olup, hafif engebelidir. En yüksek noktası 191 m ile
Göztepe’dir.
Ekonomisi tarım ve balıkçılığa dayanır. Bağcılık çok gelişmiş olup, çavuş üzümü çok meşhurdur. Ada
çevresinde avlanan balıklar, İstanbul’a gönderilir. Üzüm işleyen fabirakaları başlıca sanayi
kuruluşlarıdır. İlçe merkezi liman çevresinde kurulmuştur. Anadolu kıyısındaki odun iskelesinden
düzenli motor ve feribot seferleri vardır. İlçe belediyesi 1923’te kurulmuştur.
Çan: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 51.713 olup, 23.855’i ilçe merkezinde, 27.858’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 45, Etili bucağına bağlı 23 köyü vardır. Yüzölçümü 1722 km2
olup, nüfus yoğunluğu 30’dur. İlçe toprakları engebelidir. Dağ ve tepeler fazla yüksek değildir. Dağlar
arasında fazla büyük olmayan Çan Ovası yer alır. Ovayı Güllü Çayı sular. Dağlar gür ormanlarla
kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri tahıl, baklagil, şekerpancarı, ayçiçeği tütün, sebze
ve meyvedir. Hayvancılık gelişmiş olup, en çok sığır beslenir. Türkiye’nin en büyük fabrikalarından
olan seramik fabrikası başlıca sanâyi kuruluşudur. İlçe topraklarında bulunan linyit, kaolin ve alçı taşı
yatakları işletilir. Halı ve kilim dokumacılığı köylerde yaygındır. Orman ürünlerini işleyen atölyeler
vardır.
İlçe merkezi Çan Deresi ile Kocakonak Tepesinin güney yamaçları arasında kurulmuştur.
Çanakkale-Balıkesir karayolu ilçeden geçer. Seramik fabrikası ilçenin gelişmesinde büyük rol
oynamıştır. İlçe belediyesi 1945’te kurulmuştur. İlçede her sene seramik bayramı düzenlenir.
Eceabat: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 9671 olup, 4055’i ilçe merkezinde, 5616’sı köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 12 köyü vardır. Yüzölçümü 490 km2 olup, nüfus yoğunluğu 20’dir.
İlçe toprakları, yüksekliği az tepeler ve bunlar arasında yer alan küçük düzlüklerden meydana
gelmiştir. Üç tarafı denizle çevrilidir. Anafartalar limanının doğusunda Tuz Gölü yer alır.
Ekonomisi balıkçılığa dayalıdır. Eceabat’ta büyük balıkçı teknelerinin sığındığı dalgakıranlar vardır.
Avlanan balıkların büyük kısmı İstanbul’a gönderilir, bir kısmı da konserve fabrikasında işlenir.
Hayvancılık ve tarım gelişmiştir. En çok koyun ve sığır beslenir. Başlıca tarım ürünleri buğday,
ayçiçeği, bakla, zeytin olup, ayrıca az miktarda elma, şekerpancarı, pamuk ve üzüm yetiştirilir.
İlçe merkezi, Çanakkale Boğazının batı kıyısında, ve il merkezinin tam karşısındaki koyda kurulmuştur.
Trakya’yı Anadolu’ya bağlayan karayolu ulaşımı Eceabat-Çanakkale arasında çalışan feribotlarla
sağlanır. İlçe belediyesi 1923’te kurulmuştur.
Ezine: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 34.234 olup, 11.167’si ilçe merkezinde, 23.067’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 39, Geyikli bucağına bağlı 11 köyü vardır. Yüzölçümü 474 km2
olup, nüfus yoğunluğu 72’dir. Biga Yarımadasında yer alan ilçe toprakları, deniz kıyısında yer alan ova
ve bunun ardından yükselen dağlardan meydana gelir. Kuzeyinde Kayacı Dağı, güneyinde Kavak Dağı
yer alır. İlçe topraklarını Eski Menderes Çayı ve kolları sular. Dağlar ormanlarla kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, bakla, fasulye, ayçiçeği, susam,
pamuktur. Sebze ve meyvecilik gelişmiştir. En çok zeytin ve domates üretilir. Hayvancılık ekonomik
açıdan ikinci derecede gelir kaynağıdır. Düz kesimde sığır, dağlık ve yaylalık alanlarda koyun ve keçi
beslenir. Ege kıyılarında ise balıkçılık yapılır. Çimento fabrikası, tuğla ve kiremit fabrikası, zeytinyağı
imalathâneleri, plastik işleme tesisleri başlıca sanayi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Akçin Deresi kenarında, kurulmuştur. Çanakkale-İzmir karayolu ilçenin doğu kıyısından
geçer. İl merkezine 46 km mesâfededir. İlçe belediyesi 1886’da kurulmuştur.
Gelibolu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 40.020 olup, 18.670’i ilçe merkezinde 21.350’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 14, Bolayır bucağına bağlı 4, Kadıköy bucağına bağlı 8 köyü
vardır. Yüzölçümü 806 km2 olup, nüfus yoğunluğu 50’dir. İlçe toprakları Gelibolu yarımadasında yer
alır. Genelde düz olan ilçe topraklarının en yüksek noktası 404 m ile Kömürtepe’dir. Cumalı ve Kavak
dereleri ilçe topraklarını sular.
Ekonomisi tarım ve balıkcılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri arpa, şekerpancarı, buğday, ayçiçeği,
üzüm ve zeytindir. Marmara ve Ege kıyılarında yaşıyan halk balıkçılıkla uğraşır. Hayvancılık gelişmiş
olup, koyun sığır ve keçi beslenir. Konserve fabrikası, Selektör fabrikası, zeytinyağı ve ayçiçeği yağı
imalathâneleri, tarım araç ve gereç atölyeleri başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Marmara Denizinden Çanakkale Boğazına girişte boğazın batı kıyısında kurulmuştur.
Büyük bir limanı vardır. Buradan ihrâcat ve ithâlât yapılır. Keşan-Eceabat karayolu ilçenin batı
kıyısından geçer. Gelibolu-Lapseki arasında düzenli arabalı vapur seferleri yapılır. İl merkezine 47 km
mesafededir. Evliyâ Çelebi’ye göre Gelibolu ismi “Veli bol” veya “Geliri bol” isminden gelmektedir.
Avrupa kıtasında ilk Osmanlı fethi Gelibolu olup, 1354’te Gâzi Süleyman Paşa tarafından
fethedilmiştir. İstanbul’un fethine kadar deniz üssü ve tersâne olarak kullanılmıştır. Çanakkale
Savaşlarında önemli muhârebelere sahne olmuştur.
Gökçeada (İmroz): 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 7948 olup, 6074’ü ilçe merkezinde 1874’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 7 köyü vardır. Yüzölçümü 279 km2 olup, nüfus
yoğunluğu 28’dir. Türkiye’nin en büyük adası olan Gökçeada’nın toprakları düz olup, en yüksek
noktası 672 m ile İlyas Tepedir. En önemli akarsuyu Büyükdere olup, bu çayın üzerinde sulama ve
içme suyu ihtiyacını karşılamak için kurulan bir baraj vardır.
Ekonomisi tarım ve balıkçılığa dayalıdır. Adanın büyük kısmı zeytinlikler ve bağlarla kaplıdır. Akarsu
boylarında ada ihtiyâcını karşılamak için tahıl ekilir. Hayvancılık gelişmiş olup, adada bir Devlet üretme
çiftliği vardır. En çok koyun beslenir. Ege Denizinde avlanan balıklar İstanbul’a gönderilir. Kıyılarındaki
otel, motel ve tatil köyleri yazın turistik açıdan önemlidir.
İlçe merkezi, adanın doğu kesiminde 50 m yükseklikte bir tepenin üzerinde kurulmuştur. İlçe
merkezine 6 km mesafedeki Kuzu limanından Çanakkale’ye düzenli feribot seferleri yapılır. İlçe
belediyesi 1902’de kurulmuştur.
Lapseki: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 24.545 olup, 5789’u ilçe merkezinde, 18.756’sı köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 23, Meyçayır bucağına bağlı 9 ve Umurbey bucağına bağlı 8
köyü vardır. Yüzölçümü 955 km2 olup, nüfus yoğunluğu 26’dır. Biga Yarımadasının kuzey kesiminde
yer alan ilçe toprakları, fazla yüksek olmayan dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Başlıca akarsuyu
Umurbey Deresidir.
Ekonomisi tarım ve balıkçılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, üzüm, elma, yulaf, zeytin ve
baklagiller olup, ayrıca az miktarda arpa ve ayçiçeği yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiştir. Tabiî kumsalları
ile Çardak bucağı yazın ilgi görür. İlçe topraklarında barit yatakları vardır.
İlçe merkezi, Çanakkale Boğazının doğu kıyısında tabiî bir liman kıyısında kurulmuştur. İl merkezine
40 km mesâfede, gelişmemiş bir yerleşim merkezidir. Gelibolu Lapseki arasında düzenli feribot
seferleri yapılır.
Yenice: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 42.798 olup, 6517’si ilçe merkezinde, 36.281’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 7, Kalkım bucağına bağlı 17 ve Pazarköy bucağına bağlı 15
köyü vardır. Yüzölçümü 1367 km2 olup, nüfus yoğunluğu 31’dir. Biga Yarımadasının doğusunda yer
alan ilçe toprakları, fazla yüksek olmayan engebeli alanlardan meydana gelir. Dağlık kesimler kestane,
kayın, meşe, kızılçam ve karaçam ormanları ile kaplıdır. Gönen Çayı, Kocabaş Çayı başlıca
akarsularıdır. İlçe topraklarında bakır, kurşun, çinko, kaolin, kil ve linyit yatakları vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, yulaf, arpa, tütün olup, ayrıca az miktarda
üzüm, elma ve baklagiller yetişir. İlçe tütünü Agonya tütünü adıyla meşhurdur. Hayvancılık önemli gelir
kaynaklarındandır.
İlçe merkezi, Çanakkale-Balıkesir karayolunun kıyısındadır. Bir Türkmen aşireti tarafından İnceköy
adıyla kurulmuştur. Zamanla gelişerek Yenice ismini almıştır. İl merkezine 97 km mesâfededir. İlçe
belediyesi 1936’da kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Çanakkale tabiî güzelliklerle, târihî zenginliklerin kucaklaştığı bir ildir. Her köşesi târih doludur.
Arkeolojik eserlerin yanında, yemyeşil tepeler, masmavi bir deniz ve tertemiz sahilleri ile turizme çok
müsaittir.
Târihî eserler: Çanakkale târihî eserler bakımından oldukça zengindir. Beş bin senelik bir târihin
harâbelerini ve zamânımıza ulaşan eserlerini görmek mümkündür
Çimenlik Kalesi: Çanakkale Boğazının Anadolu kıyısında Kocaçay ağzındadır. 1452’de Fâtih Sultan
Mehmed Han tarafından Bizans’a denizden gelecek yardımı önlemek için yapılmıştır. Kânûnî devrinde
1552’de tâmir görmüştür. Diğer ismi, Kale-i Sultan’dır. Dış surlar ve iç kale olmak üzere iki kısımdır.
Nara Kalesi: Çanakkale’ye 6 km uzaklıktadır. 1807’de başlanmış olan yapımı İkinci Mahmud Han
devrinde tamamlanmıştır.
Bozcaada Kalesi: Venedikliler zamânında yapılmış, Fâtih Sultan Mehmed devrinde tâmir ettirilmiştir.
Dış surlar ve iç kaleden meydana gelen kale, son yıllarda da tâmir görmüştür.
Bigalı Kalesi: Eceabat’a 5 km uzaklıktadır. Yapımına 1807’de başlanmış olup, İkinci Mahmud Han
devrinde tamamlanmıştır.
Kilitbahir Kalesi: Deniz kilidi mânâsındadır. 1462’de Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından
yaptırılmıştır. Eceabat’tadır. Hiçbir yerde uygulanmamış bir plânı vardır. Dış kale iç kale ve sarı
kaleden meydana gelmiştir.
Seddülbahir Kalesi: Boğazı takviye için, 1659’da Frenk Ahmed Paşa tarafından Rumeli yakasında
yaptırılmıştır. Günümüzde yıkık durumdadır.
Gelibolu Kalesi: Eski devirlerden kalan kale, Bizans İmparatoru Birinci Jüstinianus tarafından tâmir
ettirilmiştir. Günümüzde sâdece bir burcu kalmıştır.
Babakale: Ayvacık ilçesinin Babakale köyündedir. On yedinci asırda Kaymak Mustafa Paşa
yaptırmıştır.
Atikhisar: Halk arasında Gavur Hisar denilen bu kale, Çanakkale-Balıkesir karayolu üzerinde yüksek
ve sarp bir tepe üzerindedir. Osmanlı tekniğinin izlerini taşır. Gözetleme kuleleri, su sarnıçları ve surlar
vardır.
Fâtih Câmii: Kalenin doğusunda çarşının güney ucundadır. 1452’de Fâtih Sultan Mehmed
yaptırmıştır. 1862/1863’te Sultan Abdülazîz Han döneminde yenilenmiştir.
Abdurrahmân Câmii: Osmanlı câmilerinin ilk örneklerindendir. Orhan Gâzi döneminde yapılmıştır.
Sultan İkinci Mahmud Han devrinde tâmir edilmiştir. Ezine ilçesindedir.
Sefer Şah Câmii: Ezine ilçesinde 14. asırda Yıldırım Bâyezîd Han zamânında yapılmıştır. Câminin
yanında Sefer Şahın türbesi vardır.
Aslıhan Bey Câmii ve Külliyesi: Ezine’ye 12 km uzaklıkta Kemâli köyünde olup, câmi, hamam ve
türbeden meydana gelmiştir. Sultan Birinci Murad döneminde yapılmıştır. Türbe, câminin kuzeyinde
olup, günümüze ulaşan en eski türbedir. Câminin batısında yer alan hamam ise, en eski Osmanlı
hamamlarındandır.
Hüdâvendigâr Külliyesi: Ezine’ye 40 km uzaklıkta Tuzla köyündedir. Câmi, medrese ve hamamdan
meydana gelmiştir. Câmi, 1366’da yapılmıştır. Medrese câminin batısındadır. Dershâne ve on odadan
meydana gelmiştir. Zamânımıza sâdece bir odası ulaşabilmiştir.
Ulu Câmi (Hüdâvendigâr Câmii): Sultan Birinci Murad döneminde ulu câmiler plânında yapılmış bir
câmidir. Gelibolu’da olup, bölgenin en büyük yapısıdır. 1667’de onarılmış, 1889’da yeniden
yaptırılmıştır.
Azebler Namazgâhı: Gelibolu’da 1407’de yaptırılmıştır. Bu tür eserlerin en güzelidir. Günümüzde
yıkık vaziyettedir.
Gâzi Süleymân Paşa Câmii: Orhan Gâzi devrinde yapılmıştır. Câminin mihrabı ve batı duvarı ilk
günkü hâlini korumaktadır. Birkaç sefer tâmir görmüştür.
Süleymân Paşa Câmii: Orhan Gâzi döneminde yapılmıştır. Süslü mihrâbı ve minâresi ilk şeklini
korumuştur. Lapseki ilçesindedir.
Hüdâvendigâr Câmii: Sultan Birinci Murâd döneminde yapılmıştır. Lapseki ilçesinin Umurbey
köyündedir.
Yâkup Bey Külliyesi: Lapseki ilçesinin Çardak bucağındadır. Câmi, medrese, okul ve handan
meydana gelen külliyeyi 1472’de Gâzi Yâkup Bey yaptırmıştır. Medrese günümüzde tamâmiyle
yıkılmıştır.
Ahmed Bîcân Türbesi: İkinci Murad Han zamânında yapılmıştır. Tek kubbeli güzel bir yapıdır.
Türbede yatan zât devrinin büyük âlimlerinden idi. Gelibolu’dadır.
Sarıca Paşa Türbesi: Sultan İkinci Murad Han devri devlet adamlarından Sarıca Paşaya âittir.
Gelibolu ilçesindedir.
Yazıoğlu Türbesi: Aynı ismi taşıyan câmiye bitişik üstü açık bir türbedir. Tâmir edilirken ilk özelliğini
kaybetmiş olup Gelibolu’dadır.
Gâzi Süleymân Paşa Türbesi: Rumeli fâtihi ve Orhan Gâzinin oğlu Süleymân Paşanın türbesidir.
Gelibolu’nun Bolayır köyündedir. 1549’da tâmir edilmiştir.
Anıtlar: Birinci Dünyâ Harbinde târihin en kanlı savaşlarından birinin cereyân ettiği Çanakkale
topraklarında 250.000 Türk şehidi yatmaktadır. Bu şehitlerin aziz ruhlarını anmak ve hâtıralarına
hürmet için “Çanakkale Şehitler Anıtı” yapılmıştır. 21 Ağustos 1958’de tamamlanmıştır. Hisarlık Burnu
ucundadır. Bütün boğazdan görülen anıtlar, 41,70 metre yükseklikte, 4 m aralıkla 4 büyük sütun
üzerine kuruludur. Gövde 30x30 metredir.
İçinde “Harp Müzesi” vardır. Şehitleri şu mısralar ne güzel anlatmaktadır:
“Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna Yârab, ne güneşler batıyor!”
“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”
“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı!
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı,
Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı,
Verme, dünyâları alsan da bu Cennet vatanı!..
Diğer anıt ve şehitlikler ise; Bahriye Şehitliği ve Anıtı, İntepe Şehitliği, Anadolu Hadiye ve Rumeli
Mecidiye Şehitliği, Üsteğmen Hasan ve Teğmen Mesvuf Şehitliği, Gelibolu Şehitliği, Biga Şehitliği ve
Anıtı, Yahya Çavuş, Mehmed Çavuş, Sorok ve Yamut âbideleri, Conkbayırı Mehmetçik Park Anıtı, Tek
Çam Anıtıdır.
Müzeler:
Atatürk Müzesi: Çanakkale Savaşları sırasında Mustafa Kemâl’in (Atatürk) tümen karargâhı olarak
kullandığı Çamyayla köyündeki ev müze olarak kullanılmaktadır.
Arkeoloji Müzesi: Kazılarda çıkan târihî eserlerin muhâfaza edildiği bir müzedir.
Harp eserleri müzesi: Seddülbahir bölgesinde şehitler anıtı içindedir. 1171’de açılan müzede
Çanakkale Savaşları sırasında bölgede kalan silahlar sergilenmektedir.
Eski Harâbeler: Truva Harâbeleri Çanakkale’ye 32 km uzaklıktaki eski bir şehir harâbesidir. İlk çağ
halk şâirlerinden Homeros’un İlyada destanı bu şehirden bahseder. Burası dünyânın en meşhur
müzelerinden biridir. Arkeolojik kazılarla tamâmen ortaya çıkarılan bu şehir harâbeleri görülmeye
değer bir târih hazînesidir. Truva M.Ö. 3200 ile M.S. 400 yılları arasında 9 defâ yıkılmış ve yeniden
kurulmuştur. 1873’te Sehliemanın tarafından ilk defâ bulunmuştur. Bu harâbeler Çanakkale Boğazına
hâkim olan Hisarlık Tepe üzerindedir.
Truva Harâbeleri yanında Arkeoloji Müzesi vardır. Truva’da kazılar kat kat yâni üst üstedir. 2 ile 16 m
derinlikte 9 şehir vardır. Truva kazılarında çıkan târihî eserlerin mühim kısmı Avrupa müzelerine
kaçırılmış, ancak 1923’ten sonra çıkarılanlar İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Truva Arkeoloji Müzesinde
muhâfaza altına alınmıştır.
Blegen’in tespit ettiği kronolojik sıraya göre 9 Truva şöyledir:M.Ö. 3200-2600, 2600-2300, 2200-2050,
2050-1900, 1900-1800, 1800-1300, 1300-1100, 700-350, 350-M.S. 400.
İskender amiral gemisinden mızrağını Truva istikâmetine atarak Asya seferinin başladığını anlatmak
istemiştir. Anadolu’nun en önemli antik şehirlerinden biridir. Assos: Ayvacık ilçesine bağlı Behramkale
köyünde M.Ö. 7. asırda kurulmuş bir yerleşim merkezidir. Denize hâkim tepe üzerindeki akropol, 3 km
uzunluğunda bir surla çevrilidir. Agora tiyatro ve Athena tapınağı vardır. Alexsandrea: Çanakkale’ye
50 km uzaklıkta Dalyan köyünde Alexandrea-Troas harâbeleri surlarla çevrilidir. Bu kenti İskender’in
generallerinden Antigonos kurmuştur. Lampsakoz: Lapseki ilçesinde Lampsakoz (Pitiyara)şehir
harâbeleri ve Roma devrine âit lahit ve kitâbeler bulunmaktardır. Sestos: M.Ö. 650 senesinde Aiciler
tarafından koloni olarak kurulmuştur. M.Ö. 300 senesine âit seramikler bulunmuştur. Şehrin iç kalesi
hâlen durmaktadır. Sarnıclar kullanılmaktadır. Eceabat’a 4 km mesafededir. Dardanos: Çanakkale’nin
10 km yakınında İzmir karayolu üzerindedir. Eski bir şehir harâbesidir. Diğer harâbeler Chyrse,
Perkote, Arisbe, Parion, Priapos, Kebrene, Skepsis ve tapınağı bulunan Neandrea şehir kalıntılarıdır.
Mesire yerleri: Zengin doğal güzellikler, ilde çok sayıda mesire yerinin meydana gelmesine yol
açmıştır. Bunlardan meşhur olanları şunlardır:
Yaykın: Çanakkale-Çan karayolu üzerindedir. Karaçam ormanları içinde, bin kişiye yakın kişinin
dinlenebileceği bir piknik yeridir.
Balaban: Çanakkale-Çan karayolu üzerinde bir dinlenme yeridir. Çam, meşe, kestane ağaçlarıyla
kaplıdır. İçme suyu çok güzeldir.
Millî Park: Gelibolu Yarımadasında 33.000 hektarlık bir arâzidir. Savaş alanları, anıtlar, şehitlik, güzel
koylu, temiz kumsalları ve ormanlık tepeleriyle yeşil vâdiler bulunur. Gezi ve piknik yeridir.
Karantina: Çanakkale-İzmir karayolu üzerinde il merkezine 15 km uzaklıkta, deniz kenarında bulunan
bir dinlenme yeridir.
Kepez: İl merkezine 5 km uzaklıktadır. Çanakkale-İzmir karayolu üzerindedir. Denize 1 km olup,
meyve bahçeleriyle çevrelenen ve Çanakkale boğazının güzelliği seyredilebilen bir dinlenme yeridir.
Kaplıcaları: Çanakkale kaplıca ve ılıcaları bakımından da çok zengin bir ilimizdir. Bu şifâlı suların
bâzılarında banyo kürleri, bâzıları ise içilerek çeşitli hastalıklara iyi gelir.
Çan Kaplıcası: Çan-Balıkesir karayolu üzerindedir. Banyo tedâvîsi romatizma, mafsal romatizması,
nefrit ve kadın hastalıklarına iyi gelir. İçme tedâvisi ise karaciğer, barsak, safra kesesi ve idrar yolu
hastalıklarına faydalıdır.
Küçük Çetmi Kaplıcası: Ayvacık ilçesinin Küçükçetmi köyündedir. Sıcaklığı 14°C olup,
karbonhidratlıdır.
Kestanbol Ilıcası: Ezine’nin Kestanbol köyündedir. Banyo tedâvîsi romatizma, nefrit, kadın
hastalıkları, cilt hastalıkları, gut, siyatik, barsak parazitleri ve kırıklar için çok faydalıdır. Eski
devirlerden beri kullanılmaktadır.
Külçüler Kaplıcası: Bayramiç ilçesine 18 km uzaklıkta orman içindedir. Dört bin senedir kullanılan
kaplıca, kadın hastalıklarına iyi gelir.
Kirazlı-Balaban Mâden Suları: Çanakkale-Çan karayolu üzerinde Kirazlı bucağındadır. Böbrek
taşlarını düşürmede çok faydalıdır.
ÇANAKKALE BOĞAZI (Bkz. Boğazlar)
ÇANAKKALE SAVAŞLARI;
Alm. Kampf von Dardanellen, Fr. Guerre de Dardanelles, İng. Battles of Dardanelles. Birinci Dünyâ
Harbi esnâsında Çanakkale Boğazı ve civârında Osmanlı ordusu ile îtilâf devletleri arasında cereyan
eden meşhur savaşlar.
1914’te İttihat ve Terakki Partisi ve onun yüksek kademedeki idârecileri (bilhassa
Enver-Talat-Cemâlüçlüsü) tarafından affedilmez bir hatâ eseri olarak Birinci Dünyâ Harbine sokulan
Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile dört ayrı cephede ve bölgede ayrı ayrı çarpışmak zorunda kaldı.
Osmanlı Devleti, âdetâ bir mâcerâ uğruna bu savaşa sürüklenmişti. Ve bunda Enver-Talat-Cemâl
üçlüsü baş rolü oynadılar. Osmanlı orduları Rus, Irak, Sina (Filistin-Suriye)ve Çanakkale cephelerinde
umûmiyetle müttefik Almanya’nın maksat ve görüşlerine uygun şekilde kullanıldı.
Birinci Dünyâ Harbinde bütün kaynaklarını ve imkânlarını seferber eden Osmanlı Devleti, daha
savaşın başından îtibâren Rus, Irak ve Sina cephelerinde başarısızlıklara uğradı. Ancak Çanakkale
cephesinde dünyânın gözlerini kamaştıran emsâlsiz zaferler kazandı.
Osmanlı Devletinin savaşa katılmasıyla itilâf devletleri için Boğazlar Meselesi birinci plânda önem
kazanmıştı. Bunun üzerine Londra’da toplanan savaş meclisi, Çanakkale Boğazının denizden
donanma kuvvetiyle zorlanıp geçilmesine karar verdi. Boğaz kuvvetli bir donanmanın taarruzuna
dayanamayacak durumda idi. Dış savunma tertibâtı, Seddülbahir ve Kumkale’ye konmuş 20 toptan
ibâretti. Ara savunma bölgesi bu sırada hemen tamâmiyle boştu. Elde mevcut bütün toplar, boğazın en
dar kısmına rastlayan iç savunma bölgesinde yerleştirilmişti. Cephâne son derece kıt olduğu gibi,
eldeki silâhlar da yeterli değildi. Seferberlik îlânından sonra ara savunma bölgesine bir miktar yeni
bataryalar yerleştirilmiş ve boğazın aşağı kısmı mayın hatları ile kapatılmıştı.
Çanakkale tahkimâtının zayıf olduğunu sezen düşman, Boğazı kolaylıkla aşacağını sanıyor ve Türk
Milletinin üstün savaş gücünü hesâba katmayı unutuyordu. 3 Kasım 1914’te ilk taarruzu başlatan
İngiliz filosu, Seddülbahir istihkâmlarını topa tuttu. Diğer taraftan mayın hatlarının mevcudiyetine
rağmen, düşman deniz altı gemileri Marmara’ya girerek gemileri batırmak sûretiyle İstanbul’dan
Çanakkale’ye asker ve levâzım sevkine mâni oluyorlardı.
19 Şubat 1915’te, birleşik düşman donanmasının kesin hücumu başladı. Orhaniye ve Ertuğrul
tabyaları şiddetli bir ateş altına alındı. Düşman gemileri Osmanlı bataryaları menziline girince ateşle
karşılandılar. İngilizlerin meşhûr bir zırhlısı Orhaniye tabyasından atılan bir gülle ile hatırı sayılır bir
isâbet aldı. Düşman daha fazla ilerlemeyip ateş kesti ve çekildi.
18 Mart 1915’te İngiliz ve Fransız gemileri tarafından büyük bir hücûm daha yapıldı. 16 harp gemisi 18
Mart sabahı boğaza girip tabyalara karşı şiddetli ateş açtı. Çanakkale ateşler içinde kalmış, tabyalar ile
telefon bağlantısı kesilmiş, topların bir kısmı tahrib edilmiş, bâzıları toprağa gömülmüştü. Tam bu
sırada Fransız gemileri nöbet değiştirmek üzere manevra yaparlarken, Bouvet zırhlısı, bir torpile
çarparak battı. Yerlerini almağa gelen İngiliz gemilerinden Irresistible de çok geçmeden sulara
gömüldü. Onun yardımına koşan Ocean da aynı âkıbete uğradı. Inglexible zırhlısı da ağır şekilde yara
aldı. Bundan başka, Suftren ve Gaulois zırhlıları da top mermisi isâbeti ile büyük hasara uğradılar.
Bunun üzerine düşman donanması geri çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra boğaz bir daha
denizden zorlanmadı.
Deniz savaşlarında uğradıkları başarısızlık üzerine itilâf devletleri, karadan taarruza geçmeğe karar
verdiler. Bu maksatla Akdeniz müttefik kuvvetleri başkomutanlığına tâyin edilen J.Hamilton’un emrine
verilmiş 75.000 kişilik bir ordu adalara yığılmaya başladı. Bu ordu İngiliz, Fransız, Avustralya, Yeni
Zelanda ve diğer bâzı sömürge askerlerinden müteşekkil idi. Bunlara karşı 80.000 kişilik Türk kuvveti,
Alman generali Liman Von Sanders’in emrine verildi. Bu kuvvetlerin kumandanları şunlar idi: Bolayır
geçidi civarında 5 ve 7. fırkaların kumandanları miralay Von Sonderstern ve Remzi Bey, 19. Fırka
Kumandanı Kaymakam Mustafa Kemâl Bey (Biyak civarında); 11. Fırka Kumandanı Kaymakam Refat
Bey.
Düşmanın ana harekât plânı şöyle idi: 29. İngiliz tümeni Fransızlarla birlikte Gelibolu Yarımadasının
güney ucuna çıkacak, ilk hedef olarak Alçıtepe’yi alıp, Kilidülbahir üzerine yürüyecek, bir yandan da
kuzey tarafta Arıburnu ve civârına çıkarılacak Anzak kuvvetleri Boğaz’ın en dar noktası yönünde kesin
taarruzda bulunacaktı. Bu arada Bolayır geçidi, Kumkale ve Beşike’de şaşırtma hareketleri ve oyalama
savaşları yapılacaktı.
Çıkarma harekâtları 25 Nisan 1915 sabahı erkenden başladı. Anadolu kıyısında Kumkale’ye çıkarılan
üç Fransız taburu oradaki 6 bölük tarafından karşılandı ve geri püskürtüldü. Seddülbahir kıyılarındaki
Morto limanı kıyısına çıkan Fransız kuvvetleri ile Teke Burnunun iki tarafına çıkarılan İngiliz birlikleri,
oldukları yerden ileri gidemediler. Batıda Zığındere civârına çıkarılan ikinci tabur, Türk kuvvetlerinin
tazyiki karşısında burayı terk etmek zorunda kaldı. Arıburnu’nun hemen güneyindeki köye çıkan
düşman kolordusu 19. Fırka Kumandanı Kaymakam Mustafa Kemâl Bey tarafından durduruldu.
Güney (Seddülbahir)cephesinde düşman ilk defâ 26 Nisan’da taarruza geçti. Fakat müdâfaa
kuvvetlerimiz tarafından geri püskürtüldü. 6 Mayıs’ta İngiliz ve Fransız kuvvetleri yeni bir taarruz
düzenlediler. Türk askerleri açık arâzide ve üç taraftan donanma ateşi altında, eşsiz bir müdâfaa
savaşı yaptı ve 3 gün süren taarruz hedefine varmadan kırıldı. Düşmanın 4 ve 5 Haziran’da giriştiği 8
günlük bir taarruz da netîcesiz kaldı. Cephenin doğu kısmında bulunan Fransız kuvvetleri başarı
sağlayamadıkları gibi, bunların solunda bulunan İngiliz kuvvetleri de bir adım ileri gidemediler.
Kuzey cephesinde karaya çıkan kolordunun ilk kademesi, 25 Nisan sabahı, Kemal yeri adı ile anılan
mevkıe kadar ilerlemiş ve taarruza geçmişti. Bunu 27 Nisan’da Türk karşı taarrruzu tâkib etmişti. İki
taraf da bu kanlı taarruzlardan bir netîce alamadılar. Mareşal Von Sanders 42.000 kişilik bir Türk
kuvvetine 19 Mayıs’ta taarruz emrini verdi ise de, Anzak kuvvetleri şiddetli müdâfaada bulundular. Bu
taarruzda Türkler 10.000’den fazla zâyiât vermişti. Düşman başkomutanlığı, bir netîce alabilmek için,
büyük takviyeler getirtip, bunların bir kısmını Arıburnu cephesine çıkararak, yarımadanın kilit noktası
olan Koca-Çimen Tepesine taarruz etti. Diğer kısmını da Türkleri arkadan çevirmek maksadı ile Suvla
limanı sâhillerine çıkardı. İngiliz taarruzu, 6-7 Ağustos gecesi başladı. Aynı gece 9. İngiliz
kolordusunun Anafartalar kıyısına çıkartma yapmağa başladığı haberi geldi. Düşmanın 4 gün süren bu
taarruzu, miralay Mustafa Kemâl Bey (Atatürk) tarafından durduruldu. Bundan sonra düşman
kuvvetlerinin bütün hücumları neticesiz kaldı. Çanakkale Savaşlarının son safhası, hemen hemen
mevzi harpleri şeklinde oldu. Türkün sarsılmaz müdâfaası karşısında mıhlanıp kalan düşman
kuvvetleri, 19-20 Aralık 1915 gecesi Anafartalar ve Arıburnu cephesinden, 8-9 Ocak 1916 gecesinde
Seddülbahir’den çekilip gittiler.
Çanakkale Savaşları sırasında İngilizlerin zâyiâtı 205.000 Fransızlarınki ise 47.000’dir. Türklerin
zâiyâtı ise 253.000’e ulaşmıştır. İngilizleri, Osmanlı Türklerinin üzerine sürenlerin başında büyük Türk
düşmanı Churchill gelmektedir. Osmanlı Devletini lüzumsuz yere savaşa sokan İttihat ve Terakki
liderleri (Cemâl-Talat-Enver), Mondros Mütârekesi sonunda, devleti yüzüstü bırakıp yurt dışına
kaçtılar. Cemâl ve Talat, Ermenilerce öldürüldü.
ÇANAKLIK;
Alm. Mastkorp, Mars, Fr. Hune, İng. Mast top. Eski gemilerde bulunan gözetleme yeri. Radar sistemi
bulunmazdan önce etrâfı tedkik etmek için gemi direklerinin üstüne çevresi delikli yerler yapılırdı.
Çanak şeklinde olduğu için çanaklık tâbiri oradan gelmiştir. Bâzı gemilerde çanaklık, sepet gibi veya
câmi şerefesi biçiminde de olurdu. Gözetleme yeri olarak kullanılan çanaklıklar savaş esnâsında
düşman gemilerine ok, silah ve yanan ok atmak için de kullanılırdı. Bilhassa yanan okun yüksekten
atılması düşman gemisi için her zaman büyük tehlike teşkil ederdi.
Osmanlı mîmârisinde çok kullanılan sütûnların başlarındaki çanak biçimindeki şekillere sütûn çanaklığı
denir.
ÇANÇİÇEĞİ (Campanula);
Alm. Glockenblume (f), Fr. Companule (f), ing. Bell-flower. Familyası: Çançiçeğigiller
(Campanulaceae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Anadolu
Çiçek taç yaprakları mâvi, büyük ve gösterişli, çan veya boru şeklinde olan kır ve süs bitkileri.
Yaprakları çoğunlukla şerit şeklinde olan otsu veya odunsu bitkilerdir. Memleketimizde 87 türü
bulunmaktadır.
Kullanıldığı yerler: Büyük köklü çan çiçeği (C.rapunculus)nin yaprakları ülkemizde yara iyi edici ve
kabız giderici olarak kullanılır.
ÇANDARLI ÂİLESİ;
Osmanlı Devletine hizmet etmiş asil bir Türk âilesi. Bu âileden en yüksek ilmî, idârî, mülkî, askerî
makamlarda vazîfe almış şahsiyetler çıkmıştır.
Çandarlı âilesinin atası Kara Halil Hayreddîn Paşa, Eskişehir’in Sivrihisar kazâsının Cendere
köyündendir. Kara Halil HayreddînPaşa, ahîlerden olup, Şeyh Edebâlî’nin akrabâlarındandı. Bilecik,
İznik ve Bursa’da kâdılık yaptı. Bursa kâdısıyken Birinci Murad Han zamânında 1362’de Osmanlı
Devletinin o devirdeki en yüksek ilmiye makâmı olan Kazaskerliğe tâyin edildi. Sultânla Rumeli’ye
geçip Karaferya, Serez ve Selânik fethinde, Arnavutluk’ta da askerî harekâtlarda bulundu.
Kara Halil Hayreddîn Paşa iyi bir teşkilâtçıydı. Beyliğin ilk askerî teşkilâtı olan yaya ve müsellem
teşkilâtını kurarak muntazam askerî birliklerin ilk temelini attı. Ancak fetihlerin ilerlemesi ve elde fazla
kuvvet bulundurulması zarûret hâline gelince, yine Kara Halil’in tavsiyesiyle muhârebede esir düşen
genç Hıristiyanların Türk köylüsünün yanına verilmek sûretiyle, İslâm terbiyesi üzere yetiştirilip,
Türkçeyi de öğrendikten sonra acemi ocağına verilmesi ve oradan da yeniçeri olmaları usûlü kabul
edildi. Bu sûretle kurulan ocağa yeniçeri ocağı denildi. Kara Halil ulemâdan Kara Rüstem’le birlikte
mâliye teşkîlâtını kurdu. Osmanlılarda vezirlerin idârî, mâlî işlerinden başka, mülkî ve askerî bütün
işlerine bakan ilk veziri Kara Halil Hayreddîn Paşadır. O, Balkanlarda fetihler yaparken oğlu Ali Paşa
da Sultan Birinci Murad Hanın yanında Anadolu’da gazâlara katılıyordu.
Çandarlı Kara Halil Paşanın Osmanlıya hizmetleri devlet içinde bu âileye verilen değeri arttırdı.
1387’de Paşa’nın Serez’de vefâtıyla oğlu Ali Paşa vezirliğe getirildi. Ali Paşadan sonra, kardeşi
İbrâhim Paşa, Fetret devrinden sonra Çelebi Mehmed Han tarafından önce vezirliğe sonra da
vezîriâzamlığa getirildi. Vezîriâzam İbrâhim Paşa, ölüm târihi olan 1429’a kadar bu görevde kaldı.
İbrâhim Paşanın iki oğlu vardı. Büyük oğlu Halil Paşa babasından sonra vezîriâzam olmuştur. Küçük
oğlu Mahmud Çelebi de Çelebi Mehmed’in kızı Hafsâ Sultanla evlenmiştir.
Sultan İkinci Murad’ın fevkalâde îtimâdı olan vezîriâzamı Çandarlı Halil Paşanın, 1444’te Osmanlı
tahtının yeni sâhibi küçük yaştaki İkinci Mehmed Han devrinde de devleti bildiği gibi idâre etmesi, genç
Sultan’ın dikkatinden kaçmıyordu. Bu arada Macar kralı, Osmanlı tahtında genç birisinin
bulunmasından faydalanmak istedi. Fâtih’in şahsiyetine bütünüyle vâkıf olmayan vezîriâzam Çandarlı,
Osmanlı menfaati için Segedin Antlaşmasından sonra Manisa’ya çekilmiş olan İkinci Murad’ı tekrar
hükümdâr îlân ettirmek için çâreler aradı ve Osmanlı sarayındaki devşirmeleri harekete geçirip, İkinci
Mehmed Han aleyhinde propagandaya sebeb oldu. Sonunda İkinci Mehmed Hanı da iknâ edip, babası
İkinci Murad Hanın tekrar tahta çıkmasını temin etti. Murad Han Osmanlı ordusuna 1448’de Kosova’da
büyük bir zafer daha kazandırdı. İkinci Murad Hanın ölümünden sonra yerine ikinci defâ tahta geçen
İkinci Mehmed Han (Fâtih)zamânında da vezîriâzamlık görevini sürdürdü. İstanbul’un fethi öncesi ve
fetih esnâsında aleyhinde yapılan propagandaların netîcesinde Haziran 1453’te azledilerek
çocuklarıyla berâber Yedikule zindanına hapsedilip, mallarına da el konuldu. Bir süre sonra Çandarlı
Halil Paşa öldürüldü. Çocukları serbest bırakılıp malları da geri verildi. Halil Paşanın kabri İznik’tedir.
Halil Paşanın iki oğlu vardı. Büyüğü Süleymân Çelebi kazasker, küçüğü İbrâhim Çelebi de Bursa
kâdısı idi. Çandarlı Halil’in oğlu İbrâhim Paşa önce kâdılıktan azledilip zindana atıldı ise de serbest
bırakıldı. Fâtih Sultan Mehmed Han, Çandarlı İbrâhim Paşayı Amasya kâdılığına tâyin etti. Şehzâde
İkinci Bâyezîd Han babasının vefâtından sonra lalası Çandarlı İbrâhim Paşayı İstanbul’a götürüp önce
kazasker sonra da vezîriâzam tâyin etmiştir. 1499 İnebahtı Seferi esnâsında vefât eden vezîriâzam
Çandarlı İbrâhim Paşa, İznik’teki babası Çandarlı Halil Paşanın türbesine nakledilmiştir.
Çandarlı âilesinden 1499’da vefât eden İbrâhim Paşadan sonra vezîriâzam tâyin edilmemiştir. İbrâhim
Paşanın oğullarından Hüseyin Paşa Diyarbakır, Îsâ Paşa da Şam Beylerbeyliklerinde vazîfe
yapmışlardır. Îsâ Paşanın oğlu şâir ve edebiyâtçı Halil Beyden sonra Çandarlı Sülâlesinden 1791’de
vefât eden vezir Ali Paşadan başka kayda değer bir devlet adamı görülmemiştir.
ÇANKAYA KÖŞKÜ;
Atatürk’ün İstiklâl Savaşı ve Cumhûriyetin ilk yıllarında oturduğu ve şimdi de müze olarak kullanılan
binâ. İsmini bulunduğu Çankaya semtinden almıştır. Köşk, Ankara Belediyesi tarafından 1921
senesinde Atatürk’e hediye edilmiştir ve 1932 senesine kadar burada ikâmet etmiştir. 1932’de şimdiki
Cumhurbaşkanlığı Köşkü tamamlanınca, bu köşk orduya devredilmiş ve “Ordu Köşkü” ismini almıştır.
Sonradan müze hâline getirilen binâ, bugün de müze olarak kullanılmaktadır.
Binâ iki katlıdır. Şehre bakan yönünde kepenekli iki sıra pencere ve balkonu vardır. Giriş kapısı arka
tarafta olan binânın giriş katında mermer bir havuz bulunmaktadır. Her iki katta ikişer oda ve bir sofa
bulunan köşk, 1924 senesinde Mîmar Mehmed Vedat tarafından ilâveler yapılarak bugünkü hâline
getirilmiştir. Bu ilâveler; ön cephede câmekânlı giriş ile soldaki odanın öne doğru büyütülmesi, arka
cephede ise giriş katında uzunlamasına bir ofis ve mutfak ile yan tarafta kule denilen çıkıntıdır.
Çankaya’da yapılan ikinci köşk ise hâlen Türkiye Cumhurbaşkanlığı ikâmetgâhı olarak kullanılan
binâdır. 1935 senesinde şehre tamâmen hâkim olan bir tepede ve 438.620 m2 üzerine Avusturyalı
Mîmar Clemens Holzmeister tarafından inşâ edildi. Resmî dâireler, lojmanlar, diğer gerekli binâlarıyla
bir site şeklinde yapılan köşkün birinci katında geniş bir salon, çalışma odaları ve bütün Ankara’yı
gören teras vardır. İkinci katta ise Cumhurbaşkanlarının ikâmetine ayrılan kısım bulunur.
ÇANKIRI;
Orta Anadolu’nun kuzeyinde Kızılırmak ve Batı Karadeniz havzaları içinde yer alan bir ilimiz. Çankırı
toprakları 40°30’ ve 41° kuzey enlemleri ile 32°30’ ve 34° doğu boylamları arasında kalır. Çorum,
Ankara, Bolu, Kırıkkale, Zonguldak ve Kastamonu illeri arasında kalır. Trafik kod numarası 18’dir.
İsminin Menşei
Çankırı’nın târihi Hititlere dayanır. Şehri “Çangra” isimli bir Hitit beyi kurduğu için bu isimle anılmıştır.
Bölgeye gelen Oğuz Türkleri bu ismi kendi dil ve lehçelerine uydurarak “Kengiri” dediler. Cumhûriyetin
îlânından sonra ilin ismi Çankırı olarak değiştirilmiştir.
Târihi
Çankırı’nın bilinen târihi Hititlere dayanır ve bir Hitit beyi tarafından kurulmuştur. Hitit İmparatorluğunun
merkezi olan Hattuşaş’a yakın oluşu sebebiyle önemli bir şehirdi. M.Ö. 1200 senelerinde iç savaşlar
sebebiyle Hitit İmparatorluğu parçalanıp zayıflayınca, Çankırı, Frikyalıların eline geçti. Daha sonra
şehri Lidyalılar ele geçirdiler. M.Ö. 6. asırda Persler bu bölgeyi Lidyalılar’dan aldılar. İki asır sonra
Makedonya Kralı İskender, Persleri yenerek bu bölgeyi de eline geçirdi. İskender’in ölümü üzerine
Çankırı Galatların eline geçti ve “Gangaris” (keçisi bol ülke) ismi ile başkent oldu. Roma İmparatorluğu
Anadolu’nun bir kısmı ile berâber Çankırı’ya hâkim oldu. Roma’nın ikiye bölünmesi üzerine bu kısım
Doğu Roma (Bizans)elinde kaldı.
1071 Malazgirt Savaşından sonra Çankırı Türkler tarafından fethedildi. Selçukluların önemli
beyliklerinden olan Danişmendoğulları bölgeye hâkim oldular. Danişmend Devletinin kurucusu olan
Melik Ahmed Danişmend Gâzi, Alparslan’ın komutanıydı. Çankırı’nın fethini Emir Karatekin’e vermişti.
Bu komutan 1082’de Çankırı’yı fethetti ve 1106 senesine kadar Çankırı vâliliğini yaptı. 1134’te
Bizanslılar bir ara Çankırı’yı işgâl ettilerse de, kısa bir müddet sonra Selçuklu Sultanı Birinci Mes’ûd,
Çankırı’yı 1137’de yeniden fethetti. Selçuklu devletinde mühim bir şehir olan Çankırı, Moğol ve
İlhanlıların istilâsına uğradı. Daha sonra Candaroğulları bölgeye hâkim oldular.
Birinci Murad, Çankırı’yı Osmanlı Devletinin topraklarına katmıştır. 1402 Ankara Savaşında
Candaroğulları şehri tekrar ele geçirdiyse de, 1439’da Çelebi Sultan Mehmed, Çankırı’yı yeniden
Osmanlı Devletine kattı. Merkezi Kütahya olan Anadolu beylerbeyliğinin 14 sancağından biri de
Çankırı idi. Tanzimattan sonra Kastamonu, vilâyetinin 4 sancağından biri olmuştur. İstiklâl Harbinde
İnebolu-Kastamonu yolu ile gelen cephâneyi Ankara’ya ulaştırmada Çankırı erkek ve kadınlarının,
cephânenin Ilgaz Dağını aşmada Kale ve Kıyısın köylerinin hizmetleri çok büyük olmuştur. Çankırı,
Cumhuriyet devrinde il olmuş ve 1925’te Kengiri (Kangri)ismi “Çankırı” olarak değiştirilmiştir. 1050 ve
1944’te büyük deprem geçirmiştir.
Fizikî Yapı
Çankırı arâzisi dağlık bir arâzidir. Ovaları arâzinin ancak % 8’ini teşkil eder. % 64’ü dağlar ve
yaylalardan ibârettir. Geri kalan % 28’i platolardır. Bu arâzinin % 2 gibi çok az kısmı ekime müsâit
değildir. Arâzinin beşte biri ormanlıktır. Çankırı, dağların ve bozkırların kapladığı şirin bir ildir.
Dağları: Ilgaz Dağları Çankırı’nın kuzeyini kaplar. En yüksek tepesi 2560 metredir. Ilgaz Dağları
üzerinde bulunan diğer yüksek tepeler, Çatalılgaz Tepesi (2546 m), Küçük Hacet (2311 m), Kulpi
(1980 m), Altunsivrisi (1934 m), Kocadağ (1763 m) ve Bulancak (1935 m)tır.
Batısında Köroğlu ve Işık Dağları uzanır. Işık Dağının en yüksek tepesi (2015 m)dir. Ayrıca Aydos,
Eldivan ve Erikli tepeleri vardır. Yaylaları azdır. Başlıcaları Karapınar, Mülayim, Dede, Sanı, Eldivan ve
Aydos’tur.
Ovaları: Akarsuların etrâfında bulunur. Kızılırmak havzasındaki ova, alüvyonlu topraklarla örtülü
olduğu için çok verimlidir. Her türlü ürün yetişmeye müsâittir. Devrez, Tatlıçay ve Melan çayları
etrâfındaki ovalarla, Orta, Eskipazar ve Çerkeş ovaları vardır.
Akarsuları: Kızılırmak’ın en büyük kollarından olan Devrez Çayı ilin en büyük akarsuyudur. 186
kilometrelik bu çay Ilgaz ve Işık dağlarından çıkan iki kolun birleşmesiyle meydana gelir. Kızılırmak
güneyden geçer ve Çankırı ilindeki uzunluğu 30 kilometredir. Diğer akarsuları, Soğanlı Çay (Melan
Çayı), Çerkeş Çayı, Acı Çay ve Tatlı Çaydır.
Gölleri: Önemli bir göl yoktur. Yazın sularının çoğu kuruyan ve hayvan ve tarla sulamak için kullanılan
küçük gölcükler vardır. Bunların önemli olanları Kamış, Kayı, Bulancak, Çardak, Osman, Çivi ve Sülük
gölleridir.
İklim ve Bitki Örtüsü
Orta Anadolu (kara) ikliminin husûsiyetleri tamâmen görülür. Kışları sert (soğuk), yazlar sıcak ve kurak
geçer. Yağışlar kışın kar şeklinde olur, senelik yağış miktarı 397-410 milimetredir. Sıcaklık ise +41,8°C
ile -25°C arasında seyreder.
İlin düz olan güney kısmı tamâmen çıplaktır. Kuzeyindeki dağlar kısmen ormanlıktır. Vâdiler kavak ve
söğüt ağaçları ile örtülüdür. Akarsu civârları meyve ağaçları ve bağlarla örtülüdür. Arâzinin % 18’i
ormanlık, % 35’i çayır ve mer’a, % 35’i ekili arâzidir. Ormanlarda; çam, köknar, meşe ve ardıç ağaçları
vardır. Kurt, tilki, tavşan ve sincap gibi yabânî av hayvanları bulunur.
Ekonomi
Çankırı ilinin ekonomisi tarıma dayanır. Sanayi yeni gelişmektedir. Gelirinin % 50’ye yakını tarım
sektöründen temin edilir. Çalışan nüfusun % 70’i tarım, hayvancılık ve ormancılıkla uğraşır. Leblebisi,
el dokuma bez ve peştemalıyla, balı meşhurdur. Buğday, çeltik ve tuz ekonominin temelidir.
Tarım: Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, mısır, fasulye, mercimek, burçak, fiğ, patates ve şeker
pancarıdır. “Fiğ” ekiminde Çankırı önde gelir. Akarsu kenarlarında bol miktarda sebze, meyve yetişir
ve bağcılık önde gelir. Kavun ve karpuz da çok yetişir. Sulanan arâzi azdır. Devres vâdisinde inci
tânesi gibi pirinç yetişir.
Hayvancılık: Çankırı ilinin % 35’i çayır ve mer’a ile kaplıdır. Koyun üretimi her sene artarken, tiftik keçi
sayısı azalmaktadır. Arıcılık da gelişmekte olup, kovan sayısı 40.000’e yakındır.
Ormancılık: Yüzölçümünün % 18’i ormanlarla kaplıdır. Erozyonu önlemek için ağaçlandırmaya önem
verilmektedir. 80 hektarlık fidanlık kurulmuştur. Her sene 80.000 metreküp sanâyi odunu ve 90.000
ster yakacak odunu elde edilmektedir.
Mâdenleri: Çankırı mâden bakımından zengin ise de çıkarılan mâdenler en çok alçıtaşı, tekel
tarafından çıkarılan kayatuzu, betonit ve linyittir. Kayatuzu bir mağara içinden çıkarılır. Bu mağaraya
ise 160 metrelik bir tünelle girilir.
Sanâyi: Çankırı’da sanâyi gelişme hâlindedir. Henüz fabrika sayısı azdır. Çankırı Süt Fabrikası,
Çankırı Yem Fabrikası, Eskipazar Kereste Fabrikası, Kaya Tuzları, Bayramlar Alçı Fabrikası, Çivi Tel
Fabrikası, Un ve Tuğla fabrikaları ve DDY Yeni Makas Fabrikası önemli olanlardır.
Ulaşım: Ankara-Zonguldak demiryolu Çankırı, Eskipazar, Çerkeş ve Kurşunlu’dan geçer.
Ankara-İnebolu karayolu Çankırı’dan geçer. Birkaç köy dışında bütün köylerin yolları mevcuttur.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfûsu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 279.129 olup, 113.855’i ilçe merkezlerinde, 165.274’ü
köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 8.351 km2 olup, nüfus yoğunluğu 33’tür. Çalışma sebebiyle
erkeklerin başka yerlere gidişi yüzünden “kadınların erkeklerden fazla olduğu il” olarak isim yapmıştır.
Örf ve âdetleri: Çankırı’da asırlar boyunca Hititler, Frigya, Lidya, Galatlar, İskender (Makedonyalılar),
Persler, Roma ve Bizanslılar, Türkler (Selçuk ve Osmanlılar)hâkim olmuşlardır. Türklerin dışındaki
milletler, târihî eserlerin dışında kaybolup gitmişlerdir. Türklerin bölgeye yerleşmesiyle Hıristiyan
azınlık zamanla bu bölgeden göç etmişlerdir. Bölge 11. asır başından bu yana Türk İslâm kültürü ile
yoğrulmuştur. Mahallî kıyâfetler ancak düğün ve millî oyunlarda giyilir. Mahallî meşhûr yemekleri
tarhana, erişte, bulgur, gözleme, cızlama ve tatar böreği, Çankırı kadayıfı, hindi dolması, çekme
helvası, şabanözü bazlaması ve çöreği, ovacık kavurması, sütlü kurabiye, peynir helvası ve kabak
tatlısıdır. El dokuma çok gelişmiştir. Tiftik yününden güzel motifli renkli çoraplar örülür. Dokumalar kök
boyalar ile boyandığından güzeldir. Keçe ve kilim dokunur. Şalvar, yağlık ve bohça işlemeleri yapılır.
Halk edebiyâtı zengindir. Yûnus Emre ve Hacı Bektaş-ı Velî’nin tesiri büyüktür. Âşık Ali, Cevriye Bânu,
Bezlî ve Efkârî başlıca halk şâirleridir. Uzun hava ve türküleri meşhurdur. Türkülerinde sohbet ve oyun
işlenir. Çankırı zeybeği, halay, kaşık oyunu, sepetçioğlu zeybeği ve şakırdım başlıca oyunlarıdır.
Eğitim: Son senelerde eğitim faaliyeti çok hızlanmış ve okur-yazar nisbeti % 87’ye yükselmiştir. İlde
28 anaokulu, 504 ilkokul, 37 ortaokul, 6 meslekî ve teknik ortaokul, 11 lise, 7 meslekî ve teknik lise
vardır.
İlçeleri
Çankırı, biri merkez olmak üzere 14 ilçeden meydana gelmiştir.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 67.620 olup, 45.496’sı ilçe merkezinde, 22.124’ü köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 49 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikteki engebeli
düzlüklerden meydana gelir. Kuzey ve batısında Köroğlu Dağları yer alır. Dağların bir kısmı çam
ormanları ile kaplıdır. İlçe topraklarını Tatlıçay sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa olup, ayrıca az miktarda fasulye,
nohut, baklagiller ve soğan yetiştirilir. Yem fabrikası, süt fabrikası ve un fabrikası başlıca sanâyi
kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, eğimli bir alanda, dar bir vâdide yer alır. Şehri Tatlıçay ikiye böler. Ankara’yı Batı
Karadeniz’e bağlayan kara ve demiryolu ilçeden geçer. Bir kale şehri olarak kurulan ilçe, kalenin
bulunduğu tepenin eteklerinde güneye doğru genişlemiştir. İlçe merkezi 1941-1942 senesinde Piyâde
Okulunun Çankırı’ya gelişiyle gelişmiştir.
Atkaracalar: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 11.235 olup, 6263’ü ilçe merkezinde, 4972’si
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 13 köyü vardır. Kurşunlu ilçesine bağlı bucak iken 19
Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Tarıma
elverişli arâzisi azdır. Çankırı-Zonguldak demiryolu ilçe yakınından geçer.
Bayramören:1990 sayımına göre toplam nüfûsu 7310 olup, 2042’si ilçe merkezinde, 5268’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 26 köyü vardır. Kurşunlu bucağına bağlı bir bucak iken, 9 Mayıs
1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. İlçe gelişmemiş
küçük bir yerleşim merkezidir. Gürgenli Dağı eteklerinde kurulmuştur.
Çerkeş: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 22.145 olup, 8579’u ilçe merkezinde 13.566’sı köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 51 köyü vardır. Yüzölçümü 990 km2 olup, nüfus yoğunluğu 22’dir.
İlçe toprakları İç Anadolu platosunun kuzey kesiminde yer alır. Batı ve güneyini Çit, Karataş, Işık,
Aydos, Eldivan, Bozkır Dağları, kuzeyini ise Ilgaz Dağları engebelendirir. İlçe topraklarını Melan Çayı
sular. Melan Çayının kolu olan Çerkeş Suyu vâdisinde Çerkeş Ovası yer alır. Dağlar zengin ormanlarla
kaplıdır.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı olup,
ayrıca az miktarda sebze ve meyve yetiştirilir. Tiftik keçisi ve koyun en çok beslenen hayvanlardır.
Arıcılık ve tavukçuluk yaygındır. Tuğla ve kereste imalathâneleri küçük sanâyi kuruluşlarıdır. İlçe
topraklarında traverten kökenli mermer yatakları vardır.
İlçe merkezi Çekreş Suyu kıyısında yer alır. Belediyesi 1878’de kurulmuştur. Târihi Bağdat yolu
üzerinde bulunan eski bir yerleşim merkezidir. Dörtyol kavşağı “ciharköşe” veya “çeriçeken” (asker
toplayan)kelimelerinden dolayı Çerkeş denildiği söylenir.
Eldivan: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 9707 olup, 4403’ü ilçe merkezinde. 5304’ü köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 15 köyü vardır. Yüzölçümü 346 km2 olup, nüfus yoğunluğu 28’dir.
İlçe toprakları dağlık ve engebeli olup, Kızılırmak havzası içinde yer alır. Güney ve güneybatısında
Eldivan Dağı olup, doğu kesimi düzdür.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, mercimek, şekerpancarı, elma, erik,
kiraz ve üzüm olup, ayrıca az miktarda nohut, sarmısak, soğan ve fasulye yetiştirilir. Verim düşüktür.
Hayvancılık ikinci derecede gelir kaynağıdır. Koyun ve Ankara keçisi beslenir. İlçe topraklarında
çıkarılan bentonit ihraç edilir.
İlçe merkezi Eldivan Dağı eteklerinde Dümeli Ovasında yer alır. Gelişmemiş küçük bir yerleşim
merkezidir. İl merkezine 20 km mesâfededir. 1959’da ilçe olan Eldivan’ın belediyesi 1930’da
kurulmuştur.
Eskipazar: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 22.686 olup, 8272’si ilçe merkezinde 14.414’ü köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 50 köyü vardır. Yüzöçümü 690 km2 olup, nüfus yoğunluğu 33’tür.
İlçe toprakları derin vâdilerle bölünmüş dağlardan meydana gelir. Dağlar zengin bir orman örtüsü ile
kaplıdır. Eskipazar Çayı kıyısı boyunca uzanan taşkınları ile meydana gelen Eskipazar Ovası küçüktür.
Ekonomisi tarıma ve ormancılığa dayalıdır. Eskipazar kıyısında sebze ve meyve yetiştirilir. Başlıca
tarım ürünleri buğday, arpa, patates, soğan, sarımsak, elma, armut ve cevizdir. Verim genelde
düşüktür. Kereste Fabrikası ilçenin en büyük sanâyi kuruluşudur. İlçe topraklarında çıkarılan balas
taşı, işlenmek üzere Karabük Demirçelik Fabrikasına gönderilir.
İlçe merkezi Eskipazar Çayı kıyısında kurulmuştur. Ankara-Zonguldak demiryolu ile Bolu-Karabük
karayolu ilçenin kıyısından geçer. İl merkezine 161 km mesafededir. Çerkeş’e bağlı bucak iken,
1949’da ilçe oldu ve aynı sene belediyesi kuruldu. Eskiden kasabada pazar kurulduğu için ismi
buradan kaynaklanmaktadır.
Ilgaz: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 23.281 olup, 8136’sı ilçe merkezinde 15.145’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 55, Belören bucağına bağlı 18 köyü vardır. İlçe toprakları dağlıktır.
Dağlar ormanlarla kaplıdır. İlçe topraklarının tamamını Ilgaz Dağları engebelendirir. Dağlardan
kaynaklanan suları Devrez Çayı toplar. Bu çayın vâdisinde 40 kilometrekarelik alanı kaplayan bir ova
vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Devrez Çayı kıyısında tarım yapılır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı,
buğday, patates, arpa, elma ve eriktir. Hayvancılık ekonomide önemli yer tutar. En çok Tiftik keçisi
beslenir. Ayrıca sığır ve koyun da beslenir ve arıcılık yapılır. Ormanlardan elde edilen kereste küçük
atölyelerde işlenir. İlçe topraklarında bentonit ve magnezit yatakları vardır.
İlçe merkezi, Ilgaz Dağı eteklerinde Devrez Çayı kıyısında kurulmuştur. Kastamonu-Çankırı-Ankara
karayolu ilçenin doğu kıyısından geçer. İl merkezine 49 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 798
metredir. İlçe belediyesi 1888’de kurulmuştur.
Kızılırmak: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 14.878 olup, 2492’si ilçe merkezinde, 12.386’sı
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 24 köyü vardır. Merkez ilçeye bağlı bucakken 9 Mayıs
1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Ekonomisi tarıma dayalıdır. İlçe merkezi Kızılırmak Nehri
kıyısında kurulmuştur.
Korgun: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 7233 olup, 3558’i ilçe merkezinde, 3675’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 12 köyü vardır. Merkez ilçeye bağlı bucakken, 9 Mayıs 1990’da
3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Çankırı-Zonguldak demiryolu ilçe sınırları
içinden geçer.
Kurşunlu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 25.145 olup, 10.605’i ilçe merkezinde 14.540’ı köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 28 köyü vardır. İlçe toprakları fazla yüksek olmayan dağlık bir
alanda yer alır. Kuzeyinde Ilgaz Dağlarının batı uzantıları vardır. Dağlardan kaynaklanan suları Devrez
Çayı toplar.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Tarıma elverişli alanlar azdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve
patates olup, ayrıca az miktarda elma, erik, ceviz, soğan ve sarımsak yetiştirilir. Hayvancılık ekonomik
açıdan önemli gelir kaynaklarındandır. Koyun ve Ankara keçisi en çok beslenen hayvanlardır.
İlçe merkezi, Kurşunlu Çayının geçtiği geniş bir vâdide yer alır. Çankırı-Karabük demiryolu ilçeden
geçer. İl merkezine 83 km mesâfededir. Eski ismi Karacaviran’dır. İlçe belediyesi 1944’te kurulmuştur.
Orta: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 26.457 olup, 5887’si ilçe merkezinde, 20.570’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 28 köyü vardır. Yüzölçümü 513 km2 olup, nüfus yoğunluğu 52’dir.
İlçe toprakları orta yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Dağlardan kaynaklanan suları
Devrez Çayı toplar.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve arpa olup, ayrıca az
miktarda patates, soğan, elma, erik yetiştirilir. Akkaraman koyunu ve Ankara keçisi en çok beslenen
hayvanlardır. İlçe topraklarında diyatomit ve linyit yatakları vardır.
İlçe merkezi, Devrez Çayının suladığı bir ovada kurulmuştur. Gelişmemiş küçük bir yerleşim
merkezidir. İl merkezine 65 km mesâfededir. Şabanözü ilçesine bağlı bir bucakken 1959’da ilçe oldu
ve aynı sene belediyesi kuruldu.
Ovacık: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 7099 olup, 1451’i ilçe merkezinde, 5648’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 42 köyü vardır. Yüzölçümü 376 km2 olup, nüfus yoğunluğu 19’dur.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Ilgaz-Bolu Dağlarının kolları toprakları engebelendirir. İlçe topraklarını
Soğanlı (Melan) çayı toplar.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve patates olup, ayrıca az miktarda
sebze ve meyve yetiştirilir. Hayvancılık ekonomik açıdan önemlidir. İlçe merkezi, ulaşımı güç ve sapa
bir kısımda yer alır. Gelişmemiş bir yerleşim merkezidir. İl merkezine 184 km mesafededir. İlçe
belediyesi 1959’da kurulmuştur.
Şabanözü: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 11.779 olup, 3002’si ilçe merkezinde 8777’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 21 köyü vardır. Yüzölçümü 590 km2 olup, nüfus yoğunluğu 20’dir.
İlçe toprakları orta yükseklikteki dalgalı düzlüklerden meydana gelir.Topraklarını Terme çayının
başlangıç kolları toplar. Yüksek kesimlerinde çam ormanları vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, patates , arpa ve şekerpancarıdır.
Hayvancılık ikinci derece gelir kaynağıdır. En çok Ankara keçisi ve sığır beslenir. İlçede çanakcılık ve
tuğla üretimi yapılır. Endâze olarak bilinen Şabanözü yazmaları meşhurdur. İlçe topraklarında
magnezit yatakları vardır.
İlçe merkezi Terme Çayı vâdisinde yer alır. İl merkezine 41 km mesâfededir. Gelişmemiş küçük bir
yerleşim merkezidir. Çankırı’yı Çubuklu üzerinden bağlayan karayolu ilçeden geçer. İlçe belediyesi
1944’te kurulmuştur.
Yapraklı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 22.554 olup, 3669’u ilçe merkezinde, 18.885’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 16, İkizören bucağına bağlı 23 köyü vardır. Yüzölçümü 785 km2
olup, nüfus yoğunluğu 29’dur. İlçe toprakları orta yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir.
Dağlardan kaynaklanan suları Uluçay ve küçük dereler toplar. Dağlık kesimlerde karaçam ormanları
vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, patates, arpa ve üzüm olup,
ayrıca az miktarda elma, erik, soğan ve sarımsak yetiştirilir. Hayvancılık ekonomik açıdan önemlidir.
En çok koyun ve sığır beslenir. İlçede orman ürünlerini işleyen küçük atölyeler vardır.
İlçe merkezi gelişmemiş küçük bir yerleşim merkezidir. İl merkezine 30 km mesâfededir. Eskiden
Togat, Toht veya Tuht adlarıyla bilinirdi. İlçe belediyesi 1955’te kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Çankırı ilinde turizm sektörü henüz gelişmemiştir. Turizm bakımından çok zengin târihî eserlere sâhip
olmasına rağmen konaklama ve alt yapı tesisleri azdır.
Çankırı Kalesi: Şehrin kuzeyinde Karatekin Tepesi üzerindedir. Romalılar, Bizanslılar Danişmendliler,
Selçuklular ve Osmanlılar döneminde kullanılan kale, sağlamlığı ile ün yapmıştır. Günümüzde yıkık
vaziyettedir. Kale içinde Romalılar döneminden kalma tüneller ve Danişmend kumandanlarından Emir
Karatekin’in türbesi vardır.
Eskipazar Hisarı: Selçuklular devrinde yapılmıştır. Günümüzde harâbe hâlindedir.
Ulu Câmi: Kânûnî Sultan Süleymân tarafından mîmâr Sâdık Kalfa’ya yaptırılmıştır. 1522’de yapımına
başlanan câmi, 1558’de bitirilmiştir. Zelzeleden zarar gören câmi, 1936’da tâmir edilmiş ve ilk yapı
özelliğini kaybetmiştir.
İmâret Câmi: 1397’de Candaroğlu Kasım Bey tarafından yaptırılmıştır. 1916’da tâmir görmüştür.
Ali Bey Câmii: Ali Bey Mahallesindedir. 1609 târihli kitâbesi vardır. Mihrab ve minberi alçıdan olup,
süslemesizdir.
Mirahor Câmii: 1797’de Tüfekçibaşı İsmâil Ağa tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde harab bir
hâldedir.
Taşmescid (Şifâhâne): Selçuklu Sultanı Alâeddîn Keykubâd tarafından 1335’te sağlık tesisi olarak
yapılmıştır. Bir bölümü kalmıştır.
Çerkeş, Eskipazar ve Ilgaz ilçelerinde çeşitli kaya mezarlar vardır.
Mesire yerleri:
Ilgaz Dağları: Şiirlere ve türkülere konu olan Ilgaz Dağları, ormanlarla kaplı, yaylalarının havası ve
suyu çok güzel olan bir dinlenme yeridir. Ilgaz Dağı millî park îlân edilmiştir. Çamlık, Fidanlık ve
Korgun; ağaçlık, soğuk ve bol suları, temiz havası ile meşhur mesire yerleridir. Başdut köyünde
kayalara oyulmuş mağaralar vardır.
Kaplıcaları:Çankırı, şifâlı sular bakımından oldukça zengin bir bölgedir. Fakat, bu suların bir çoğundan
tesis yetersizliği sebebiyle faydalanılamamaktadır.
Acısu: Kurşunlu’nun 5 km kuzeybatısında Hacımuslu köyü yakınlarındadır. Mîde, barsak, karaciğer,
safrakesesi ve pankreas hastalıklarına faydalıdır. Vücudun asit-baz dengesini düzenler.
Şerâfettin İçmesi: Eskipazar’ın Beytarla köyündedir. Karaciğer, safrakesesi, pankreas, mîde, barsak
hastalıklarında faydalıdır.
Akkaya Hamamı: Eskipazar’ın İmamlar köyü yakınlarındadır. Kronik iltihaplarla, romatizma ve akciğer
rahatsızlıklarına iyi gelir.
Şıhlar Nezle Suyu: İl merkezine 20 km uzaklıkta Bozaklı köyündedir.
Kazancı Mâden Suyu: Ilgaz ilçesinin Kazancı köyündedir. Mâden suyu, karaciğer, safrakesesi, mîde
ve barsak rahatsızlıklarının tedâvisinde kullanılır.
Bozan Hamamı: Ilgaz ilçesinin, Aşağı Bozan ve Yukarı Bozan köyleri arasındadır. Sindirim sistemi
rahatsızlıklarında faydalıdır.
Ilısılık Mâden Suyu: Ilgaz ilçesinin Ilısılık köyündedir. Mîde, karaciğer, barsak ve safrakesesi
rahatsızlıklarında faydalıdır.
Çavundur Kaynakları: Kurşunlu ilçesinin Çavundur köyündedir. Banyoları deri hastalıklarına iyi gelir.
Bayramören İçmesi: Bayramören ilçesindedir. Mîde, karaciğer, safrakesesi ve barsak hastalıklarında
faydalıdır.
Kükürt Köyü Kaynağı: Kurşunlu ilçesine bağlı Kükürt köyündedir. Sindirim sistemi rahatsızlıklarında
faydalıdır.
Hışıldayı İçmesi: Kurşunlu ilçesine 30 km uzaklıkta Melan Deresi yakınındadır. Sindirim sistemi ve
karaciğer hastalıklarının tedâvisinde faydalıdır.
ÇAP;
Alm. Durchmesser (m), Fr. Diamétre (m), İng. Diameter. Kapalı bir eğrinin veya bir dâirenin
merkezinden geçen ve eğri üzerinde sınırları olan bir doğru parçası. İkinci derece yüzeyler üzerinde
alınan iki noktaya teğetler paralel ise, bu iki noktayı birleştiren doğru parçası da bir çaptır. p (pi)
sayısının yaklaşık değeri, bir çemberin çevresinin çapına bölümüne eşittir.
ŞEKİL VARRRRR!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
ÇAR;
Bulgar ve Rus hükümdarlarına verilen ünvan. Eski Roma İmparatorlarına verilen “Caesar” ünvanının
değişik söylenişidir. Bu ünvan, Bizans imparatorları 10 ve 14. yüzyıllardan başlayarak sırayla
kendilerini imparator îlân eden Bulgar ve Sırp kralları ve Altınordu ile ondan olan devletlerin hanları için
kullanıldı. 1547’de Rus hükümdârı korkunç İvan “Çar” ünvânını benimsedi. Ondan sonraki Rus
imparatorları bu ünvanla anılmaya başladı. Çar ünvânı 1721’de Büyük Petro tarafından “İmparator”
olarak değiştirildiyse de, 1917 Bolşevik İhtilâline kadar gelen Rus hükümdârları için kullanıldı. Çarın
karısına çariçe, oğluna çareviç, kızına çarevna, 19. yüzyıldan başlayarak en büyük oğlu ve veliahtına
da çezareviç ünvanları verildi.
Çar ünvânıyla anılan Rus imparatorları şunlardır:
Korkunç İvan-IV .................................... 1547-1584
Feodor-I (İvanoviç) ................................ 1584-1598
Boris Gudonov........................................ 1598-1605
Feodor-II (Boriseviç) ........................................1605
Dimitri (Sahte Dimitri) ............................ 1605-1606
Vasili Şuyski-IV ...................................... 1606-1610
Vladislav ................................................ 1610-1613
Michail (Fedoroviç Romanov) ................ 1613-1645
Aleksey (Michayloviç) ............................ 1645-1676
Feodor-III (Alekseyeviç) ........................ 1676-1682
Petr-I ................................................................1682
Petr-I ve İvan-V (müştereken) .............. 1682-1696
Petro-I (Petr Alekseyeviç) ...................... 1696-1725
Katerina-I .............................................. 1625-1727
Petro-II .................................................. 1727-1730
Anna ...................................................... 1730-1740
İvan-VI .................................................. 1740-1741
Yelizaveta .............................................. 1741-1762
Petro-III ............................................................1762
Katerina-II .............................................. 1762-1796
Pavel .................................................... 1796-1801
Aleksandr-I ............................................ 1801-1825
Nikola-I .................................................. 1825-1855
Aleksandr-II .......................................... 1855-1881
Aleksandr-III .......................................... 1881-1894
Nikola-II ................................................ 1894-1917
ÇARDAK;
Alm. Laube (-ngang m) (f), Fr. Treillis (m), İng. Trellis. Yazın güneşin sıcaklığından korunmak için
yapılan geçici veya devamlı gölgelik. Sebze bahçelerinde, bostanlarda veya evlerin önlerinde
çardaklara rastlanır. İç Anadolu ve Doğu Anadolu’da seyrek ağaçlı yerlerde bâzan kahve ve lokanta
gibi kullanılan barınma yerleri de tipik bir çardaktır.
Çardağın lügat mânâsı dört kemerdir. Osmanlılarda önceleri gümrük mânâsına kullanılmıştır. İstanbul
Unkapanı’ndaki Çardak İskelesi ismi o zamandan kalmıştır.
ÇARMIH (Bkz. Hıristiyanlık)
ÇARPMA;
Alm. Multiplikation (f), Fr. Multiplication (f), İng. Multiplication. Eşit terimli toplamanın kısa yazılışı.
Çarpılacak sayılardan önce yazılanına çarpılan, ikinciye çarpan, çarpmanın sonucuna da çarpım denir.
Çoğu zaman çarpılan ve çarpanın ikisine de çarpan denir. Çarpma işâreti (x) veya (.) ile gösterilir.
Çarpmanın özellikleri:
1. ab=ba
2. (ka)b=k(ab)
3. a=b ise ka=kb
4. k(a+b)=ka+kb
5. k(a-b)=ka-kb
İşâretleri aynı olan iki çarpanın çarpımı pozitif ve işâretleri ters olan iki çarpanın çarpımı negatif olarak
ortaya çıkar.
ÇARŞAMBA DÎVÂNI;
Osmanlı Devletinde her çarşamba günü İstanbul’un meselelerini görüşmek üzere sadrâzamın
başkanlığında toplanan dîvân. Çarşamba Dîvânı’na İstanbul ve bilâd-ı selâse (Eyüp, Galata,
Üsküdar)kâdıları katılırdı. Dîvân-ı Hümâyûn çavuşları ve tezkireciler de Dîvân’da vazîfeliydiler.
Kâdıların Dîvânhâne’ye gelmelerinden sonra sadrâzam da selîmî kavuk ve erkân kürküyle
Dîvânhâne’ye çıkardı. Bu sırada Mehterhâne’nin nevbet çalması âdettendi.
Çarşamba Dîvânı’nda İstanbul halkının değişik konulardaki şikâyetleri yanında, İstanbul’un iâşe,
âsâyiş, temizlik, su, ulaşım ve yangın gibi meseleleri görüşülür ve karâra bağlanırdı. Alınan kararlar
sadrâzamın mührüyle onaylandıktan sonra, ilgili yerlere havâle edilirdi. Çarşamba Dîvânı, 19. yüzyılın
ortalarında Bâbıâlî’de yapılan reformlar sırasında kaldırılmıştır.
ÇATAL;
Alm. Gabel (f), Fr. Fourchette (f), İng. Fork. Yemek yerken kullanılan, ekserî uzun dört dişli olan
mâdenî âlet. Bundan başka atlı arabalarda okun girdiği yere, pamuk eğirmeye yarayan âlete, ekserî
buğdaygillerin hasadında kullanılan iki uçlu tarım aracına, keskiye benzer uzunca âlete de çatal adı
verilir.
Çatal denilince umûmiyetle yemekte kullanılan dişli mâdenî âlet akla gelir. Eskiden tahtadan da
yapılırdı. Günümüzde bu tipler hemen hemen hiç kullanılmamaktadır. Çatallar yapılış tiplerine, kullanış
yerlerine göre isim alırlar. Yemek çatalı, pasta çatalı, yemiş çatalı, tava çatalı, salata çatalı gibi.
Avrupa’da çatalın kullanılıp yaygınlaşması 16. yüzyıldan sonra olmuştur. Daha önceleri altın, demir ve
billûrdan yapılan tipleri nâdide eşyâlardan sayılırdı. On altıncı yüzyıl sonunda Fransa Kralı Üçüncü
Henri et yerken çatal kullandığı için örf ve âdetlere uymadı diye çok tenkid edilmiştir.
On yedinci yüzyılda kullanılanlar iki dişli ve menteşeli olduğundan ortadan katlanabiliyordu. O
zamanlarda soylu ve asil bilinen Avrupalı âilelerde kullanılırdı. Bizde ise genellikle 19. yüzyıl sonlarına
doğru kullanılmaya başlanmıştır.
ÇATI;
Alm. Dach (stuhl m) (n), Giebelwerk (n), Fr. Toiture (f), toit (m), İng. Gable roof. Bir binânın en üst
bölümü. Esas olarak hava şartlarından korunmak için yapılır.
Çatı çeşitleri: Çatı türünün belirlenmesi taşıyıcılık bakımından olabildiği gibi görünüş yönünden de
olabilir. Çatı, duvar, kolon ve ayaklar üzerine oturabildiği gibi, doğrudan doğruya zemine de
dayanabilir.
Ahşap çatılar: Yaygın kullanılan ve ekonomik olan bir çatı türüdür. Bu en basit şekilde düz çatı
olabilir. Bu daha çok sanâyi yapılarında görülür. En yaygın tatbik şekli ise eğimli çatıdır. Eğim, kar
toplanmasını azaltmak ve su sızdırmazlığı yönünden tercih edilir. Kar yükü yanında, bâzı durumlarda,
rüzgâr etkisi de çatı için önemli olur. Çatının esas taşıyıcı elemanı ahşap çubuklardan meydana gelen
kafes sistemidir. Kafes sistem, ahşap çubuklar bir araya getirilerek teşkil edilir. Çubukların bağlantıları
düşey düzlemde olup, kafes sistemler birbirleriyle bağlanır ve berâber çalışmaları sağlanır. Üzerinde
ayrıca kafes sistemleri bağlayan aşık denen ahşap elemanlar mevcuttur. Aşıklar eğilimli doğrultuda
merteklere bağlanır. Bunun üstüne de çatı kaplaması olarak ahşap tahtalar çakılır. Üstü ise çatı
kiremitleriyle kaplanır. İstenirse bu araya bir izolasyon tabakası konulur. Bu şekil, ısının tasarrufu
bakımından zamânımızda çok tercih edilmektedir. Kiremit yerine bâzı sanâyi yapılarında olduğu gibi,
eternit veya çinko oluklu levhalar da döşenebilir. Bu halde çatıyı ahşap tahtalarla kaplamaya gerek
yoktur. Bunun yanında geçirimsizliği sağlamak için bitümlü levhalar da serilebilir. Bu şekilde teşkil
edilen çatı, ara bir mesned istemeksizin 8 m gibi oldukça büyük açıklıklara kadar kullanılabilir. Eğer
böyle bir çatı betonarme düz döşeme üzerine konuluyorsa sık sık döşemeye mesnetleme yapılır. Çatı
eğiminin binâ dış yüzlerine yakın, dik ve içerlerde daha az eğimli tertiplenmesiyle çatıda kullanılabilir
bir hacim de teşkil edilebilir.
Çelik çatılar: Daha büyük açıklıkları aşmak veya daha çabuk kurulması sebebiyle çelik çatılar tercih
edilebilir. Sanâyi yapılarında daha yaygın kullanılır. Ayrıca bu sûretle orta kısımdaki çatı yüksekliğini
daha düşük tutmak mümkündür. Büyük açıklıklar için ekonomiktir. Kaplamaları genellikle oluklu
metalik veya eternit levhalarıyla yapılır.
Betonarme çatılar: Özellikle betonarme binâlarda düz çatı istenildiğinde tatbik edilir. Su için az da
olsa bir eğim vermek ve izolasyon yapmak şarttır.
Günümüzde önemli yapılar için hafif çatı tercih edilmektedir. Bunu kubbeye benzeyen betonarme
kabuk inşâat ile yapmak mümkün olmaktadır. Böylece 7,5 santimlik bir kalınlıkla 25-30 metreyi aşmak
kâbil olmaktadır. Değişik başka bir örnek ise kablo ağlarıyla teşkil edilen çatı olup, kare veya üçgen ara
kısımları şeffaf cam veya pleksiglasla kapatılır. Bu sûretle kapatılan alanın büyük olması tabiî ışıktan
faydalanmağı engellemez.
ÇAVDAR (Secale cereale);
Alm. Roggen (m), Fr. Seigle (m), İng. Rye. Famiylası: Buğdaygiller (Gramineae), Türkiye’de
yetiştiği yerler: Anadolu.
Köklerinden bir kısmı derinlere giden yayvan köklü, 4-5 kardeş veren, yaprakları mavimtrak yeşil
renkte ve üst tarafları tüylü, başakları dört köşeli, taneleri yeşilimtrak, sarı, esmer gibi çeşitli renklerde
olan, buğdaygiller familyasına bağlı yıllık bir bitki. Tânelerinin uzun ve yassı olmasıyla buğdaydan ayırt
edilir. Başakçıklar ekseriya 2 çiçeklidir. Kayık biçiminde olan kavuzun sırt çizgisi kirpik şeklinde tüylerle
örtülüdür. Çavdarın vatanı genel olarak Ön Asya’dır. Anadolu’da hâlen yabânî tiplerine
rastlanmaktadır. Bu tahıl, ilk önce buğday tarlalarına yabânî ot olarak girmiş, sonradan kültüre
(yetiştirilme) alınmıştır.
Türkiye’de çavdar, diğer ürünlerin verimli olmadığı fakir topraklarda yetiştirilir En çok, Orta Anadolu,
Marmara ve Doğu Anadolu bölgelerinde zirâati yapılır. En çok üretim yapılan illerimiz ise Erzurum,
Niğde, Kayseri ve Konya’dır. Çavdar, daha çok yayla ikliminde yetişir. Kuvvetli kök sistemi olduğu için
kuraklığa ve soğuğa dayanma gücü yüksektir. Yetişmesi için buğdaydan daha az sıcaklık ister. Yazlık
çavdar 110-140 günde ömrünü tamamlar. Toprağın fazla yaş olmasına dayanamaz. Yetişmesi için
hafif topraklar ister. En iyi olarak kumlu-tınlı, tınlı-kumlu ve milli topraklarda yetişir. Çavdar, birçok yıllar
ard arda ekilebilir. Yalnız verimli olabilmesi için münâvebe ister. Çavdar için en iyi münâvebe, patates
ve bir yeşil gübre bitkisi ile olan münâvebedir. Toprak fazla kumlu ise, yeşil gübre bitkisi ekilir. Güzün
erkenden gübre toprağa verilir ve arkasından çavdar ekilir. Çavdar baklagillerden sonra da gâyet güzel
yetişir. Buğday ve arpanın ön bitki olarak kullanılması, çavdar için pek iyi netice vermez. Çavdarın
kuvvetli bir kök sistemi olduğu için umûmiyetle gübre verilmez. Yalnız, gübre verilir veya gübrelenmiş
bir bitkiden sonra çavdar ekilirse veriminde artış olur. Çavdar, yeşil gübreden çok istifâde eder.
Kuvvetsiz kalmış tarlaları sun’î gübrelerle kuvvetlendirmek de çavdar için iyi netîce verir. Çavdarın
ekimi için toprak derince sürülerek ekime hazırlanır. Fazla verim için, güzlük ve yazlık ekimleri
mümkün olduğu kadar erken yapmalıdır. Tohumluk olarak, çimlenme gücü yüksek, iri, dolgun ve temiz
tânelerin seçilmesi lâzımdır. Ekim serpme veya makina ile yapılır. Makina ile ekimde sıralar arasında
15-18 cm aralık bırakılır. Çavdarın tâne ağırlığı düşük olduğu için, 4 santimetreden pek fazla derine
ekmemelidir. Tohum ekildikten sonra disk, tırmık veya kültüvatörle toprak kapatılır. Çavdar için biçme
zamânı “sarı erme” zamânıdır.
Çavdar verimsiz topraklarda ve soğuk iklimlerde yetişebildiğinden, Avrupa’nın kuzey bölgelerinde,
Akdeniz memleketlerinin dağlık sahalarında buğdayın yerini alır. Çavdarın zirâatte kullanılan tek türü
vardır. Secale cereale. Çavdarda nişasta oranı % 66, protein % 8’dir. Ekmeği siyah olmakla beraber,
besin değeri bakımından buğdaydan aşağı değildir. Bilhassa proteince fakir olan beyaz ekmekten
üstündür.
Kullanıldığı yerler: Avrupa’nın birçok yerlerinde çavdar ekmeği tercih edilmektedir. Anadolu’nun bâzı
köylerinde ekmeği, buğday-çavdar karışımından yapmaktadırlar. Has unlarda protein tabakası kepekle
beraber ayrılmış olduğundan, beyaz ekmeklerin besin değeri, proteinli olan esmer ekmeklere nazaran
düşüktür. Endüstride ispirto çıkarılır. Hayvan beslenmesinde de faydalanılır. Çavdar sapından hasır,
sepet vs. yapılır.
Dünyâda Çavdar Üretimi (1990)
Ülke Üretim (ton)
Bağımsız Devletler Topluluğu ..........20.000.000
Polonya ..............................................5.800.000
Birleşik Almanya ................................4.260.000
Kanada ................................................ 926.000
ABD...................................................... 257.000
Türkiye.................................................. 285.000
İspanya ................................................ 280.000
Avusturya ............................................ 356.000
Fransa .................................................. 254.000
ÇAVDARMAHMUZU (Secale cornutum);
Alm. Mutterkorn (n), Hungerkorn (n), Fr. Ergot (m) de seigle, İng. Ergot of rye. Claviceps purpurea
(Ascomycates=Asklı Mantarlar sınıfı) adı verilen çavdarmahmuzu mantarının çavdar ve benzeri
buğdaygil bitkilerinin başağında parazit olarak kışı geçirmek üzere meydana getirdiği bir sklerotyum.
Sklerotyumlar 1-5 cm uzunlukta, 2-8 mm genişlikte, hafif kıvrık, siyahımtrak renkte, özel kokulu silindir
şeklinde çubuklar hâlindedir. Hastalık meydana getirir. Buğdaygillerin ekildiği bölgelerde, fakat rutubetli
ve yağmurlu olan iklimlerde meydana gelen bu hastalığa, bilhassa Doğu Avrupa’da, Rusya ve Polonya
ovalarında ve Batı Avrupa’da, İberik Yarımadasında rastlanmaktadır. İlâç elde etmek maksadıyle
Avrupa’nın birçok memleketlerinde, Macaristan, Almanya, İsviçre ve Fransa’da yetiştirilir. Türkiye’de
ekilmekte olan çavdarlar ve diğer buğdaygiller üzerinde bu hastalığa rastlanmaz. Çünkü iklim yeteri
kadar rutubetli değildir. Bazı bölgelerde tek tük rastlanan sklerotyumlar konu dışıdır.
Mantar sporları çavdar çiçeği dişi organının tepeciğinde çimlenir ve bir miselyum (mantar ipliklerinin
meydana getirdiği topluluk)meydana getirir. Miselyum yumurtalığın içini tamâmen kaplar ve bir süre
sonra üreme sporlarını vermeye başlar. Aynı zamanda mantar tatlı bir sıvı da salgılar. Balçiği denen
bu sıvı böcekleri çeker. Balçiğini emmeye gelen böceklerin vücutlarına sporlar yapışır ve böylece
sporlar başaktan başağa taşınarak hastalık yayılır. Miselyum yumurtalığı tahrib ettikten sonra sıkı bir
örgü hâline geçerek, küçük bir boynuz veya horoz mahmuzu şeklinde siyahımtrak mor lekeli bir
sklerotyuma döner. İşte bu sklerotyuma çavdarmahmuzu denir. Olgunlaşan çavdar tâneleri ile birlikte
sklerotyum da toprağa düşer ve kışı toprakta geçirir. İlkbaharda çavdarın çiçek açma zamânında
sklerotyumdan soluk kırmızı renkli çok sayıda saplar çıkar. Bunların uçlarında mat kırmızı renkte
yuvarlak başlıklar meydana gelir. Bu başakçıkların içindeki iğ şeklinde sporlar, başakların açılmasıyle
rüzgârlarla etrâfa dağılarak, tıpkı bir çiçek tozu gibi çavdar çiçeğinin dişi organının tepeciğine gelir ve
dişi organ üzerinde çimlenerek hayat safhasına yeniden başlamış olur.
Çavdar ununda, çavdarmahmuzu da bulunacak olursa, bu undan yapılan ekmek zehirlidir. Bu yüzden
ortaçağda Avrupa ve İskandinav memleketlerinde büyük zehirlenme vak’alarına rastlanmıştır. Bu
zehirlenmeye Ergotismus adı verilir. Zehirlenme iki şekilde olur. Zehirli ekmeği yiyenlerin vücutlarının
birçok yerinde şiddetli yanmalar başlar ve bunlar kangren oluncaya kadar sürer ve ölümle sonuçlanır.
Kol, bacak veya herhangi bir organını kaybederek kurtulanlar da olur. Diğer şekli ise vücudun bâzı
organlarında gerileme olur, sakat kalır veya ölümle sonuçlanır.
Kullanıldığı yerler: Çavdarmahmuzu tıbbî önemi de hâizdir. Hafif ısıda kurutulan mahmuz siyahımtrak
menekşe renginde, yarım ay şeklinde, 10-35 mm uzunluğunda, 2-5 mm genişliğindedir. Kokusu özel,
tadı yoktur. Çavdarmahmuzu alkaloit yönünden zengindir. Özellikle İspanya’da elde edilenlerinde
alkaloit daha çoktur. Herbiri kuvvetli zehir olan bu alkaloitler üç grup altında toplanır: 1) Ergometrin, 2)
Ergotamin, 3) Ergotoksin.
Fizyolojik etkileri olan bu alkaloitler, doğumlardan veya çocuk düşürdükten sonra devâm eden
kanamalara karşı kullanılır. Çoğunun kan dindirici etkisi vardır.
ÇAVULDUR;
yirmi dört Oğuz boyundan biri. Üçokların Gök Han Oğulları koluna bağlı olup alâmet olarak
sungur/akdoğan kuşunu kullanırlardı. “Nâmuslu ve ünü uzaklara yayılmış” mânâsına gelen “Çavuldur”
kelimesi bâzı kaynaklarda “Çavundur” şeklinde geçer. Çavuldur boyu, 10. yüzyılda diğer Oğuz
boylarıyla birlikte yurtlarından Mangışlak/Siyahkûh Yarımadasına göç etti. Bir kısım Çavuldur mensubu
Mangışlak’ta kalırken, bir kısmı Selçuklularla birlikte Anadolu’ya geldi. Bunlardan Emir Çavuldur,
Sultan Alparslan’ın; Çavuldur Caka da Danişmend Gâzinin Anadolu fetihlerine komutan olarak iştirak
ettiler. Bu akınlarla gelen Çavuldurlardan Anadolu’ya gelip yerleşenler de oldu. Kurdukları köylere
boylarının adlarını verdiler. Bu isimle Anadolu’da, 16. yüzyılda on altı, 20. yüzyıl ortalarında on yedi
köyün mevcûdiyeti tesbit edilmiştir.
Mangışlak Yarımadasında kalan Çavuldur boyu mensupları ise, 16. yüzyılda Kalmukların baskısıyla
Kafkasya’nın kuzeyine göç ettiler.
ÇAVUŞESKU (Bkz. Ceausescu, Nicola)
ÇAVUŞKUŞU (Upupa epops);
Alm. Wiedehopf (m), Fr. Huppe (f), İng. Hoopoe. Familyası: Çavuşkuşugiller (Upupidae). Yaşadığı
yerler: Avrupa, Afrika, Madagaskar ve Asya’dan Japonya’ya kadar olan bölgelerin park, bahçe ve açık
arâzilerinde. Özellikleri: 28-30 cm boyunda, ince sivri gagalı bir kuş. Başında uçları siyah dik tüyleri
bulunur. Kanat ve kuyruk tüylerinde enine siyah beyaz bantlar vardır. Çeşitleri: Tek tür olup, birkaç alt
türü mevcuttur.
Güvercin kadar veya güvercinden küçük, başının tepesinde yelpâze gibi uzun tüyleri bulunan güzel bir
kuş. Vücudu turuncu kahverengi tüylü olup, kanat ve kuyruk tüylerinde enine siyah beyaz bantlar
bulunur. İnce uzun gagası hafifçe kıvrık ve yandan basıktır. Ayakları kısa ve güçlüdür. Yürürken başını
ileri geri salladığında başındaki sorgucu ile hoş bir görünüş arz eder. Toprak üstünde sıçrayarak çeşitli
oyunlar yapar. Erkek dişisine kur yaparken yiyecek taşır. Eşleşme dönemlerinde çıkardıkları sesten
dolayı “hüthüt” adını almıştır. Buna “taraklı kuş” ve “ibik kuşu” da denir. Kur’ân-ı kerîmde hüthütün
Süleymân aleyhisselâmın askerlerine su bulma görevi yaptığı, Sebe Melikesi Belkıs’ın sarayını haber
verdiği, mektup götürüp ondan haber getirdiğinden bahsedilmektedir. Araplar buna “haberlerin babası”
mânâsında “Ebü’l-ahbâr” diye künye vermişlerdir.
Böcek ve kurtçuklarla beslenir. Sivri gagası ile toprağı eşerek çıkardığı kurtları havaya fırlatıp gagasını
açarak havada kapmayı sever. Haşere ile beslendiğinden faydalı bir kuştur. İnsana rahatlıkla alışır.
Sonbahar mevsiminde Afrika’ya göç eder. Baharda Asya ve Avrupa’ya tekrar döner. Yuvasını ağaç
kovuklarında veya yüksek toprak deliklerinde yapar. Kuluçka zamânı kuyruk bezinden ağır bir koku
yayılır. Dişi çavuşkuşu 4-12 adet açık mâvi veya zeytûnî kahverengi yumurtalar üzerinde 16 gün
kuluçkaya yatar. Bu sürede erkek tarafından beslenir. Çavuşkuşları göç zamanlarının dışında yalnız
yaşamayı seven kuşlardır. Açık arazide bulunabileceği gibi şehir parklarında da rastlanır.
ÇAY (Thea sinensis);
Alm. Tee (m), Fr. The (m), İng. Tea; tea plant. Familyası: Çaygiller (Theaceae). Türkiye’de yetiştiği
yerler: Doğu Karadeniz bölgesinde yetiştirilmektedir.
Vatanı olan Çin’de yabânî olarak yetiştiği zaman yüksekliği 10-12 metreyi bulan, yetiştirildikleri zaman
ise boyları 2-3 metreyi aşmayan ve yaprak dökmeyen bir ağaç. Haziran-temmuz aylarında beyaz renkli
ve güzel kokulu çiçekler açar. Yaprakları basit ve saplı, sert, koyu yeşil renkli, oval şekillidir. 5-9 taç
yapraktan müteşekkil olan çiçekler dallarda teker teker bulunur. Meyveleri 3 gözlü olup, her gözünde
bir tohum bulunur.
Çayın târihçesi: Çay, Çince “Ça” kelimesinden türetilmiştir ve bütün diller, bu içecek için bundan
aldıkları ve ürettikleri kelimeleri kullanırlar. İlk olarak çaya Çin’de Îsâ aleyhisselâmın doğumundan
2700 yıl önce yazılmış olan belgede rastlanılmıştır. Fakat kayıtlar yalnız ilâç olarak kullanıldığını
belirtmektedir.
Çayın Çinlilerin millî içkisi olması, ancak milâttan 400 yıl sonradır. Ortaçağlarda ticârî münâsebetlerin
başlamasıyla berâber yavaş yavaş çayın kıymeti de anlaşılmış ve bütün dünyâya yayılmıştır. Milâdî
350 yıllarında Çinliler gemilerle Seylan’a gidiyorlar ve mallarını Arap ve İran gemilerinin getirdiği
mallarla mübâdele ediyorlardı. Beşinci yüzyılın ortasında Çinliler Kızıldeniz’deki Aden’e kadar geldiler.
Sekizinci yüzyıldan îtibâren Arap ve İran gemileri Çin’e kadar gittiler. On beşinci yüzyıldan îtibâren çay
karayoluyla Orta Asya’ya geldi ve böylece Tibetliler onu genel olarak kullanmaya başladılar.
Avrupa çay hakkındaki haberleri ancak Haçlı seferleri sırasında alabildi. On altıncı yüzyılda çaydan,
meşhur seyyahlardan Giovanni Battista Ramusio (1559), L. Almedia (1588) ve Tareira (1610)
tarafından bahsedilmiştir. Fakat çayın hazırlanması hakkında kesin bir bilgiye sâhip değillerdi. 1610
yılında Hollanda-Doğu Hindistan şirketinin gemileri ilk çayı Hollanda’ya getirdiler ve çok geçmeden
sevilen bir içecek oldu. Paris’e ilk çay 1635’te, Londra’ya 1650’de geldi. Rusya’ya karayolundan
1638’de ulaştı. Almanya’ya ise 1647 yılında girdi. Çayın halk tarafından da benimsenmesi birçok
doktorun bunu tavsiye etmesinden ileri gelmiştir.
Memleketimizde çay zirâatine âit ilk denemeler 1888 senesinde Bursa’da yapılmış ve başarısızlıkla
nihâyet bulmuştur. 1924 senelerinde Kafkasya’dan getirilen tohumlar ile Rize’de bâzı denemeler
yapılmış ve iklime uygun tohum kullanıldığı için iyi netîceler alınmıştır. Fakat çay ekimi, kuvvetli teşvik
edici sebepler bulunmadığı için ilerleyememiş ve ancak 20 dönümlük kadar bir çay bahçesi yapılmıştır.
1939’da 3788 sayılı kânunun çıkartılması ile çay zirâati büyük bir hızla gelişmiştir. 1939’da 2130
dönüm olan çaylıkların sahası, 1957’de 93.360 dönüme yükselmiştir. Çay yetiştirme işi
memleketimizde ilk önce Rize civarında başlamış ve zamanla yayılmıştır. Bugün Sürmene’den
Hopa’ya kadar olan mıntıkada, sâhilden 500 m’ye kadar yükseklikte olan yerlerde, geniş çapta çay
fidanı yetiştirilmektedir.
Çayın yetiştirilmesi: Yabânî çay ağacı 7-10 m’lik bir yükseklikte olmasına karşılık, yapraklarını daha
kolay toplayabilmek için kültürlerinde boylarını 3 m’yi geçirtmezler. Kuvvetli budama sâyesinde ağacın
yeni filizler getirmesi sağlanır ki, en değerli yaprakları taşıyanlar da bunlardır. Büyüyebilmesi için çay
ağacının nemli sıcak bir iklime ve bol güneşe ihtiyâcı vardır. bu yüzden çay bahçeleri genellikle
tepelerin güney tarafındadır. Çay fideleri birer metre aralıkla dikilir ki, büyüyünce, aralarından rüzgâr
esebilsin. Üç yıl sonra ürünün alınmasına başlanabilir ve bu arka arkaya yedi yıl sürer. Bu süreden
sonra toplanan yaprakların değerleri gittikçe azalır ve eskileri çıkarılıp yerine yenileri dikilir.
Çayın toplanması: Çin’de yılda üç kez çay yaprağı toplanır. Yağmur mevsiminden biraz önce, mart,
nisanda yeni, tâze yeşil yapraklar toplanır ki, en iyi çay da bunlardan yapılanıdır. Mayısın sonu ve
haziranın başında ikinci ürün alınır. Fakat bunun değeri birinci ürüne oranla biraz düşüktür. Temmuz
ve ağustosta yaprakların değeri çok azalır. Bu yüzden toplama yapılmayabilir.
Rize bölgesinde çay yaprakları bilhassa Mayıs-haziran aylarında toplanmaktadır. Toplanan yapraklar
bu bölgedeki fabrikalarda hemen işlenmektedir.
Yağmur mevsiminde, nemliliğin çayın tadına etkisi fenâ olduğundan, yapraklar toplanmaz. Sabah
erkenden gecenin çiğ taneleri buğulanıp uçtuktan sonra toplanır.
Çay yaprakları bitkinin üzerinde bulundukları yerlere göre değer taşır ve bunlardan elde edilen çayların
da aynı şekilde değerleri değişiktir.
Beyaz kirpik, üzerinde beyaz yumuşak tüyler bulunan henüz açılmamış yaprak tomurcuklarıdır. Bu
yapraktan elde edilen çaya altınbaş veya akkuyruk ismi verilmektedir.
Çay elde edilecek yapraklar, dalın ucunda yeni açılmış ikibuçuk yapraktır. Daha aşağıdaki kartlaşmış
yapraklar koparılıp çay yapılmaz. Bizde en iyi kaliteli çay Sürmene-Hopa arasında yetişmektedir.
Çayın elde edilişi: Çay ağacından işleme göre iki tip çay elde edilmektedir. Siyah ve yeşil çay. Siyah
çay elde etmek için toplanan yapraklar raflara serilerek soldurulur. Sonra makinalarda bükülür.
Böylece hücre çeperlerinin kısmen parçalanması sağlanır. Soldurulmuş ve bükülmüş çaylar rutûbetli
bir odada fermantasyona bırakılır. Sonra fırınlarda kurutulur ve nihâyet elenerek kalitelerine ayrılır ve
ambalajlanarak ticârete çıkarılır. Türkiye’de siyah çay elde edilmekte ve içilmektedir. Yeşil çay
fermante edilmeden hazırlanan çaydır. Toplanan yapraklar doğrudan doğruya kavrulur veya 80-90
°C’de ısıtılmış su buharına tutulur, sonra makinalarda kıvrılarak kalitelerine ayrılır ve ambalajlanır.
Yeşil çayın tadı siyah çaydan daha kuvvetli ve serttir. Yeşil çayı daha fazla Asyalılar sever.
Kullanıldığı yerler: Çay keyif verici olarak içilmesinin yanı sıra, tıbbî önemi hâizdir. Çay yapraklarında
% 1,5-4 kadar kafein, az miktarda da teofilin vardır. Çay yaprakları % 10 civarında tanen de ihtivâ
eder. İhtivâ ettiği alkaloitlerden dolayı bâriz idrar söktürücü etkisi vardır. Büzücü etkisinden dolayı göz
banyolarında kullanılır. Çay yapraklarının eczâcılıktaki asıl kullanılışı kafein elde etmek bakımındandır.
İlâç hammaddesi olarak oldukça fazla kullanılan kafein, ya sentetik olarak veyahut da çay
yapraklarından elde edilmektedir. Uzun müddet ve fazla miktarda çay kullananlarda teizm adı verilen
uykusuzluk, iştahsızlık, zayıflama ve sinirlilik halleri ile kendini gösteren bir hastalık belirir. Az miktarları
dinlendirici ve iştah açıcı etkisi yanında keyif vericidir.
Çayı limonla içmek âdeti Rusya’dan gelmiştir. Bâzıları bu yüzden çayın asıl aromasının kaybolduğunu
iddia ederler. Gerçekten çay saf olarak hazırlanırsa, kendi aroması tam olarak meydana çıkar.
Genellikle çay daha başka içeceklerle de karıştırılır. Süt bunlardan biridir. Rusların semâverde
yaptıkları çay çok ince bir çaydır. 240 gr suya 1/2 gram çay yaprağı atarlar. En çok tanınmış semâver
çayı yeşil yapraklı çaydan yapılır ve bu ince çayın en iyi aromaya sâhip olduğunu iddiâ edenler çoktur.
Ticâreti: Rize bölgesinden elde edilen çay memleketin ihtiyâcına kâfî gelmemektedir. Bu sebeple
Tekel İdâresi her sene hemen hemen memleketimizde elde edilen miktarda çayı Hindistan, Pakistan
ve Seylan’dan ithal etmekte ve bunları harman yaptıktan sonra piyasaya çıkarmaktadır. Yapılan
hesaplamalarda Türkiye’de her vatandaşın millî gelirden aldığı payın % 20’sini keyif verici maddeler
için harcadığı ortaya çıkmaktadır.
Dünyâ Çay Üretimi (1989)
Ülke Üretimi (ton)
Hindistan ........................................................ 682.000
Çin Halk Cumhuriyeti...................................... 566.000
Sri Lanka ........................................................ 207.000
Kenya ............................................................ 181.000
Endonezya .................................................... 156.000
Bağımsız Devletler Topluluğu ........................ 150.000
Türkiye............................................................ 136.000
Japonya............................................................ 90.000
İran .................................................................. 46.000
Bangladeş ........................................................ 44.000
Malavi .............................................................. 39.000
ÇAYIR;
Alm. Wiese (f), Weide (-land n) (f), Fr. 1. [tar.] Herbe (f), 2. [coğ] Prairie (f), 3, [tar] Pre (m), İng.
Meadow; pasture. Tabiî olarak teşekkül etmiş veya insan eliyle tesis edilmiş çeşitli ot bitkilerinden
meydana gelmiş yer.
Çayırlar, genel olarak düz ve taban suyu yakın olan arâzilerde, sık ve uzun boylu bitkilerden meydana
gelir. Umûmiyetle, hayvanlara hazır ot gâyesiyle biçilirler veya hayvanlar otlatılır. Toprak erozyonunun
önlenmesinde de önemli ve faydalıdırlar.
Yeni kurulacak çayır toprağının hazırlanması: Sonbaharda yapılacak ekim için, sulanmayan
yerlerde tezeksiz ve otsuz bir nadas hazırlanır. Sulanan yerlerde ise çabuk yetişen bir çapa bitkisi
yetiştirilir. Mahsul kaldırıldıktan sonra, iki defâ sürüm yapılır ve merdâne veya hafif sürgü geçirilerek
ince bir tohum yatağı hazırlanır. İlkbaharda ekim yapılacaksa, toprağın sonbaharda derin sürülmesi ve
kışı bu halde geçirmesi gereklidir. Bu suretle, toprak olgunlaşır ve baharda ekime hazır duruma
getirilir.
Gübrelenmesi: Çayırlık kurulacak topraklara, bir evvelki bitkiye verilmek sûretiyle, dekara 4-6 ton
kadar çiftlik gübresi verilir. Yeşil gübreleme yapılırsa, takviye olarak, sun’î gübrelerden, süperfosfat’tan
dekara 25-30 kilo, % 40 potaslılardan 15-20 kilo verilmesi lüzumludur.
Yalnız başına sun’î gübre verilecek olunursa, dekara 25-45 kg süperfosfat, 20-30 kg potaslı ve 30-45
kg amonyum sülfat verilir. Yalnız, baklagil yem bitkilerinde amonyum sülfatı kullanmak gerekmez.
Tohumluk olarak, temiz ve çimlenme gücü yüksek tohumları kullanmalıdır. Dekara atılacak tohum
miktarı, ekilecek çeşit, miktar ve oranlarına göre değişmektedir. Bunun hesabı zirâat mütehassısına
yaptırılır.
Sonbaharda erken, ilkbaharda ise geç ekim iyi netîce verir. Ekim zamânında toprağın sıcaklığı 3,5-4
derece olmalıdır. Çok iyi hazırlanmış toprakta, ekimden önce ve sonra merdâne geçirilir. Ufak çayır
tohumları, üç misli kül veya elenmiş toprakla karıştırılır. Bu karıştırma işi ile ekiminde ve
çimlenmesinde düzgünlük sağlanmış olur.
Ekim yapıldıktan sonra, iklim, mevsim, toprak ve bitkinin durumuna göre gerekli zamanlarda sulama
yapılır.
Çayırların biçimi: Çayır otlarının erken biçilmeleri ve geç biçilmeleri doğru değildir. Otların kuru
maddelerinin yükselmiş ve vasıflarında da iyi bir durumda bulunduğu zaman biçilmeleri lâzımdır. Ot
çeşitlerine göre değişmekle birlikte, genel olarak, çiçeklenmenin tamamlanmasına yakın bir zamanda
biçilmeleri doğrudur.
ÇAYIR HOKEYİ (Bkz. Hokey)
ÇAYKOVSKİ, Peter İliç;
Rus besteci. 1840’ta Volkinsk’te doğdu, 1893’te Petersburg’ta öldü. On dokuzuncu yüzyılın önde gelen
bestecilerindendir. Melodilerinin zenginliği ve orkestra düzenlemeleriyle dikkat çekmiş, Kuğu Gölü,
Fındıkkıran ve Uyuyan Güzel bale müzikleri, klasik balenin başeserleri kabul edilmiştir.
Çaykovski bir mâden mühendisinin oğluydu. Aslında hukukçu olmak istiyordu. Amatör olarak piyano
dersleri aldı. Anton Rubinstein’in orkestralama derslerini takip etti ve 1866’da Rubinstein’in kardeşi
Nikolay tarafından Moskova Konservatuvarında armoni hocalığına getirildi. Balakirev ve Rimsiky
Korsakov ile bu dönemde tanıştı ve onların müzik görüşleri ilgisini çekti. Sinirlerinin zayıf oluşu,
duygusal hayatında dengesizliklere yol açtı, depresyonlar geçirdi. 1877’de yaptığı başarısız evlilik
yüzünden intihara kalkıştı. Ertesi sene Nadejda von Meck isimli bir hayranının maddî desteği
sâyesinde kendini beste çalışmalarına verdi. Nadejda ile yazışmaları 1886’ya kadar sürdü. 1891’de
turneye gittiği ABD’de Carnegie Hall’i hizmete açtı. İki yıl sonra Ağustos 1893’te kendisinin başeser
saydığı Opus 74 Si Minör Altıncı (Patetik) Senfonisini tamamladı. Senfoninin ilk çalınışını da kendi
yönetti, fakat eserin fazla takdir edilmemesi onu hayal kırıklığına uğrattı.
Çaykovski’nin ölümü bir esrar perdesiyle örtülmüştür. Öldüğünde, şehirdeki kolera salgını sırasında
kaynamamış su içerek bu hastalığa yakalandığı söylentisi yayıldı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında
yapılan araştırmalar ise, imparatorluk âilesinden bir erkekle gayri ahlâkî ilişkiye girdiği yolundaki
suçlama üzerine bir skandalı önlemek maksadıyla zehir içerek hayatına kıymış olabileceğini ortaya
koymuştur. Kimi söylentilere göre de son senfonisinin başarısızlığı yüzünden intihar etmiştir.
ÇAYLAK (Milvus);
Alm. Milan (m), Fr. Milan (m), İng. Kite. Familyası: Kartalgiller (Falconidae). Yaşadığı yerler: Eski ve
Yeni Dünyâ kıtalarının orman ve su kenarlarında. Özellikleri: Uzun kanatlı, çatal kuyruklu, çengel
gagalı; böcek, kuş, küçük kemirgenlerle beslenen kuşlar. Çöp ve leş de yerler. Bâzıları göçücüdür.
Ömrü: 70-80 yıl. Çeşitleri: Kızıl, Kara, Mısır ve Florida bataklık çaylağı en meşhurlarıdır.
Gündüz yırtıcılardan, uzun kanatlı, çengel gagalı ve çatal kuyruklu bir kuş. Gaga ve pençeleri
kartallardan daha zayıftır. Genellikle kızıl karışımı esmer tüylüdürler. Uzun çatallı kuyrukları tipik
özellikleridir. 25 santimetreden 70 santimetreye kadar değişik boyda türleri vardır. Böcek, küçük kuş,
fâre, köstebek gibi kemiricileri avlar. Çöp ve leş de yerler. Ortaçağda, kasaba sokaklarına sürüler
hâlinde inerek çöpleri yediklerinden, insanlar tarafından korunmuşlardır. Yiyecek başında döğüşmeleri,
çocukların ellerindeki yağlı ekmekleri kapmaları ve bâzan kümes hayvanlarına da saldırmaları,
yağmacı olarak şöhret bulmalarına sebeb olmuştur.
Yeni Dünyâ çaylakları daha az leş yerler. Meselâ; Mississippi çaylağı (İctinia mississippiensis) böcek,
küçük yılan, kertenkele, balık ve kurbağa avlar. Kara çaylak (Milvus migrans) Eski Dünyâ türlerinden
olup, sürüler halinde Afrika ve Asya’daki şehirlerin üstünde uçuşarak leş ve çöp arar. Yavaş ve
süzülerek uçar, 60 cm boya, 120 cm kanat açıklığına sâhiptir. Afrika’da yaşayanları palmiye ağacının
yağlı meyvelerini de yerler. Kızıl çaylak (Milvus milvus) ise 65-72 cm boya, 150 cm kanat açıklığına
sâhiptir. Kafası beyaz, gagası siyahtır. Kanatlarının altında beyaz bir leke olup, uçarken gâyet iyi
görülür. Kuzeybatı Afrika, Avrupa ve Ön Asya’da ağaçlık yerlerde yaşar.
Çaylaklar, yuvalarını yüksek ağaçlar üzerine yapar. 2-4 yumurta yumurtlarlar. Kuluçka süreleri 21-28
gündür. Bu sürede erkek dişiyi besler. Leş, çöp ve kemiricileri yediklerinden faydalı kuşlardır.
ÇEÇENLER;
Kafkasya’nın kuzeydoğusunda yaşayan bir kavim. Kültür, örf ve âdetlerine bağlı olan Çeçenler, Kuzey
Kafkasya’da yaşıyan öbür kavimlere benzerler. Târihleri hakkında fazla bilgi yoktur. Yapılan
araştırmalara göre bunlar, Kafkasya’nın yerli kavimlerindendir.
Dağlık bölgelerde yaşarlar. Eskiden beri düzlüklerde toprak elde etmeye çalışmışlarsa da, buralardaki
güçlü kavimler buna müsâade etmemişlerdir. Çeçenler’in eskiden beri hayvancılık, avcılık ve çifçilikle
uğraştıkları bilinmektedir. Yalnız dağlarda yaşamaları, arâzilerin kıtlığı, zirâatı geliştirmemiştir. Arâziye
sâhip soy ve topluluklar arasında hiçbir zaman mücâdele eksik olmamıştır. Büyük soylar küçüklerini
her zaman tehdit etmişlerdir. Çeçenler arasında 10. yüzyıldan sonra, Gürciler vâsıtası ile Hıristiyanlık
yayılmaya başladı ise de, 17. yüzyıldan îtibâren Müslümanlık kabul edilmiş ve sonraki yüzyıllarda
tamâmen yaygınlaşmıştır.
Ruslar, Kafkasya’yı 18. yüzyıl sonunda elde etmeye başladılar. Çeçenler başlarında İmam Mansur
olduğu hâlde Ruslara karşı altı yıl (1785-1791) hürriyetlerini korumak için mücâdele ettiler. Bu
ayaklanma Osmanlılar tarafından desteklenmiş, fakat İmam Mansur, Anapa’da Ruslara esir düşünce
Çeçenler başarılı olamamışlardır.
Gürcistan’ın Ruslar tarafından 1801’de alınması, Kafkasya yolunun önemini artırdı. Bu yolun dağlı
kavimlerin elinde bulunması, Rusya’nın yayılma politikasına engel oluyordu. 1812 harbinden sonra,
Rusya’nın Kafkasya’daki askerî hareketi şiddetlenerek, yıkmaya, öldürmeye ve ortadan kaldırmaya
çevrildi. Ruslar, merhametsizce dağlı kavimleri öldürdükleri gibi esir alıp sürdüler.
Dağıstanlı Gâzî Muhammed, 1830 yılında bütün Kuzey Kafkasya kavimlerini Ruslarla savaşa çağırdı.
Savaşa Çeçenler de dâhil olmak üzere Kuzey Kafkasyalıların hemen hemen hepsi katıldı. Gâzi
Muhammed 1832 yılında Rus birliği tarafından kuşatılıp şehid edildi. Daha sonra dağlıların başına
geçen Hamza Bey de, 1834’te şehid edilince, mücâdelenin başına Şeyh Şâmil geçti. Ruslara karşı
bütün imkânsızlıklara rağmen, Şeyh Şâmil 25 sene mücâdele verdi. Şeyh Şâmil İslâm dîni esaslarına
dayanan bir devlet kurmuştu. Şeyh Şâmil zamânında Kafkasya’daki Müslümanlar Rus emperyalizmine
karşı görülmemiş şekilde mücâdele veriyordu. 1839’da mücâdeleyi kaybeden Şeyh Şâmil, bir yıllık bir
aradan sonra 1859 yılına kadar mücâdelesine devâm etti. Rus askerî harekâtı karşısında ve çeşitli
imkânsızlıklar içinde sürdürdüğü mücâdele sonunda direnci kırıldı ve 1859 yılında teslim olmak
zorunda kaldı (Bkz. Şeyh Şâmil).
Çeçenler, 1877’de Simsirli Alibek’in önderliğinde istiklâlleri için ayaklandılarsa da, Ruslar tarafından
acımasızca bastırıldılar. İkinci Dünyâ Savaşında Rus rejimine karşı kesin bir vaziyet almışlardı. Bu
sebepten Çeçenlerin büyük bir kısmı harpten sonra yurtlarından sürüldüler. 1957 yılında alınan bir
kararla Çeçen-İnguş Müstakil Sovyet Sosyalist Cumhûriyeti kuruldu. Bugün de aynı yönetimle idâre
edilen cumhûriyet nüfûsunun yaklaşık yüzde 30’unu Ruslar, yüzde 70’ini ise Çeçenler maydana
getirmektedir.
Eskiden kendilerine has giyimleri olan Çeçenler, günümüzde normal şehirli elbiseleri giyerler.
ÇEÇEN-İNGUŞ CUMHÛRİYETİ;
Kuzey Kafkasya’da yer alan Rusya Federasyonuna bağlı bir Türk muhtar cumhuriyet. Toprakları
Büyük Kafkasya Dağlarının kuzeyinde yer alır.
Birçok Kafkas halkından biri olan Çeçenler 10. asırdan itibaren uzun bir süre Ortodoks rahiplerin
idaresinde yaşadılar. 17. asırda bölgede yayılmaya başlayan İslamiyet bir süre sonra bölgede hakim
din haline geldi. Çeçenler ve İnguşların yaşadığı bölge 1774’te Rusya’nın eline geçmesi üzerine uzun
yıllar diğer Kafkas halkıyla birlikte Ruslara karşı mücadele verdiler. Liderleri İmam Mansur’un 1791’de
esir düşmesi üzerine başarısızlığa uğradılar. 1813 senesinde yapılan Gülistan Antlaşması ile
Çeçenlerin dış dünya ile ilişkileri kesildi ve bölge Rusların hakimiyetine girdi. Rusların Kırım’la
ilgilendiği sırada Çeçenler Dağıstanlılarla birlikte Şeyh Şamil’in yönetiminde bazı başarılar kazandılar.
Daha sonra tekrar bölgeye Ruslar hakim oldu.
Rusya’da yapılan 1917 devriminden sonra, devrime karşı Çeçenlerinde bulunduğu Terek-Dağıstan
yerel hükümeti kuruldu ise de bölgenin yönetimi 1918 Martında Sovyetler Birliğine geçti. Sovyetler
Birliği bölgede 1920 senesinde kesin denetimi sağladı. Aynı senenin Kasım ayında kurulan Doğu
Özbekistan Cumhûriyeti içinde Çeçen ve İnguş illeri meydana getirildi. Çeçen 1922’de, İnguş 1924’te
Özerk yönetim birimleri durumuna getirildi. Bu iki özerk bölge 1934’te birleştirildi. İki sene sonra
Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Çeçenler veİnguşlar Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle 1944’te
Kazakistan ve Orta Asya’ya sürüldüler. Sürgünden 1957’de yurtlarına dönmelerine izin verilen Çeçen
ve İnguşlar Kruşçef yönetimi sırasında tekrar Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyetini
kurdular. Sovyetler Birliği’nin 1990’da dağılması üzerine Çeçen-İnguş Cumhuriyeti Rusya
Federasyonuna bağlı kaldı. 1919’de millî bağımsızlık hareketine başlayan Çeçen-İnguşlar, Rusya ile
Federatif mukaveleyi imzalamadılar. Yine aynı sene Çeçen Cumhuriyeti ve İnguş Cumuhriyeti olarak
ikiye ayrıldılar. Bununla birlikte bu halkların bağımsızlığı halen hiçbir devlet tarafından tanınmamıştır.
Çeçen-İnguş Cumhuriyeti Kıbrıs Türk Federe Devletini tanıyan tek devlettir.
Çeçen-İnguş Muhtar Cumuhriyeti toprakarı coğrafî olarak 3 bölgeye ayrılır. Birinci bölgeyi,
Cumhuriyetin güneyinde tabiî sınır meydana getiren Kafkas Dağları meydana getirir. Bölgenin en
yüksek dağları Tebulos-Mta (4493 m) ve Şahan Dağlarıdır (4381 m). Bölge topraklarını Sunja nehrinin
kolları olan Ergun ve Assa çayları sular. İkinci bölge, Terek ve Sunja ırmaklarının vâdilerinden
meydana gelir. Bu iki vadinin arasında Sunja ve Terek dağları vardır. Üçüncü bölge kuzeyde yer alır ve
Nogay Bozkırının engebeli düzlüklerinden meydana gelir.
Dağları ne yamaçları da sık kayın, gürgen ve meşe ormanları, yüksek kesimlerinde iğne yapraklı
ağaçlar yer alır. Nogay Bozkırı kum tepeleri ve çalılıklarla kaplıdır. İklimi değişken olmasına rağmen
genelde kara iklimi hakimdir.
Cumhuriyetin nüfûsu 1.350.000 civârındadır. Nüfûsun % 57.9 unu Çeçenler, % 12,9’unu İnguşlar, %
23,1’ini Ruslar ve diğer halk meydana getirir. Başkenti Grozni’dir. Nüfusun büyük kısmı şehirlerde
yaşamaktadır. Eğitim gelişmiştir.
Ekonomisi petrole dayalıdır. Petrol çıkarma tesisleri Grozni ile Gudermes Ovasındaki Sunja Vâdisinde,
Sunja ve Terek dağlarında bulunur. Bir petrol boru hattı ile Hazar Denizi Karadenize bağlıdır. Bölgede
doğal gaz da çıkarılır. Petro-kimya tesisleri önemli sanayi kuruluşlarıdır. Tarım Terek, Sunja ve
Alhan-Curt vâdilerinde yapılır. Başlıca tarım ürünleri hububat, şekerpancarı, ayçiçeğidir. Hayvancılık
gelişmiştir. Ençok büyük baş hayvan beslenir.
Çeçen-İnguş Cumhûriyetinde ulaşım genelde karayolu ile sağlanır. Başkent Grozni’den öteki şehirlere
ve komşu cumhûriyetlere karayolu bağlantısı vardır.
ÇEÇESİNEĞİ (Glossina);
Alm. Tsetsefliege (f), Fr. Mouche (f), tse-tse, İng. Tse-tse fly. Familyası: Karasinekgiller (Muscidae).
Yaşadığı yerler: Afrika’nın tropikal bölgelerinde, özellikle Kongo’da akarsu kıyılarında. Özellikleri: İki
kanatlıdır. Koyu renkli olup, karasinekten biraz iridir. Delici emici ağız tipine sâhiptir. Duyu organları
tüylüdür. Kan emerek beslenir. Birçok hastalık mikrobunun taşıyıcısıdır. Ömrü: Erginleri 60-70 gün
yaşar. Çeşitleri: 21 türü bilinir. “G. palpalis” türü uyku hastalığı, “G. morsitans” türü nagana hastalığı
mikrobunu taşır.
Böcekler sınıfının iki kanatlılar (Diptera) takımından Çeçesineğigiller (Glassininae) alt âilesi cinslerine
verilen isim. İnsandan, at, sığır gibi evcil ve yabânî hayvanlardan kan emer. Yalnız Afrika’nın sıcak,
rutûbetli ve gölgeli bölgelerinde görülür. “Güney ve Afrika böceği” de denir. Emilen kanın
pıhtılışmaması için tükürük salgılarken bir hücreli bâzı hastalık amillerini aşıladığından tehlikelidir.
Konmuş durumda kanatlarının birbiri üstünde katlanması tipik özelliğidir.
“G. palpalis” çeşidi, insanlarda uyku hastalığına sebeb olan “Trypanosoma gambiense”yi aşılar.
“G.morsitans” türü ise nagana hastalığı parazitini (T. brucei) at ve sığırlara aşılar. Her iki hastalığın da
öldürücü etkisi vardır.
Dişi sinekler vücutlarının içinde gelişen larvaları tek tek doğurur. Doğan kurtçukları hemen toprak
altına gömerler. Gömülen larvalar birkaç saat içinde pupa’ya dönüşür. Altı hafta zarfında pupa’dan
kanatlı ergin bir sinek olarak çıkar. Erginler 60-70 gün yaşar. Ömürlerinde 12 döl verir.
Bugün laboratuvarlarda yarı kısırlaştırılan çeçe sineklerini normalleriyle eşleştirerek nesilleri
kurutulmaya çalışılmaktadır. Yangın ve ilâçlamalar da nesillerini hayli azaltmıştır.
ÇEK;
Alm. Scheck (m.), Fr. Chéque (m.), İng. Check. Çoğunlukla bir bankaya hitâben belirli şekil ve
şartlarına uyularak yazılan ödeme emri. Çek bir ödeme aracı olup, genellikle bankaların düzenlediği
çek defteri içinde yer alan çeklerden biri doldurularak keşîde edilir.
Çekin menşei İngiltere’de, kralların mâliye bakanına gönderdiği ödeme emridir. Günümüzde özellikle
gelişmiş ülkelerde nakit yerine yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Tasdikli, bilvâsıta, havâle çeki,
seyyah, banka, posta çeki, çizgili çek ve mahsup çeki olmak üzere çok sayıda çeşitleri vardır.
Türkiye’de Türk Ticâret Kânunu hükümlerine göre, düzenlenen çeklerde, çek kelimesinin çek metninde
bulunması, kayıtsız şartsız muayyen bir meblağın ödenmesi emri, ödeyecek kişi, ödeme yeri, çekin
düzenleme yeri ve târihi ve keşidecinin adı soyadı ve imzâsının bulunması gerekmektedir. Çek; nâma,
emre ve hâmiline ödemek şartıyla düzenlenebilir. Çek, keşîde edildiği târihten îtibâren on gün içinde
tediyeye arz edilmelidir. Çek bu süre zarfında ödemek için muhâtaba verilmesine rağmen
ödenmemişse, hâmil keşîdeci ve cirantadan (ciro eden kimseden) çek bedelini isteyebilir. Kaşlıkıksız
çek çekilmesi, çekle ilgili mevzûât ve Türk Cezâ Kânunu hükümlerine göre cezâyı gerektirir.
ÇEK CUMHÛRİYETİ
DEVLETIN ADI ..................................................Çek Cumhûriyeti
BAŞŞEHRI .......................................................................... Prag
NÜFÛSU .................................................................... 10.400.000
YÜZÖLÇÜMÜ ............................................................78.864 km2
RESMÎ DİLİ ........................................................................Çekçe
DîNİ ................................................Hıristiyan (Katolik, Protestan)
PARA BİRİMİ.................................................................... Koruna
Kuzeyinde Polonya, batısında Birleşik Almanya, güneyinde Avusturya, doğusunda Slovakya tarafından
çevrili olan bir Orta Avrupa ülkesi. Çekoslovakya Birinci Dünyâ Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan
İmparatorluğunun parçalanması netîcesinde kurulmuştur.
Târihi
Bohemya bölgesinde oturan Keltler ülkenin bilinen ilk halkıdır. Beşinci asırda doğudan Slav kabîleleri
gelerek Elbe Vâdisinde yerleşmişlerdir. Altı asır boyunca devamlı Slav, Cermen ve Macarların
istilâlarına mâruz kalmıştır. On dördüncü asırda kurulan Cermen İmparatorluğu uzun seneler ülkeye
hâkim olduktan sonra 17. asır başlarında Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna yenilmesiyle, bu
imparatorluğunun topraklarına katıldı. Avusturya, Bohemya ve Moravya’ya, Macaristan ise Slovakya’ya
hükmetmekteydiler. Birinci Dünyâ Savaşı netîcesinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun
yıkılmasıyla Ekim 1918’de Çekoslovakya Cumhuriyeti adıyla bağımsızlıklarını ilân ettiler. Ülkedeki
etnik gruplardan Almanların ayaklanmaları ve Almanya’nın baskısı ile Bohemya bölgesi, Almanlara
verildi (1938). Bir sene sonra Hitler komutasındaki Alman orduları Çekoslovakya’yı işgâl etti.
İkinci Dünyâ Savaşı netîcesinde 1945’te ülke bu sefer de Rusya tarafından işgâl edildi.
Çekoslovakya’nın doğudaki Rütenya eyâletini kendi topraklarına katan Rusya, baskı netîcesinde Çek
Komünist Partisini iktidâra geçirerek sosyalist bir rejim kurdurdu. Yeni yönetim kendi anlayışı gereği
hürriyetleri kısıtladı. Hürriyet taraftarı olan kişileri hapishâne ve akıl hastânelerine doldurarak ülkeyi
Rusya’nın peyki durumuna getirdi. 1955 yılında Varşova Paktına dâhil oldu. 1960’dan sonra zirâat
kollektifleştirildi. Nakliye ticâret ve ağır sanayi devletleştirildi. Kültür ve dînî inançlar baskı altına alındı.
1968’de Stalin taraftarlarının yerine geçen Alexander Dubcek ve Ludvik Suoboda ülkede liberal bir
politika tâkip ederek ekonomide dışa açılma yönünde çeşitli reformlar yaptılar. Basın ve yayın
kuruluşlarına hürriyet verildi. Komünizmin diktatörlük rejiminden kurtulup insanca yaşamak için çaba
sarf eden liderler Rusya idârecileri tarafından şiddetle tenkit edildi. Çekoslovakya’daki bu liberal
reformlar netîcesinde bir peykini kaybetme korkusu duyan Rusya ülkeyi işgâl etti. Ülkelere bağımsızlık
sloganları öğreten Rusya kendisinin yaptığı işgâle karşı gelen halkı insafsızca tankların paletleri
altında ezdi ve ülke idârecilerini şiddetle cezâlandırdı. Yüzbinlerce Çekoslovakyalı, Rus zulmüne
dayanamayarak Avusturya ve Almanya’ya kaçtı.
1989’da bütün doğu bloku ülkelerinde olduğu gibi, Çekoslovakya’da da yumuşama politikası başladı.
Çok partili sisteme geçildi ve 1990’da ilk serbest seçim yapıldı. Komünistler kazanamadılar. Milliyetçi
Partiler iktidar oldular. 1992 Haziranında Çekoslovakya’yı meydana getiren Çek ve Slovakya
cumhuriyetlerinde ayrı ayrı yapılan seçimlerden sonra iki cumhuriyetin birbirinden ayrılması gündeme
geldi. Yapılan görüşmeler neticesinde 25 Kasım 1992 günü yapılan antlaşma ile 31 Aralık 1992
târihinde iki cumhuriyet birbirinden ayrıldı.
Fizikî Yapı
Çek Cumhuriyeti batıdan doğuya doğru iki coğrafî bölgeye ayrılır. Bunlar batıda “Bohemya”, doğuda
“Moravya” bölgeleridir.
Bohemya ülkenin batısında, dört tarafı ortalama 1000-1500 m yüksekliğe sâhip dağlarla çevrili olan
dörtgen biçiminde bir yayladır. Bölgenin kuzeyinde Krkonose Dağları (en yüksek tepesi 1603 m),
kuzey batıda Krusme Dağları, doğusunda ise Moravya bölgesine sınır teşkil eden Moravya Tepeleri
vardır. Güney batıdaki Bohemya Dağlarından çıkan Vltava Irmağı güney kuzey doğrultusunda bölgeyi
aştıktan sonra, Krkonose Dağlarından çıkarak Bohemya bölgesinin kuzeyini sulayan ve ülkeden çıkan
Elbe Nehrine karışır. Bölgenin önemli akarsularından bir diğeri olan Ohre de kuzeybatı kesimlerini
suladıktan sonra Elbe Nehrine katılır.
Moravya Çek Cumhuriyeti’nin orta kısmını teşkil eden, kuzeyden güneye doğru gidildikçe alçalan bir
ova şerididir. Kuzeyinde Jesenik Dağları ile çevrili olan bölge, batısında Moravya Dağları ile Bohemya
bölgesinden, doğudaki Beskydy ve Bile Karpat Dağları ile Slovakya’dan ayrılır. Oder Nehrinin de
suladığı bölgeyi kuzey güney istikâmetinde kateden Morava Nehri pekçok küçük akarsuları da
bünyesinde toplayarak güneyde Tuna Nehriyle birleşir.
İklim
Denizden uzak bir Orta Avrupa ülkesi olan Çek Cumhuriyeti’nde de, diğer Orta Avrupa ülkelerinde
olduğu gibi kışları sert soğukların hâkim olduğu kara iklimi vardır. Yazların serin geçtiği ülkede, yıllık
sıcaklık ortalamaları seneden seneye büyük dalgalanmalar gösterir. Kışın ülkede hava her zaman
sıfırın alında olur. Senelik yağış ortalaması bölgelere göre 1000-1500 mm arasında değişir. Yükseliği
fazla olmayan ovalık bölgelerde yağış miktarı 1000 mm civârında bulunurken, yüksek dağların
bulunduğu yerlerde dağların yağmur bulutlarını tutması ve yoğunlaştırıcılık vazîfesi görmesi, senelik
yağış miktarının ortalama 1500 mm civârında olmasını sağlar. Yağışlar kışın genellikle kar şeklinde
olur.
Tabiî Kaynakları
Çek Cumhuriyeti topraklarının % 30’u ormanlarla kaplı olan bir ülkedir. Özellikle Bohemya Dağları ve
Karpatlar’ın yüksek bölgelerinde iğne yapraklı ağaçlardan meydana gelen ormanlık bölgeler, yüksekliği
fazla olmayan yerlerde kayın, meşe ve gürgen ormanları hâlini alırlar. Ormanlık bölgelerde yaşayan
yabânî hayvanların başlıcaları; yaban domuzu, yaban kedisi ve dağ keçisidir. Mâdenleri kendisine
yeterli seviyede değildir. Avrupa’nın en fazla uranyum üreten ülkesi olan Çekoslovakya’da kömür,
antimon, manyezit, civa, grafit ve kaolin ile az miktarda petrol üretilir. Üretilen uranyum miktarı, bu
maddenin stratejik ehemmiyeti bakımından açıklanmamaktadır. Bohemya dağlarından çıkarılan önemli
miktardaki linyit, elektrik enerjisi üretiminde kullanılır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfûsu 10.400.000 civârındadır. Resmî dili çekçedir. Hıristiyan olan halkın % 70’i Katolik, % 15’i
Protestan ve diğerleri de muhtelif mezheplere bağlıdır. 6-15 yaş arasında öğretimin mecbûri ve parasız
olduğu ülkede okuma-yazma bilenlerin oranı % 99’dur. Nüfûsun % 68’i şehirlerde, kalanı ise köylerde
oturur. Çalışan nüfûsun ekseriyeti işçidir. Kalanı ise tarım ve diğer işlerle uğraşır, Bohemya halkı
müziğe olan düşkünlükleriyle meşhurdur. Beden eğitimi halk arasında yaygındır. Çek Cumhuriyeti’nin
millî sporu buz hokeyidir.
Siyâsî Hayat
1968’de hür bir rejim için istekleri, Rusya tarafından kanlı bir şekilde reddedilen Çek Cumhuriyeti,
1990’a kadar Komünist rejimle yönetildi. Çek ve Slovak Cumhûriyeti olarak iki federasyon hâlinde
idâre edilirdi. İktidardaki Komünist Parti seçimlere tek liste ve tek parti olarak girerdi. Ülke, 350 üyeli
Federal Meclis tarafından yönetilirdi. Federal Meclis, bütün ülkeden seçilen 200 kişilik Halk Meclisi ile
75 üyesi Çek, 75 üyesi Slovak cumhûriyetlerinden seçilen 150 kişilik Milletler Meclisinden kurulurdu.
Devlet başkanı, başbakan ve bakanlar Federal Meclis tarafından kendi üyeleri arasından seçilirdi.
1989’da Doğu bloku ülkelerinde görülen yumuşama ve çok partili hayâta geçiş, Çek Cumhuriyeti’nde
de görüldü. 1990’da ilk çok partili seçim yapıldı. 1992 Haziranında Çekoslavakya’yı meydana getiren
Çek ve Slovak Cumhuriyetlerinde ayrı ayrı seçim yapıldı. Çek Cumhuriyeti’nde seçimleri kazanan
Vaclav Klaus başbakan oldu. Bu seçimlerden sonra yapılan görüşmelerden sonra 31 Aralık 1992
târihinde iki cumhuriyet birbirinden ayrıldı.
Ekonomi
Genel olarak sanâyiye dayalı bir ekonomisi vardır. Ekilebilen arâzinin tamâmı komünist idârenin
gelmesiyle devletleştirilerek kollektif tarıma geçildi. Tarım ürünleri üretiminde kollektif tarıma geçme ile
verim düştü ve ülke eskisinden daha çok besin maddesi ithal etmek zorunda kaldı. En önemli tarım
ürünleri buğday, arpa, yulaf, çavdar, mısır, pancar, patates ve kabaktır. Hayvancılık yaygın olarak
yapılır. En çok kümes hayvanlarının beslendiği ülkede beslenen büyük baş hayvanların sayısı küçük
baş hayvanların sayısından çok fazladır. Ülkenin % 30’unu kaplayan ormanlardan elde edilen ürünler
ihtiyacı karşıladığı gibi, fazlası ihraç edilir. Ürettiği mâdenler ülke ihtiyâcını karşılamadığı için mâden
ithal eder. Demir cevherinin önemli kısmını ithal etmesine rağmen dünyâda çelik üretiminde ilk on ülke
içine girebilmektedir. Doğu bloku ülkelerin makina, kimyevî madde, silah, tekstil ürünü ihtiyaçlarının
büyük bir kımını Çek Cumhuriyeti karşılamaktadır.
Ulaşım: Çek Cumhuriyeti gelişmiş kara ve demiryolu ağına sâhiptir. Demiryollarının dörtte birinde
elektrikli trenler çalışmaktadır. Çek Cumhuriyeti’nde Prag ve öbür bölge merkezleri hava yoluyla
birbirine bağlıdır.
ÇEKİ;
Alm. Gewichtsmass (n), für 250 kg, Fr. Mensure (f) de poids de 250 kilos, İng. A weight of 250 kilos.
Tartıda kullanılan bir birim. Önceleri 4 kantar 1 çeki (yaklaşık 226 kg), 44 okka 1 kantar (yaklaşık 56,5
kg)dı. Daha sonra 195 okka (250 kg) kabul edilmiştir. Odun, kireç, taş gibi ağır ve kaba şeyleri
tartmakta kullanılır. Eskiden kullanılan bu tartı birimi, bugün hâlâ bâzı yörelerde tercih edilmektedir.
Bâzı odun satıcıları alış verişlerini çeki hesâbına göre yaparlar.
ÇEKİÇ;
Alm. Hammer (m), Fr. Marteau (m), İng. Hammer. Çivi çakmak ve benzeri işlerde kullanılması
yanında mâdenleri dövmede de istifâde edilen mâdenî bir âlet. Ekserî sapı tahtadan, bir ucu tokmaklı,
bir ucu yassı mâdenden yapılan bir el âletidir. Bir şeyi çakmak, dövmek, yassılaştırmak, ezmek için
kullanılır. Kullanıldıkları yerler ve yapılış biçimlerine göre çok çeşitli isimler alırlar. Camcı çekici,
duvarcı çekici, gemici çekici, marangoz çekici, ayakkabıcı çekici, ay çekiç, tokmak çekiç, itfâiye çekici,
kaldırımcı çekici gibi.
ÇEKİÇ ATMA (Bkz. Atletizm)
ÇEKİÇ GÜÇ;
1991 Körfez savaşından sonra, Kuzey Iraklı sivilleri, Irak’taki Saddam idâresinin tehdidine karşı
korumak için müttefik ülkelerin silahlı kuvvetlerinden meydana getirilen birlik. Türkiye’de Silopi ve
İncirlikte yerleştirilen bu birlik 36’ncı enlemin kuzeyindeki bölgeyi kontrol etmekle vazifelidir. Poised
Hammer (Çekiç Güç), Provide Comfort (Huzur Operasyonu), Combined Tast Force (Birleşik Görevli
Kuvveti) gibi isimlerle de anılan bu birlik Mûsul’un güneyinden başlayarak batıya doğru uzanan ve
kürtlerin çoğunlukta bulunduğu bölgeyi kontrol etmektedir.
Irak’ın 2 Ağustos 1990 târihinde Kuveyt’i işgâl etmesiyle başlayan Körfez krizi; ABD, İngiltere, Fransa,
Suûdî Arabistan, Sûriye, Mısır gibi 28 devletin birleştirilmiş askerî güçlerinin 17 Ocak 1991 târihinde
havadan Irak’a hücûm etmesiyle Körfez harbine dönüştü. 28 Şubat 1991’de Irak’ın yenilip Kuveyt’ten
çekilmesinden sonra 3 Mart 1991 günü Müttefik Kuvvetler ve Irak askerî heyetleri arasında ateşkes
anlaşması imzalandı. Böylece Körfez Savaşı fiilen sona erdi.
Körfez savaşının sona ermesiyle Irak’ın güneyinde ve kuzeyinde ayaklanmalar başgösterdi. Kuzeyde
Kürtlerin ayrı bir devlet, Şiilerin de İran’daki gibi bir rejim kurmasını istemeyen ABD, ayaklanmacılara
yeterli desteği vermeyince bu isyanlar Irak hükûmeti tarafından bastırıldı. Daha sonra Kuzey Irak’ta
yaşayan Kürtler, Saddam Hüseyin birliklerinin hücûmuna uğradı. Bu hücumlar neticesinde 400.000’i
aşkın Kürt ve Türkmen, Türkiye’nin Güneydoğu bölgesine yığıldı. Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi’nden durumu görüşmek, sınır bölgesinin emniyete alınmasını ve Irak yönetiminin
vatandaşlarını göçe zorlayan faaliyetlerini durdurmasını istedi. Güvenlik Konseyi üyeleri arasında,
görüş birliği sağlanamadığı için bu konuda acil bir karar alınamadı. Daha sonra gelişen olaylara paralel
olarak Türkiye, Irak’tan kaçan Kürtler ve Türkmenler için Kuzey Irak’ta bir güvenlik bölgesi kurulmasını
talep etti. Avrupa Topluluğunun Lüksemburg’taki zirve toplantısında, İngiltere ve Fransa’nın desteği ile
bu teklif kabûl gördü. Daha sonra ABD de bu teklifi destekledi. ABD ve Avrupalı müttefiklerinin
Temmuz 1991 ayı ortalarında Kuzey Irak’ı boşaltacakları, ancak bölgedeki Kürtlerin güvenliği ve
bunlara yapılacak her türlü yardımlar için Çekiç Güç adı verilen 5000 kişilik bir müttefik birliği
bulunduracakları açıklandı. Silopi’de yerleştirilen birliklerde ABD ve Türk askerlerinin yanısıra İngiliz,
Fransız, İspanyol birlikleri, İncirlik Türk-ABD Ortak savunma tesislerinde ise, Irak içlerindeki hedeflere
ulaşabilecek ABD avcı ve bombardıman uçakları bulundurulması kararlaştırıldı. Savaşın bitiminden
sonra Kuzey Irak’taki müttefik askerler geri çekilirken, bir kısmı Silopi’de Çekiç Güç’te vazifelendirilmek
üzere Türkiye’ye kaydırıldı.
Kuzey Iraklı sivilleri Saddam tehdidine karşı korumak gayesiyle kurulan ve vazife süresi 30 Eylül 1991
tarihinden itibâren üç ay uzatılan Çekiç Güç’ün Silopi ve Batman’da bulunan 3000 kişilik kara kuvveti
geri çekildi. Buna mukâbil İncirlik’teki hava unsurlarını güçlendirmek ve caydırıcılığını artırmak
gayesiyle F-111 ve F-16 uçakları İncirlik üssüne geldi. Çekiç Güç emrinde 402 ABD’li 199 İngiliz, 157
Fransız ve 63 Türk görevli 52 savaş uçağı, 2 Awacs, 9 helikopter, 14 adet havadan yakıt ikmali
yapabilme tankı ve kargo uçağı vardır.
Çekiç Güç kara unsurlarının çekilme işlemi 14 Ekim 1991’de tamamlandı. Türk Genelkurmay
Başkanlığı’ndan yapılan bir açıklamada; “Anlaşmalarçerçevesinde İncirlik’te iki filonun üstünde uçak
bulundurulmayacağı ve Çekiç Güç’ün kullanılmasının Türk hükûmetinin iznine bağlı olduğu bildirildi.
Çekiç Güç’ün vazife süresinin uzatılıp uzatılmayacağı TBMM’de 6 ayda bir görüşülmektedir. En son
Aralık 1992’deki TBMM toplantısında Çekiç Güç’ün memleketimizde bulunma süresinin uzatılması,
Büyük Millet Meclisinde sert tartışmalara yol açtı. Muhâlefet kanadı milletvekilleri, Çekiç Güç’ün
bulunuş gâyesini şüphe ile karşılıdılar ve Çekiç Güç’ün Güney Doğu Anadolu’daki anarşi olaylarını
devamlı desteklediği, süper devletlerin menfaati için bulunduğu iddia edilen hususların en
önemlilerindendir. Bu konuşma ve tartışmalardan sonra Çekiç Güç’ün vazife süresi altı ay daha
uzatılmıştır.
ÇEKİÇBALIĞI (Sphyrna zygaena);
Alm. Hammer hai, Fr. Requin marteau, İng. Hammerhead shark. Familyası: Çekiçbalığıgiller
(Sphyrnidae). Yaşadığı yerler: Bütün sıcak ve ılık denizlerde. Bizde Akdenizde vardır. Özellikleri:
Başı çekiç şeklinde saldırgan bir köpekbalığıdır. Çeşitleri: Küçük gözlü, kürek kafalı, Florida
çekiçbalığı meşhûrlarıdır.
Köpekbalıkları (Selachii) takımından başı çekice benzer bir balık. Sıcak ve ılık denizlerde yaşar.
Boyları 3-5 metreye ulaşabilir. 200-300 kg ağırlıkta olanları vardır. Burun delikleri ve gözleri başın iki
tarafında çekiç şeklindeki çıkıntıların ucundadır. Altın sarısı gözlerinde göz kapakları vardır. Diğer
balıklara nazaran daha iyi görürler.
Güçlü yüzücü olup, insana da saldırır. Sürüler hâlinde gezerek omurgasız hayvan ve kendinden küçük
balıkları avlayarak beslenir. Kendi cinsinin küçüklerine de saldırır. Doğurarak ürer. Eşleşme
döneminden 15 ay sonra 30-40 yavru doğurur. Yavrular başlarının çekiçleri geriye doğru katlanmış
olarak doğarlar. Etleri tatsız olup, ekonomik değerleri yoktur. Nâdir olarak deri ve karaciğer yağları için
avlanır. Yurdumuz sularında Akdeniz’de mevcuttur.
ÇEKİMSER OY;
Alm. Ungultige Stimme (e), Fr. Vote abstentionniste (m), İng. İnvalid vote. Parlamento, toplantı ve
konferanslarda oylama yapılırken olumlu veya olumsuz yönden değeri olmayan oy, müstenkif oy.
Oylamada kabul veya red için kararsız olduğunu belirtir. Bu oyun, kabul veya red oylarına hiç tesiri
olmaz.
Büyük Millet Meclisinde oylama yapılacağı zaman; red için kırmızı, kabul için beyaz, çekimser için yeşil
oy kullanılır. Milletvekillerine üç rengi belli eden yuvarlak oy pusulaları verilir. Bunlardan vereceği
karâra göre olan rengi seçer ve oy atılacak yere atar. Yeşil oylar, parlamento geleneğine göre
çekimserdir ve karârı etkilemez. Bu konuda meclis iç tüzüğünün 115. maddesinde açık hüküm
mevcuttur.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarında da oylama vardır. Konseyin beş büyük tabiî üyesi
olan devletlerden biri red oyu verince, karar yürürlüğe girmez. Ancak olumsuz vermeyip çekimser
kalırsa, bu veto sayılmaz ve karârı engellemez.
ÇEKİRDEK;
Alm. 1-Obstkern, 2- Zellhern, 3- Atomkern (m), Fr. Noyau (m); graine (f); pépin (m). İng. Pip, stone,
nucleus. Atom çekirdeği, meyve çekirdeği, mermi çekirdeği denildiğinde değişik mânâlar anlaşılır.
Atom çekirdeği, atomun merkezinde bulunan, proton ve nötron adı verilen parçacıklardan müteşekkil,
atom hacmine nisbetle çok küçük bir hacmi olmasına rağmen, atomun hemen hemen bütün kütlesinin
toplandığı pozitif yüklü bir cisimdir. (Bkz. Atom)
Canlı çekirdeği, canlıların yapıtaşı olan hücrenin stoplazması içinde bulunan, çoğunlukla bir adet ve
yuvarlak küre. Çekirdek, hücrenin hayâtî faâliyetlerini ve üremesini düzenleyerek yönetir. Bir zarla
çevrili olup, içindeki sıvıya “nükleoplazma” denir. Kromozomlardan teşekkül eden kromatin ağı bir
yumak gibi içini doldurur. İrsî karakteri nesilden nesile aktaran genler kromozomlarda bulunur. Genler
DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) yapısında olup, hayat sırrı DNA moleküllerinde şifrelenmiştir. Çekirdek
bir veya birkaç adet çekirdekçik (nükleolus) ihtivâ eder. Çekirdekçikler RNA (Ribo Nükleik Asit)
yapısında olup, protein sentezinde rol oynar.
Meyve tohumlarına da çekirdek denir.
ÇEKİRGE (Locusta);
Alm. Heuschrecke (f), Fr. Sauterelle (f), İng. Locust. Familyası: Locustidae, Acrididae, vs. gibi
çeşitleri vardır. Yaşadığı yerler: Sıcak bölgelerde . Tarla, çayır ve su kenarlarında rastlanır.
Özellikleri: Arka bacakları uzun ve sıçrayıcı özelliktedir. Ekinler için zararlıdırlar. Göçmen olanları, 5-6
cm veya daha uzunları vardır. Ömrü: Dört ay kadardır. Çeşitleri: Tarla, yeşil, değnek, İtalyan, Mısır,
Afrika göçmen çekirgesi en meşhurlarıdır.
Düzkanatlılar (Orthoptera) takımına bağlı böcekler. Ağız parçaları kesici ve çiğneyici olup, çoğunlukla
nebâtî, bâzan da hayvânî maddelerle beslenirler. Uzun yapılı başlarının yanlarında bir çift iri petek göz
ve alınlarında üç adet basit (osel) göz vardır. Bir çift olan antenleri, bâzılarında kısa, bâzılarında uzun
olup, dokunma ve kokuya duyarlı kıllarla bezenmiştir. Çok uzak mesâfelerden rüzgârın getirdiği nebâtî
besinlerin kokularını alırlar. Üç parçalı göğüs kısımlarının her bölümünden bir çift bacak çıkar. Kanatlar
da göğsün son iki halkasında yer alır. Üç çift bacağın ilk iki çifti yürümede, iri ve daha güçlü olan son
çifti sıçramada kullanılır. Üst ön kanatlar dar, derimsi yapıda olup, geniş ve zar şeklinde olan alt
kanatları örterek korurlar. İstirahat hâlinde, uçmaya yarayan alt kanatlar, yelpâze şeklinde üst
kanatların altında katlanır. Karın kısmının (abdomen) her iki yanında solunum borularının (trakea)
açıldığı nefes delikleri vardır. Karnın her iki yanında zardan meydana gelen bir çift işitme organı vardır.
Dişilerin karın ucunda yumurtlama borusu (ovipozitör) bulunur. Erkeklerde ise, ses çıkarma organı
bulunur. Bâzıları arka bacaklarını ön kanatlara sürterek ses çıkarırlar. Bâzıları da ön kanatları birbirine
sürterek dişilerini çağırırlar.
Tarla çekirgeleri, yeşil çekirgeler, kara çekirgeler yaygındır. Genellikle bitkiden bitkiye sıçrayarak
beslenirler. Fakat yiyecek azalırsa, uzun mesâfelere uçarak göç ederler. Bulut hâlinde 2.000-2.500 km
uzaklara gidebilirler. Gemilerin üstüne yağdıkları görülmüştür. Çekirge salgını zirâatte büyük âfetlere
yol açar. Kondukları alanları birkaç dakika içinde çöle çevirirler. Aradıkları yeşil yiyecekleri
bulamazlarsa, pamuk ve yünlü elbise, korkuluk, hattâ ahşap evlerin çatlak yerlerine saldırır; atın
kuyruk ve yelesini yerler. Afrika’da çıplak çocukları kemiklerine kadar kemirdikleri olmuştur. Saatte 16
km hızla uçarak, bir uçuşta, 12 saat havada kalabilirler. Çekirge âfetleri milletlerarası mesele hâline
gelmiştir. Çekirge bulutları radarla gözlenerek, uçaklarla havadan ilâç püskürtmek sûretiyle
korunulmaya çalışılmaktadır.
Çöl çekirgesi (Schistacerca gregaria) milletlerarası öneme sâhiptir. Bu çekirge, Batı Afrika ve
Hindistan-Pakistan sınırında çoğalarak göç eder. Batı Afrika’dan göç edenler Senegal-Sudan
üzerinden Yemen’e ulaşır. Hindistan-Pakistan sınırında çoğalanlar, Kuzey Afrika, Ortadoğu, İran ve
Rusya’ya yayılır. Bu çekirge memleketimize Sûriye ve Irak sınırından girer. Önceleri 8-15 yıllık aralarla
geldikleri halde, şimdi hemen hemen her yıl gelmektedirler. Türkiye’de Birinci Dünyâ Savaşı sırasında
batı bölgelerini istilâ eden göçmen çekirgelere karşı yapılan mücâdelede, 430 ton çekirge yumurtası ile
1200 ton çekirge toplanarak yok edilmiştir. Bunlara karşı ilâçla mücâdele, uçar hâle gelmeden yapılırsa
daha başarılı olur. Son yıllarda ilâçlara karşı da mukâvemet kazanmışlardır. Eskiden uygulanan
engellerle durdurma metodu hâlen uygulanmaktadır. Çinkodan veya kaygan çitten yapılan engellerin
ön kısmı hendek şeklinde kazılmaktadır. Alçaktan uçan çekirge sürüsü engele çarparak hendeğe
düşmekte ve köylüler tarafından üzeri hemen toprakla kapatılmaktadır. Afrikada bâzı bölge köylüleri,
mahsullerini yiyen bu çekirgeleri kızartarak yemekte veya kurutarak kışa saklamaktadırlar.
Çekirgelere ilkbaharla sonbahar arasında rastlanır. Sonbahar sonunda dişi çekirge vücudunun arka
kısmında uzayabilen yumurtlama borusuyla toprakta delik açar. 70 kadar prinç iriliğinde yumurta
bırakır. 4 aylık ömrünün son haftasında üç defâda 200 kadar yumurta yumurtlar. Bu yumurtalar kışı
toprakta geçirerek ilkbahar ve yazın başlangıcında, 34°C sıcaklıkta 11 gün içinde açılırlar. Yumurtadan
çıkan “nimfa” denen genç çekirgeler toprağı dışarı atarak çıkarlar. 9 mm kadar uzunlukta olup, birkaç
defâ deri değiştirerek büyürler. Nimfalar her ne kadar anne ve babalarına benzerlerse de
kanatsızdırlar. İkinci deri değişiminden sonra kanatlar çıkmaya başlar. Çoğu çekirge beş defâ deri
değiştirir.
Yumurtadan çıkan yavru birkaç gün bitkiyle beslendikten sonra, aktifliği azalarak bir dala sımsıkı
tutunur. Dış iskeleti ensesinden çatlayınca genç çekirge yumuşak vücudunu dışarı çıkarır. Gerinerek
bir miktar uzar. Yeni iskeleti meydana gelinceye kadar kendisini bitkiler arasında gizler. Deri
değişimleri dört beş gün aralıklarla olur. Çekirgelerin çoğu bir ay içinde deri değişimini bitirir. Fas
çekirgesi 45 günde erginleşir.
Döllenmemiş yumurtalardan (partenogenez) üreyen çekirgeler de vardır. Bu durum daha çok değnek
çekirgelerinde görülür. Böyle yumurtalardan dişi yavrular çıkar. Genç çekirgeler, bâzı sinek ve arılar,
kurbağa, yılan ve birçok kuş için aranan yiyecektir. Kuşların insanlara faydalı oluşunun bir sebebi de,
bu gibi birçok zararlı böcekleri ve çekirgeleri yemesidir.
ÇEKMECE GÖLLERİ;
İstanbul’un batısında önce koy hâlinde denize birleşikken, sonradan ayrılan iki büyükçe göl. Küçük
Çekmece İstanbul’dan 15, Büyük Çekmece ise 27 km uzaklıktadır. Bulundukları mevki, şekil ve
derinlikleri bu iki gölün denizden ayrıldıklarını açıkça göstermektedir. Küçük Çekmece Gölünde eski
koy’u denizden ayıran set, koy’un ağzında bulunduğundan bu göl diğerinden daha büyüktür. Büyük
Çekmece’de ise set, koy’un hemen hemen ortasındadır. Küçük Çekmece Gölünün yüzölçümü 16 km2
Büyük Çekmece Gölününki ise, 11 km2dir. Büyük Çekmece Gölünün denizle irtibâtı kesilerek
İstanbul’un su ihtiyâcını karşılamak için kullanılmaya başlandı. Göle bağlanan derelerde su akımı zayıf
olduğundan, suların tuzluluğu kısmen muhâfaza edilmiştir.
Küçük Çekmece Gölü, doğu tarafta Nakkaş Deresi, batı tarafta Ekşinoz Deresi ile bunların arasındaki
Sazlıdere vâdilerinin ağız kısımlarını deniz sularının istilâ etmesiyle teşekkül etmiştir. Gölün en derin
yeri 20 m civârındadır. Koy hâlindeyken, kıyı seddinin teşekkülünde, Lodos rüzgârlarının sebebiyet
verdiği dalgalar kıyıya kum taşıyarak mühim rol oynamıştır.
Büyük Çekmece’yi denizden ayıran set ise, derelerin getirdiği alüvyonların doldurulmasıyla teşekkül
etmiştir. Gölün derinliği azdır. En derin yer, 3.5 m olmasına rağmen, derinlikler çok yerde yarım
metreyi bulmaz. Fakat koy’u geçince derinlik arttığı gibi, ağızda 35 metreyi bulur.
ÇEKMECE NÜKLEER ARAŞTIRMA VE EĞİTİM MERKEZİ (ÇNAEM);
nükleer alanda araştırma, geliştirme, uygulama ve eğitim çalışmaları yapmak amacıyla çalışan
araştırma merkezi. Türkiye Atom Enerjisi Kurumuna bağlı olan ÇNAEM 1962’de Küçükçekmece
Gölünün kıyısında 3200 dönümlük arâzi üzerinde kurulmuştur.
Günümüzde bilimsel ve teknolojik çalışmalar içerisinde mühim bir yere sâhib bulunan nükleer bilimler
ve nükleer teknoloji, kompleks hızlı gelişme gösteren, pahalı yatırımlar ve en mühimi de çeşitli bilim
dallarında çok sayıda nitelikli eleman gerektiren bir çalışma alanıdır.
Ülkemiz dünyâdaki gelişmelere paralel olarak 1956 yılında Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonunu
kurmuştur. Bu komisyonun ilk faaliyeti, 27 Mayıs 1962’de faaliyete geçen TR-1 reaktörünü ve
Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezini kurmak olmuştur. 1982 yılında yeni bilimsel ve
teknolojik ilerlemelere uyum sağlamak gâyesiyle Türkiye Atom Enerjisi Kurumu kurulmuştur.
ÇNAEM’de nükleer alandaki araştırma, uygulama ve eğitim faaliyetleri 10 ayrı bölümde
yürütülmektedir: Reaktör işletme, radyoizotop üretim, endüstriyel uygulama, sağlık fiziği ve elektronik
bölümleri teknik ve uygulama sâhalarında; fizik, kimyâ, radyobiyoloji, nükleer mühendislik, nükleer
yakıt teknolojisi bölümleri de araştırma sâhalarında faaliyetlerini sürdürmektedir.
ÇNAEM’deki Türkiye’nin ilk araştırma reaktörü olan TR-1 1962’de faaliyete geçmiştir. TR-1 reaktörü 1
megawatt termal güçte, ılık nötronlarla çalışan havuz tipi bir araştırma reaktörüdür. Reaktörün yakıt
elemanları MTRtipinde olup, % 93 zenginleştirilmiş U-235 ihtivâ etmektedir. Yavaşlatıcısı ve
soğutucusu sudur. Yansıtıcı olarak kalbin ön ve arka yüzeylerinde grafit kullanılmıştır. TR-1’in kalbi,
içinde 450 m3 su bulunan iki bölmeli havuzun küçük bölmesinde ve 8.70 m derinliktedir. Havuz
duvarları biyolojik zırhlama sebebiyle 1.75 m kalınlığında baritli betondur.
Tıp, tarım ve endüstri alanlarında kullanılan radyoizotoplara karşı isteğin çok fazla artması ve bu taleb
artışına TR-1 reaktörünün kifâyetsiz kalması sebebiyle 1974 yılında TR-2 adı verilen 5 megawatt
gücünde yeni bir reaktörün, havuzun büyük bölmesinde kurulmasına karar verildi. Bunun netîcesinde
TR-1 reaktörü 19 Eylül 1977’de durdurularak söküldü. TR-1’in yerini alan TR-2’nin yakıt elemanları
MTR tipinde, 23 plakalı ve % 93 zenginlikte U-235 ihtivâ eden UA-1 alaşımıdır. Yavaşlatıcı ve
soğutucu yine sudur. Yansıtıcı olarak kalbin iç yüzeyinde su, arka yüzeyinde berilyum kullanılır.
ÇEKTİRİ;
Alm. Galeere, Galeasse, Fr. Galere, İng. Galley. Osmanlı deniz kuvvetlerinde kürekle hareket eden
gemilere umûmî olarak verilen isim. Bu gemiler kürek sayısına göre özel isim alırlardı. Küçükten
başlamak üzere şu isimler verilirdi: Karamürsel, üstüaçık, şayka, kırlangıç, firkate, kalite, pergende,
mavna, kadırga, baştarde ve baştarde-i hümâyûn. Çektiriler ince donanma ve büyük donanma gemileri
olarak iki kısımdı. Birinci çeşit küçük gemilerden müteşekkil iç deniz ve nehirlerde hizmet gören
gemilere İnce Donanma denilirdi. Bunlar savaş teknesi olarak değil, araştırma, taşıma ve haberleşme
işlerinde vazîfe görürlerdi.
İnce donanmanın dışında bulunan büyük boy gemiler de donanma-ı hümâyûnu meydana getirirdi. Bu
çektirilerde, reis, vardiyan, kürekçi, cenkçi, topçu gibi muhârip sınıfın yanında, marangoz, kalafatçı,
demirci, halatçı gibi ustalar vardı. Bunların en küçüğü olan Karamürsellerde 20, en büyüğü olan
baştardelerde 800 savaşçı levend bulunurdu. Çektiriler aşı rengi boya ile, baştardeler ise husûsen
yeşile boyanmaktaydılar. Baştardeler amiral gemisi olarak görev yapar, baştarde-i hümâyûn ise deniz
seferine serdâr tâyin edilenin gemisi olurdu.
On yedinci asırda Osmanlı donanması 40 kadırga, 6 mavna, 20 bey gemisinden müteşekkildi ve bu
gemilerde 10.500 kürekçi, 5300 cenkçi ve 600 yardımcı sınıfdan olmak üzere 16.400 asker vardı.
ÇEKÜL (Şâkül);
Alm. Senkblei (Blei-) Lot (n), Fr. Fil a p’lomb (m), İng. Plumb line. Yerçekimi doğrultusunu belirtmek
için ekseri yapı ustaları tarafından kullanılan, ucuna ağırlık bağlanmış bir ipten meydana gelen âlet.
Duvarcı, uzunca bir ipin ucuna bir kurşun veya demir parçası bağlar. İp ucundan tutulup aşağı doğru
bırakıldığında sallanma bitince ip ile duvarın paralelliği kontrol edilir. Böylece yapılan duvarın düzgün
olup olmadığı anlaşılır.
Bu âlet yerçekimi kânununa göre çalışır. Ağırlığı olan bütün cisimler dünyânın merkezi tarafından
çekilir ve bırakıldığında oraya doğru yönelir. Çekülün doğrultusu yere inen dikey doğrultuyu gösterir.
Çekülün ucu, açık havadaki durgun suyun yüzeyine diktir. Birbirinden uzak olan çeküller hiçbir zaman
birbirine paralel olmaz. Birbirlerinden uzaklaştıkça aralarındaki açılar artar. Yalnız aynı odadaki iki
çekül birbirine paralel kabûl edilir. Güney kutbunda uzatılan bir çekül ile ekvatorda bırakılan çekül
arasında 90 derecelik bir açı vardır. Bu çeküllerin uçları dünyâ merkezine doğrudur ve orada kesişirler.
ŞEKİL VARRRR!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
ÇELEBİ;
Türklerde muhtelif sanat ve meslek sâhiplerine sembol olmuş bir tâbir. Lehçe-i Osmâniye’de; okuma
bilen, okumuş, nâzik mânâları verilmektedir. Asil, nâzik, soylu, zarîf terbiyeli, koca tâbiri olarak da
kullanılmıştır. Daha önceleri şehzâdelere ünvan olarak verilirdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin evlâd
ve ahfâdına da bu ünvân verilmişti.
Osmanlılarda pâdişâhların erkek çocuklarına evvelce “bey”, sonra “çelebi” ünvanı verilmiş, daha sonra
erkek kız ayrılmadan “sultân” tâbiri müştereken kullanılmıştır.
Çelebi, Türkçede kibâr, centilmen mânâsını ifâde ediyordu. Tatarlarda ise kadınlar kocalarının erkek
kardeşlerine, kardeşlerinin erkek çocuklarına hürmet ve tâzim ifâdesi olarak çelebi derlerdi.
Osmanlı yazı lisanında 17. asra kadar, hânedan mensuplarının, yüksek dînî erkânın, meşhûr
müelliflerin lakab ve ünvânı olarak kullanılmıştır. On sekizinci asır başına doğru çelebi kelimesi yerine
efendi tâbiri kullanılmaya başlanmıştır.
ÇELEBİ HALÎFE;
Osmanlılar zamanında yetişen evliyâ ve âlimlerden. Halvetiyye yolunun büyüklerindendir. İsmi,
Muhammed bin Mahmud, lakabı Hamîdüddîn, mahlası Cemâl’dir. Çelebi Halîfe diye meşhur olmuştur.
Cemâleddîn-i Aksarâyî’nin torunlarındandır. Amasya’da doğdu. Doğum tarihi kesin olarak
bilinmemektedir. 1493 (H.899) senesinde Hicaz’da Mekke-i mükerreme yolunda vefât etti.
Amasya ve Aksaray’da ilim tahsil edip zamanının din ve fen âlimlerinden ders aldı. Sa’düddîn
Teftazânî’nin Muhtasarü’l-Meânî adlı eserini okurken kalbine ilâhî aşk ateşi düştü. Tasavvuf
erbâbından Alâeddîn-i Halvetî ve talebelerinden Şeyh Abdullah’ın sohbetlerine katılıp, feyz ve
bereketlerine kavuştu. Sonra Tokat’a gidip İbn-i Tahir Halvetî’nin hizmetine girdi. Riyâzet çekip nefsini
terbiye etti. Hocasının vefâtı üzerine Erzincan’a giderek Pîr Muhammed Bahâeddîn Erzincânî ile
görüşüp, sohbetlerinde bulundu. Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan ve icâzet aldıktan sonra
memleketine döndü.
İnsanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlattı. Amasya’da Hak âşıkları yetiştirdi. Fâtih Sultan
Mehmed Hanın oğlu Şehzâde Bâyezîd Amasya vâlisiyken Çelebi Halîfe’ye haber gönderip duâ istedi.
Çelebi Halîfe Şehzâde Bâyezîd’e duâda bulundu. Şehzâde Bâyezîd sultan olunca Çelebi Halîfe’yi
İstanbul’a dâvet etti. İstanbul’a gelen Çelebi Halîfe, yıllarca İslâmiyete hizmette bulunup çok talebe
yetiştirdi. Sultan İkinci Bâyezîd Han onu iki defa ziyâret edip duâsına kavuştu. Sultan İkinci Bâyezîd
Han, Çelebi Halîfe’yi kırk talebesiyle birlikte Medîne-i münevvereye gönderdi. O sıralarda vukû bulan
zelzele ve veba tehlikelerinin kalkması için Resûlullah efendimizin huzurunda duâ etmelerini istedi.
Daha sonra, yapılan duâların kabul olduğu görüldü. 1493 (H.899) senesinde Hicaz’da Mekke-i
mükerreme yolunda vefât etti. Vasiyeti üzerine Tebük Korusu denilen ve hacıların yol güzergâhı olan
bir yere defnedildi.
Çelebi Halîfe’nin yetiştirdiği talebelerinin en gözdesi Sümbül Sinân Efendidir. Sümbül Sinân Efendi,
hocasının vefâtında vasiyeti üzerine yerine geçti ve kızı Safiyye Hâtun ile evlendi. Sümbül Sinân
Efendi de İstanbul’un meşhur evliyâsından Merkez Efendiyi yetiştirdi. Çelebi Halîfe birçok kıymetli eser
yazdı.
Eserleri:
1) Tefsîr-i Sûre-i Fâtiha, 2) Şerhu Erbe’îne Hadîsen Kudsiyyen, 3) Şerhu Erba’în-i Nevevî, 4)
Zübdetü’l-Esrâr, 5) Cevâhirü’l-Kulûb, 6) Risâle-i Etvâr, 7) Risâle-i Sâd Kelime-i Sıddık-i Ekber, 8)
Risâle-i Fakriyye.
ÇELEBİ MEHMED;
Osmanlı Devletinin beşinci pâdişâhı. Doğum senesini ekserî târihçiler 1386 olarak kaydetmektedirler.
Babası, Sultan Yıldırım Bâyezîd Han, annesi ise Germiyanoğlu Süleymân Şahın kızı Devlet Hâtun’dur.
Çelebi Mehmed küçüklüğünden îtibâren devrin en yüksek âlimlerinden ders aldı. Din ve fen ilimlerini
öğrendi. 1393’te devlet idâresinde tecrübe sâhibi olmak üzere Amasya’ya sancakbeyi tâyin edildi.
Babası ile Timur Han arasında 1403’te yapılan Ankara Muhârebesinde Osmanlı ordusunun ihtiyât
kuvvetleri kumandanlığında bulunan Çelebi Mehmed, muhârebenin kaybedilmesi üzerine Amasya’ya
çekilmek istedi. Ancak Candaroğlu İsfendiyar Beyin yeğeni Yahya Bey karşısına çıktı. Bunu mağlub
eden Çelebi Mehmed, ilerlemesinin tehlikeli olacağını anlayarak Bolu’ya gitti. Daha sonra Amasya’ya
dâvet edilmesi üzerine maiyeti ile harekete geçti ve şehir hâkimi Kara Devlet Şahı yenerek Amasya’ya
girdi. Çelebi Mehmed, aynı yıl civardaki hâkimleri de mağlub edip, Sivas, Tokat ve Amasya
mıntıkasına tamâmen hâkim oldu. Timur Hana esir düşen babasını kurtarmak için bir plân hazırladı ise
de muvaffak olamadı.
Bu sırada Batı Anadolu’da bulunan Timur Han, Çelebi Mehmed’in faaliyetlerini öğrenip, ona teminât
vâdeden mektubu ile yanına dâvet etti. Bu dâvete icâbet edip yola çıkan Çelebi Mehmed, muhtelif
yerlerde türlü bâdirelerle karşılaştığından elçiye durumu anlatıp, olanları Timur Hana arz etmesini
istedi. Kendisi Amasya’ya döndü. Çelebi Mehmed’in bu mâzeretini kabul eden Timur, ona elindeki
yerlerin hükümdârlığını verdi ve al damgalı berât ve hükümdârlık alâmeti olarak taç, kemer ve hırka
gönderdi.
Bu sırada Yıldırım Bâyezîd’in diğer oğullarından Şehzâde Süleymân Çelebi Edirne’de, Îsâ Çelebi
Balıkesir ve Bursa’da, Mûsâ Çelebi ise Kütahya’da sultanlığını îlân etmişti. Eski beylikler yeniden
ortaya çıkarak Anadolu birliği parçalanmıştı. Osmanlı Devletini tekrar bir idâre altında toplamak isteyen
Çelebi Mehmed, kardeşi Îsâ Çelebi’ye karşı Ulubâd mevkiinde giriştiği savaşı kazanarak Bursa’ya girdi
ve hükümârlığını îlân etti (1404). Îsâ Çelebi Yalova yolu üzerinden Bizans İmparatorunun yanına kaçtı.
Emir Süleymân’ın isteği üzerine ise Edirne’ye gönderildi. Emir Süleymân, Îsâ Çelebi’yi mühim bir
kuvvetle Anadolu’ya gönderdi. Bursa’yı almak isteyen Îsâ halkın muhâlefeti ile karşılaştığından şehri
yaktı. Çelebi Mehmed ile yaptığı ikinci muhârebede de mağlub olunca, yanına kaçtığı İsfendiyar Beyle
anlaşarak berâberce Ankara’yı almak üzere harekete geçtiler. Ancak müttefik kuvvetler Çelebi
Mehmed’e mağlub olup, Kastamonu tarafına çekildiler.
Bir müddet sonra Îsâ Çelebi Aydınoğlu Cüneyd Beyin yanına gitti ve onun aracılığıyla Saruhan ve
Menteşe Beyleriyle anlaşarak tâlihini bir kere daha denemek istedi, ancak mağlub oldu ve bu defâ
Karamanoğlu’na iltihâk etti. Netîcede Îsâ Çelebi bir müddet sonra yakalanarak ortadan kaldırıldı.
Îsâ Çelebi’nin öldürülmesinden sonra Çelebi Mehmed Anadolu’da yalnız kaldı. Bundan sonra
kendisinin kuvvetlenmesinden endişe ettiğinden Anadolu’ya gelen Emir Süleymân ile mücâdele etti.
Emir Süleymân, Çelebi Mehmed’in elinden birçok yerleri aldığı gibi Aydınoğlu Cüneyd Bey ile
Menteşeoğlu İlyas Beye hâkimiyetini kabul ettirmişti. Çelebi Mehmed, onu yeniden Rumeli’ye
döndürmek için kardeşi Mûsâ Çelebi’yi Rumeli tarafına geçirtti. Mûsâ Çelebi’nin faaliyetlerini öğrenen
Süleymân Çelebi, Rumeli’ye geçti ve ilk anda Mûsâ’yı mağlub ettiyse de, sonradan onun baskınına
uğrayarak hayâtını kaybetti. Çelebi Mehmed Bursa’yı hâkimiyeti altına alırken, Mûsâ Çelebi de bu
sırada Edirne’de hükümdârlığını îlân etti. Mûsâ Çelebi, Anadolu’da kardeşinin kuvvetli olduğunu bildiği
için orayla alâkadâr olmayıp Bizansla meşgul oldu ve bir kısım yerleri onlardan aldı. Bu arada ileride
büyük bir isyan çıkaracak olan Şeyh Bedreddîn’i kazasker yaptı. Şeyh, bu sûretle nüfûzunu artıracak
mevkiye sâhip oldu. Bir ara İstanbul’u muhâsara eden Mûsâ Çelebi tehlikesine karşı İmparator, Çelebi
Mehmed’i Rumeli’ye dâvet etti.
Çelebi Mehmed Üsküdar’a gelerek İmparatorla görüştü. 1411’de İnceğiz mevkiinde kardeşi ile yaptığı
muhârebeyi kaybettiğinden gemilerle Anadolu tarafına geçerek yaralı bir halde Bursa’ya geldi. Bir yıl
sonra Mûsâ Çelebi’yle yaptığı ikinci muhârebede de muvaffak olamadı.
Mûsâ Çelebi’nin ümerâsına karşı sert davranması, bir müddet sonra onları Çelebi Mehmed’le
anlaşmaya mecbur etti. Yeni plâna göre Çelebi Mehmed üçüncü defâ Rumeli’ye geçti. Kendisine
katılan Sırp despotu ve bâzı ümerâ ile Tuna’ya çekilmekte olan, Mûsâ Çelebi üzerine yürüyen Çelebi
Mehmed, Çamurlu-Derbend mevkiinde meydana gelen muhârebede Mûsâ Çelebi’yi mağlub etti. Mûsâ
Çelebi yaralı olarak kaçarken yakalanıp boğduruldu ve Bursa’ya nakledilip, babasının türbesine
defnedildi.
Daha sonra Orhan Çelebi’yi de yakalatan Çelebi Mehmed Edirne’de bütün devletin hükümdarı
olduğunu ilân etti.
Çelebi Mehmed Rumeli’de bulunduğu sırada Karamanoğlu Mehmed Bey, Bursa’yı bir ay kadar
muhâsara etmiş, Mûsâ Çelebi’nin cenâzesinin geldiğini duyunca, şehri ateşe vererek memleketine
dönmüştü. Aydınoğlu Cüneyd Bey de bu sıralarda Ohri’den kaçarak Aydın’a gelmiş ve Ayaslug’u
(Selçuk) muhâsara edip, sancak beyini öldürmüştü. Bu sebeple Çelebi Mehmed Anadolu’ya dönünce
önce Cüneyd Bey üzerine yürüyüp, Çandarlı eliyle Menemen, Kayacık ve Nif kalelerini aldı. Ayrıca
İzmir de fetholundu. Çelebi Mehmed, Cüneyd’in annesinin ricâsı üzerine Cüneyd’i affederek 1414’te
Niğbolu Sancakbeyliğini verdi. İzmir kuşatması esnâsında Menteşe Beyi de Osmanlılara tâbi olduğu
gibi, Midilli, Sakız ve Foça’daki Ceneviz kolonilerinin elçileri gelip, bağlılıklarını arz ettiler. Daha sonra
Teke Beyi de tâbi oldu.
Bu şekilde işlerini yoluna koyan Çelebi Mehmed, aynı yıl Bursa’ya gelerek Germiyan ve Candar
beyliklerinden takviye alıp Karaman Seferine çıktı. Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir kasabalarını aldı ve
Mehmed Beyi mağlub etti. Bundan sonra Konya’yı kuşattı ise de, mevsimin elverişsizliğinden dolayı
Karamanoğluyla sulh akdederek döndü. Ancak Mehmed Bey rahat durmayıp, Beyşehir ve Seydişehir’e
saldırdığından, Çelebi Mehmed ikinci defâ Karamanoğlu üzerine gitti ve Konya ovasında yapılan
muhârebede Mehmed Beyi bir kere daha mağlub etti. Bu sırada pâdişâh rahatsızlandığından yine sulh
akdedildi. Mehmed Bey, gerektiğinde Osmanlı ordusuna yardım göndermeyi de kabul etti. Mehmed
Bey bu vâdini Eflâk Seferinde yerine getirmiştir.
Çelebi Mehmed, Anadolu’da Türk birliğini sağlama çalışmaları sürdürürken, Hıristiyanlarla da dost
geçinme politikası güdüyordu. Osmanlılara tâbi olan Eflâk Prensi Mirça, taht mücâdelelerinden istifâde
ile üç yıldır vergiyi kesmişti. Kendisine voyvodalıkta rakip çıktığından zor durumda idi. Rakibi Dan,
Osmanlılara mürâcaat ederek, yardım istemiş, Mirça Macar Kralı Sigismund’a başvurarak
Osmanlıların kendisine yardım etmesi için aracı olmasını istemiştir. Ancak Çelebi Mehmed
Sigismund’un teklifini reddedip, Candar ve Karaman beyliklerinden yardım alarak Tuna’yı geçip,
Romanya topraklarına girdi. Macar- Eflâk ordusunu mağlub eden Çelebi Mehmed, Mirça’yı yeniden
Osmanlılara tâbi kıldı.
Osmanlılar Erdel’e de birkaç defâ akın düzenlediler. Netîcede Macar eyâleti baştanbaşa çiğnendi. Bu
sûretle, Balkanlarda ve Adriyatik’te Osmanlı nüfûzu kuvvetlendirildi.
Bundan sonra Çelebi Mehmed, Anadolu’da kuvvetlenmiş bulunan İsfendiyar Beyle mücâdeleye
başlamış ve Sinop’u muhâsara etmiştir. Çâresiz kalan İsfendiyar Bey, Osmanlı Devletinin yüksek
hâkimiyetini tanımıştır. Ayrıca oğlu Kasım’ın istediği Kastamonu, Tosya, Çankırı ve Kalecik’i pâdişâha
vermiştir. Bunu müteâkib Çelebi Mahmed, daha önce Osmanlılarda bulunan Samsun’un alınmasını
istedi. Müslüman ve kâfir olmak üzere ikiye ayrılmış olan Samsun’un kâfir kısmını Biçeroğlu Hamza
Bey kuşattı. Kale halkı şehri yakarak gemilere binip ayrıldıklarından şehir ele geçirildi. Müslüman
Samsun’u bizzât muhâsara eden Çelebi Mehmed’e karşı koyamıyan İsfendiyaroğlu Hızır Bey, şehri
teslim edip babasının yanına döndü.
Çelebi Mehmed devrinin en önemli iç hâdisesi, Şehy Mahmud Bedreddîn’in isyânıdır. Şeyh Bedreddîn,
Mûsâ Çelebi zamânında Edirne’de kazaskerliğe tâyin edilmiş ve Çelebi Mehmed’in cülûsunu müteâkib
1000 akçe aylık ile İznik’te ikâmete mecbur edilmişti. Şeyh Bedreddîn Edirne’de ve sonra İznik’te eser
yazmakla meşgul olup , kendisini ziyârete gelenlere fikirlerini aşılamaya çalışıyordu. Edirne’ye
gelmeden önce Anadolu’da ün kazanmıştı. İznik’te de boş durmayan Şeyh, adamlarından Börklüce
Mustafa’yı Aydın taraflarına gönderip propaganda yaptırıyordu. Ayrıca Torlak Kemâl adındaki adamı
da daha önce Manisa taraflarında faaliyete başlamıştı. Şeyh Bedreddîn, Börklüce Mustafa’nın
hareketinin genişlemesi üzerine hacca gitmek bahânesiyle önce Sinop’a oradan Kefe’ye ve nihâyet
daha önce tanıştığı Eflâk prensinin yanına giderek Şiîlerin bulunduğu Deliorman taraflarına geçti. Şiî
olan Şeyh Bedreddîn, İslâm’a uymayan zararlı fikirler ortaya atıyor, haram olan hususların helâl
olduğunu ileri sürerek isyân hislerini körüklüyordu. Netîcede ilk isyân Karaburun’da başladı ve daha
sonra Manisa’da kendini gösterdi. Az zamanda genişledi. Börklüce Mustafa isyânı Amasya Vâlisi
Şehzâde Murad ile Bâyezîd Paşa tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Börklüce yakalanarak
katlolundu. Manisa tarafındaki Torlak Kemâl de aynı âkıbete uğradı. Şeyh Bedreddîn, Bâyezîd Paşa
tarafından yakalanarak Serez’de bulunan pâdişâh huzûruna getirildi. Şeyhin durumu ulemâ tarafından
tedkik olunduktan sonra, Ehl-i sünnete uymayan îtikâd üzere olmak ve cemiyet nizâmını bozmakla
suçlu bulunarak, Sâdeddîn Taftâzânî’nin talebelerinden Heratlı Molla Haydar’ın fetvâsıyla Serez
pazarında asıldı ve malları vârislerine bırakıldı.
Şeyh Bedreddîn isyânı bu şekilde bastırıldıktan sonra Çelebi Mehmed, yeni bir isyan tehlikesi ile karşı
karşıya kaldı. Bu tehlike Ankara Meydan Muhârebesinde babasıyla birlikte Timur’a esir düşüp
Semerkand’a götürülen, Düzmece Mustafa da denilen kardeşi Mustafa idi. Uzun müddet kendisinden
haber alınamayan Mustafa, bir müddet sonra geri dönüp, Karaman topraklarında kaldıktan sonra
Rumeli’ye geçmişti. Osmanlı tahtına oturmak niyetinde olan Mustafa, Eflâk Voyvodasının ve Niğbolu
Sancakbeyi Aydınoğlu Cüneyd Beyin yardımlarıyla faâliyete geçip, Selânik ve Teselya’da saltanat
iddiâsıyla adam toplamaya başlamıştı. Fesâdın büyümesine mâni olmak için Çelebi Mehmed hemen
harekete geçti ve ağabeyi Mustafa Çelebi’nin kuvvetlerini Selânik civârında mağlub etti. Cüneyd ile
birlikte Mustafa Çelebi Selânik Kalesine sığındı. Çelebi Mehmed ertesi sabah mültecileri istediyse de,
Selânik vâlisi, İmparatorun müsâdesi olmadan teslim edemeyeceğini beyânla özür diledi. Nihâyet
imparator da Çelebi Mehmed hayatta oldukça bunları salıvermeyeceğini yemin ile taahhüd edince
Pâdişâh Selânik muhâsarasını kaldırdı. Pâdişâh anlaşma gereğince, Mustafa Çelebi için her sene
İmparatora önemli miktarda akçe ödeyecekti. Mustafa Çelebi Vak’ası 1420 senesinde vukû bulmuştur.
Bu vak’ayı müteâkib Çelebi Mehmed, İstanbul’u resmen ziyâret ederek İmparator tarafından
karşılanmış ve Üsküdar’da İmparatora vedâ edip, İzmit üzerinden Bursa’ya gelmiş, bir müddet sonra
da Gelibolu yoluyla Edirne’ye dönmüştür.
Pâdişâh Edirne’deyken, çıkmış olduğu avda rahatsızlandı. Nüzûl illetinden kurtulamayacağını anlayan
Çelebi Mehmed, vezirleri Bâyezîd, İbrâhim ve Hacı İvaz Paşaları dâvet ederek, gizlice görüşüp, büyük
oğlu Amasya Vâlisi Murad’ın hemen dâvet edilmesini istedi. Kısa süren hastalıktan sonra Haziran
1421’de vefât etti. Çelebi Mehmed’in vefâtı son derece gizli tutuldu. Cesedi tahnit edilerek sarayda
muhâfaza edildi. Şehzâde Murâd’ın Bursa’ya gelişine kadar 40-42 gün pâdişâhın vefâtı gizlendi.
Cesedi Bursa’ya getirilerek Yeşil Türbeye defnedildi.
Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu kabul edilen Çelebi Mehmed, ne kardeşi Mûsâ Çelebi gibi sert, ne
de diğer kardeşi Emir Süleymân gibi yumuşak ve kayıtsızdı. Mâkul hareket eden, sabırlı, azim ve irâde
sâhibi, sözüne ve vâdine sâdık, nâzik, vakûr ve ciddî bir hükümdârdı. Yalnız dostuna değil,
düşmanlarına da kendisini sevdirerek îtimât telkin etmiş ve saydırmıştır. Onun hakkında Osmanlı
târihlerinden başka yabancı kaynaklar da iyi şehâdette bulunmaktadırlar. Küçük ve büyük 24
muhârebede bulunarak 40’a yakın yara aldığı rivâyet edilmektedir. Emellerinin en başında babası
zamânındaki yerlerin geri alınması geliyordu ki, bu gâye için çalışmış ve büyük ölçüde muvaffakiyet
elde etmiştir. Zamânının yerli ve yabancı kaynakları onun dirâyetinden, sebâtkârlığından, iyi
ahlâkından ve daha birçok meziyetlerinden bahsetmektedirler.
Çelebi Mehmed, kısa ömrünü savaş alanlarında geçirmiş olmasına rağmen, memleketin îmârına da
önem vermiştir. Bursa’da yaptırdığı câmi, medrese, imâret ve Yeşil Türbesi önemli sanat eserleridir.
Câminin karşısına yüksekçe mevkide kendi türbesini yaptırdı. Türbenin karşısına düşen medresesi
bugün müze hâline getirilmiş olup, Bursa medreseleri arasında Sultâniye adı ile meşhurdu. Bunlardan
başka Edirne’de Emir Süleymân tarafından inşâsına başlanan ve Mûsâ Çelebi tarafından devâm
ettirilen Ulu Câmi (Câmi-i Atik)nin tamamlanması da ona nasîb olmuştur. Çelebi Mehmed, bu eski
câmiye vakıf olmak üzere Edirne’deki bedesteni yaptırmıştır. Ayrıca Amasya’da Şehzâde türbesini
yaptırmıştır ki, oğlu Kâsım burada medfundur. Edirne’deki Eski Sarayın da Çelebi Mehmed tarafından
inşâsına başlandığı rivâyet edilmektedir.
Çelebi Mehmed’in en önemli hizmetlerinden birisi de Mekke ve Medîne halkına her sene Surre Alayı
göndererek mâlî yardımda bulunma âdetini başlatmasıdır.
Sultan Mehmed’in en büyüğü Murad olmak üzere, Mustafa, Kâsım, Ahmed, Yûsuf ve Mahmûd adında
altı oğlu ile yedi kızı vardı. Kendisinden sonra tahta büyük oğlu Şehzâde Murad çıkmıştır.
ÇELEBİZÂDE İSMÂİL ÂSIM EFENDİ;
Osmanlı şeyhülislâmı, vak’anüvis, fıkıh âlimi. 1685 senesinde İstanbul’da doğdu. Küçük Çelebizâde
olarak tanınır. Babası İkinci Mustafa Han devri reîsülküttaplarından Mehmed Efendidir. İsmâil Efendi,
İstanbul’daki medreselerde ve şeyhülislâm Ebezâde Abdullah Efendiden aklî ve naklî ilimleri tahsil
edip mülâzım oldu.
1708’de Kenânpaşa Medresesinde müderris (profesör) oldu. 1719’da Arifiye Medresesine tâyin edildi.
1723’te Reşid Mehmed Efendinin yerine vak’anüvisliğe getirildi. Bu arada derecesi yükseltilerek Molla
Gürânî Medresine müderris oldu. 1729’da müderrislik derecesinin en yükseği olan Süleymâniye
Medresesine tâyin edildi. 1732 senesinde Kudüs pâyesiyle Yenişehir-i Fener kâdılığına tâyin oldu.
Bursa ve Medîne kâdılıklarında bulundu. 1748 (H. 1161)de İstanbul kâdılığına yükseltildi. 1757’de
Anadolu Kazaskerliğine bir müddet sonra da, Rumeli Kazaskerliğine getirildi. 1759 senesinde yetmiş
dördüncü Osmanlı şeyhülislâmı oldu.
Bu yüksek vazîfeyi sekiz ay kadar adâlet ve doğrulukla yürüttü. Bu vazîfedeyken 1760 (H. 1173)
senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri, Molla Gürânî Mahallesindeki medresenin bahçesindedir.
Çelebizâde İsmâil Âsım Efendi, aklî ve naklî ilimlerde derin âlim ve güzel ahlâk sâhibi bir kimseydi.
Nazım ve nesirde de yüksek derece sâhibiydi. Arabî, Fârisî ve Türkçe yazdığı birçok kıymetli şiirleri
vardır. Bu şiirlerinde Nâbi ve Nedim tarzını devam ettirmiştir. Daha çok ahlâkî şiirler yazmıştır. Âzerî
Edebiyâtıyla da ilgilenmiş ve birçok Âzerî şâire nazîreler yazmıştır.
Eserleri:
Çelebizâde Âsım Târihi: Râşid Târihi’nin zeyli olup 1722-1733 seneleri arasındaki Osmanlı târihi ile
ilgili olayları anlatır.
Dîvân: Arabî, Fârisî ve Türkçe şiirlerinin toplandığı kitabı. 1851’de İstanbul’da basılmıştır.
Hitay Seyahatnâmesi: Tercümedir.
Münşeât: Yazdığı mektuplarıdır.
Târih-i Nevâdir-i Çin-i Maçin Tercümesi.
ÇELEBİZÂDE SAÎD PAŞA (Bkz. Mehmed Saîd Paşa)
ÇELİK;
Alm. Stahl (m), Fr. Acier (m), İng. Steel. Bileşiminde % 1,8’den daha az karbon bulunan, demir karbon
alaşımı. Alaşımlı çeliklerde karbon oranı % 2,1’e kadar çıkabilir. Çelik üretimi millî ekonominin gelişme
göstergelerinden biridir. Üretimi basit mâdencilik ve çiftçiliğin tersine teknolojiye ihtiyaç gösterir. Çelik;
demiryollar, motorlu vâsıtalar, uçak ve diğer modern makinalar için esastır.
Üretimi: Yüksek fırından elde edilen ham demir % 2-4,5 karbon ve önemli miktarda fosfor, kükürt gibi
yabancı maddeler ihtivâ eder. Bu maddeler gevrekleştirici etki yapar ve özellikle darbelere karşı
dayanımı çok düşürür. Büyük bir ham demir parça, insan elinden düşüp sert bir zemine çarpsa,
kolaylıkla ikiye ayrılabilir. İlk defâ 1856’da Henry Bessemer, ham demiri ergiterek içinden hava geçirdi
ve bu kırılganlık yapıcı maddeleri yakmayı başardı. Yanan maddelerden hâsıl olan enerji, çeliği sıvı
halde tutmaya yetmektedir. Böylece çelik üretiminde Bessemer usûlü doğdu. Eskiden çelik üretimi çok
zaman alıyordu ve çok pahalıydı. Bu işlemler çok kısaldığından çelik üretimi hem kolaylaştı, hem de
ekonomik duruma geldi.
Bessemer usûlüyle elde edilen çelikte bir miktar fosfor ve kükürt yanmadan kalıyordu. Bunlar da çeliği
gevrekleştiriyordu. Bunun üzerine 1876’da Thomas Gillchrist, Bessemer’in, kullandığı asit astar yerine
bazik dolomit astar kullanarak sıvı çeliği büyük ölçüde yakmayı başardı. Böylece iyi kaliteli çelik elde
edildi. Fakat bu usûlde endüstriyel üretimin % 5’i veya daha fazlası fire olarak atılıyordu. Her yıl
milyonlarca ton makina parçasının hurdaya çıkması hurdaların kullanılmasını mecburi kıldı. 1865’te
geliştirilen Siemens Martin usûlü, saydığımız bu iki mahsuru ortadan kaldırtacak nitelikteydi. Bu usülde
% 100’e kadar istenilen her oranda hurda kullanılabilir. Fırınlar 300-500 ton kapasitededir. Fırın önce
üçte bir kapasite hurda malzeme ile doldurulur, kireçtaşı ilâve edilerek 3 saat üstten ısıtılır. Daha sonra
sıvı ham demir ilâve edilerek fırın kapasitesine çıkılır. İstenilen analize erişildikten sonra fırından alınır.
Bessemer ve Thomas usüllerine göre daha kaliteli çelik üretilebilir. Alaşımlı çelik üretmek de
mümkündür. Fakat alev sıvı metalle temas ettiği için alaşım elemanlarının yanma yoluyla azalması
sözkonusu olur.
Oksijen üfleme usûlünde, Thomas ve Siemens Martin usüllerinin üstünlükleri bir arada toplanmıştır.
Ham demir içindeki istenmeyen elemanları yakarak uzaklaştırmak için teknik saflıkta oksijen
kullanılmaktadır. Bu sebepten reaksiyonlar daha çabuk meydana gelmektedir. Hava içinde % 79
oranında bulunan azot lüzumsuz yere ısıtılmamaktadır. Fakat daha önemlisi azotu düşük çelik
üretilebilmektedir.
Çelik üretiminde, LD, LDAC, Kaldo, Elektro-Çelik gibi birbirinden farklı değişik isimler sayılabilir. Fakat
temelde prensip açıklanan şekildedir, bâzı küçük farklılıklar mevcuttur.
Alaşımsız çelikler genelde ihtivâ ettikleri karbona göre sınıflandırılır. % 0,8 karbon ihtivâ edenlere
ötektoit, daha az oranda karbon ihtivâ edenlere ötektoit-altı, % 0,8’den daha fazla karbon ihtivâ
edenlere ötektoit-üstü çelik denir. Karbon durumuna göre bir başka sınıflama şöyledir: % 0,1-0,2
karbon ihtivâ edenlere yumuşak çelik, % 0,2-0,3 karbon ihtivâ edenlere az karbonlu çelik, % 0,3-0,85
karbon ihtivâ edenlere orta karbonlu çelikler denir.
Eğer sınıflama genel olarak yapılırsa çelikler iki gruba ayrılır: Îmâlat çelikleri, takım çelikleri.
a) Îmâlat çelikleri: % 0,06-0,65 karbon ihtivâ ederler. Kendi aralarında üçe ayrılırlar: 1) Çekme
mukâvemetine göre çelikler; Fe 37-2 şeklinde gösterilir. Fe sembolü çelik olduğunu, 37 sayısı kgf/
mm2 olarak çeliğin minimum çekme mukâvetini gösterir. En sonundaki iki rakamı kalite durumunu
ifâde eder. 2) Kimyâsal analize göre çelikler kendi aralarında sementasyon çelikleri ve ıslah çelikleri
olarak ikiye ayrılırlar. Sementasyon çelikleri % 0,2’den daha az karbon ihtivâ ettiklerinden, ısıl işlemle
sertleştirilemezler. Eğer sementasyonla yüzeyden karbon verilirse ve ısıl işlem uygulanırsa yüzey
kısmı sertleşebilir. İç kısmı sertleşmeden kalır. Islah çelikleri ısıl işlemle çok iyi sertleşir. Fakat bu
durumda çok kırılgan olduklarından süneklik kazandırmak maksadıyla ıslah işlemine tâbi tutulurlar.
Islah işlemi A1 sıcaklığının altında bir sıcaklıkla 1-2 saat tavlanarak yapılır. 3) Özel îmâlat çeliklerinin
ise otomat çelikleri, civata ve somun çelikleri gibi çeşitleri vardır.
b) Takım çelikleri: Endüstride malzemelerin şekillendirilmesinde kullanılan çeliklerdir. Sert, aşınmaya,
darbelere karşı dayanıklı ve oda sıcaklığında, yüksek sıcaklıkta kesici olmaları gerekir. Alaşımlı ve
alaşımsız takım çelikleri olarak iki gruba ayrılırlar. Alaşımlı olanlar kendi aralarında sıcak-iş, soğuk-iş
takım çelikleri ve hız çelikleri olmak üzere üçe ayrılırlar.
Çeliklerde ısıl işlem sonucu sertlik artışını sağlayan elaman karbondur. % 0,2’den daha az karbon
ihtivâ eden çeliklerin sertlikleri ısıl işlemle çok az artış gösterir, bu sebepten sertleşmiyor kabul edilirler.
Piyasada bunlara demir de denir. Arı demirde ısıl işlemle hiçbir sertlik artışı görülmez. Çünkü içinde
karbon yoktur.
Sertleştirme sonucu % 0,2 karbonlu çelikte yaklaşık 28-30 HRC, % 1 karbonluk çelikte 67 HRC sertlik
elde edilebilir. Karbon oranının % 1’in üzerine çıkması sertlikte daha fazla bir artışa sebeb olmaz.
Soğutma ortamı olarak tuzlu su, musluk suyu, yağlar ve hava kullanılabilir. Tuzlu suda soğuma çok
hızlıdır. Soğuma hızı suya göre düşük olmakla birlikte türden türe değişmektedir. Havada soğuma ise
çok çok yavaştır. Ancak sertleşme kâbiliyeti çok iyi olan bâzı yüksek alaşımlar bu yolla
sertleştirilebilirler.
Sertleştirilmiş çelikler bir mıknatısa sürtülürse veya bir magnetik alan etkisinde kalırlarsa,
mıknatıslanırlar. Bir defâ mıknatıslandıktan sonra, uzun süre mıknatıs olarak kullanılabilirler. Bu tür
maksatlar için genellikle sertleştirilmiş % 1 karbonlu çelikler kullanılıyordu. Son zamanlarda bunların
yerini, çeşitli miktarlarda krom, tungsten (volfram) ve kobalt ihtivâ eden alaşımlı çelikler almıştır. Bugün
kobalt çelikleri rakipsizdir ve giderek başka tip mağnetik malzemelerin de yerini almak yolundadır.
Otomat çelikleri: Kısa ve kırılıcı talaş veren ve işlenmiş yüzeyleri oldukça düzgün olan türlerdir.
Talaşları kolay kırıldığı için otomatik tezgahlarda işlenmesi kolaydır. Kükürt, daha önce belirtildiği
üzere çeliği gevrekleştirici olup, darbelere dayanıksız hâle getirir. Buna rağmen, talaş kırılganlığı
yaptığı için çelik içinde bulunmasına müsâade edilir.
Civata ve somun çelikleri: Çapları 16 milimetreden küçük olan civata ve somunlar, soğuk
şekillendirildikleri için bu işleme uygun malzemeden îmâl edilmelidir. Çapları 16 milimetreden büyük
olanlar talaş kaldırılarak işleneceği için, talaşlı îmâlata uygun malzemeden yapılmalıdır.
Kazan çelikleri, sıcaklığa dayanıklı ve kaynak kâbiliyeti iyi olan çeliklerdir. Yay çelikleri, yüksek
elastiklik veya akma sınırına, fakat aynı zamanda sarılabilecek kadar plastik şekil değiştirme
kâbiliyetine sâhip olmaları istenen çeliklerdir. Silisyum alaşım elemanı olarak katılırsa yaylanma
özelliğini iyileştirir.
Paslanmaz çelikler: Krom veya nikel, çelik yüzeyinde çok ince ve yüzeye yapışan bir oksit filmi
(tabakası) meydana getirirler. Bu tabaka oksitlenmenin içeriye doğru ilerlemesini durdurur. Düşük
kromlu çeliklerde bu tabaka korozyonun içeriye doğru ilerlemesini önleyemez. Krom oranı % 10’un
üzerinde olan çelikler korozyona oldukça dayanıklıdırlar. Paslanmaz çelikler mikro yapılarına göre üç
grubu ayrılırlar.
Martenzitik paslanmaz çelikler: % 11,5-18 Cr ve % 0,1-1 C ihtivâ ederler. Kromdan başka önemli bir
alaşım elemanları yoktur. Krom, çeliğin hem mukâvemetini hem de sertleşebilme kâbiliyetini çok iyi
artıran bir elemandır. Isıl işlemle sertleştirilebilirler. Alaşımsız çeliklerin sertleşebilmesi için çok hızlı
soğutulmaları gerekir. Oysa bu çelikler havada çok yavaş soğusalar bile sertleşirler. Normal olarak
sertleştirme sıcaklıkları 1010 °C dolaylarındadır. Soğutma yağda veya havada yapılabilir.
Menevişlenmesi 590°C üzerinde yapılmalıdır. Aksi halde meneviş kırılganlığı meydana gelir. Sıcaklıkta
şekillendirilebilirler. Korozyona dirençleri ferritik ve ostenitik tiplere göre daha düşüktür. Kâğıt
makinaları ve pompalarda parça ve civata malzemesi olarak kullanılırlar.
Ferritik paslanmaz çelikler: % 14-27 arasında krom ve martenzitik çeliklere göre daha az karbon ihtivâ
ederler. Isıl işlemle sertleştirilmezler, ancak soğuk şekillendirme ile sertlik ve mukâvemetleri orta
derecede artırılabilir. Sıcak ve soğuk şekillendirilebilirler. Çekme mukâvemetleri normal çeliklere göre
% 50 daha fazladır.
Ostenitik paslanmaz çelikler: Hem krom hem de nikel ihtivâ eden alaşımlardır. Krom ve nikelin toplam
oranı en az % 23 olmalıdır. Alaşım elemanı olarak nikelin de katılması paslanmazlık özelliğini daha da
artırmıştır. Bu tiplerde karbon oranının mümkün olduğu kadar az olması istenir. Bugün dünyâ
paslanmaz çelik üretiminin büyük bir kısmını bu tür teşkil etmektedir.
Çeliğe su verilmesi: Belli bir şekil verilen çelik, kızgın haldeyken âniden suya daldırılırsa, kristal
özelliği değişerek sertleşir. Bu işleme çeliğe su verme denir. Kızgın çelik hava akımıyla soğutulursa
daha değişik özellikler kazanır. Târih boyunca demir ve çelik sanatında en üstün millet Türkler
olmuştur. Osmanlı ve daha önceki Türk devletlerinde kullanılan harp malzemelerinin üstünlüğü de
bunu doğrulamaktadır.
Dünyâ çelik üretimi 1986’da 715,8 milyon ton ve 1987 senesinde 735,9 milyon ton 1988’de 779,9
milyon ton, 1989’da 784 milyon ton olarak gerçekleşti. 1989 yılından sonra dünyâ çelik kullanımında %
5’lik bir düşüş görüldü. Bu sebeple çelik üretimi 1992’de 732 milyon ton oldu. Türkiye’de ise çelik
üretimi 1990’da 9.272 milyon ton, 1991’de 9.307 milyon ton, 1992’de ise10.470 milyon ton olarak
gerçekleşmiştir.
ÇEMBER;
Alm. Kreis (m.), Fr. Circulaire (f), İng. Circle. Bir düzlem üzerinde alınan, merkez denilen sâbit bir
noktadan aynı uzaklıktaki noktaların meydana getirdiği kapalı eğri. Çemberlerde çevrenin çapa oranı
sabit rasyonel olmayan bir sayı olup π ile gösterilir. Çember yarıçapı r olmak üzere çember çevresi 2 π
r’dir. Çemberin düzlemle sınırladığı yüzey parçasının alanı ise π r2dir.
π= 3,1415926535899793238...dir. Bu sayıyı Semerkand Rasathânesinin kurulmasında büyük
hizmetleri olan astronomi âlimi Gıyâsüddîn Cemşid 15. asrın başlarında bulmuştu. Cemşid Pi (π)
sayısının on üçüncü rakama kadar doğru değerini keşfetmişti. Cemşid Pi sayısını,
3,1415926535898732 olarak belirlemişti. Bu sayı rasyonel olmadığı için yaklaşık 22/7 olarak
işlemlerde kullanılabilir. Düzlemde bir çemberin üzerindeki noktaların koordinatları x2 + y2 = r2
denklemini sağlarlar.
ÇEMBERLİTAŞ;
İstanbul’da Divanyolu üzerinde Osmanlı devrinde Tavuk Pazarı denilen meydanda bulunan sütun. İlk
kısmı, Apollon heykeli sütunudur.
İstanbul’un Bizans devrinin en önemli meydanlarından biri Konstantinos (Çemberlitaş Meydanı) şehrin
çeşitli semtlerine giden yolların kavşak noktasıydı. Meydanın etrafında şehrin en önemli çarşıları
bulunuyordu. Bizanslıların resmî törenlerini yaptıkları meydanların başında gelirdi. Şehre gelen
imparatorlar, senatörler tarafından burada karşılanırdı.
Fetihten sonra, meydan ticarî yönden hareketliliğini kaybetti. Ancak Çemberlitaş’ın etrâfında bulunan
salhâneler ile İkinci Meşrutiyete kadar İstanbul’un ekonomik hayâtındaki rolünü devâm ettirdi.
Osmanlılar devrinde, Kumkapı yolu üzerinde, elçilerin misâfir edildikleri “Elçihanı” bulunuyordu.
Osmanlılar zamânında Dikilitaş adını alan bu meydandaki sütunun Roma’dan getirildiği ve boyunun
176 metre olduğu rivâyet edilir. Dokuz parça kırmızı porfir kitlesinin üst üste konulmasından meydana
gelen sütunun bugünkü yüksekliği 57 metredir. Sütun altıgen mermer kürsü ve porfirden taban üzerine
oturmaktadır. Sütunun tepesinde de bir zamanlar üzerinde bulunan heykeli taşıyan kırmızı Mısır
porfirinden bir taban bulunmaktadır. Sütun, İstanbul’un kuruluşu esnâsında Roma’dan getirtilmiş ve
üzerine Büyük Konstantinos kendi heykelini diktirmiştir. Geçen zaman içinde buradaki imparator
heykelleri de değişmiştir. Birinci Alexsioz Kommenos, sütunun üzerine yaldızlı bir haç ve bir kitâbe
koydurmuştur.
Osmanlılar devrinde fazla değişiklik görmeyen bu Dikilitaş’ın sadece tepesindeki haç indirilmiştir.
1672’deki büyük İstanbul yangınında, etraftaki büyük sıcaklığın neticesi, sütunun porfir blokları
çatlamıştır. Sultan İkinci Mustafa devrindeki imâr hareketi esnâsında, dikilitaş sağlamlaştırılmak için,
tabanı üç blok hâlinde duvar içine alınmış ve sütun çemberlerle sağlamlaştırılmıştır. Bu târihten sonra
Dikilitaş “Çemberlitaş” olarak anılmaya başlamıştır.
Cumhuriyetten sonra, Çemberlitaş bâzı binalar yıktırılarak sütun maydana çıkarılmıştır. Buradaki en
son tâmirat 1955-60 seneleri arasında yapılmış, meydan şimdiki şekline getirilmiştir.
ÇEMEN OTU (Bkz. Buy Otu)
ÇENE;
Alm. Kinn (n), Fr. Menton (m), İng. Jaw. Yüzün ön-alt kısmında bulunan; ağzın açılmasını,
kapanmasını, yakalama, ısırma ve çiğnemeyi sağlayan yapı. Çene kemikleri kaslar, sinirler ve arkada
çene ekleminden meydana gelmiştir. Üst çene ve alt çene olmak üzere ikiye ayrılır. Alt çene arkada
“çene eklemi” ile “şakak kemiği”ne bağlanır. Üst çene iki ayrı kemiğin orta hatta birleşmesinden
meydana gelir ki bu kemikler sağ ve sol “maxilla (üst çene)” kemikleridir. Alt çene tek bir kemikten
(mandibula) meydana gelmiştir. Çene kemiklerinde dişlerin oturması için “alveol” denilen boşluklar
bulunur. Maxilla kemiği mandibuladan daha hafiftir.
Çenenin alt kısmı hareketli olup, çiğneme kaslarıyla başın diğer kemiklerine bağlıdır. Çiğneme kasları,
çenenin aşağı-yukarı ve sağa-sola hareketlerini sağlarlar. Bu hareketlerle ısırıp-koparma ve
çiğneme-öğütme işi yapılır. Ayrıca konuşma esnâsında dil ve dişlerin belli konumlar almasına bağlı
olarak çene de hareket ettirilir.
Çene ekleminin çıkması, alt çene kemiğinin şakak kemiğiyle olan bağlantı durumunun bozulmasıyla
olur. Esneme, bağırma, konuşma, ağzı herhangi bir sebeple açma esnâsında çene eklemi çıkabilir.
Çene eklemi çıkıkları kadınlarda erkeklerden daha fazla görülür. Tedâvî için eklemi yavaşca yerine
oturtmalıdır. Çenesinin kırıldığından şüphelenen bir kişide ilk yardım olarak bir bandaj yardımıyla
çeneyi başın tepesi ile bağlayıp sâbitleştirmeli, vakit geçirmeden hekime gitmelidir.
ÇERKES EDHEM;
İstiklâl Harbinin ilk yıllarında Kuvâ-ı Seyyâre komutanı. 1886’da Bandırma’nın Emreköyü’nde doğdu.
Dedeleri Kafkasya’dan getirilip Marmara bölgesine yerleştirilen Çerkes ileri gelenlerinden Ali Beyin beş
oğlundan en küçüğü idi.
İyi bir eğitim görmeyen Çerkes Edhem, ağabeyleri (Reşid ve Tevfik) gibi subay olmayı çok istiyordu.
Bu sebeple 19 yaşında subay okuluna girmek için İstanbul’a kaçtı. Bakırköy Süvârî Küçük Zâbit
okuluna kaydedildi. Okulu birincilikle bitirip, başçavuş olarak terhis oldu. Daha sonra astsubaylığa
yükseldi. Süvârî Kıt’ası kumandanı olarak, Bulgar cephesinde (Çatalca’da) savaşa katıldı ve yaralandı.
Birinci Dünyâ Savaşı başlayınca, ağabeyi emekli yüzbaşı Reşid Bey ile Teşkîlât-ı Mahsûsaya alındı.
İran içlerinden geçerek, Afganistan üzerinden Orta Asya’ya ulaşmak için yapılan gerilla seferine katıldı
(1916). Aynı teşkilâtın Irak harekâtında da bulundu. Yaralanarak Bandırma’ya gitti.
İzmir’in Yunanlılarca işgâl edilmesi üzerine, etrâfına topladığı Çerkes gençlerinden bir çete kurdu.
Sâlihli’deki kuşcubaşı Eşref Beyin çiftliğini karargâh yapan Çerkes Edhem, Yunanlılara karşı büyük bir
mücâdeleye girişti. Üstüste kazandığı başarılar şöhretini ve kuvvetlerini arttırdı. Kuvvetleri çevrede en
büyük Kuvây-ı Milliye teşkâlâtı hâline geldi.
Anzavur, Düzce, Bolu ayaklanmalarını bastırdı (1920). Yozgat’ta ayaklanan Çopanoğullarını itâat
altına aldı. Bu isyanları bastırdıktan sonra, Ankara üzerinden Ege’ye dönüşünde büyük bir törenle
karşılandı. Şöhreti iyice artarak millî kurtarıcı gözüyle bakılmaya başlandı. Bu sırada Yunanlılar
Balıkesir ve Bursa’yı işgâl etmişti. Simav cephesine gelen Çerkes Edhem, Demirci’de Yunanlıları
püskürttü.
Bu sıralarda TBMM, düzenli ordunun güçlendirilmesi ve Kuvây-ı Millîye birliklerinin düzenli orduya
katılması husûsunda kararlar almıştı. Bunun için de batı cephesine İsmet Beyi (İnönü) komutan tâyin
etti. Ancak İsmet Beyin komutası altına girmek istemeyen Çerkes Edhem, bu kararlara uymayınca iç
çekişme başgösterdi.
İsmet Bey, İzzeddin Çalışlar komutasında bir birliği Çerkes Edhem üzerine gönderdi. Yer yer
çatışmalar oldu.
Bu sırada Yunan kuvvetleri de harekete geçerek Bozüyük ve Bilecek’i işgâlden sonra Eskişehir’e
doğru ilerliyordu. Kütahya ve çevresinde bulunan Çerkez Edhem’in askerleri düzenli ordu birliklerince
dağıtıldı. Bu mağlûbiyet üzerine Yunanlılara sığınma zilletine düşen Çerkes Edhem, İzmir’e gitti. Bir
süre tedâvi gördü. Atina’ya, oradan Almanya’ya, Mısır’a ve nihâyet Ürdün’e ağabeylerinin yanına gitti.
1948 senesinde Ürdün’de öldü.
ÇERKES HASAN;
Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesinde ve katlinde mühim rol oynayan Hüseyin Avni Paşayı öldüren
subay. 1850 senesinde Silivri’de doğdu. Babası İsmâil Bey, Rus mezâliminden dolayı Kuzey
Kafkasya’dan Anadolu’ya yerleşmiş bir Çerkes Beyi idi.
Çerkes Hasan, 1864’te kardeşi Osman Beyle birlikte Bahriye İdâdîsine girdi. Sonra bu okulun kara
kısmına geçerek teğmen oldu. Subay çıktıktan sonra bir yandan atıcılığı ve biniciliği ile pâdişâhın
takdîrini kazandı. Aynı zamanda ablası Neşerek Kadınefendi, Sultan Azîz’in zevcesi olduğu için
kendisi de pâdişâhın kayınbirâderi oluyordu. Şehzâde Şevket Efendi ile Esmâ Sultânın dayısıdır. Bu
yüzden Sultan Abdüzazîz Hanın büyük oğlu Yûsuf İzzeddîn Efendinin yâverliğine getirildi.
Bu sırada 30 Mayıs 1876 günü Sultan Abdülazîz birkaç insafsız ve safdil devlet adamının şahsî
çıkarları uğruna ve batılıların da kışkırtmalarıyle tahttan indirildi. Bunların başında “Kinim dînimdir!”
diyecek kadar kindâr olan Hüseyin Avni Paşa geliyordu. Hasan Beyin ablası Neşerek Kadınefendi,
Sultan Abdülazîz Hanın hal’ edildiği gün, Dolmabahçe Sarayından Topkapı Sarayına nakledilmesi
esnâsında mücevher sakladığı şüphesiyle omuzundaki şal, pâdişâhın gözleri önünde çekilip alınarak
hakârete uğramıştı. Kadınefendi, omuzları açık olarak boğazı geçmiş ve hastalanmış, Sultan Azîz’in
ölümü üzerine de şok geçirerek 11 Haziran günü vefât etmiştir.
Hüseyin Avni Paşa, hal’den sonra Çerkes Hasan’ın İstanbul’da Birinci Orduda bulunmasını tehlikeli
görmüştü. Bu sebeple kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesiyle onu merkezi Bağdat’ta olan Altıncı Orduya
tâyin etmişti. Ancak Hasan Bey gelişen olaylar üzerine Bağdat’a gitmeyi reddetti. Bilhassa ablasına
karşı yapılan muâmele kendisini son derece sarsmış olup, Hüseyin Avni Paşaya haddini bildirmeye
karar vermişti. Bağdat’a gitmeyi reddeden Hasan Bey tutuklandı ise de, gideceğine söz verdiği için
serbest bırakıldı. Hasan Bey eniştesi olan Ateş Mehmed Paşanın Cibali’deki evinde halasının yanında
oturuyordu. Bekârdı. Bu konağa gidip baştan aşağı silahlandı.
Abdülazîz Hanı şehid ettiren paşalar, başarılarının zevki içinde Midhat Paşanın Bâyezîd’deki
konağında 15 Haziran gecesi toplanmışlardı. Bu sırada Çerkes Hasan Bey konaktan içeri daldı.
Üniformalı olduğu ve sarayla ilgisi bulunduğu için haber getirdi zannetmişlerdi. Bu sebeple kolayca
konağın üst katına çıktı ve elinde tabancalarından biri olduğu halde kabinenin toplandığı salona daldı:
“Davranmayın!” diye bağıran Hasan Bey aynı zamanda tabancasını ateşleyerek Hüseyin Avni Paşayı
göğüs ve karnından vurdu. Paşalar korku içinde bitişik odaya sığınırlarken diktatör Hüseyin Avni can
havliyle kendini sofaya attı. Lâkin Hasan Bey onun işini bitirmeye azmetmişti. Üzerine yürürken beline
sarılan ve kendisini durdurmaya çalışan Bahriye Nâzırı Kayserili Ahmed Paşanın ellerini ve kulaklarını
doğradı. Aynı zamanda diktatör Avni Paşanın üzerine çökerek kamasını birkaç defâ karnına sapladı.
Avni Paşayı öldürdükten sonra salona dönen Hasan Bey Hariciye Nazırı Raşid Paşayı da öldürdü. Bu
sırada yetişen askerler tarafından yaralı olarak tevkif edildi. Merdivenlerden inerken Bahriye Kolağası
Şükrü Beyin hakâreti üzerine birkaç manga asker arasında çizmesine sakladığı küçük tabancasını
çıkarıp onu da öldürdü. Hâdiseyi işiten İngiliz Büyükelçisi Sir Henri Eliotte; “Midhat Payaya bir şey oldu
mu?” diye sormuştur. Çünkü, Abdülazîz Hanın tahttan indirileceğini bilen dört kişiden biri de bu
büyükelçiydi. Midhat Paşa ve Hüseyin Avni’nin samîmi arkadaşıydı.
Yaralarını tedâvi ettirmeyen Hasan Bey, kısa süren duruşmasından sonra îdâma mahkum oldu ve
ertesi gün Bâyezîd meydanında îdâm edildi. Diktatör Hüseyin Avni Paşanın ölümü halk arasında
sevinçle karşılandı. Çerkes Hasan’a ise o nisbette acı duyuldu ve gönüllerde millî kahraman olarak
yerleşti.
Edirnekapı’ya defnedilen Çerkes Hasan Beyin demir parmaklıklı mezârının büyük taşında “Ümerâ ve
guzât-ı çerâkiseden İsmâil Beyin oğlu olup, Harb Okulunu bitirip, kıdemli yüzbaşı rütbesindeyken genç
yaşında velînîmeti uğrunda fedâ-yı cân eden Çerkes Hasan Beyin kabridir” yazılıdır.
ÇERKESLER;
Batı Kafkas Sıradağlarının eteklerinde ve Terk ile Kûban nehirleri yataklarına kadar uzanan bayır ve
vâdilerde oturan bir kavim. Çerkeslerin ne zaman Kafkasya’ya gelip yerleştikleri bilinmemektedir.
Avrupa’da yaşamış vahşî kavimlerle alâkaları olmadığı gibi, Asya’dan gelen Moğollarla da bir ilgileri
yoktur. Kafkasya’nın en güzel ve en mükemmel kıyâfetli, soylu bir milletidir. Eski zamanlardan beri
Kafkasya’yı fetheden devletlere tâbi olan Çerkesler büyük devlet kuramamışlardır. Ancak hiçbir milletin
idâresinde kendi dil ve kültürlerini kaybetmemişlerdir.
Târihleri boyunca Yunanlılar, Romalılar, Hun, Avar, Hazar, Kıpçak, Altınordu, Kırım ve Osmanlılar ile
temâsa gelen Çerkeslerin bu temaslarının bir kısmı geçiçi olurken, bir kısmı asırlarca sürmüş ve derin
izler bırakmıştır. Araplar, 8. asrın ortalarında hâkimiyetlerini Kafkasya’ya kadar genişlettikleri sırada
Çerkesler Hazarların nüfuz sâhası altında idiler. O zamâna kadar Bizans’ın hâkimiyeti altında kalmış
olan Güney Çerkesleri Hazarlar döneminde müstakil bir idâre kurmaya muvaffak olmuşlardır. Bu
durum Hazarlar ile Çerkesler arasında sıkı bir dostluğa yol açmıştır. Abbâsilerin çökmesi ve Orta
Asya’dan gelen yeni Türk dalgalarının tazyiki altında Hazar Devletinin ortadan kalkmasından sonra
Çerkes memleketi sâhilleri tamâmen Cenevizlilerin eline geçti. Bu devirde bilhassa esir ticâreti çok
gelişti. Çerkezistan’da kurulan büyük pazarlarda alınan Kıpçak ve Çerkes esirler, Venedik ve Ceneviz
tüccarları tarafından Bizans’a, Mısır’a ve hattâ İspanya’ya kadar götürülüp satılırdı. Nitekim bu esirlerin
14-16. asırlarda Mısır’da vücûda getirdikleri Türk ve Çerkes kölemen âile ve sülâleleri bilinmektedir.
On üçüncü yüzyılın ilk yarısından îtibâren Kafkasya önce Moğolların, sonra da Altınordu hanlarının
hâkimiyeti altına girdi. Altınordu hanlığının parçalanışı sırasında yerine kurulan Kazan, Astırhan, Kırım
hanlıkları Ruslar tarafından istilâya uğrayınca, Çerkeslerle Rusların arası açıldı. Bu durum Çerkeslerin
Osmanlılara yaklaşmasını sağladı.
Bilhassa Rus yayılışının hızını artırdığı Sultan Birinci Abdülhamîd devrinde, Osmanlılar Çerkezistan’a
husûsî olarak ehemmiyet vermişlerdir. Kuban, Taman ve hattâ Dağıstan ile Gürcistan’a uzayan Çarlık
Rusyasına karşı Osmanlı İmparatorluğunun Asya’daki topraklarını muhâfaza etmek üzere,
Çerkezistan’ın bir serhad ülkesi hâline getirilmesi düşünüldü. Bu niyetle Çerkesiztan’a giden Kaptân-ı
Deryâ Gâzi Hasan Paşa ile Canikli Ali Paşa verdikleri raporlarda Çerkeslerin devlete bağlanmalarının
mümkün olduğu takdirde kuzeyden gelecek istilânın önüne geçileceği, bundan başka elden çıkan
Kırım limanları yerine, Çerkezistan sâhillerinin kullanılabileceği ileri sürülüyordu. Bu teklifleri yerinde
bulan Osmanlı Devleti, Çerkeslerden îcâbında 80.000 kişilik bir kuvvet çıkarılabileceğini tahmin
ederek, Çerkezistan’da İslâmiyetin yayılmasıyla bu kıtayı Osmanlı Devletine bağlamayı faydalı gördü.
Bu vazîfeye de muhârebelerde kazandığı tercübeleri, dindârlığı ve iyi ahlâkı ile meşhur Ferah Ali
Paşayı tâyin etti. Ferah Ali Paşa, Çerkesler üzerinde müsâit bir devir icrâ etmiş ve bu ülkede
İslâmiyetin yayılması husûsunda çok büyük bir muvaffakiyet elde etmiştir. Gelencik limanını ve
bilhassa, o zaman bir harâbeden ibâret olan Anapa’yı tesis ederek, Çerkeslerin büyük bir kısmını
devlete bağlamıştır.
Bu sırada Ruslar ise Muzdok’tan başlayıp Kuban Irmağının kuzeyinden Karadeniz’e ve Tereke
Irmağının kuzeyinden Hazar Denizine uzanan müstahkem bir hat meydana getirdiler. Buna karşı gelen
Kuzey Kafkas kavimleri, İmâm Mansûr liderliğinde ayaklandılarsa da, bir netîce elde edemediler.
1828-29 Osmanlı-Rus savaşının ardından Anapa’nın Rusların eline geçmesiyle Osmanlıların
Çerkeslere yaptıkları yardım kesildi. Bu durum Çerkeslerin durumunu son derece tehlikeye düşürdü.
Nitekim Ruslar, Çerkesleri teslim olmaya zorlamak için dış dünyâ ile bağlarını ve kabîleler arasındaki
münâsebeti kesmeye yönelik bir plân hazırladılar. Buna karşılık Dağıstan ve Çeçenistan’da öncelikle
Gâzî Muhammed ve ardından İmâm Şâmil’in liderliğinde Ruslara karşı açılan cihâd hareketine
Çerkesler de katıldı. Bilhassa Şeyh Şâmil’in idâresi altında Ruslara karşı uzun yıllar kahramanca
savaşan Çerkesler, sonunda sayıca çok fazla olan Rus askerlerine boyun eğmek zorunda kaldılar.
Târih boyunca kültür ve âdetlerini koruyan Çerkesler, Rus idâresinde fazla kalamayıp, grup grup
Osmanlı Devletine hicret ettiler. Çok az bir kısmı orada kaldı.
Çerkeslerden Abbâsîler, Selçuklular ve sâir İslâm devletleri zamânında yüksek derecelere yükselenler
olduğu gibi, Mısır’da “Çerâkise Devleti” uzun zaman hüküm sürmüştür. Osmanlılar zamânında Devlet-i
Âliyyeye nice hizmetler eden büylük devlet adamları yetişmiştir.
Çerkeslerde halk beş kısma ayrılırdı. Birincisi “peşe” veya “peşi” tâbir ettikleri en büyük beyleridir. Her
biri bulunduğu tarafın beyi idi. İkincisi “vavrak” tâbir ettikleri ekresiyâ peşi beylerinin hizmetinde
bulunanlardır. Bunların da diğer halk üzerinde hüküm ve nüfûzları vardı. Üçüncü sınıf “azadlılar”dan
ibârettir. Bunların kendileri veya dedeleri köle iken âzâd edilmiş, sonra da servet kazanarak vavrak
sınıfına geçmişlerdir. Dördüncü sınıf “çiftçiler” olup, bunlar beylerin arâzisini ekerlerdi. Ancak bunlar
diledikleri zaman çiftliği terk edip, başka bir çiftlikte çalışabilirlerdi. Kendilerine mahsus hayvan sürüleri
de vardı. Beşinci sınıf ise savaşta esir alınarak köle ve câriye yapılanlardır. Bunların erkekleri
kadınlarıyle evlendirilir ve bunların çocukları da köle olarak kullanılırdı.
Her Çerkes beyinin gücü taraftarlarının çokluğuna göreydi. Ruslara karşı bütün beyler birleşerek
100.000 kişilik bir ordu çıkarmışlardı. Beylerin kendi aralarında da ayrılıklar eksik olmazdı. Çerkes
meclislerinde sözü geçenler soylu ve yaşlı olanlardı.
Çerkesler umûmiyetle ince belli, uzun boylu olup, saçları siyah, kestâne, kumral veya sarı renklidir.
Hareketleri levend, yürüyüşleri kahramanvâri olup, cesâretleri meşhûrdur. Nâmus ve haysiyetlerine
çok düşkün olup, iyi huy ve ahlâka sâhiptirler.
Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme’sinde Çerkes kabîleleri arasında Şefâke, Kabartay, Abaza, Bozuduk,
Mamşuh, Besni, Katulay, Mamaluk ve Birtkaç adlarını zikretmektedir.
ÇERNENKO, Konstantin;
Sovyetler Birliği Komünist Partisi genel sekreteri. 24 Eylül 1911’de bir Rus köylüsünün oğlu olarak
merkezî Sibirya’da doğdu. 1985’te Moskova’da öldü.
Gençliğinde komünist gençlik derneklerinin üyesi oldu. Bu, ileride Komünist Partisine üye olmak için ilk
adımını teşkil etmekteydi. 1931’de partiye katıldı ve yerel teşkilâtta sekreterlik görevini aldı. İkinci
Dünyâ Harbine katılmayan pek az idâreciden biridir. Savaş yıllarında Moskova’daki Parti Yüksek
Okulunda öğrenim gördü ve 1953’te öğretmen okulundan mezun oldu. Meslekî hayâtının en önemli
devresi, 1948’de Romanya’da Sovyet modeli komünizmi kurma kampanyasında bulunması ve
kampanyada kışkırtma ve propaganda şefi görevini yürütmesidir. Daha sonra bu kampanyanın başına
tâyin edilen Leonid Brejnev’le ilk tanışmaları buradan gelmektedir. 1964’te Nikita Kuruşçev’in görevden
alınmasıyla başa geçen Brejnev, Çernenko’yu Parti Merkez Komitesine üye yaptı. 1971’de buraya tam
üye olduğu gibi daha üst teşkilât olan Politbüro’ya da üye seçildi.
Partinin ideolojik meselelerinde söz sâhibi olmak için gayret sarf eden Çernenko, 1982’den sonra
Komünist dergilerde Sovyetlerin genel siyâseti üzerine yazılar yazdı. Konuşma kâbiliyeti olmamasına
rağmen, Brejnev’e sadâkati, görevlerini devâm ettirmesine sebeb oldu. Çeşitli vesîlelerle batıya
seyâhatler yaptı. Brejnev’in kendisine “Benim not defterim!” diye hitap ettiği meşhurdur. Brejnev’in
yerine Yuri Andropov’un seçilmesinden sonra kendisinin görevden alınacağı ve Sovyet usûlü kayıplara
karışacağı beklenirken, Andropov’un güvenini kazandı. Andropov’un 1984’te ölümü üzerine Komünist
Partisi genel sekreterliğine getirildi.
Bürokrasiyi azaltmaya çalışan Andropov’un aksine eski kuşak devlet görevlilerinin bir temsilcisidir.
ABD-Sovyetler Birliği ilişkilerinde çok katı bir tutum tâkib etti. Hastalığı esnâsında, bu göreve bir geçiş
dönemi için getirildiği dedikoduları yayıldı. Devlet idâresinde ayrıntılara vâkıf değildi. Bu zaafı
sebebiyle Politbüro’da çok etkili olamadı. Dış işleri eski bakanı Gromiko’nun gölgesinde kaldı. Şimdiye
kadar seçilen en yaşlı Sovyet idrârecisidir. 1985’te öldü. Yerine M. Gorbaçov seçildi.
ÇERNOBİL KAZÂSI;
yirminci yüzyılın ilk büyük nükleer kazâsı. 1979’da Harrisburg (ABD) yakınında meydana gelen “Three
Mile Island” kazâsı, Dünyâda Çernobil (Chernobly) kazâsına kadar meydana gelmiş en mühim
kazâdır. Bu kazâda çevreye mühim bir bulaşma olmamış, ancak reaktör süresiz kapatılmıştır.
Kiev şehrinin 130 km kuzeyinde Pripyat Nehri kıyısında, 25.000 nüfuslu Çernobil kasabası ile 10.000
nüfuslu Pripyat kasabası arasındaki nükleer santral sâhasında ikisi inşâ hâlinde bulunan 4x1000
megawatt (MW) gücünde, 4 adet RBMK tipi nükleer reaktör vardı. Bu reaktörler, % 1 ilâ % 2 zengin
UO2 yakıtlı, grafit moderatörlü olup, reaktörün basınç tüpleri, içinde buharlaşan suyla soğutulmaktadır.
Basınç tüpleri içindeki basınç 65 kg/cm2, sıcaklık 280°C’dir. Yakıt çubuğu çapı 3,5 mm, zirkonyum
alaşımı yakıt zarfı kalınlığı 0,9 mm olup, 18 çubuk bir yakıt elemanı grubunu teşkil etmektedir. Reaktör
kalbinde 1700 kadar basınç tüpü bulunurdu. Reaktör kalbinin çapı, 11,8 m, yüksekliği ise 0,7 metredir.
Reaktör kalbinde 200 ton uranyum ve 1700 ton grafit mevcuttu. Grafit blok, basınca dayanıklı olmayan,
aralığı inert bir gazla dolu, paslanmaz çelik bir kap içindeydi.
Çernobil Atom Santralindeki kazâdan sonra ilk günlerde hiçbir bilgi alınamadığı için, konu, doğruları ve
yanlışlarıyla yoğun bir bulut tabakasını andırıyordu. Ancak, dünyâ çapındaki kaynaklara göre kazânın
oluş şekli şöyle îzâh edilmektedir:
25 Nisan 1986 günü bakım için durdurulacak olan 4 nolu reaktör ile bir deney yapılması da
plânlanmıştı. Bu deneyde, türbin durdurulduğu zaman rotorun âleti yardımıyla, kısa bir süre
sirkülasyon pompalarının çalışıp çalışamayacağı araştırılacaktı. Bu deney sırasında reaktör gücünün
700-1000 MW olması gerekiyordu. 25 Nisan günü saat 01.00’da deneye başlandı ancak, reaktör
kalbinde ksenon birikmiş ve reaktivitenin düşük olması sebebiyle güç 30 MW değerine kadar
düşmüştü. Bu sebeple reaktör parametrelerinde düzensizlik gözlendi. Operatörlerin bunları düzeltmek
için yaptıkları müdâhaleler durumu biraz daha karıştırdı ve bâzı hatâlı işlemlerin yapılmasına sebeb
oldu.
26 Nisan günü saat 01.00’da bütün gayretlere rağmen güç 200 MW’in üstüne çıkarılamadı ve hatâlı bir
karar alınarak bu güçte deneyin yapılmasına karar verildi. 26 Nisan günü saat 01.23’te türbin giriş
valfleri kapatılarak deneye başlandı, su seviyesini sâbit tutmak için buhar domuna su basılması buhar
kalitesinin düşmesine ve kontrol çubuklarının yukarı çekilmesine sebeb oldu. Bu esnâda reaktörde
âniden buharlaşma olması ve boşluk reaktivite katsayısının pozitif olması reaktivitenin daha da
artmasına yol açtı. Saat 23.40’ta “Scram” yapılmasına rağmen bir “reaktivite kazâsı” başladı. Aynı
anda atalet ile çalışmakta olan sirkülasyon pompalarının bastığı su ânidan azalınca yakıt çubuklarının
bir kısmında ergime meydana geldi. Buharın ve suyun kızgın metalle yaptığı reaksiyonlar sebebiyle
saat 01.24’te birbirini tâkib eden patlamalar meydana geldi.
Bu ilk patlamalar esnâsında grafiti muhâfaza eden paslanmaz çelik kap tahrib oldu ve ergimiş metalin
teması ile grafit yangını başladı. Bu yangını söndürmek için basılan su 1400°C’daki grafit ile temâsa
gelince yanıcı gazlar çıkmaya başladı. Reaktör çalışma platformu altında toplanan hidrojen ve yanıcı
gazların patlaması sonunda 27 Nisan Pazar günü reaktör binâsı tamâmen tahrib oldu. Patlamalar
esnâsında bir kişinin hemen, bir kişinin de hastâneye nakledilirken öldüğü ve 5 kişinin de çok şiddetli
radyasyona mâruz kaldığı bilinmektedir.
27 Nisan günü kazâ çevresindeki radyasyon şiddetinin birkaç yüz mili rem mertebesine çıktığı
zannedilmektedir. 28 Nisan günü reaktörün 30 km çevresinde bulunan 84.000 kişi başka yerlere
nakledilmiş ve 299 kişi de tedâvî edilmek üzere hastânelere sevk edilmiştir.
29 Nisan günü helikopterlerle, açıkta duran ve yanmaya devâm eden reaktör kalbi üzerine 5000 ton
kum, kurşun, dolomit, barit gibi koruyucu malzeme dökülmüş ve bu sûretle tahliye edilen mıntıkada
radyasyon şiddeti 10- 15 m R/saat (mili rem) mertebesine indirilmiştir. Saçılan radyoaktivitenin daha
ziyâde kısa yarı ömürlü izotoplardan meydana gelmesi (% 50 nisbetinde I- 131) sebebiyle, radyasyon
şiddeti 8 Mayıs günü 0,15 m R/saat mertebesine indirildi.
Radyoaktif serpintinin çevre üzerindeki etkileri: 26 Nisan günü Kiev üzerinde sâkin bir hava vardı.
Radyoaktif gazlar ısınarak yükselmek sûretiyle 1500 m yükseklikte kümülüs radyoaktif serpinti
bulutlarının oluşmasına sebeb oldu.
26-30 Nisan târihleri arasında rüzgârlar Kiev’den kuzeybatı istikâmetinde esmek sûretiyle 29 Nisana
kadar, Polonya’nın kuzey kısımlarıyle İskandinav ülkelerini etkisi altına almıştır. 30 Nisandan îtibâren
rüzgârlar güneybatıya ve sonra da batıya yönelmiş ve Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Macaristan,
Çekoslovakya, Avusturya, İsviçre, Almanya, İtalya’nın kuzeybatı kısımları ve Fransa’nın batısı
radyoaktif serpintilerden etkilenmiştir.
Rusya dışında, radyoaktif serpintilerden en çok etkilenen ülke Polonya olmuştur. Radyoaktif yağışla
birlikte çevre radyasyonu 5 m R/saat değerine yükselmiş, yâni normal çevre radyasyonunun (0,02 m
R/saat) 250 katına çıkmıştır. Halk topluluğu için müsâade edilebilen yıllık doz 500 m olduğuna göre
Polonya’da halkın bir kısmı 4 ilâ 5 günde bu dozu almışlardır. Zaman içinde bu durumun bâzı olumsuz
etkileri olması muhtemeldir. Sütlerde yapılan ölçmelerde bâzı yerlerde 2000 Bq/lt (Becquerel) değeri
ölçülmüş olup, bu bir sınır değer olduğu için tâze süt kullanılması bir süre yasaklanmış ve 6 Mayıs
târihinden îtibâren de radyasyon etkisi çok hafiflediği için alınan tedbirler kaldırılmıştır.
Avrupa ülkeleri içinde, radyoaktif serpintinin ulaştığı yerlerde en az etkilenen ülke olan Fransa’ya
radyoaktif bulutlar 1 Mayıs günü ulaşmış ve ülkenin batısını etki altına almıştır. Çevre radyasyonu 4
Mayıs günü 0,06 mR/saat maksimum değerine ulaşmıştır. Bu, normal çevre radyasyonunun 3 katıdır.
Serpintinin etkisi 24 saate göre, alınan toplam doz 1,5 mR kadar olmuştur. Fransa’da normal olarak
alınan ortalama yıllık doz 150 mR’dir. Fransa’da sütlerde de en fazla 200 Bq/lt değeri ölçülmüş ve
önemli tedbirler alınması gerekmemiştir.
İki hafta süreyle kuzeye esen rüzgâr yüzünden, Türkiye bu kazâdan ucuz kurtulmuştur. Aksi hâlde
Türkiye’nin de Polonya kadar etkilenmesi gerekirdi. 30 Mayıstan îtibâren havanın güney-batıya
yönelmesi sonucu Trakya kısmen etkilenmiş ve yaklaşık olarak Fransa’da tesbit edilenin 2 katı kadar
bir etkilenme gözlenmiştir.
Çernobil reaktör kazâsının önemli ekonomik etkileri olmuştur. 10 Mayıs günü Avrupa Ekonomik
Topluluğu, doğu bloku ülkelerinden tâze meyve, sebze ve et ithâlâtını durdurmuştur. Bütün doğu bloku
ülkeleri özellikle Macaristan bu karardan ekonomik yaralar almışlardır. Doğu bloku ülkelerinin toplam
zararı 975 milyon dolar olarak tahmin edilmiştir. Türkiye’nin Arap ülkelerine yapmakta olduğu yiyecek
maddesi ihrâcâtı da bu olaydan bir süre olumsuz etkilenmiştir.
ÇEŞM-İ BÜLBÜL;
eskiden İstanbul, Paşabahçe’de yapılan, üzeri helezonî çizgili ve nakışlı cam eşyâya verilen isim.
Çeşm-i bülbül, bülbül gözü mânâsına gelmektedir. Bülbül gözündeki renk ve çizgilerden ilhâm alınarak
yapılan böyle çizgili ve nakışlı cam eşyâya da “çeşm-i bülbül” denmektedir.
On dokuzuncu yüzyılın başlarında Çubuklu civârındaki bir atölyede kaliteli ve lüks cam ve billur eşyâ
yapılmış, pâdişâh tarafından takdir görmüştü. Sonra bu atölye devlet tarafından satın alınmış ve
1846’da genişletilerek cam eşyânın en kalitelileri îmâl edilmişti. 1848’de Mehmed Dede adlı bir
mevlevî Beykoz’da bir atölye açmış ve burada “Beykoz işi” denilen yaldızlı billur kâse, bardak, şişe,
sürâhî, yemişlik, vazo testi ve çeşm-i bülbüller yapmıştı.
Sultan Abdülmecîd Hanın emriyle, 1899’da Paşabahçe’de bir cam işleri fabrikası kurulmuş ve çok
daha zarîf eserler yapılmıştı. Süt renginde kırılmaz adı verilen tabaklar, beyaz ve menevişli, göze çok
hoş gelen desenlerle işli renkli boncuk tesbihler, aynı zamada gâyet ince bir camdan, birbirine
fevkâlade uyumlu renkler ve parlak çizgilerle yapılan çeşm-i bülbüller ve yaldızlı fincanlar burada
yapılmıştı. Bunların içinde açık mâvi olanları daha kıymetliydi.
1902’de beş yüz kişinin çalıştığı bu fabrika daha sonra Avrupa’dan büyük ölçüde gümrüksüz gelen
cam eşyâ ile rekâbet edemedi. 1935’te Paşabahçe’de kurulan cam ve şişe fabrikası ile bu sâhada bir
ilerleme görülmüştür. Son yılarda, artık müze ve antika dükkanlarını süsleyen çeşm-i bülbüllere
benzeyen çeşitli cam eşyâlar yapılmaktadır.
Çeşm-i bülbül ayrıca bir kumaş cinsidir.
ÇEŞME;
Alm. Quelle, Brunnen, Fr. Fontaine, İng. Fountain. Kaynaktan çıkan suyun bir depoda toplanarak veya
kaynaktan borularla getirilerek akıtılan suyun toplandığı lüleli veya musluklu bir hazne şeklinde taştan,
mermerden veya herhangi bir malzemeden yapılmış umûmî su alma yeri. Farsça bir kelime olup
“çeşm” sözünden gelmektedir. Bu söz Türkçede “göz”e karşılık olup, “su kaynağı” mânâsındadır.
Türkçede suyun kaynağına “göze” veya “göz” dendiği gibi Farsçada da çeşme denmektedir. Arapçada
da durum aynı olup, pınara “ayn” denmektedir. Ayn “göz” mânâsındadır.
Çeşmeler ya bağımsız olarak ortada veya herhangi bir mîmârî esere bitişik olarak yapılırlar. Bunlarda
bir su deposu bulunur ve bu deponun duvarına lüle veya burma musluk konularak su alınır. Çeşmeler
lüleli veya açık kalabilen musluklu ise suları devamlı akar. Açılıp kapanabilen burmalı musluklu ise
istenildiği zaman açmakla su akar. Çeşmelerin musluklarından akan suların döküleceği yerde
mermerden, çiniden veya diğer malzemelerden yapılan çukur kısma tekne veya oluk denir.
Her milletin kendi kültürüne uygun olarak çeşmeleri görülür. Ama özellikle Türk mîmârisinde çeşmeler
önemli bir yer tutar. İslâmiyetin temizliğe önem vermesi ve yine su hayrının sevâbının çok olduğunun
dînî kaynaklarda yer alması sebebiyle Türklerin günümüze kadar gelen eserleri arasında çeşmelerin
çokluğu dikkat çekicidir. İbâdet için insanların dâimâ abdest almak ihtiyacını hissetmeleri suya ve
çeşmelere çok ehemmiyet verilmesine sebeb olmuştur. İslâmiyette bedenin ve üzerindeki elbisenin
temiz olması lüzûmu saraylarda, konaklarda ve hattâ evlerde odaların içine kadar çeşmeler
yapılmasına sebeb olmuştur. Hayır sâhipleri âdetâ birbirleriyle yarış edercesine meskûn yerlerde, yol
boylarında, ıssız dağbaşlarında çeşme yaptırmaya ve su getirtmeye girişmiştir.
Türk İslâm sanatında günümüze kadar gelebilmiş olarak çeşit çeşit çeşmeler görülür. Bunları
yaptıranların maddî imkânlarına göre küçüklü büyüklü olmakla berâber, diğer mîmârî eserler gibi
devrin üslûbuna uygun olarak yapılmışlardır. Yapıldıkları devrin üslûb özelliklerine göre çeşmeler çok
farklıdır.
Selçuklu devrinin en güzel çeşmesi Sivas Gök Medresedeki çeşmedir (1271). İki sıra bordürün
çevrelediği duvar üzerine mermerden yapılmış niş içine alınmıştır. Niş kemeri iki renkli taştan,
köşelerde geçme motifleri ve iki satır Selçuklu nesihi ile kitâbesi vardır. Yine Selçuklulardan kalma
Sâhibata Câmii ve Afyon Çay Medresesindekiler devrin en önemli çeşmelerindendir. İstanbul’da
Silivrikapı’da Davutpaşa çeşmesi klâsik devir mîmârisinin önemli eserlerindendir. Şu anda İstanbul’u
süsleyen çeşmeler Lâle devrinden kalma olduğu için bu devrin mâmârî özelliklerini taşırlar ve Mîmâr
Sinân’ın su yollarının getirdiği sularla beslenirler. Bu çeşmeler âbidevî ölçülerde olup her çeşmenin
ortasında küçük bir musluğu ve çeşme nişi bulunurdu. Cephe kabartma çiçek ve yazı motifleriyle süslü
olurdu.
Saray ve konaklarda, odalarda abdest almak için yaptırılan çeşmeler son derece süslüydü. Buna en
meşhûr örnek; Topkapı Sarayında Sultan Üçüncü Murad odasındaki ile Sultan Birinci Abdülhamîd’in
yatak odasındaki çeşmelerdir. Anadolu’da aynı tarzda oda içlerine yapılan çeşmeler, daha çok barok
tarzında olup, mahallî üslûbla inşâ edilirdi. Osmanlı mîmârisinde klasik devir üslûbuna göre yapılmış
çeşmeler ile Lâle devri ve Barok devir üslûbunda yapılmış çeşmeler arasında büyük farklar görülür.
Osmanlı sanatında inşâ edilmiş çeşmeler arasında en güzel, en ihtişâmlı olanları pâdişâhların
yaptırdığı çeşmelerdir. Bugün caddelerde, sokak aralarında kalmış, suyu kesilmiş çeşmelere rastlamak
mümkündür. Bu garip durumlarıyla dahi târihten birer hâtıra olarak âbidevî bir hâl almışlardır.
Çeşmelere su sağlayabilmek için su terâzileri geliştirilmiş, bentler, su yolları ve sarnıçlar yapılmıştır. Bu
sâyede kilometrelerce ötedeki su kaynağından su getirilip çeşmelerden akıtılmıştır. Mîmârî açıdan
çeşmeler birkaç sınıfa ayrılır ki, ana hatlarıyla şu şekilde sıralanabilir:
Mahalle çeşmeleri: Bulunduğu mahallenin sakinlerinin veya o mahelleden gelip geçenlerin su
ihtiyâcını karşılaması için mahallenin belirli yerlerine yapılan çeşmelerdir.
Bu çeşmeler, umûmiyetle bir kurna ve bir zonk veya ayna taşından ve arkasında bir su haznesinden
ibâret basit çeşmelerdir. Galata’daki Bereketzâde çeşmesi gibi. Mîmârî âbide sayılacak kadar süslü ve
güzel olan çeşmeler de vardır. Çeşmeden su alanları güneşten ve yağmurdan muhâfaza için
ekseriyetle her çeşmenin üzerine, tavanları oyma ve nakışlarla süslü, ahşap saçak yapılmıştır.
Kurnanın iki tarafında su kaplarını koymak veya kaplar doluncaya kadar oturup beklemek için seki
şeklinde, yüksekçe düzlükler oturtulmuştur. Bâzı çeşmelerde, gelip geçenlerin su içmesi için musluk
taşına gömülü bir halkaya, zincirle asılı bakırdan bir tas veya maşrapa konmuştur.
Bunların bâzılarına günümüzde, köylerde hâlen rastlanmaktadır.
Ev çeşmeleri: Eskiden evlerde su tesisâtı olmadığından sakalar mahalle çeşmelerinden evlere su
taşırlardı. Her evin cephesinde saka deliği denen taştan küçük bir teknecik vardı. Su buradan bir boru
ile avludaki küplere dolar ve lâzım oldukça bu küplerden alınarak kullanılırdı.
Câmi çeşmeleri: Câmilerde cemâatin abdest alması için yapılmış çeşmelerdir. Câmi binâsına bitişik
olarak sıralanırlar.
Şadırvan çeşmeleri: Câmilerin iç avlularında, ortada yer alır. Ortası hazneli, etrâfında musluklar
sıralanmış çeşmeler vardır. Bunlar da cemâatin abdest alması içindir.
Oda çeşmeleri: Eski saraylarda, konaklarda, büyük evlerde odalar içine yapılan çeşmelerdir. Bunlar,
el ve yüz yıkamak ve abdest almak için yapılmışlardır. Topkapı Sarayında, Üçüncü Murad Han
odasındaki çeşme bunlardandır.
Musluklar: Evlerin içinde, mutfak, banyo, tuvalet gibi yerlerde bulunan çeşmelerdir. Mîmârî bir önemi
yoktur. Bunlara çeşme yerine musluk demek daha uygun olmaktadır.
Anıt (âbidevî) çeşmeler: Hem halka su vermek, hem de şehrin süslemesine katkıda bulunmak için
şehrin meydanlarına, önemli yerlerine yapılmış çeşmelerdir. Bunlar başlı başına birer mîmârî eserdir.
İstanbul’da Sultan Ahmed, Tophâne çeşmeleri gibi.
Sebiller: Kalabalık yerlerde halkın ücretsiz su içmesi için yapılan binâlara “sebil” denir. Sebillerin
çeşmelerden farklı tarafı suyun doğrudan çeşmeden değil de sebilci tarafından doldurulmuş bakır
taslardan su içilmesidir. Sebillerin içinde mermer bir su hazinesi vardır. Su bu hazneye ya künkler
vâsıtasıyla veya sakalar tarafından taşınır.
Selsebiller: Bunlar su içmeye veya su almaya mahsûs olmayıp, akan suyun çıkardığı sesten zevk
almak için yapılmışlardır. Selsebiller üst üste yapılmış küçük yalakçıklardan ibâret olup, su en üstteki
yalakçığa, oradan bir alttaki yalakçığa akarak sonunda bir havuzda toplanır.
Havuzlar ve fıskiyeler: Havuzların ortasına mermerden yapılan fıskiyelerin içinde taş oymacılığının
şâheseri sayılabilecek kadar güzel olanları vardır. Bunlardan biri Topkapı Sarayında Bağdat Köşkünün
tarasası üzerindeki havuzun ortasında bulunun fıskiyedir.
Günümüzde her eve su tesisatı bağlanması sonucu meydan çeşmelerine gereken önem
verilmediğinden kullanılabilir olanların sayısı yok denecek kadar azalmıştır. Ancak dînimizin suya
verdiği önemi bilen ve susamış bir kimsenin “su gibi mübârek ol” duâsına kavuşmak isteyen Türkiye
Gazetesi başlattığı bir faaliyetle İstanbul, İzmir ve Anadolu’nun pekçok şehirlerinde altmışa yakın
çeşmeyi hizmete açtı. Yapılan çeşmeler son devir Osmanlı mîmârî üslûbunda inşâ edildiği için, şehrin
meydan veya parklarında bir güzellik âbidesi olarak da dikkati çekmektedir.
İstanbul’daki Meşhur Çeşmeler
Çeşme Bulunduğu İnşâ
İsmi Semt Târihi
Sultan Üçüncü Ahmed ...... Topkapı Sarayı.. 1728
Nevşehirli İbrâhim Paşa .... Fâtih .................. 1730
Bereketzâde ...................... Galata .............. 1732
Sultan Üçüncü Ahmed ...... Üsküdar ............ 1729
Tophâne ............................ Tophâne............ 1732
Azapkapı .......................... Galata .............. 1735
İshakağa .......................... Beykoz .............. 1746
Yusuf Efendi ...................... Fâtih .................. 1757
Râgıp Paşa ...................... Lâleli.................. 1762
Silahtar Yusuf Paşa .......... Kâğıthane.......... 1765
Sultan Birinci Abdülhamîd Eminönü............ 1777
Şevkini Halusta ................ Gedikpaşa ........ 1780
Hekimoğlu Ali Paşa .......... Davutpaşa ........ 1782
Nakşîkadın ........................ Sultan Ahmed.... 1788
Ebû Bekir Ağa .................. Fâtih .................. 1793
Mihrimâh Sultan ................ Eyüp.................. 1801
Hatîce Sultan .................... Mısır Çarşısı...... 1806
Nakşidil Sultan .................. Fâtih .................. 1814
Sultan İkinci Mahmûd ........ K.Mustafa Paşa 1821
Ahmed Ağa ...................... Yusuf Paşa........ 1845
Kethüdâ Halîfe Efendi ...... Aksaray ............ 1852
Sultan İkinci Abdülhamîd .. Sirkeci .............. 1877
Sultan İkinci Abdülhamîd .. Tophane............ 1892
ÇEŞME VAK’ASI;
Alm. Vorfall von Dschaschma, Fr. Fait de Tchaichemait, İng. İncident of chasma. 6 Temmuz 1770’te
Çeşme limanında Osmanlı donanmasıyla Rus donanması arasında yapılan deniz muhârebesi.
1768’de Başlayan Osmanlı-Rus Savaşında Rusların Baltık donanması İngiltere’ye uğrayıp, İngiliz
Amirali Elfinstan ile bir miktar kuvvet alarak Akdeniz’e gelmiş ve Ege Denizinde harekâta girişmişti.
Kapdân-ı deryâ Hüsâmeddîn Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması, Çeşme’den Çanakkale’ye
dönmek için Koyun Adaları civârından geçerken kalyonlardan birinin direği kırıldı. Bunun üzerine bütün
donanma bu direğin tâmiri için Toprak Adası önünde durdu (4 Temmuz 1770). Ertesi gün sabahın
erken saatlerinde 18 parçadan meydana gelen Rus Donanması Koyun Adaları önünde görüldü. Otuz
parçadan ibâret Osmanlı Donanması Çeşme’nin kuzeyindeki Kayalık Burun ile Toprak Adası civârında
demirlemişti. Üç fırka Osmanlı Donanmasının sağ kanadına hücûm etti. Amiral Spiridov ve Orlov’un
bindikleri kalyon ile Cezâyirli Hasan Beyin kalyonu arasında şiddetli bir çarpışma oldu. Ağır yara alan
Rus gemisi, kendini idâre edemeyerek Osmanlı kalyonunun üzerine düştü. İki taraf askerleri arasında
şiddetli bir vuruşma başladı. Ruslar, Osmanlı gemisini ateşe verdiler. Fakat kendi gemileri de ateş
almıştı. Biraz sonra iki gemi birbirinden ayrılmış Rus kalyonu havaya uçmuş ve Türk gemisi de alevler
içinde Osmanlı gemilerine doğru, gitmeye başlamıştı. Bunun üzerine Osmanlı donanması Çeşme
limanı yönüne çekildiği gibi, Elfinstan’ın gemileri de açılmaya mecbur kaldı. Cafer Bey filosunun
Çeşme limanına girdiğini gören bütün Osmanlı gemileri onu tâkib ederek, limana girip birbirlerine yakın
demir attılar. Hüsâmeddîn Paşa bâzı tedbirlerle emniyet altına aldığı donanmaya, düşmanın artık
taarruz edemeyeceğini zannediyordu. Cezâyirli Hasan Bey donanmanın tehlikede olduğunu Kapdân-ı
deryâya söylemiş, fakat onu iknâ edememiştir.
Öte yandan Rus donanması komutanı Orlov, İngilizlerin derhal Osmanlı donanmasına hücum edilmesi
teklifini kabul etti. 6 Temmuz 1770 gecesi Rus donanması Çeşme limanı gönüne gelerek, Osmanlı
gemilerini topa tuttular, İngiliz subaylarından Greig’in hazırladığı ateş gemileri limana girdi. Greig
filosundan atılan bir humbaradan Osmanlı gemileri tutuştu. Bu sûretle başlayan yangın gemilerin
birbirinin üstüne düşmesinden dolayı, süratle ilerlediğinden, birkaç saat içinde hemen bütün donanma
mahv oldu. 7 Temmuz sabahı ateşten kurtulan bir kalyon ile birkaç küçük gemi, limandan çıkarken,
Rusların eline geçti. Kaptân-ı Deryâ Hüsâmeddîn Paşa, gemisiyle Sakız Adasına sığındı. Çok
geçmeden de görevinden azledildi. Cezâyirli Hasan Paşa gemisinin havaya uçmasına rağmen
kurtulmayı başardı. Çeşme Savaşının ardından Limni Adasını kuşatan Orlov, Cezâyirli Hasan Paşaya
yenilerek çekilmek zorunda kaldı.
ÇEŞTİYYE;
Hindistan’da yetişmiş evliyânın büyüklerinden Muînüddîn-i Çeştî’nin insanları rûhen olgunlaştırmakta
tâkib ettiği yol.
Çeştiyye yolunun büyüğü Muînüddîn-i Çeştî’nin asıl ismi, Hasan bin Gıyâsüddîn’dir. Muînüddîn
lakabıyla tanındı. Seyyid olup, neseb-i şerîfleri hazret-i Ali’ye ulaşır. Peygamber efendimizin
soyundandır. Evliyânın büyüklerinden Hace Osmân-ı Hârûnî’nin terbiyesinde yetişti. Hindistan evliyâsı
arasında Çeştiyye tarîkatinin büyüğü sayılır. Zîrâ onun gayreti ile Hindistan’da İslâmiyet yayılmıştır.
Muînüddîn-i Çeştî, Peygamber efendimizin kabr-i şerîflerini ziyâreti sırasında Peygamber efendimizi
baş gözüyle gördü ve aldığı bir emirle Hindistan’a gitti. Ecmir bölgesi ile Hind diyârını irşâd ederek,
Cûkî denilen Hind kâfirlerini bozguna uğrattı. Hind diyârı, onun sebebiyle İslâmiyetle şereflendi.
Sultânlar talebesi oldular. Kabr-i şerîfi Ecmir’de olup, feyz kaynağıdır. (Bkz. Muînüddîn Çeştî).
Hâce Kutbüddîn Bahtiyâr, Hâce Fahrüddîn, Şeyh, Hamîdüddîn Nâgûrî, Şeyh Vecîhüddîn gibi
talebelerinden bâzıları vefâtından sonra Çeştiyye yolunun usûl ve âdâbını sonra gelenlere ulaştırdılar.
Muînüddîn-i Çeştî rahmetullahi aleyh, yolunun esâsı olarak buyurdu ki: “Sâdık talebe, bağlı bulunduğu
hocasının, rehberinin söylediği sözleri ve nasîhat ve tavsiyelerini can kulağı ile dinler, onun sözünden
dışarı çıkmaz. Riyâzet ve mücâhede yapar (Nefsin istemediği şeyleri yapar, nefsin istediği şeyleri
yapmaz, nefsine uymaz). Büyük âlimlerin yoluna uyup, çalışır ve gayret gösterir. Bizim yolumuzun
büyükleri on dört şeyi usûl edinmişler ve yapmışlardır. Maksâda kavuşmakta bunu zarûrî görmüşler ve
bunları yapanlar maksâda kavuşmuşlardır. Bu on dört makam şunlardır: 1) Tövbe, 2) İbâdet, 3)
Zâhitlik, yâni dünyâya ve dünyâlığa düşkün olmamak, 4) Rızâ, kadere rızâ göstermek, 5) Kanâatkârlık,
6) Nefisle mücâdele ve onun isteklerine uymamak, 7) Sıddîklik, 8) Tefekkür, 9) İrşâd, 10) Sâlihler
makâmı, 11) Muhlisler makâmı, 12) Ârifler makâmı, 13) Şükredender makâmı, 14) Makâm-ı muhibbân
(Muhabbet sâhiblerinin makâmı).
ÇEVGÂN;
eski bir Türk oyunu. Mîlâttan önceki Orta Asya Türklerinde, İranlılarda, Araplarda Yunanlılarda,
Bizanslılarda ve Uzak Doğu’da değişik türleri görülür. Türkler tarafından Hindistan’a götürüldü.
İngilizler bu oyunu, Hindistan’da görerek öğrendiler ve golf adını verdiler.
Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde bildirdiğine göre, Osmanlı Türklerinde de oynanırdı. Osmanlılar,
Çevgân oyununu oynamak için bir meydanın iki tarafına kale yerine mermerden iki sütun dikerlerdi. At
üstündeki oyuncular iki gruba ayrılır her grup kendi sütunu arkasında yer alırdı. Meydanın ortasına,
ağaçtan, adam başı büyüklüğünde bir top konurdu. Oyun esnâsında Mehterhâne takımı davullarıyla
çalmaya başlar. Bunun arkasından her taraftan birer atlı çıkıp topu, çevgân adını verdikleri ucu eğri
sopalarla sürükleyerek kendi kalesine doğru götürmeye çalışır, bu sırada diğer süvâriler de ikişer ikişer
karşılıklı olarak kendi arkadaşlarının yardımına koşarlar ve topu kendi taraflarına çevirmeye
çalışırlardı. Hangi taraf topu kendi kalesine daha çok atarsa o taraf kazanırdı. Terbiye edilmiş atlarla
oynanan oyun, oldukça tehlikeli olup, topun at veya süvâriye çarpması, kolol ve ayakların kırılmasına
sebeb olurdu. Ancak beden hareketleri yönüyle savaş kabiliyetini arttırması bakımından oynanır, sürek
avları gibi bir nevi savaş hazırlığı sayılırdı.
Mehterhâne takımlarında kullanılan çatal başlıklı ve etrafı zincir ve çıngıraklarla donatılmış saplı
âletlere de çevgân adı verilirdi. Ordu yürüyüş hâlindeyken mehterin en önünde taşınır, sapı yere
vurularak çalınır, yürüyüşün temposu buna göre ayarlanırdı.
ÇEVRE KİRLENMESİ;
Alm. Umweltverschmutzung (f), Fr. Pollution environmentale (f), İng. Environmental pollution. Canlı ve
cansız varlıklar üzerinde zararlı tesirler bırakacak şekilde çevre şartlarında (fizikî, kimyevî ve biyolojik)
meydana gelen değişikliklerin genel adı.
Çevre kirlenmesi, unsurlarının bir kısmı açısından dünyâ kurulduğundan bu tarafa mevcuttur. Ancak
tabiatın yaratılışındaki var olan denge sebebiyle çevre kendi kendisini temizlemektedir. Fakat son
asırda tabiî dengeyi kirlenme oranı bakımından menfi yönde bozan ve tabiî temizleme araçlarının
kapasitesini aşan veya yok eden yoğun gelişmeler netîcesinde, çevre kirlenmesi problemi olanca
ağırlığıyla dünyâ çapında kendini hissettirmektedir.
Çevre, canlının içinde bulunduğu, tesir ettiği ve müteessir olduğu bir vasat olup, biyolojik ve
fizikokimyâsal durumu ile canlıda müsbet veya menfî değişikliklere sebep olur. Canlıların
yaşayabilmesi için, genetik (irsî) yapı ve bundan mütevellid kâbiliyetleri ile çevre şartlarının uygun bir
düzen içerisinde bulunması gerekmektedir. Her canlı için belli çevre şartları söz konusudur. En uygun
(optimum) yaşama şartlarının dışına doğru çıkıldıkça, yâni sınırlara (ekstrem şartlar) yaklaştıkça
canlıda bir takım fizyolojik değişmeler beklenebilir. Bu sınırlar dışına çıkılırsa canlı artık yaşayamaz.
Belli bir besin ortamı içerisinde yaşayan mikroorganizmalar, bu ortamı fizyolojik faâliyetleri sırasında
çıkardıkları artık maddelerle kirletince, çevrenin kimyâsal terkibinin değişerek yeni çevre şartları hâsıl
olur. Netîcede bu ortam onlar için zararlı ve yaşanılamayacak bir hal alır. Dünyamız sınırlı bir ortam
olmasına rağmen, canlıların hayâtî faaliyetleri îcâbı meydana gelen zararlı maddeleri çok karışık analiz
yâhut sentez hâdiseleriyle tekrar eski hallerine çevirecek bir güce hassas bir dengeye sâhiptir. Bu
aslına dönüş süresi zararlı maddelerin terkibine göre değişir. Zararlı maddelerin aynı hal üzere
kalması uzun sürerse, zararı da o nisbette te’sirli olur. İnsanoğlu hayâtî faaliyetleri îcâbı çevresinin
kimyâsal terkibinde değişikliklere ve uzun süre bozulmadan kalabilen zehirli maddelerin birikmesine
sebeb olmuştur.
Çevreyi kirletici elemanlar: Yanma ürünleri; insan dışkısı; teneffüs edilmiş hava; tozlar, patojen
(hastalık yapan) mikroplar; buharlar; gazlar; endüstriyel solventler (çözücüler), ekstrem (aşırı yüksek
veya düşük) sıcaklıklar; zirâî gübreler, infrared (kızıl altı, ötesi), ultraviolet (mor ötesi) ve hattâ görünen
ışık; iyonlaşan radyasyonlar; radyoizotoplar; gürültü; aşırı yüksek frekanslı ses ve bâzı mikrodalgalı
elektromanyetik radyasyonlar sayılabilir.
Böyle biyolojik, kimyevî veya fizikî maddelerin sâdece mevcûd olmaları, mutlaka kirletici olmalarını
îcâb ettirmez. Kirlenmeyi tam târif etmek için bunların zaman, mekân miktarı (konsantrasyon ve şiddet)
ve zararlı tesir bakımından değerlendirilmeleri lâzımdır. Kirleticiler sağlığa zarara, sıkıntı doğurmaya,
ekonomik veya estetik zarara, kısa veya uzun bir zaman zarfında veya sonra sebeb olabilirler. Kapalı
yerlerde mevcûdiyetine müsâde edilen kirletici konsantrasyonu, umûmiyetle insan sıhhati düşünülerek
tesbit edilir.
Bir organizma veya ekolojik cemiyetin etrafındaki karmaşık fizikî, kimyevî ve biyolojik faktörler, çevre
içinde yer almaktadırlar. Bu faktörler, birçok canlı türlerinin biri veya birçoğuna tek taraflı veya karşılıklı
olarak tesir ederek, onların teşekkül, gelişme ve yaşamasında rol oynar. Bir çevre elemanı, bir canlı
türü için kirleticiyken, aynı eleman diğer bir tür için arzu edilen bir besleyici durumunda olabilir. Bu
yüzden kirlenme ve bulaşmanın târifi ekseriya zor olur. İnsan veya herhangi bir diğer organizmanın
yaşaması sonucu atılan ve teşekkül eden, ortaya çıkan metabolik ifrâzât, diğer organizmalarca
ekolojiyi dengelemek üzere kullanılmadıkça, çevre kirlenmesine yol açar. Ayrıca, enerjiyi ve maddeyi
kullanılabilir ürünlere dönüştürmede (tahvil etmede) insan ekseriyâ verimsiz, israfçı ve düşüncesiz
davranmaktadır. Böylece sanâyi kaynaklı kirleticilerin çevreye yayılmasına sebeb olmaktadır. Bundan
dolayı çevre kirlenmesinin günümüzdeki problemleri, insan nüfûsunun hızla çoğalması ve genişleyen
teknolojiden kaynaklanmaktadır.
Su ve kıyı kirlenmesi: Suların kullanılış maksadının elverişsiz hâle gelmesine su kirlenmesi denir. Bu
durumdaki sular içmek için kullanılmaz. Kullanma ve sulama sularında da başka mahzurlar ortaya
çıkar. Irmak, göl ve denizlerde ise balıklar ölür, diğer canlılar tür ve sayı olarak azalır. Hava da
kirlenmeye başlar. Turistik, dinlenme, yüzme ve seyirlik değeri kaybolur. İçindeki malzemeyi çürütücü
olur. Ulaşım imkânlarını azaltır. Yüzeylerinde köpük teşekkül eder. Tatlı suların renk, koku ve tatları
değişir. Su yosunları önce çoğalır. Sonra ölerek, kirlenmeyi arttırır.
Meskenlerden dışarıya atılan sıvı artıklar, endüstri tesislerinden çıkan sıvı (sıcak su,zehirli su, asitli su,
bazik su, yıkama suyu, deterjanlar, organik artıklar) ve katı artıklar (çöp, moloz gibi), derelerden ve
yamaçlardan gelen erozyon malzemeleri, mâdenî artıklar (eski eşyâ, âlet makina vs.) ve zirâat
alanlarından gelen gübre ve ilaç artıkları vs. gibi hususlar, kirlenmenin başlıca sebepleridir.
Japonya’da civalı artıkların denize akması ve buradan yakalanan balıkların yenilmesi netîcesinde
pekçok insan ölmüştür. Sağ kalanlarda felç, sağırlık, körlük, ağrılar ve delilik meydana gelmiş, gebe
kadınlar anormal çocuklar doğurmuştur. Dünyânın birçok ülkesinde çinko fabrikası artıklarıyle sulanan
çeltikleri yiyen kimselerde kalsiyum noksanlığından meydana gelen kemik erimesi hastalığı meydana
gelmiş ve gelmektedir.
Bugün Avrupa’da ve Amerika’da pekçok nehir âdetâ zehir akıtmakta, içme suyu kanallarına sızarak
onları da zehirlemektedir.
1990 sonlarında Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrasında ateşe verilen petrol kuyularından Ortadoğu ve Asya
kıtasının önemli bir bölümünde çevreyi deniz, hava ve toprak olmak üzere üç cepheden kirletti ve
kirletmeye devâm ediyor. Uzmanlara göre denize pompalanan 11 milyon varil petrol, denizin içindeki
canlılar bakımından dünyânın en zengin bölgesi olan Basra Körfezini ölü deniz hâline getirdi.
Söndürülmesi en az on yıl sürecek olan Petrol kuyularından çıkan yarım milyon ton petrol duman
olarak atmosfere karışıyor ve bu duman komşu ülkelere yayılıp asit yağmuruna dönüşerek tarımda
verimliliği azaltıyor. Bu duman içinde bulunan on bin tondan fazla is, kükürt, çeşitli zehirli gazlar,
karbondioksit ve büyük miktarda kanser yapıcı hidrokarbonlar çevreye yayılıyor. Yine 80 kuyudan
fışkıran binlerce ton ham petrol Kuveyt çöllerinde kirli bir nehir gibi akıyor.
Son yıllarda artan nüfus baskısı, gelişen turizm, plânsız yerleşim ve endüstrinin meydana getirdiği
kirlilik, yanlış arâzi plânlaması, kıyıları da belirli bir düzeyde etkileyen asrın meseleleri olmuştur.
Burada cehâletin de payını unutmamalıdır.
Türkiye’de plânsız ve düzensiz bir kıyı kullanımının ortaya çıkardığı bir panorama vardır. Bakıldığında
göze çirkin görünen bir yapılaşma, kaybolan tabiî güzellik yerine, renksiz beton yığınları veya şekilsiz
binâlar ve kulübeler görülmektedir. Tabii bunlarla berâber gelen yoğun kullanma sonucu kanalizasyon,
çöpler ve tahrip edilen kıyı bitki örtüsü de bu zincirin halkalarını teşkil etmektedir.
Diğer taraftan endüstrinin kıyı ekolojisinde yaptığı değişiklik, kirlenmeden doğan tahrîbat, kıyıda
yaşayan canlıların sonu olmaktadır.
İzmit, İzmir Körfezleri, Haliç, kirlenmiş bir Marmara Denizi ve her geçen yıl tabiî olarak kendini
temizleyebileceği miktârın üstünde kirletilmekte olan diğer kıyılarımız da suda çözülmüş oksijenin
azaldığı ve koli basillerinin yaşadığı değişik bir ortam teşekkül ettirmektedir. Bilhassa Haliç (Bkz. Haliç)
ve İzmit Körfezi, ülkemiz deniz kıyılarında su ve kıyı kirlenmesinin çok yüksek seviyelere ulaştığı iki
yerdir.
Hava kirlenmesi: Bu kirlenme yakıt kullanılmasından, artan sanâyileşmeden ve şehirlerde aşırı
derecede nüfus şişmesinden kaynaklanır. Kirletici maddeler gaz, sıvı damlacıkları (zerrecikler) veya
bunların karışımı şeklinde olur. Bu maddeler; ya doğrudan bir kaynaktan çıkıp yayılır veya atmosferde
yayılan maddelerin kendi aralarında veya atmosferik bileşenlerle ve fotokimyâsal bir faaliyet mevcud
olup olmaması şartı altında reaksiyona girerek ortaya çıkar. Esas kirleticiler; 100 mikrondan daha
büyük çaptaki kaba tânecikler, kükürt bileşikleri, organik bileşikler, azot bileşikleri, oksijen bileşikleri,
halojen bileşikleri ve radyoaktif bileşiklerdir.
İnce aerosiller içinde karbon zerreleri, metalik tozlar, silikatlar, florürler, reçineler, katranlar (kurumlar),
çiçek tozları, mantarlar, katıoksitler, nitratlar, sülfatlar, klorürler, aromatik bileşikler vs. ihtivâ eder.
Bunlar zerrecikler olarak ışığı dağıtırlar. Böylece katalizörümsü rol aynayarak absorbe edilmiş
kirleticiler arasında en çok ince bir şekilde bölünmüş durumlarından faydalanarak reaksiyonların
meydana gelmesini sağlarlar. Yine bunlar elektrostatik yük taşıyıcıları olarak diğer zerrelerin ve
gazların kondansasyonuna ve bir araya gelmelerine sebeb olurlar. Yine bunların bâzıları kimyâsal
türden olmaları sebebiyle bitkilere ve hayvanlara çok toksik (zehirli) ve korroziv (aşındırıcı) bir etki
yaparlar. Radyoaktif oldukları ölçüde normal radyasyon dozajını arttırır. Kanser veya mutasyon
(hücrelerdeki değişme) doğuran faktörler olurlar.Sırf bir toz olarak elbiseleri, binâları ve bedeni
kirletirler. 100 mikrondan daha büyük çaplı taneciklerde, benzer problemler ortaya koymakla berâber
kendileri yer çekim kuvveti tesiriyle havada kolay ayrıldıklarından dolayı bu problemler daha az olarak
meydana gelir. Bunların boyutlarının büyük olması insan ve hayvan akciğerlerine önemli miktarlarda
girmelerini önler.Mamafih bunların kirletici tesiri daha belirgindir. Çünkü çıktıkları kaynağın etrâfında
hemen yığılırlar. Kükürt bileşiklerinden olan kükürt oksitler ile hidrojen sülfürün tahriş edici özellikleri
vardır. Atmosfere verilen organik bileşikler içinde hidro karbonlar ve bunların yanma ürünleri ile
halojenli türevleri bulunur. Bunlar buhar hâlinde oldukları gibi bâzan damlacık veya zerreler şeklinde
de yayılır. Bu hidro karbonların, bilhassa olinükleer aromatik türleri memeli deney hayvanlarında
kansere yol açtığı görülmüştür. Atmosfere yayılan azot bileşikleri, daha çok azot oksitler ve amonyak
şeklindedir. Azot oksidler yüksek dereceli yanmalarda ve diğer sınâî işlemlerde ortaya çıkar. Azot
oksitlerin düşük konsantrasyonlarda bile tahriş edici özelliği yanında hava kirleticisi olarak esas
ehemmiyet arz ettiği durum, bunların atmosferdeki fotokimyâsal reaksiyona katılmasıdır.
Endüstriyel kirleticiler: Fabrika ve binâ bacalarından, araba egzozlarından çıkan gazlar, insan,
hayvan ve bitkilere zararlı olmaktadır. Bilhassa sanâyileşmiş ülkeleri ilgilendiren bu hal, atmosferik
hareketler sebebiyle geri kalmış ülkeleri de alâkadar eder.
Her insan günde 14.000 lt hava kullanmaktadır. O hâlde insanın hava ile alacağı çok düşük nisbette
zehirler, kısa zamanda öldürücü doza yaklaşabilir. Zehirlerin vücutta birikme süreleriyle alınan ve
atılan zehirlerin farkı insanlar için mühimdir. Eğer zehirin vücuttan atılışı yavaşsa ve vücutta birikmesi
görülüyorsa zehirlenme kısa zamanda kedini gösterir.
Havaya karışan bu maddeler kesif yâhut şeffaf bir sis bulutu hâlinde şehirlerin üzerini kapatır. Isı
tersliği denilen hâdiselerin vukûunda tesirleri çok daha fazla olur. Genellikle toprağa yakın hava daha
sıcaktır. Dolayısıyla zehirli gazların büyük bir kısmı bu sıcak hava kitlesiyle berâber taşınır. Isı tersliği
(inversyon) hâlinde, yâni yere yakın havanın soğuk, onun üstündeki hava tabakasının sıcak olması
sebebiyle kirli hava şehrin üzerini kapatır.
1948’de ABD’de Donora şehri vâdisinde çinko, demir ve öteki fabrikalardan çıkan ısı tersliği sebebiyle
sıkışmış ve nüfûsun % 43’ü olan 5910 kişinin hastalanmasına sebeb olmuş, netîcede solunum ve kalp
hastalıklarından 20 kişi ölmüştür. 1952 yılında Londra’da da böyle öldürücü bir olay meydana gelmiştir.
Dört gün devâm eden zehirli sisler şehirde görüşü sıfıra indirmiş ve dördüncü günün sonunda doktor
ve hemşirelerden başka sokakta kimse kalmamış, zâtürre, bronşit ve kalp hastalıkları başgöstermiştir.
Netîcede 4000 kişi ölmüştür. Bu târihte Londra sisi, normale nazaran 10 misli kükürt dioksit ve 20 misli
toz ihtivâ ediyordu.
Otomobil egzozlarından çıkan zehirli sisler güneşi kapatır. Her bin otomobil günde 3000 kg
karbondioksit, 200-400 kg hidrokarbon buharı, 50-150 kg azot oksitleri neşreder. Bu gazların
laboratuvar hayvanlarında kanser yaptığı görülmüştür.
Havayı kirleten bu gazlar ayrı ayrı incelenirse, sebeb oldukları ârızalar şöyle sıralanabilir:
Kükürt dioksit (SO2): Bu gazın sebeb olduğu kirliliğin anlaşılması 19. yüzyılda başlar. Bugün için
daha fazla önemi hâizdir. Kömür, mineral yağlar % 0,5-2,5, bâzan % 5’e kadar kükürt dioksit ihtivâ
ederler. Demir endüstrisi, petrol ve yağ rafinerilerinin bulunduğu yerlerde bu gaz geniş sâhaları kaplar.
Havadaki su ile birleşince, sülfirik asid teşekkül eder. Bu asit ciğerlerin, mâdenlerin, mermerlerin tahrib
olmasına sebeb olur. Atina ve Roma’daki târihî yapıların bunun için geçen asra nazaran daha fazla
karardığı ve yıprandığı anlaşılmıştır.
İnsanlarda bâzı hastalıklara sebeb olur. Petrol rafinerilerinden çıkan SO2 Yokkaichi astımı denilen
müzmin bronşite sebeb olmaktadır. Bâzı bitkiler 10 milyonda 2 kısım SO2’ye 6 saat mâruz kalınca
zarar görürler. Yonca, arpa, yulaf, turp, marul ve çam ağaçları en hassas bitkiler arasındadır.
Simptomları karekteristik olup, damarlar yeşil olduğu hâlde damar aralarında nekrotik sararmalar
görülür.
Bununla berâber SO2’nin karaleke hastalığının salgın yapısını önlediği müşâhede edilmiştir. İkinci
Dünyâ Harbi sırasında Amsterdam’da bütün fabrikalar durdurulmuştu.
Hidrojen florür (HF): Tipik bir sanâyi gazı olan HF, çelik, alüminyum, süperfosfat fabrikalardan çıkar.
SO2 ile berâber bulunursa, daha tehlikeli olur. Hele en hassas bitki Glayöl olup, konsantrasyon olarak
milyarlarda bir kısım mikdârdan bile zarar görür. Diğer hassas bitkiler lâle, frezya, bâzı çam türleri,
asma, şeftali ve kayısıdır. Yapraklarda SO2’den farklı simptomlar gösterir. Daha ziyade yaprak
kenarında sararmalar görülür. Soğanlı bitkilerin soğan verimini azaltır. Son zamanlarda HF’ün bitki
dokusunda absorbe edildiği, flor bileşiklerine çevrildiği, bâzı enzim sistemlerini bloke ettiği, sitrik asit
çemberini etkilediği ve böylece metabolizma faâliyetlerini bozduğu anlaşılmıştır.
İsviçre’de ilgi çekici bir durum görülmüştür.Normal NPK (azot, fosfor ve potasyum) karışımına bir
miktar bor ilâve edilerek gübreleme yapıldığında, bağlar HF’den fazla zarar görmüşlerdir. Bâzı çam
türlerinin de çok uzak mesâfelerden zarar gördüğü tesbit edilmiştir. Avrupa ve ABD’de yapılan
denemeler HF’ün böcek hastalıkları üzerinde müsbet etkileri görüldüğü hâlde, atmosferde, HF bulunan
bölgelerde kolonilerin azaldığı görülmüştür.
Yine HF ile bulaşık bölgelerde çamlarda gal yapan galafildi’nin zararı artmış ve ağaç başına ortalama
500-2000 gal tesbit edilmiştir.
Karbon monoksit (CO): Petrolün yanmasıyla açığa çıkar. Egzozlardan bol miktarda CO neşrolunur.
Şiddetli bir solunum zehiridir. Teneffüs edilirse insanları öldürür. Kanda % 5 karboxyhemoglobin
teşekkül ettiği zaman simptomları hissedilir.
Hidrokarbon buharları: Petrol ürünü olup, araba egzozlarından çıkar. En önemlileri etilen ve
peroxyacidnitrat (kıcasa PAN)’dır. Etilen direkt olarak bitki hayâtına zarar verir. Çok düşük
konsantrasyonla normal büyüme hormonu olarak rol oynar. Fazla miktarda ise tomurcuklanmayı önler
ve yaprakları döker. PAN fotokimyâsal oksidant bir madde olup, insanlara etkisi başlangıçta fark
edilmez. Bir saat sonra güneş ışığında fotokimyâsal reaksiyonu ile tanınır. Göz ve mukozalara tesir
eder. Bitkilerde oldukça karakteristik simptomları müşâhade edilmiştir. Bâzı çayır bitkilerinde yaprağı
dipte, ortada ve içte olmak üzere enlemesine bölen nekrotik lekeler hâsıl eder.
PAN’ın hücre duvarı formasyonunda önemli bir enzim olan enolaz’ı inaktive ettiği bilinmektedir. Bâzı
bitkilerin yaprak altı yüzünde gümüşümsü tahribât yapar.
Azot oksitleri: Arabalardan, doymamış hidrokarbon kullanan fabrikalardan, kaçak olarak gaz olarak
meydana gelir. Fotokimyâsal bir oksidanttır. Pan’ın terkibine girer. Trafiğin yoğun olduğu yerlerde
daha fazladır. Yüksek dozda SO2 simptomlarına benzer simptomlar gösterir. Yapılan denemeler de
milyarda 250 kısım NO2 ile fümiğe edilen (tütsülenen) domateslerin erken kartlaştığı ve mahsülün %
22 nisbetinde düştüğü görülmüştür.
Ozon (O3): Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak arabalardan meydana gelir. Oksidant bir maddedir.
Tütün, ozona çok hassastır. Reaksiyonu palizat hücrelerinde ve yaprağın üst yüzündedir. Bitki
hastalıkları ve zararları üzerine ilgi çekici rolü görülmüştür. Bâzı bitki hastalıklarının gelişmesine engel
olur. Bâzı hâllerde virüs ile hastalandırılmış bitkiler ozona karşı daha az hassâsiyet göstermiştir. Tütün
mozayik virüsü ile enfekte edilmiş tütünlerde temiz havadakilere nazaran ozon tütsülenmesine tâbi
tutulanlar % 21 nisbetinde daha fazla hastalanmışlardır. Böylece ozonun virüs aktivitesini arttırdığı
görülmüştür. Ozon bâzı hastalık ve haşerelere değişik cevaplar vermiştir.
Çeşitli arazlarını kısaca anlatmaya çalıştığımız sanâyi kirleticiler sanâyi inkişâflarına paralel olarak
gittikçe insan sağlığını tehdit etmektedir.
Ülkemizde hava kirliliğinin en tipik örneği Ankara’da görülmüş, ancak son yıllarda kaliteli yakıt ve
“doğal gaz” kullanılmasıyla şehir kirliliği nisbeten azaltılmıştır. Nefes almada güçlük çekilen Ankara’nın
kirli havası her geçen yıl daha da tehlikeli boyutlara ulaşmaktaydı. Bu durum, 1930’lardan îtibâren
devâm edegelmiştir. Ankara sanâyi şehri olmadığından havanın kirlenmesinin sebebi bacalardan çıkan
duman parçacıkları toz ile motorlu taşıtların egzoz gazlarıdır. Bu kirliliklerin şehir atmosferine
dağılmasında şehrin kurulduğu bölgenin coğrafik, topoğrafik ve meteorolojik özelliklerinin ve şehrin
plan ve inşaat özelliklerinin de payı büyüktür. Dünyânın en kirli şehirleri arasında yer alan Ankara’nın
havasında 11 Ocak 1982 günü, kükürt dioksit ortalaması 752,4 mikrogram/m3e, duman ortalaması ise
186 mikrogram/m3e ulaşmıştı. 5 Ocak 1981 günü Ankara havasındaki kükürt dioksit derişimi 1060,9
mikrogram/m3, 18 Ocak 1980 günü ise 1334,5 mikrogram/m3 olmuştur.
Ayrıca Bursa, Adana, Konya, İzmir gibi sanâyinin geliştiği illerimizde de hava kirliliği artmaktadır.
Toprak kirlenmesi: Toprak insanların en önemli tabiî kaynaklarından biridir. Zamânımızda çevrenin
kirlenme sebebiyle toprak da tehlikeye mâruz kalmakta ve zararlı hâle getirilmektedir. Toprağın bu
kirlenmesi tarımda koruma için kullanılan ilâçlardan, gübrelerden, sanâyi artıklarından, radyoaktif
izotoplardan ve beton, asfalt, kalay, demir, kurşun, alüminyum, polietilen gibi kirleticilerden, petrol ve
diğer katı ve sıvı artıklarından ileri gelmektedir.
Zirâî mücâdele ilâçları tatbik edildikten sonra uzun süre bozulmadan kalabilmektedir. Yapılan
araştırmalara göre bu süre 3 ay ile 5 yıl arasına değişmektedir. Tatbik sahasından rüzgâr erozyonu
sebebiyle bitki parçacıkları, tohum sporları ve tozlarla, toprak ve bitki buharları ile, sulardan dalga
serpintileri ile bulutlara taşınan pestisitler her tarafa yayılmakta, rüzgâr, sis, yağmur ve karla tekrar
toprak veya sulara karışmaktadır. Farklı kaynaklara göre pestisitlerin % 10 ilâ % 70’inin tatbik sahası
dışına taşmadığı bildirilmektedir.
Radyoaktif kirleticiler: Enerji üreten atom reaktörlerinden çıkan artık, kazâ sonucu veya izotop
artıkları ile radyoaktif maddelerin kendilerinden doğan bir kirliliktir. Radyum, uranyum gibi bâzı
elementlerin fizik ve fizyolojik etkiye sâhib ışınlar neşretmelerine radyoaktivite denir. Radyoaktif
maddelerin atom çekirdeklerini parçalaması sonucu o madde yok olur ve korkunç bir enerji hâsıl olur.
Bundan istifâde ile atom bombası yapılmıştır. Atom bombası patlatıldığında kısa sürede çok yüksek
ısı, ışın ve sadme etkileri meydâna gelir. Bu sebeple atom bombası patlatılan yerdeki katı cisimler de
gaz haline geçer ve havaya karışan bu maddeler patlayıcı maddenin yanısıra radyoaktif maddenin
artıklarını taşır. Meydana gelen radyoaktif bulutlar birkaç yüz kilometreye kadar yayılarak yere düşer.
Radyoaktif maddeler neşrettikleri şualarla (bilhassa gamma ışınları) canlı hücre, dolayısıyle dokulara
etki ederek bir takım arazların ortaya çıkmasına sebep olurlar. Akyuvarlar tahrib olmakta, alyuvarlar
üreyememekte, dokular tahrib olarak kanser meydana gelmektedir. Radyoaktif tesire mâruz kalmış
ana ve babaların çocuklarında çeşitli anormallikler ortaya çıkar. Hâlen Japonya’da atom bombasının
etkilerinin silinememiş olması ve zararlarının irsiyete intikal etmesi, bu tesirin korkunçluğunu ortaya
koyar.
Biyolojik kirleticiler:
Mikroorganizmalar (mikroplar, bakteriler), insan, hayvan ve bitkilerden hastalık yapan canlıların
(patojen) bir kısmı, devamlı olarak çevrede müsâit şartlar bulursa faaliyetini arttırır. Bu şartlar ortadan
kalkarsa faaliyeti yavaşlar veya durur. Kendisi için müsâit ortama bulaşırsa salgınlar meydâna gelir.
Salgın esnâsında, çevre artık o tesirle kirlenmiştir. Mikropların azalması, yâni hayâtını devâm
ettiremeyecek seviyeye düşmesi veya koruyucu tedbirlerin alınmasıyla veya bâzı şartlarda bağışıklığın
hâsıl olmasıyla salgınlar da ortadan kalkar. Netîcede fazla çoğalan hastalık mikrobu azalır ve tekrar
denge sağlanmış olur.
Avrupa’da 1840 yılında patateslerde görülen mantar hastalığı sebebiyle birçok kimse Amerika’ya göç
etmek zorunda kalmıştır. 1850’de Fransa’ya giren ve bağlarda korkunç zararlar yapan Filoksera uzun
seneler her yıl ortalama bir milyon Frank zarara sebeb olmuştur. 1843’de Kırım’da başlayan veba
salgını Avrupa’ya sıçramış ve 8 yıl devam ederek 25 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur.
Hastalığın çıktığı yerde mümkün olan koruyucu tedbirlere ve karantina uygulamasına geçilse bile bâzı
şartlarda insanoğlu âciz kalmaktadır. Nitekim bâzı mantar sporları atmosfer hareketleriyle 12.000
kilometreye kadar yayılabilmektedir.
Dolayısıyle salgınlara karşı dikkatli ve devamlı tedbirlerin alınması lâzımdır. Aksi halde korkunç
netîcelerle karşılaşmak mümkündür. Son yıllarda çevre kirlenmesi mevzûunda yapılan neşriyatlarla
kamuoyu (efkâr-ı umûmiye) aydınlatılmıştır. Bilim adamları dünyânın aya giden bir uzay gemisinden
alınmış resimlerine işâret ederek, bütün insanların arz küresi (yerküresi) adındaki uzay gemisine
binmiş astronotlar olduğunu hatırlatmıştır. Bu gemiye eskiden beri oldukça çok iyi dengelenmiş bir
hayâtî destek sistemi ihsân edilmiştir. Bu sistem öyle büyüktür ki, milyonlarca insanın ihtiyâcını
karşılamaktadır. Bu dengenin ne kadar süreceği ve ne derecede insana faydalı olacağı, muazzam
teknolojik, politik ve dînî çok yönlü meseleler arz eden bir sorudur. Sanâyileşme, insan kültürlerinin
bütün üyeleri için yeterli bir hayat seviyesi geliştirmek bakımından lâzım olmasına rağmen, madde ve
enerjiyi verimli bir tarzda kullanmak ve bu hedefe artık madde hâsıl etmeden varmak, gittikçe artan
güçlüklerdendir. Artık madde üretilmesi de kirlenmenin kaynağını teşkil eder.
Kültürel gelişme ve sanâyileşme, insanlar ile yâni nüfusla doğru orantılıdır. İnsan nüfusundaki artma
doğuştan ziyâde ölüm hızındaki değişimle ilgilidir.
Çevre kirlenmesi ile mücâdele: 1947’de Los Angales’te endüstriyel kirleticilere karşı sert tedbirler
alındı. Evlerde dahi çöp yakılması yasaklandı. Çünkü hergün 500 ton kirletici çıkmaktaydı. Bu
tedbirlere rağmen sâdece sis beyazlaşmış, fakat zehirlerde pek az bir eksilme olmuştur. O günden beri
sanâyi bölgelerinde uygulanan bâzı tedbirler kesin netîce vermemiştir. Bu gün dahî endüstriyel
kirleticiler üzerinde yapılan çalışmalar kesin netîce vermekten uzaktır. Meselâ ABD’de 1961’den
îtibâren araba egzozlarından çıkan gazı tekrar yakmak üzere uyguladıkları sistemlerde bile kesin
netîceye ulaşamadıkları görülmektedir. Fakat topyekün ve milletlerarası kânunlarla zararı asgarî
seviyede tutmak mümkündür.
1763 yılında ilk defâ bir zirâî ilaç, tütün tozundan elde edilen bir eriyik, yaprak bitlerine karşı
kullanılmıştır. Bu târihten îtibâren zehirsiz bitkisel zirâî mücâdele ilâçları kullanılırken, 1865’te ilk
sentetik ilâç olarak Paris yeşili (bakır aset arsenit) piyasaya çıkmıştır. 1932 yılından îtibâren de ilk
sentetik organik insektisitler uygulama sahasına girdi. Böylece zirâî ilâçlar sanâyii, görülmemiş bir
ilerleme kaydetti.
Birinci Dünyâ Savaşından sonra kuvvet şuruplarına konan radyumun yorgunluğu ve artridi bertaraf
ettiği reklâm edilmişti. Radyum ayrıca ışıklı boya îmâlinde de kullanılmıştı. Bu boyayı saat kadranına
süren işçilerden bir kısmı radyum zehirlenmesinden öldü. Geriye kalan 40 kişi kemik kanserine
yakalandı ve 30 yıl içinde öldüler. Radyum’u keşfeden Madam Curie de aynı maddenin radyoaktif
etkisi sebebiyle öldü. Bugün radyoaktivitenin zararları kesinlikle bilinmesine rağmen, atom bombası
denemeleri aralıksız devâm etmektedir. Hemen hemen dünyânın bütün devletleri bu silahı elde etme
çabasındadır. Radyoaktif maddelerin yayılmasını önlemek için ABD ve Rusya arasında yapılan
görüşmeler olumlu sonuçlar vermiş ise de bu anlaşmaya imzâ koyan Fransa ve Komünist Çin yâhut bu
silâha sâhip diğer ülkelerin atom bombası patlatmaması gereklidir. Ve bugün insanoğlu atom enerjisini
kendini tahrib etmek için değil, kendine hizmet ettirmek için kullanmak zorundadır.
Bundan bir asır önce sarı humma salgınında hastaya kusturucular, müshiller verilmekte, hastanın
kanı alınmaktaydı. Bugünkü bilgiler altında bu tedâvi değil cinâyet olur. İnsanoğlu her ne kadar
bugünkü seviyeye ulaşmış ise de yine sebebi bilinmeyen sayısız hastalıklar vardır. O halde çevre,
bilinmeyen sayısız düşmanlarla doludur. Bâzı devletlerin elinde bulunan biyolojik silahlar tehlikeyi daha
da artırmaktadır. Ne var ki, aynı silâhın bir müddet sonra kendilerine de çevrileceğinden korkan bu
silâha sâhip devletler, kullanmaktan çekinmektedirler.
Bugün eradikasyon tarama ve yok etme (mücâdele) çalışmalarının, koruyucu tedâvinin başarıları her
ne kadar büyük ise de, devamlı ve dikkatli çalışma ve araştırmalar gerekmektedir. Bugün Türkiye’de
etraftaki temiz suları kirletmemesi için pis suları toplayan ve uzaklaştıran kanalizasyonun bile bir
mesele teşkil etmesi düşündürücüdür. Mühim olan kanalizasyonda toplanan pis suların nereye ve nasıl
verileceğidir ve bunlar çevre kirlenmesinin en büyük meselesidir.
İnsanların yaptığı düşük seviyeli radyasyon, röntgen ışınlarından, radyoaktif malzemelerden ve
televizyonun da içinde yer aldığı elektrik âletlerden çevreye yayılır. 1960’da nükleer denemelerin
atmosferde, uzayda ve su altında yapılması milletlerarası bir anlaşmayla yasaklanmıştır. Yüksek
dereceli sıvı nükleer artıklar, katı hâle getirilmekte ve böylece hacimleri 1/10’a indirilerek denizaltında
muhâfaza içinde biriktirilmektedir.
Görülüyor ki, çevre kirlenmesinin önüne tamâmen geçmek mümkün değildir. Fakat mevcût imkânlarla
hassâsiyetle ele alınırsa zararları ehemmiyetsiz seviyelere indirilebilir. Nitekim yapılan çalışmalardan
kesin olmamakla berâber tatmin edici sonuçlar almak mümkün olmaktadır. Nitekim son zamanlarda
genetik usullerle petrol artıklarını yiyen bakteri ırklarının üretilebilmesi ve eritilebilmesi sevindiricidir.
Ancak milletlerarası tedbirlerin istisnâsız uygulanması şarttır. Meselâ egzoz gazlarını yakan sistemi
olan bir araba, egzoz gazlarını doğrudan doğruya dışarıya veren aynı arabadan daha pahalı ve
masraflı olmaktadır. Baca gazlarını ve kanalizasyona verilen maddeleri tasfiye edecek (arıtacak) ve
temizleyecek bir fabrikanın masrafı bu işleri yapmayan diğer bir fabrikadan daha yüksektir. Daha az
ilâç kullanan yahut ilaçsız mücadele yapan bir memleketin zirâi ürünleri rekâbetten mahrûmdur. Atom
bombasına sâhib olmıyan ülkeler kendilerini emniyette hissedemezler. Salgınlara karşı uygulanacak
koruyucu tedbirler fazla masrafı gerektirir. Bütün bu mahzurların bertaraf edilmesi milletlerin samîmî
işbirliği ile gerçekleşir. Ne yazık ki, bunu ümid etmek mümkün değildir. Doktorun vereceği
antibiyotiklerin yan tesirleri var diye doktora gitmemek mi lâzım? Tarlasında hastalık ve haşere olan
çevre kirlenecek, kuşlar ölecek diye ilâç kullanmıyacak mı? Parası olan fazla kâr getiren sanâyi
kuruluşlarına sanâyinin havayı kirlettiği gerekçesiyle yatırım yapmasın mı? Yoksa imkânı olanlar
araba almasınlar mı? Artık insanoğlu geriye dönmeyi, antibiyotiksiz, pestidsiz, sanâyisiz ve otomobilsiz
bir hayâtı istemiyor. Fakat teknik adına insanlığı tahrîb eden çevre kirlenmesine de tahammül
edemiyor.
Bu birbirinin zıddı iki şeyi insanlığın refah ve saâdeti istikâmetinde birleştirmek lâzımdır. Müsbet
ilimlerdeki ilerlemelere hızla devâm edilmesi ve şimdiye kadar çevre kirlenmesi bakımından ortaya
çıkan mahzurların iyi niyetle bertaraf edilmesiyle bu gâyeye ulaşmak mümkündür. Bunun için evvelâ
medeniyetin ne olduğunu iyice kavramak lâzımdır. İnsanlığa saâdet yolunu gösteren atalarımız,
medeniyeti, “tâmir-i bilâd, terfih-i ibâd” olarak, yâni ülkeleri mâmur kılmak ve îmâr etmek, medeniyet
imkânları ile techiz etmek (donatmak), inanları ruh, düşünce ve beden bakımından rahat yaşatmak
olarak târif etmiş ve bunu gâye edinerek dünyâda huzur ve sükûnu tesis etmiş, mâmur ve müreffeh
şehirlerle dolu büyük devletler ve medeniyetler kurmuşlardır. Medeniyet böyle anlaşılmadıkça
milletlerarası samîmî işbirliğini ümid etmek hayâldan öteye geçmez.
Bir zamanlar şehirlere akın eden insanoğlu, bugün şehirlerden kaçıp, mümkün olan her fırsatta
şehirlerin boğucu havasından kurtulup köylere, sâkin yerlere gitmek istemektedir. Bunun sebebi
şehirlerin maddî yönden olduğu kadar mânevî yönden kirlendiğini göstermektedir. Bugün insanların his
organları pis şeyleri idrâk etmekte; gözleri iğrenç manzaraları seyretmekte, kulakları kötü sözleri
işitmekte, burunları fenâ kokuları duymakta, dilleri zehir tatmakta ve zehir söylemektedir. Bu sebeple
beyinler kirlenmekte ve kalpler kararmaktadır.
Çevre kirliliği ile mücâdelenin iki ana noktası mevcuttur. Bunlar; bozulmamışı bozulmaktan koruma
(dış etkileri ortadan kaldırma) ve bozulmuşu düzeltmedir. Bunun için kirleticiler daha kaynaklarında
iken yayılmadan tamâmen veya kısmen tutulur. Meselâ; hava kirlenmesinde gaz çıkış yerlerine, çeşitli
filtreler takılır. Kanalizasyon suları arıtma tesislerinde çökeltme, havalandırma, süzme, nötrleştirme,
dezenfeksiyon gibi işlemlerden sonra tabiata terkedilir. Denizlerde kıyılarda, nehir deltalarında çeşitli
tedbirler alınır. Gemilerin artıklarını rastgele boşaltmalarına, sâhil şeridine kanalizasyon ve çöp
birikintilerinin verilmesine ve nehirlerin erozyon toprağı ile yatağını doldurmalarına mâni olunur.
Umûmiyetle gürültü “istenmeyen bir ses” olarak târif edilir. Halbuki günümüzde gürültüyü “insan
sağlığına zararlı bir ses” diye târif etmek daha doğrudur. Çok fazla gürültü, işitme duyusunun
kaybolmasından yüksek tansiyona kadar çeşitli şekillerde insan sağlığına zarar verebiliyor ama,
gürültü ile geçen kamyonların sesini, dışarda top oynayan çocukların sesini, elektronik beton delicinin
kulak tırmalayıcı gürültüsünü, sonuna kadar açılan teybin ve radyonun bağırtılarını duymamazlıktan
gelmek mümkün değildir.
O hâlde görültüyle birlikte yaşamaya alışıp sağlığa en az zarar verecek şekilde indirecek tedbirleri
almalıdır. Hiç beklenilmeyen çok yüksek bir ses duyulduğu zaman kan damarlarında hormonlar
dolaşır, kalp daha hızlı çarpar, eller buz gibi olur, ağız kurur, mîde yerinden oynamış gibi olur. Bu
şiddetli tepkinin sonucu, sinir sistemi, kalp ve diğer organlarda belli bir gerginlik ortaya çıkar. Bu
gerginliğin devamlı ve sık görülmesinin sonuçları, gürültülü fabrikalarda çalışan işçilerde işitme
duyusunun kaybolması, kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, ülser gibi çeşitli mîde hastalıkları, sinir
hastalıkları gibi sağlık meseleleri, sessiz yerlerde çalışan işçilere nisbetle daha çok görülür.
Gürültüyü önlemek için turbo jet tipi uçak motorları turbo fan şekline dönüştürülüp, fanların da
gürültüsü azaltılmaya çalışılmaktadır. Aletler ve makinalar gürültüsüz tipe dönüştürülmekte veya
gürültüyü yutacak malzeme kullanılarak âlet ve binâlar izole edilmektedir. Otoyollarda gürültüyü tutucu
duvarlar inşâ edilmektedir. Kulaklarda köpüklü plastik veya balmumu katılmış pamuk tıkaçlar
kullanılmaktadır.
ÇEYİZ;
Alm. Brautausstatung, Aussteuer, Mitgift (f), Fr. 1 Trousseau (m), 2 Dot (f), İng. Trousseau. Kızlara,
ana-babanın küçüklüğünden îtibâren biriktirip hazırladıkları eşyâ, cihâz. Târihte çeyiz, cemiyetlerin
sosyal ve ekonomik durumlarına, örf ve âdetlerine göre çeşitli şekiller almıştır. Hânedânlar arasında,
devleti idâre edenlerin karşılıklı kız alıp vermelerinde gelinin çeyiz olarak bir bölgeyi alıp getirmesi âdet
hâline gelmiştir. Normal olan evlenmelerde çeyiz; kumaş, elbise, ev eşyâsı, tek veya sürü hâlinde
hayvan, bağ bahçe de olabilirdi. Anadolu ve Trakya’da günümüzde hâlâ çeyiz verme âdeti
yaşamaktadır.
“Kız beşikte, çeyiz sandıkta” sözü meşhurdur. Âileler kız çocukları için küçük yaştan îtibâren birer
ikişer buldukları her şeyi sandıklarda saklarlar. Düğün zamânı geldiğinde arzu edilen eşyânın hemen
hemen hepsi birikmiş olur. Sandıklarda saklanan çeyizlerin ekserisi göz nûru, el emeği, ince sanat
zevkinin birleştiği el işleridir. İğne oyaları, danteller, kanaviçe işlemeler, yatak takımları, yemek
takımları, sapır sapır dökülen yazma oyaları, bindallılar ve daha nice eşyâlar sandıklardaki çeyizlerin
bâzılarıdır. Günümüzde çeyiz, evin temel ihtiyâçlarını karşılamaya yönelik bir durum hâline gelmiştir.
Kız tarafından çeyiz olarak mutfak eşyâsı, yatak odası takımı, çamaşır makinası vs. beklenmekte;
oğlan tarafıysa, yemek ve salon takımları, buzdolabı, fırın gibi ihtiyaçları karşılamaktadır.
Memleketimizde çeyiz hazırlama bölgelere göre değişmektedir. Genellikle hazırlanan çeyizler, çevre
tarafından kızın “yüz akı” olarak değerlendirilir. Çeyiz eşyâsının çokluğu ve değerli oluşu, gelin olan
kıza ve âilesine saygınlık kazandırır.
Bâzı yörelerde düğünlerde gelinlerin çeyizleri serilip misâfirlere gösterilir. Eski evlerde divan üzerinde
rengârenk, biçim biçim, büyük bir mahâretle dizilen çeyizler bakmaya gelenlerin takdirli bakışları
arasında sergilenirdi. Kızlar çok emek verdikleri çeyizlerin modellerinin başkasında olmasını
istemediklerinden model vermeyi hiç sevmezler. Bu bakımdan sergilenen çeyizlerin modelleri
meraklılar tarafından kaşla göz arasında hemen alınıverirdi.
Dâmâd evine çeyizler büyük bir merâsimle götürülürdü. Buna “çeyiz alayı” denilirdi. Evlenenlerin
durumlarına göre çeyiz alayı ayrı bir şekil alırdı. Bohçalar, sandıklar ve denklerle taşınan çeyizler, kız
evinden çıkmadan önce, kızın ve dâmâdın babaları, köy muhtarı ve ileri gelenlerin huzûrunda çeyiz
değerlerini belirtir bir liste hazırlanır, kız ve oğlan tarafları bu listeyi imzâlar, muhtar mühürlerdi. “Çeyiz
yazma” adı verilen bu âdet, boşanma durumunda kadının haklarını korumaya yöneliktir. Bundan sonra
çeyizlerin küçükleri sıra sıra dizilen çocuklara verilir, arkadan gelen arabaya taşınamayacaklar
doldurulurdu. En önde dâmâda âit eşyâların bulunduğu ipek bohça taşınırdı. Çalınan davulun eşliğinde
birbirini tâkib eden çeyizler, ağır ağır dâmâdın evine yönelir. Görenler “Mâşâallah” diyerek genç
evlilere hayır duâ ederlerdi.
Saraylarda, konaklarda, yapılan düğün ve çeyiz göndermenin ise başka merâsim ve şekilleri vardı.
Çeyiz alayı müddetince mehterhâne çalardı. Dâmât çeyizi getirenlere çeşitli hediyeler dağıtırdı. Devlet
Hâtun, Yıldırım Bâyezîd’e gelin giderken Germiyanoğullarının topraklarını Osmanlılara çeyiz olarak
vermesi ise târihte ayrı bir yer tutar.
ÇIBAN;
deride, değişik büyüklükte olabilen cerâhatli (iltihâbî) kabartılara genel anlamda verilen isim. Sağlıklı
bir insanın normal derisi, değişik birçok bakteriye karşı tabiî olarak bağışıktır. Birçok bakteri, derinin üst
tabakasının altına inemediği gibi kıl kökünün de üst kısmından derine inemez. Burada çoğalır. Derinin
direnci kırıldığı zaman veya darbeler sonucunda bu bakteriler iltihap yaparlar. Çıbanın birçok çeşitleri
vardır.
Kan çıbanı: Kıldibinin ve çevresinin derin iltihâbıdır. Tıp dilinde ismi “fronkül”dür. Ter bezlerinin
iltihaplanması da söz konusu olabilir. Stafilokok ismi verilen mikroorganizmalar, bu çıbanların
meydana gelmesinde ilk sırayı alırlar. Bu çıbanlar en çok giyim eşyâlarının deriye sıkı temas ettiği
bölgelerde (bilek, koltuk altı, ense, kaba etler, sırt) ortaya çıkarlar. Sağlam deride bir kaşıntı ile başlar.
Sonra kaşıntı ağrıya dönüşür ve biraz da genişler. Bir müddet sonra kıl çevresi kızarır, şişer, sertleşir
ve dokunulduğunda sıcak hissedilir. Kıl ağzında da cerâhat görülür. Zamanla kırmızılık şişkinlik ve ağrı
artar. Bâzan hastanın ateşi yükselir ve çevredeki lenf bezleri şişer. Birkaç gün sonra çıban kısmı akar.
Böylece bir boşluk meydana gelir. Daha sonra, teşekkül eden boşluk doldurulur ve çıban iz bırakarak
iyileşir. Bâzı hastalarda çıbanlardan biri iyileşirken bir başkası çıkarak bütün vücûda yayılır ki, buna
“fronküloz” ismi verilir.
Ense, tırnak kenarları ve dış kulak yolundaki çıbanlar çok ağrı yaparlar. Dudak ve burun çevresindeki
çıbanlar da tehlike arz ederler. Çünkü, buradaki kan ve lenf damarlarının kafa içi ile irtibatları
olduğundan, damar tıkanıklığı ve menenjit yapma tehlikeleri her zaman vardır. Böyle hastaları
ehemmiyetle ele almak ve mutlak istirahate sevketmek; her türlü yüz hareketlerini yasaklayıp, en etkili
tedâviye derhal başlamak gereklidir. Çıbana yol açan mikropların kana karışmasıyla, vücûdun diğer
yerlerinde apseler, böbrek iltihâbı, kemik iltihâbı ve kalbin iç yüzü örtüsünün iltihâbı (endokardit)
görülebilir. Yeni başlayan ve olgunlaşmamış sert çıbanları sıkmak çok hatâlıdır. Bu durumda çıbandaki
mikroplar civardaki kılcal damarlara girerek kan dolaşımıyla vücuda yayılırlar. Kan sistemi içindeki bu
mikroplar yukarıdaki sonuçlara yol açar. Olgunlaşmamış çıbanlar sıcak suya batırılmış temiz bezle
pansuman yapılır. Bu işleme rağmen, dağılma değil de iltihap toplanması oluyorsa çıbanın üzerine
siyah merhem (Pomad ichtyole) konur ve sıcak ütüyle ütülenmiş bezle kapatılır. Eğer kendi kendine
açılıp akarsa yarayı açmaya gerek yoktur. Açılmış yara binde birlik rivanol çözeltisiyle veya oksijenli
suyla iyice pansuman yapılır ve yine kara merhem konur. Ağrıyı kesmek için ağrı kesici haplar
alınabilir. Penisilin türünden iğneler yapılırsa çıbanın yan tesirleri yok edilmiş olabilir. B vitamini
bakımından çok zengin olan bira mayası ve B kompleksi vitaminleri alınırsa fayda verir. 50 gram
kükürtle 100 gram tereyağdan elde edilen merhem çıban için çok faydalıdır.
Şirpençe: Birkaç tâne kan çıbanı bir arada bulunur ve çevreye, derinlere doğru genişlerse buna
”Karbonkül” veya halk arasında “Şirpençe” ismi verilir. Buradaki çıbanların hepsi tek imiş gibi görülür.
Tahta sertliğindedir. Özellikle dokunmakla çok ağrılıdır. Hastanın genel durumu bozulur, ateş, titreme,
halsizlik başağrısı bulunur. Birkaç gün sonra bütün mihrak yumuşar ve dışarı iltihap boşalır. Çoğu
hastalarda bütün çıban bölgesi deriden ayrılarak geriye zamanla kapanacak olan geniş bir yara sathı
kalır. Ağır seyreden durumlarda mikroplar kana karışır ve hasta ölebilir. Osmanlı pâdişâhlarının en
meşhurlarından Yavuz Sultan Selim Han da bu hastalıktan vefât etmiştir.
Sathî ve derideki çıbanlarda ilk yapılacak iş kabukları kaldırmaktır. Cerâhatlenme veya sulanma
geçinceye kadar antiseptik sıvılarla pansuman yapmak lâzımdır. Çıban olan bölgeye günde birkaç
defa sıcak sulu kompreslerin uygulanması faydalı olur. Daha sonra antibiyotikli merhemler kullanılır.
Başlamakta olan çıbanlarda kara merhem kullanmak çok defa çıbanın bir an önce yumuşamasını
sağlar. Çok gergin ve derin şirpençeleri cerrâhî olarak açmak hastayı rahatlatır. Hastaya ayrıca
antibiyotik de verilmelidir. Sık sık tekrarlayan çıban durumunda buna sebeb olabilecek durumlar
araştırılmalıdır. Şeker hastalığı, aşırı zayıflık, kaşıntı yapan durumlar (parazit, müzmin iltihabî odaklar,
allerjiler vb.), derinin uzun süre suya mâruz kalarak yumuşaması, vücudun bağışıklık sisteminin bozuk
olması çıbanların ortaya çıkmasını kolaylaştırır.
Şark çıbanı: Yıl çıbanı, Halep çıbanı, deri layşmanyozu gibi isimleri de vardır. Hastalığa dünyâda belli
iklim bölgelerinde, bu arada memleketimizde de en sık Doğu ve Güney Anadolu illerimizde
rastlanmaktadır. Hastalığın sebebi “Leischmania tropica” ismi verilen bir hücreli, kamçılı mini bir
parazittir. Hastalık doğrudan doğruya veya tatarcıklarla bulaşır. 15 günden altı aya kadar süren bir
kuluçka devrinden sonra tatarcık sineği tarafından ısırılan yerde küçük pembe bir leke husûle gelir. İki
üç gün sonra bu leke biraz daha kabarır ve giderek belirginleşerek rengi pembe-esmer bir hâl alır. Bu
kabartı sertçedir. Bâzı kimselerde hastalık bu şekilde bir yıl devâm edip sonra iz bırakarak iyileşir.
Bâzan da yara hâline gelir. Şark çıbanı yarası üzerindeki kabuk kaldırılırsa kabuğun altında bir takım
çıkıntılar görülür ki, buna “Hulûsî Behçet çivi belirtisi” ismi verilir. Bu ismin verilmesinin sebebi ilk târif
edenin meşhur Türk hekimi “Hulûsî Behçet” olmasıdır. Yara hâline gelmiş bir şark çıbanı da genellikle
bir yılda iz bırakarak iyileşir. Bâzan hastanın direncinin kırık olması hâlinde hastalık yıllarca sürebilir,
yerinde çirkin bir iz kalır.
Hastalık başlangıcından 3-4 ay sonra başlayan ve ömür boyu devâm eden bir bağışıklık
bırakmaktadır. Çıban, alın, burun, çene, yanaklar, boyun, el, önkol ve bacaklar gibi açık bulunan
yerlerde yerleşmektedir.
Teşhis için yaranın üzerinden alınan sıvıda parazitin aranması veya kültürünün yapılması gerekir.
Bâzan yaradan parça alıp incelemek de gerekebilir. Tedâvisi için yara çevresine emetin, atebrin
şırıngaları tatbik edilir.
ÇIĞ;
Alm. Lawine (f), Fr. Avalanche (f), İng. Avalanche. Yüksek dağların tepesinden kopup eğimi fazla
yamaçlardan yuvarlanarak büyük kütleler hâline gelen kar yığınları, dağlardan kopup yuvarlanan buz
parçaları veya kütle hâlinde kayan karlar. Bunlar, senenin hemen hemen aynı mevsiminde meydana
gelir ve umûmiyetle çığ oluğu denen yolları tâkip ederek önlerine rastlayan ağaçları söküp binâları
yıkar. Bağ, bahçe gibi yerleri tahrip eder. Hatta can kaybına sebeb olurlar. Türkiye’de Cilo, Munzur,
Zigana vb. yüksek dağlarda, İsviçre’nin sarp dağlarında bunlara çok sık rastlanır. Çığlar bâzan o kadar
çok büyük yığınlar meydana getirirler ki, hacimleri yüzbin metre küpü geçer. Bâzan bir milyon metre
küpü geçenlere de rastlanır. Geçmişte ağaçları söküp, evleri yıkan ve can kaybına yol açan pekçok çığ
hâdisesinin netîcesinde insanlar bunların tehlikesinden korunma çârelerine başvurmuşlardır. Bu
gâyeyle yüksek duvarlar yapılmış, karların koptuğu ve çığların başlangıç yerleri kazıklarla, toprak
yığınlarıyla kaplanarak kaymaya karşı engeller teşkil edilmiştir.Ormanlık yerlerde kazıkların çürüyüp
kaybolmasına karşı fidanlar dikilerek onların yerine geçmesi bile sağlanmıştır.
Çeşitli tahribâta yol açan çığların teşekkülünün pekçok sebebi vardır. İlkbahar yağmurları, dağların
tepesinden eteklerine doğru esen rüzgârlar, karların erimeye başlaması, gök gürlemesi gibi ses
titreşimleri çığın başlaması için birer sebeb olabilirler. Sıcak havalarda eriyerek donan karların üzerine
sonradan yağan toz hâlindeki karların, donmuş tabaka yüzünden kolay kayması, kuru kar çığları diye
adlandırılan çığların ana sebebidir.
Bu çığların tesiri kar kütlesinin kaymasına dayanır. Asıl çığ diye adlandırılan ve karların erime zamânı
hâsıl olan çığlar ise, kar altındaki taş ve toprakları da berâberinde toplayarak büyük yığınlar meydana
getirirler. Önlerine rastlayan ağaç, binâ gibi her türlü engeli tahrip ederler. Yüksek dağlarda bulunan
buzlardan kopan büyük buz parçalarının meydana getirdiği buz çığlarının da buna benzer tahrib edici
tesirleri vardır.
ÇIKARMA;
Alm. Subtraktion (f), Fr. Soustraction (f), İng. Subtraction. Geriye doğru saymanın kısaltılmış şekli. Bir
çıkarmada iki terim vardır. Birinci terime eksilen, ikinci terime çıkan, sonuca fark veya kalan denir.
Çıkarma işleminde eksilen, çıkandan büyük olmalıdır.
Çıkarmanın özellikleri:
1. a - b = (a + c) - (b + c)
2. a - b = (a - c) - (b - c)
3. a - (b + c) = a - b - c
4. a - b + c = (a + c) - b
5. a - b - c = a - (b + c)
6. a - (b - c) = (a + c) - b = (a - b) + c
ÇIKIK;
Alm. Verrenkt, Fr. Déboité, luxation, İng. Dislocateda, luxation. Bir eklemi meydana getiren bağ ve
kemiklerin arasındaki yapısal ilişkinin bozulması. Eklem yüzeylerinin birbiriyle hiç temâsı kalmamışsa
tam çıkıktan, yüzeylerin temâsı kısmî olarak devâm ediyorsa yarı çıkıktan söz edilir.
En çok çıkıklar, omuz, kalça, diz, dirsek gibi geniş hareketli eklemlerde olur. Ayak ve el bileğinde çıkık
seyrek görülür.
Sınıflandırılması:
1. Doğuştan olan çıkıklar: Sık görülen bir şekli doğuştan kalça çıkığıdır. Diz eklemi çıkığı da
görülebilir.
2. Hastalıklara bağlı çıkıklar: Eklemlerde iltihâbî hâdiselere ve tümörlere bağlı çıkıklar görülebilir.
Müzmin eklem iltihaplarında eklem kapsülü çok zayıflar ve ufak bir zorlamayla dahi çıkık olabilir.
3. Felçlere bağlı çıkıklar: Kasların felci sonucu eklemin dayanıklılığı bozulur, çıkık yavaş yavaş
gelişir. Çocuk felci ve beyin felcinde bu tip çıkıklar görülür.
4. Darbe ve zorlamalara bağlı (travmatik) çıkıklar: Darbeler sonucunda olur. En sık omuz
eklemlerinde görülür.
5. Tekrarlayan çıkıklar: İyi tedâvi edilmeyen çıkıklarda, zamanla eklem etrâfındaki yumuşak dokular
tam iyileşmediği için eklem kapsülünde bollaşma olur. Bâzı pozisyonlarda çıkık olur. Hasta, çıkığı
kendisi yerine koyar.
Çıkıklarda eklem içinde kan, sıvı birikir. Kıkırdak dokusunda harabiyet olur. Dizde menisküslerde yırtık
olabilir. Eklemi meydana getiren kemiklerde kırık olabilir. Eklem kapsülü zedelenebilir, kopabilir.
Damar sinir ve kas harâbiyeti olabilir. Dirsek ve diz eklemi çıkıklarında sinir, damar zedelenmesi sık
görülür.
Çıkık olan bölgede ağrı ve hareket kısıtlılığı en başta gelen belirtilerdendir. Çıkık olan eklem şişer, ısı
değişikliği olur. Eklem etrâfında his kusuru, dolaşım bozukluğu olabilir.Hastaya grafiler çektirilerek
teşhis konur.
Çıkıkların tedâvisi âcildir. Her geçen sürede, çıkık olan bölgenin dolaşımı bozulabilir. Eklem
kıkırdağının beslenmesi bozulur. Yumuşak doku yapışıklıkları çıkığın tedâvisine engel olabilir.
Yumuşak dokuların iyileşmesi için çocukta 2-4, büyükte 4-6 hafta eklemin hareketi engellenir. Bunun
sonucunda eklemde sertlik olabilir.
Çıkığın yerine konulması, hekim tarafından çıkığın şekline göre yapılır. Bâzı durumlarda çıkık,
ameliyatla yerine konulur. Düzeltilen eklem bandaj veya alçı ile yerine tesbit edilerek bir süre
oynatılmaz, zorlanmaz, daha sonra ekleme eski hareketliliği kazandırılmaya çalışılır. Çıkıklar ilerde kas
ve eklemlerde kireçlenmelere sebeb olabilirler.
Doğuştan kalça çıkığı erken dönemde fark edilirse bebeğin altına bol ara bezi konularak düzeltilebilir.
Aksi takdirde tedâvisi zor ve uzun sürelidir.
ÇIKRIK;
Alm. Wellrad, Fr. Treuil, poulie, İng. Spinning wheel. Ağır yükleri kolayca kaldırabilmek maksadıyla
kullanılan âlet. Çok eski zamandan beri bilinen çıkrık, özellikle kuyulardan su çekmek ve ağır yükleri
kaldırmak için kullanıldığı gibi, günümüzde de değişik maksatlarla pekçok yerde kullanılmaktadır.
Prensip olarak; dönme eksenleri aynı, yarıçapları farklı olan iki silindirden meydana gelir. Kaldırılacak
olan yük, küçük silindire sarılı olan ipin ucuna asılır. Büyük silindire sarılı bir başka ipin ucuna da F
kuvveti tatbik edilir. Büyük silindir, kol veya motor ile de döndürülebilir.
Büyük silindirin yarıçapı a, küçük silindirin yarıçapı b ve kaldırılacak yükün ağırlığı G ise, çıkrığın
dengede kalabilmesi için gerekli kuvvet F= (b/a).G’dir. Kuvvet kazancı ise; a/b=G/F’dir.
Zamânımızda kullanma sahalarına ve yapılış şekillerine göre isimlendirilen çeşitli çıkrıklar mevcuttur.
ŞEKİL VARRRR!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!(1)
ŞEKİL VARRRR!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!(2)
ÇINAR (Platanus);
Alm. Platane (f), Fr. Platana (f), İng. Plane tree. Familyası: Çınargiller (Platanaceae). Türkiye’de
yetiştiği yerler: Marmara, Ege, Akdeniz bölgesi.
Uzun boylu, kalın dallı, dik veya kıvrık gövdeli, yaprakları el ayası biçiminde ve 3-5 parçalı, parçaları
sivri, gayri muntazam sûrette dişli, parlak yeşil renkte ve çınargiller familyasına bağlı ulu ağaç.
Ormanlarda, bilhassa dere içlerinde ve nehir yataklarında rastlanır.
Çınar ağaçları çabuk büyüme özelliğine sâhiptir. Ulu ağaç hâlini alarak kalınlaşan gövdenin içerisi
çürüdüğü hâlde, yaşamalarını sürdürürler. Kütük sürgünü verme özelliğine de sâhiptirler.
Yetiştirilmeleri tohumla olur. Çiçekleri bir cinsli, erkek ve dişi çiçekler sık küre şeklinde toplanmışlardır.
Tozlaşmaları rüzgâr aracılığıyla olur. Birkaç türü vardır. Memleketimizde tabiî olarak tek türü bulunur.
Doğu çınarı (Platanus orientalis): Doğu Akdeniz memleketlerinden, Himalaya’ya kadar olan
bölgelerde yetişir. Türkiye’de bulunan tek türüdür. Boyu 30 m’ye, gövde çevresi bâzan 10 m’ye ulaşır.
Türkiye’de orman bölgelerindeki dere içlerinde nehir yataklarında tabiî olarak bulunduğu gibi, şehir,
kasaba ve köylerde su başlarında, yol kenarı, park ve bahçelerde süs bitkisi, gölge ağacı olarak da
rastlanır. Başta İstanbul ve Bursa olmak üzere Türkiye’nin birçok yerlerinde ulu çınar ağaçları vardır.
Bunların bâzıları târihi öneme sâhiptir ve “tabiî anıtlar” olarak korunmaktadır. Uzun seneler yaşayan
çınar, yurdumuzun pekçok yerinde târihî eser olarak muhâfaza edilmektedir. Kalınlaşmış gövdesi,
etrafa dal budak salmış, yapraklandığında koyu gölge meydana getirmiş hâliyle nesillerin altında
oturduğu bir târih olarak görülmektedir.
Bilhassa Osmanlılar zamânında belli başlı şehirlerin meydanlarında, câmi avlularında en çok rastlanan
bir ağaçtır. Uzun ömrü ve ihtişamla görünüşü meşhurdur. Osmanlı Türk medeniyetlerinin tabiata âit
unsurlarından biridir. Edebiyâtta ve diğer sanat kollarında da isim ve şekil olarak çok sık rastlanır.
Anayurdu Kuzey Amerika olan Amerikan veya Batı çınarı (P. occidentalis) en uzun boylu türdür.
Bâzılarının boyu 50 m’yi aşar.
Kullanıldığı yerler: Park ve bahçelerde dekoratif süs bitkisi, gölge ve yol ağacı olarak da yetiştirilir.
Çınar ve yaprakları toz ve gazdan fazla etkilenmez. Onun için, büyük şehirlerde ve endüstri
merkezlerinde çok rastlanır.
ÇINGIRAKLIYILAN (Crotalus horridus);
Alm. Klapperschlange, Fr. Crotale des bois, İng. Timber rattle snake. Familyası: Çıngıraklıyılangiller
(Crotalidae). Yaşadığı yerler: Amerika’da, Güney Kanada ile Kuzey Arjantin arasında. Özellikleri:
Çok zehirli olup, kuyruğunda halkalı bir çıngırağı vardır. Ömrü: 20-30 yıl. Çeşitleri: Çıngıraklı, sessiz
çıngıraklı, çöl çıngıraklı, kırmızı çıngıraklı, küçük çıngıraklı, Tibet çıngıraklı vs.
Pullu-sürüngenler takımından, anavatanı, Yenidünyâ kıtası olan çok zehirli bir yılan. Amerika kıtasına
yayılmış olup, özellikle ABD ve Kuzey Meksika’da rastlanır. Siyah, beyaz, kahve, portakal, pembe,
yeşil, mâvi renkli olanları olup, çoğunlukla sarımtrak kahverengidirler. Güneydoğu Asya’da da vardır.
Tibet çıngıraklıyılanı bunlardandır. Kuyruğunda bulunan deri ve oynak pullardan meydana gelen
halkalı kısmını sallayarak çıngıraksı bir ses çıkardığından çıngıraklı adını almıştır. Çoğu 1,5-2 m
boyunda ve çocuk bileği kalınlığında olmasına rağmen 60 cm boyunda olanları da vardır.
Başlarının her iki yanında gözleri ile burun delikleri arasında bulunan ince zarlı bir çift çukurcuk bunlar
için tipiktir. Bu çukurcuklar sıcakkanlı hayvanların vücutlarından yayılan ısı dalgalarını (infrared) tesbit
eder. Bu biyolojik dedektörle, karanlıkta yaklaşan avların vücutlarından yayılan ısıyı hisseder ve onları
görmeden tâkip edebilirler. Bu tabiî infrared dedektörleri (kızıl ötesi ışınları seçebilen araç), yalnız boa,
çıngıraklı ve çukur engerek yılanlarında bulunur.
Sabah erkenden faaliyete geçerek gece düşen çiğ ile yıkanır, öğleye kadar güneşlenir. Aşırı sıcakta
gölgeye çekilir. 30°C çevre sıcaklığında avlanır. Avların iriliğine göre zehirlerini ayarlayabilir. Zehir
dişleri sivri olup, hayvanların korkup çekindiği tehlikeli bir yılandır. Avlarına sâniyede 200 m gibi
korkunç bir hızla atılır, zehirini şırınga eder. Zehirlenen avını ancak öldükten sonra yutar. En çok fâre,
sincap, tavşan gibi kemiricileri avlarlar, kuş ve kertenkele de yerler. Üst çenelerinde oluklu iki çift zehir
dişlerini kullanmadıkları zaman ağız tabanına paralel yapıştırırlar. Sürünürken yumuşak ve çatallı
dillerini ağızları kapalı olduğu halde üst çenelerindeki bir delikten hızlı ve sürekli bir şekilde çıkarıp içeri
sokarlar. Diğer yılanlar gibi dilleriyle koku alırlar. En zayıf kokular bile dilin çatallı uçlarına sinerek
hissedilir. Çeneleri ile kulak arasında kemik bağlantı olup, üzerinde bulunduğu toprağın yansıttığı
sarsıntıları kolayca işitirler. Çenesini yere koyan çıngıraklı bir yılan çok uzaktan geçen bir atın ayak
seslerini kolayca duyabilir. Her yıl deri değiştirme devrelerinde çıngırağa yeni halkalar ilâve edilir.
Vücuttan soyulan deri yeni halkalara katılır. Çıngıraklarını avını korkutmak ve durdurmak için kullandığı
gibi, iri hayvanların ayakları altında ezilmemeleri için bir uyarı organı olarak da kullanırlar. Çıngırağı
sâniyede 50-70 defâ titreştirerek ıslıklı bir ses çıkarırlar. En büyük düşmanları insan, atmaca, kartal ve
baykuştur.
Genellikle iki yılda bir kere 3-4 yumurta yumurtlayarak üreyenleri olduğu gibi, çoğu yavrularını
doğururlar. Bu gerçek bir doğum olmayıp yumurtaların ana karnında açılması (ovoviviparite)
şeklindedir.
Çıngıraklıyılanlar iki çift zehir dişleri, ısı algılayıcıları, dört çeşit sürünme sitili ve kuyruklarındaki
çıngırakları ile tipik olup, diğer yılanlardan rahatlıkla ayrılırlar.
Korkunç şöhretlerine rağmen oldukça zayıf bünyeli hayvanlardır. 20 dakikadan fazla güneş altında
kaldıklarında bayılır, dikey durumda kalpleri kanı pompalayamadığından ölürler. Kolleksiyoncular
tarafından yakalanırken çok hırpalanan yılanların, bir şey yemediklerinden bir müddet sonra öldükleri
bilinmektedir.
ÇIRAĞAN SARAYI;
İstanbul’da Beşiktaş ile Ortaköy arasında deniz kıyısında bulunan büyük saray.
“Çereğan” Lâle Devrinde (1718-1730), mum ve kandil ışığında yapılan gece eğlencelerine denir.
Sarayın bulunduğu yerde de bu eğlenceler yapıldığı için, saraya “Çırağan Sarayı” denmiştir.
Beşiktaş’la Ortaköy arasında, Lâle Devrinin sadrâzamı Dâmâd İbrâhim Paşa ile zevcesi Fâtımâ Sultan
tarafından yaptırılmıştır. Daha önceleri “Kazancıoğlu Bahçesi” denilen bu yerde yaptırılan sarayın
yanında bir Mevlevîhâne bulunmaktaydı. Sultan Birinci Mahmud (1730-1754), Üçüncü Selim
(1789-1807) dönemlerinde tâmir ve eklemeler yapılan saray, Sultan Abdülmecîd tarafından yeniden
yaptırılmak üzere yıktırıldı (1859). Ancak sarayın yeniden inşâsı Sultan Abdülazîz Han devrinde
gerçekleşti.
Dolmabahçe Sarayında kullanılan plânın daha ileri bir örneğini teşkil eden Çırağan Sarayının plânlarını
Nikoğos Balyan hazırladı. İnşâat 1861’den 1865’e kadar 4 yılda tamamlandı. Deniz kıyısında 750
metre uzunluğundaki bu saray, beyaz mermerden yapılmıştı.
Çırağan Sarayının salonlarının döşenmesine Dolmabahçe Sarayından daha fazla îtinâ gösterildi.
Burada kullanılan malzeme de son derece kıymetli cinstendi. Bunun için dış cephesine nazaran iç
süslemeleri pek muhteşemdir.
Sultan Beşinci Murad Han, 1876’da tahttan indirilince, arzusu üzerine, Çırağan Sarayı kendisine ve
âilesine ikâmetgâh olarak verildi ve 1904 yılında burada vefât etti.
20 Mayıs 1878’de Ali Suâvî’nin tertiplediği Sultan Beşinci Murad’ı yeniden tahta geçirmek için yapılan
darbe teşebbüsü, burada cereyân ettiğinden, târihte “Çırağan Vak’ası” olarak bilinmektedir.
İkinci Meşrûtiyette saray, Sultan Reşâd’ın karşı koymasına rağmen, 14 Kasım 1909 gününden
başlayarak Meclis-i Meb’ûsân ve Meclis-i Âyâna tahsis edildi. Üst kattaki üç büyük salondan biri
milletvekillerine, öteki senatörlere ayrıldı. Üçüncüsüne de, pâdişâh için bir taht konuldu. Yıldız
Sarayından getirilen bir takım değerli eşyâlar da buraya yerleştirildi.
20 Ocak 1910’da çıkan bir yangın sonucu tamâmen yandı. Son yıllara kadar sarayın bahçesi Şeref
Stadı kayıkhâne bölümü ise Et ve Balık Kurumunca depo olarak kullanıldı.
1946’da çıkarılan bir kânunla İstanbul Belediyesine devredilen Çırağan Sarayının çeşitli târihlerde
onarılması düşünülmüş fakat bir netîceye varılamamıştır. Nihâyet 1986 yılının Şubatında, Türk
hükûmeti tarafından bir sözleşmeyle, yabancı yatırımcılara, 49 yıllığına kirâya verilmiştir. Yap, işlet,
devret modeliyle kirâlanan saray beş yıldızlı otel olarak işletilmeye açılmıştır. Kayıkhâne bölümünde de
yabancı devlet adamlarını misâfir etmek için bir devlet konuk evi yapılmıştır.
ÇIRAĞAN VAK’ASI;
Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı tahttan indirip, Sultan Beşinci Murad’ı tekrar tahta geçirmek için yapılan
baskın.
Sultan Abdülazîz Han zamânında yeni Osmanlılar cemiyetine giren Ali Suâvî, uzun bir müddet yurt
dışında kaldı. Sonra memlekete dönüp, Galatasaray Lisesi Müdürlüğüne tâyin edildi. Mîzâc olarak
meşhur olmaktan ve büyük mevkılere gelmekten çok hoşlanırdı. Her renge girerek çeşitli vazîfeler
almayı denemiş, fakat başarısızlığı sebebiyle her seferinde vazîfesinden atılmıştı. Kendisi gibi, Sultan
Abdülhamîd Han zamânında yükselmekten ümidini kesenler, onun etrâfında toplandılar. Düşünceleri;
hastalığı sebebiyle tahttan indirilen Sultan Murâd’ı tekrar tahta geçirmekti. Filibeli muhâcirlerden
etrâfına topladığı epeyce bir kalabalıkla 19 Mayıs 1878’de Çırağan Sarayına girmeyi başardı. Sultan
Murâd bu sarayda olduğu için onu dışarıya çıkarmaya çalıştı. Bu sırada Beşiktaş’ın inzibat işleriyle
görevli komutanı Mirliva Hasan Paşa topladığı askerlerle derhâl isyancıların üzerine yürüdü. Hasan
Paşa, elindeki bastonu Ali Suâvî’nin başına vurarak onu öldürdü. İki taraf da silah kullanınca kan
döküldü.
Silah sesleri Yıldız Sarayından duyulunca Sultan Abdülhamîd Han, Çırağan Sarayına asker sevk etti
ve Sultan Murâd’ın kılına dokunulmamasını emretti. Ali Suâvî’nin adamlarından yirmi bir kişi ölüp, on
yedi kişi yaralandı. Olay iki saat içerisinde bastırıldı.
Ali Suâvî’nin yalısında bulunan defter ve vesîkalar İngiliz olan hanımı tarafından yakıldığından,
cemiyetine, hükûmet adamlarından kimlerin üye olduğu anlaşılamadı. Ancak saldırı sırasında sağ ele
geçenler dîvân-ı harbe verilerek muhtelif cezâlara çarptırıldılar.
Basit gibi görünen bu küçük ihtilâl teşebbüsü, haklı olarak Sultan Abdülhamîd’i sıkı emniyet tedbirleri
almaya sevk etti. Düşman orduları, sarayından birkaç kilometre mesâfede karargâh kurmuş, mümkün
olabildiği derecede ülkesini ve menfaatlerini koruyabilmek ve Ayastefanos Antlaşmasını bozabilmek
için diplomatik yolla bütün bir Avrupa’yla mücâdele eden Sultan’ı, bir gazetecinin, tahtından indirip
yerine rahatsız olan ağabeyini getirmek istemesi, Abdülhamîd Hanı fevkalâde şaşırttı. Sultan alelâde
bir gazetecinin böylesine bir işe cür’et etmesine inanamamıştı. Bu hareketin yurt dışında önemli bir
teşkilâtın emri veya muvâfakatiyle yapıldığı tahmin edilmektedir.
Ali Süâvî’nin başarısızlıkla sona eren bu isyânından kısa bir süre sonra, ikinci bir Çırağan hâdisesi
daha meydana geldi. Kleanti Skalyeri-Aziz Bey komitesi tarafından, 1878 Temmuzunda Sultan Murad,
ikinci defâ Çırağan Sarayından kaçırılmak istendi. Bu komite, Sultan Beşinci Murad’ın hal’inden kısa
bir süre sonra kurulmuştu. Komitenin birinci reîsi olan Kleanti Skalyeri, İstanbul’da Prodos mason
locasının üstâdı âzamı idi. Üyelerinin büyük bir kısmı Sultan Murad taraftarlarından olup, diğerleri de
memur sınıfından idi. İçlerinde yüksek devlet adamı yoktu. Kleanti, velîahdlığı zamânından beri Beşinci
Murad’ın dostu idi ve saltanatını temin için bütün gayretiyle çalışıyordu. Komitenin ikinci üyesi Sultan
Murad’ın annesinin câriyelerinden Nakşibend Kalfa idi. Masonların îtimâdını kazanan İbrâhim Edhem
Paşanın sadrâzamlıktan azl edilmesinden sonra, bu komite kurulmuştu. Nakşibend Kalfa, devlet ileri
gelenlerinden bâzılarını komiteye katmak için çalıştı, fakat başarılı olamadı.
Kleanti, Sultan Murad’la Çırağan Sarayında görüştü. Beşinci Murad’ın, durumundan şikâyet ederek
milletin kendisini bulunduğu durumdan kurtaracağı günü beklediğini söylemesi üzerine, komite
harekete geçti. İstanbul’un çeşitli semtlerinde duvarlara Sultan Murad lehine beyânnâmeler yapıştırıldı.
Bir ara bu komite, Sultan İkinci Abdülhamîd’i öldürmek için harekete geçti, fakat gerçekleştiremedi.
Şubat 1878’de hazırlanan plâna göre su yollarından Çırağan Sarayına girilerek Sultan Murad, önce
komite üyelerinden Aziz Beyin evine getirilecek, oradan da halk ile bîat merâsiminin yapıldığı yerlerden
birine gidilerek, ilgili ulemâ ve devlet erkânı da dâvet edilerek Sultan Murad tahta geçirilecekti.
Komite bu plânını gerçekleştirmek için müsâid bir zaman beklerken, Birinci Çırağan Vak’ası meydana
geldi. Başarısızlıkla netîcelenen bu vak’a komiteyi yıldıracağı yerde daha da gayrete getirdi.
SultanMurad’ı kaçırmak çârelerini araştırmak için Aziz Beyin evinde çalışmaları hızlandırdılar. Bu
sırada, Hacı Hüsnü Bey adında bir âzâ komiteyi ifşâ etti. Komite üyeleri kaçırma hâdisesini
hazırladıkları bir toplantı esnâsında iken Aziz Beyin evi zaptiyeler tarafından basıldı. Kleanti,
Nakşibend Kalfa ve Ali Şefkati yurt dışına kaçtılar. Kleanti, kaçarken bütün önemli evrakı berâberinde
götürdü. Diğer üyeler yakalanarak serasker kapısında müteşekkil dîvân-ı harbe verildiler. Dîvân-ı
harbin verdiği karâra göre Kleanti, Aziz Bey, Nakşibend Kalfa ve tabib Âgâh Efendi îdâma mahkum
edildiler. Fakat Padişâh tarafından af olunarak cezâları on beş sene kalebentliğe çevrildi. Diğer âzâlar,
komite ile irtibâtları ve faaliyetlerine göre sürgün ve hapis cezâlarına çarptırıldılar.
Birinci ve İkinci Çırağan vak’alarında ortak noktalar mevcuttu. İki olay da SultanMurad’ı tahta geçirmek
için düzenlenmiş, ikisi de ulemâ, ordu ve devlet erkânının iştirâki olmadan tertip edilmiştir. Ali Süâvî
olayında rol sâhibi olan üç kişi aynı zamanda Kleanti komitesinin üyesidir. Ayrıca Ali Süâvî ve Kleanti
masondurlar. Ayrı ayrı görünen bu iki Çırağan hâdisesinin yurt dışında önemli bir teşkîlâtın emri veya
muvafakati ile yapıldığı tahmin edilmektedir.
ÇIYAN (Scolopendra cingulata);
Alm. Gürtelskdopender, Fr. Scolopendre, İng. Scolopendra. Familyası: Çıyangiller (Scolopendridae).
Yaşadığı yerler: Nemli sahalarda, çürümüş kütük, yaprak ve taşlar altında. Özellikleri: Çok ayaklı,
zehir çengelli, gececi, etçil eklem bacaklılar. Ömrü: 6 yıl kadar. Çeşitleri: Ev, Brezilya ve Bermuda
çıyanları meşhurlarıdır.
Eklembacaklıların, çokbacaklılar (Myriopoda) sınıfının bir türü. Geniş ve yassıca vücutludur. Genel
uzunluğu 5-10 cm, genişliği ise, 5-9 milimetre kadardır. Avrupa’daki bireylerin boyu 9 cm’yi aşmaz.
Tropik bölgelerde ise 17 cm kadar olanlarına rastlanabilir. Hızlı ve hareketlidir. Taşların altında barınır.
Böcek ve örümcek avlar. Çıyangiller âilesinin tipik örneğidir.
Çıyanlarda vücut, belirgin bir baş ve çok sayıda benzer halkalardan (segment) meydana gelmiştir.
Başlarında bir çift anten, üç çift ısırıcı çiğneyici ağız parçası bulunur. Ev çıyanında iki adet bileşik göz,
tipik çıyanlarda iki küme (her iki yanda dörder) basit (osel) göz vardır. Bâzı türlerde ise göz bulunmaz.
Her halkadan (son iki halka hariç) bir çift yürüme bacağı çıkar. Ayak uçlarında pençeye benzer bir
tırnak bulunur. En son uzun bacaklarını kıskaç gibi kullanabilir. Birinci segmentin bacakları bir çift zehir
çengeli (keliser) şeklindedir. Keliserlerin içi kanallı olup, bir çift zehir bezine açılır.
Çıyanlar sıcak ve ılıman bölgelerde yaşayan kara hayvanlarıdır. Scolopendridae, Scutigeridae,
Lithobidae gibi familyaları mevcuttur. Renkleri genellikle sarı, kahverengi, yeşil vs.’dir. Boyları 2-3
santimetreden 26,5 santimetreye kadar değişen türleri vardır. Hepsi etçil ve gececi hayvanlardır.
Gündüzleri taşlar, çürümüş kütükler, yapraklar ve bodrum gibi nemli yerlerde gizlenir, gece avlanmaya
çıkarlar. Koklama duyuları çok hassastır. Antenleri dokunma ve hassas koklama tüyleriyle bezenmiştir.
Gece avlarını kokularından tesbit ederler. Çok sayıdaki ayaklarıyla hızlı hareket eden tırmanıcı eklem
bacaklılardır. Ev çıyanı (Scutigera coleoptrata) 2 cm uzunluk ve 3,5 mm genişlikte olmasına rağmen,
çok uzun olan bacakları sâyesinde sâniyede 50 cm yol alır. Türlerde bacak sayısı 15 çiftten 173 çifte
kadar değişir. Bu hayvanlarda her zaman tek sayıda bacak çifti olur. Çoğunda 35 çifttir. Ev çıyanında
ve Brezilya çıyanında (Dev çıyan= Scolopendra gigantea) 21, Geophildis’te 173 çift bacak vardır.
Böcekler gibi dallanmış borucuklar sistemi (trakea) ile solunum yaparlar. Her halkada bir çift nefes
deliği vardır. Yumurta ile ürerler. Dişi yumurtalarını topraktaki oyuklara bırakır. Bâzıları yumurtaları
korur ve yavrulara bir süre bakar. Doğan yavrular erginlere benzerse de halka sayıları daha azdır. Her
deri değiştirmede halka sayıları artarak büyürler. Ormanlık bögelerde, seralarda, bahçelerde, çürük
yaprak ve saksılar altında bol rastlanan 2-3 cm boyundaki “Lithobius” cinsinin yumurtadan çıkan
yavrularında 7 segment (halka) bulunur.
Çıyanlar, gece faaliyete geçerek; hamam böceği, yaprak biti, kitap böceği, sümüklü böcek, toprak
solucanı ve hattâ küçük kertenkele ve fâreleri zehir çengelleriyle ısırarak felce uğratır ve yerler. Tropik
bölgelere gidildikçe boy ve zehirleri artar. 15 cm boyundaki “Bermuda çıyanı” ısırdığı insanı birkaç gün
ateşler içinde bırakır. Güney Amerika ve Hindistan’da bol rastlanan 26,5 santimetrelik dev çıyanın
zehiri insanı öldürebilir. Mutfakta, lavabo yakınlarında, duvar ve bodrumlarda bol rastladığımız kıl gibi
ince antenli ve uzun bacaklı ev çıyanı; hamam böceği, örümcek ve böcekleri avladığından insanlar için
faydalıdır. Zehiri insanlar için önemsiz olup, yanma yapar.
Çıyanlar gece ayakkabı, çadır, çaydanlık ve su testilerine girerler. Testiden su içildiği takdirde insanın
boğazını ısırıp ölümüne sebeb olabileceğinden sakınmak lâzımdır. Çay pişirmeden önce,
çaydanlıkların içini dikkatle kontrol etmeli, ayakkabıları giymeden önce ters çevirmelidir.
ÇİÇEK;
Alm. Blume (f), Fr. Fleur (f), İng. Flower. Bir bitkinin üreme organlarını ihtivâ eden ve sonradan meyve
hâlini alan kısmı.
Tohumlu bitkilerin en önemli özelliği, çiçek denen üreme organıyla tohum meydana getirmeleridir.
Eşeyli üremeye yarayan ve buna uygun şekilde değişikliğe uğramış yapraklar taşıyan sürgün veya
sürgün kısımları çiçek adını alır. Bu kısım sınırlı büyüme gösterir ve çoğunlukla diğer sürgünlerden
kesin olarak ayrılır. Döllenme ve ekseriyâ yavru bitkinin ilk gelişmesi burada olur.
Bir çiçek, başlıca çiçek örtüsü (Periant), erkek organları (Andrökeum) ve dişi organlardan (Ginekeum)
meydana gelmiştir. Erkek ve dişi organlar aynı çiçek üzerinde bulunursa, böyle çiçeklere erşelik
(hermafrodit) denir. Erkek veya dişi organlardan biri bulunmazsa, böyle çiçeklere de bir eşeyli
(monoklin) denilmektedir. Bu durumda erkek ve dişi çiçeklerden bahsolunur. Erkek ve dişi çiçekler aynı
bitki üzerinde bulunduğu takdirde bitki monoik, yâni tek evciklidir. Erkek ve dişi çiçekler ayrı ayrı bitkiler
üzerinde bulunuyorsa, bitki dioik, yâni iki evciklidir.
Çiçeğin yapısı: Gelişmiş bir çiçek dıştan içe doğru dâireler teşkil edecek şekilde dizilmiş olup, şu
kısımlardan meydana gelir:
Çiçek örtüsü (Periant): Çiçeğin en dış kısmını teşkil eder. Vazîfesi iç kısımları muhâfaza ve
döllenmeyi sağlayan böcekleri çekmektir. Çiçek örtüsünü teşkil eden örtü yaprakları ya birbirine
benzer, yâni tek örtü hâlindedir veya örtü yaprakları birbirinden farklıdır ve çift örtü meydana gelir.
Böylece çiçek örtüsü tek örtüden ibâretse perigon adını alır ve herbir yaprağına tepal denir. Çiçek
örtüsü çift ise dıştaki örtüye çanak (kaliks), her bir çanak yaprağına da çanak yaprağı (sepal) adı
verilir. Çanak yaprakları genel olarak yeşil renklidir. İç dâireyi teşkil eden örtüye taç (korola) ve her bir
taç yaprağına da taç yaprağı (petal) denilir. Taç yaprakları çeşitli renklerde olabilir. Çanak veya taç
yaprakları ya serbest haldedir veyahut da kısmen veya tamâmen birleşmişlerdir.
Erkek organlar (Andrökeum): Çiçek örtüsünden sonra erkek organ (Stamen)lardan müteşekkil bir
veya birkaç dâire gelir ki, bunların toplamına anrdrökeum denilir. Bir erkek organ (Stamen), ipçik
(Filament) ve başçık (Anter) olmak üzere iki kısımdan ibârettir. Tipik bir anter ikişer lokulus (Çiçek tozu
kesesi-Polen kesesi) ihtivâ eden 2 tekadan müteşekkildir. İki tekayı birbirine ve aynı zamanda
filamente bağlayan verimsiz doku konnektif adını alır. Çiçek tozu (Polen), çiçek kesesinde (Polen
kesesi) çiçek tozu ana hücreleri tarafından meydana getirilir ve olgunlukta lokulusların açılması ile
dışarı atılır.
Dişi organlar (Ginekeum): Çiçeğin en iç dâiresini teşkil eden kısımdır. Kapalı tohumlu bitkilerde dişi
organlar açık tohumlu bitkilerden daha iyi gelişmiş durumdadırlar. Kapalı tohumlularda, açık
tohumlulardan farklı olarak tohum taslakları ovaryum (yumurtalık) adını alan bir muhâfaza içinde
gelişmiş olmasıdır. Dişi organlar pistil (dişi organ)lerden müteşekkildir. Bir pistil; ovaryum (yumurtalık),
stilüs (boyuncuk) ve stigma (tepecik) olmak üzere başlıca üç kısma ayrılır.
Ginekeum dolayısıyle ovaryum çiçeğin diğer kısımlarından yukarıda, aşağıda yâhut bunlarla aynı
hizâda olabilir. Buna göre üç ovaryum ve çiçek tipi ayırt edilir:
1. Ovaryum üst durumlu; çiçek hipogin,
2. Ovaryum orta durumlu; çiçek perigin,
3. Ovaryum alt durumlu; çiçek epigin.
Çiçekler ya münferit olarak bulunurlar veya birçok çiçeğin bir araya gelmesiyle hâsıl olan ve çiçek
durumu (infloresans) adını alan topluluklar teşkil ederler.
Münferit çiçekler ya yapraklı bir sürgünün uç kısmında, yâni terminal olarak bulunabilirler. Lâle, gelincik
gibi. Veya koltuk sürgünü hâlinde yanda bir yaprakçığın koltuğunda bulunabilirler. Menekşede olduğu
gibi.
Çiçek durumlarında ya ana eksen büyümesine devam ederek, üzerinden yan dallara hâkim gelişme
gösterir (kasemoz çiçek durumu). Salkım, başak, şemsiye çiçek durumları bunlara misâl verilebilir.
Yâhut da ana eksen büyümesine son verdiği halde yan eksenler büyümeye devâm ederek ana
eksenin yerini alır (kimoz çiçek durumları). Orak, yelpâze, helezon çiçek durumları bunlara misâl
verilebilir.
ÇİÇEK HASTALIĞI;
Alm. Variola Blatter, Poclcen, Fr. Petite veriole (f), İng. Smallpox. Geçmişte, yaptığı salgınlarla
insanları çok korkutan, bulaşıcı, ateşli, ağır bir virüs hastalığı. Deride irinli döküntüler meydana getirir.
Öldürücü de olabilen hastalık, deride özellikle yüz derisinde iz bırakarak iyileşir.
İnsanlara vermiş olduğu dehşetten dolayı ilk tanınan hastalıklardan biridir. Elde edilebilen bilgilere göre
zamânımızdan yaklaşık bin yıl önce Çin’de târif edilmiştir. Hastalığın ilk kaynağı Asya ve Afrika’dır.
Mısır’da mumyalar üzerinde tipik çiçek bozukluklarına rastlanmıştır. Çiçek hastalığını ve belirtilerini
Ebû Bekir Râzî çok güzel târif etmiştir. Ebû Bekir Râzî’den daha sonraları Roma’lı Frekastor çiçeği
yeniden târif etmiştir. Yurdumuzda eskiden beri bilinen korunma çâreleri olarak “hasta gömleği
giydirme” ve “çiçek cerâhatini deriyi çizerek sürmek” usülleri uygulanmaktaydı. 1721’de Lady Mary W.
Montague İstanbul’da çocuklarını aşılattırmış ve bu tekniği İngiltere’ye yazmıştır. Hıristiyanlığın en
revaçta olduğu ortaçağda, büyük tıb âlimleri yalnız Müslümanlardı. Garplılar Endülüs’te tıb tahsil
etmeye gelirlerdi. Çiçek hastalığına karşı aşıyı bulanlar Müslüman Türklerdir. Türklerden bunu öğrenen
Jenner, ancak 1796’da bu aşıyı Avrupa’ya götürdü ve haksız olarak “çiçek aşısını bulan bilgin”
ünvânını aldı. Halbuki tam bir zulmet diyârı olan o zamanki Avrupa’da insanlar hastalıktan kırılıyordu.
Fransa Kralı Onbeşinci Louis 1774’te çiçekten öldü.
Çiçek hastalığının kuluçka dönemi 8-12 gün arasında olup, baş ağrısı, titreme, ürperme, sırtta ağrı ve
kusma ilk belirtileridir. Bu sırada ateş 40-41 dereceye kadar yükselir. Hastalığın ilk iki günü hastanın
karnında ve vücûdunda kabarcık şeklinde döküntüler belirir. 3-4 gün bu kabarcıklar yüzde de
görünmeye başlar. Daha sonra bileklerde, kollarda, karında, yüzde ve bacaklarda içi su toplayarak
çoğalan benekler özellikle yüzde çok acı verir. Kabarcıkların hepsi aynı yaştadır; yâni birisi
kabuklanırken yeni bir kabarcığın su dolu olarak ortaya çıkması söz konusu değildir. Vücûdun her
tarafındaki döküntüler sırayla; toplu iğne başı kadar kırmızı döküntüler, deriden az kabarık döküntüler,
deriden kabarık içi berrak sıvı dolu döküntüler, içi cerahat dolu döküntüler ve kabuklanma
safhalarından aynı zamanda geçerler.
Kabarcıkların çıkışı sırasında düşen ateş, içlerinin cerâhat dolmasıyla tekrar yükselebilir.
Kabuklanmanın başlaması ile ateş yeniden düşer. 12-14 günden sonra kabuklar dökülmeye başlar.
Kabuklar döküldükten sonra yerinde “çiçek bozuğu” denilen izler kalır. Çiçek hastalığı geçtikten sonra
ömür boyu bağışıklık bırakır.
Çiçek, günümüzde koruyucu aşısı sâyesinde hiç görülmez olmuştur. Son yıllarda çiçek aşısının
mecbûrî olma durumu tamâmen kaldırılmış ancak salgın şüphesi olduğu zamanlarda yapılmaktadır.
ÇİÇEKÇİLİK;
Alm. Blumenzucht (f), Fr. Floriculture (f), İng. Floriculture. Çiçek ve süs bitkilerini yetiştirme sanatı. Bu
bitkilerin fide, fidan, saksı içinde veya kesme olarak tarla hâlinde üretilmelerine çiçekçilik veya süs
yetiştiriciliği denir.
Birçok çiçeklerin adları târihte önemli devirlere isim olmuştur. Osmanlı târihinde 17. yüzyılda başlayıp
bir yüzyıl süren devreye bir süs bitkisi olan “lâle”nin ismi verilmiştir. Bu devirde her tarafta lâle
bahçeleri düzenlenmiş ve lâle soğanları yetiştirilmiştir. Avrupa lâleyi 1789 yılında Hollanda’ya
götürülen lâle soğanı tohumları vâsıtasıyla tanımıştır. Osmanlıdan aldığı bu lâleyi geliştiren Hollanda
bugün dünyânın sayılı lâle soğanı ihraç eden ülkelerinden olmuştur.
Çiçekçilik küçük işletmeler hâlinde yapılabildiği gibi, değişik ısı ihtiyâcına göre seralarda, çiçeğin
dekoratif güzelliği bakımından ağaçlık hâlinde (leylak, mimoza gibi), yaprak güzelliği bakımından
saksılarda yapılmaktadır.
Çiçekler, kırları, bayırları, bahçeleri ve parkları süsleyen kıymetli bitkilerdir. Saksı çiçekleri, evlerde
küçük bir bahçecik gibidir.
Saksı çiçekçiliğinde, toprak ve ağaç saksılar, çiçek yetiştirmeye en elverişli olanlardır. Mâdenî ve
teneke kaplar, hava ve rutûbeti geçirmediklerinden elverişli değildir. Toprak saksının dış kısmı sırlanır
veya yağlı boya ile boyanırsa kısa bir zaman sonra çiçeğin solduğu görülür.
Bir saksıya yeni dikilen bitki ilk zamanlar rahatça gelişmesine rağmen, zaman geçtikçe köklerinin o
kabı tamâmen doldurduğu görülür. Bu sebepten, Begonya ve Sardunya gibi çiçekler her sene bir veya
iki defâ saksı değişimine tâbi tutulmalıdır. Saksı değiştirme işlemini ilkbaharda yapmalıdır. Yaz
ortasında mecbur kalmadıkça saksı değiştirmesi yapmamalıdır. Kaktüs, kuşkonmaz ve palmiye gibi
çiçeklerde, saksı değişimi iki, üç senede bir defâ yapılabilir. Saksı değiştirmesi yapılacak çiçekler 8-10
gün sulanmaz ve toprağın kuruması beklenir. Toprağı ile birlikte aktarılabilmesi için bu işlem yapılır. Bir
saksıyı değiştirmek için, o saksı başaşağı çevrilir ve dikkatlice dip kısmına yumruğumuzla birkaç defa
vururuz. Böylece çiçek toprağı ile birlikte saksı kalıbı şeklinde elimize geçer. Saksı değişimi yaparken
toprağını da değiştirmek lâzımdır. Zîrâ, saksı bitkinin gıdâ alma kâbiliyetini sınırlar. Bunun için elimize
geçen bitki köklerinin etrâfındaki toprağın bir kısmını dikkatlice atar, köklerden bir kısmını da keseriz ki,
yeni kökler çıkartabilsin.
Bundan sonra ilk saksıdan biraz daha büyük bir saksı alırız. Dibinde bir veya iki delik bulunmalı ki,
sulama esnâsında fazla su akabilsin. Sulamada fazla suyun süzülebilmesi için saksının dip kısmına
kırılmış kiremit veya yıkanmış çakıl döşenir. Bundan sonra saksının içine üçte bir nisbetinde iyi evsaflı
çiçek toprağı konulur ve değiştirilecek çiçek saksının tam ortasına gelecek şekilde yerleştirilir. Etrâfına
çiçek toprağı konulur ve hafifçe bastırılır. Hafif sulama yapılır ve birkaç gün gölgeli bir yere bırakılır.
Bâzı hallerde çiçeğin bulunduğu saksı kâfi büyüklükte olmasına rağmen çiçekte bir durgunluk görülür,
bu ya gıdâ noksanlığından veya köklerde toprak kurtları bulunmasından ileri gelir. Bu takdirde,
toprağını değiştirmek gerekir.
Bitki yaprakları güneş ışınlarına yönelir. Işık durumuna kendilerini uydurmuş bitkilerin yön ve yerlerini
sık sık değiştirmek doğru olmaz. Saksıların ışığa bakan kısmına bir işâret koymalıdır.
Odadan kalkan tozlar yaprakların solunum deliklerini tıkar. Onun için, büyük ve sert yapraklıları ılık
suya batırılmış yumuşak süngerlerle yıkamak iyi olur. İnce yapraklıları pülverize şeklinde yıkamalıdır.
Isı ve havanın köklere ulaşabilmesi için saksı toprağını 10-15 günde bir çubukla hafifçe kabartmalıdır.
Bitkinin üzerinde bulunan, açıp geçen çiçekleri kesmelidir.
Gövdeleri odunsu olan ve fazla boylanan saksı çiçeklerine şekil verebilmek için budama yapılır.
Budama ekseriya ilkbahar ve sonbaharda çeşide göre 3 göz üzerinden budanır.
Yurdumuzun batı bölgelerinde çeşitli çiçekçilik işletmeleri kurulmuş ve İstanbul, Ankara ve İzmir’de
çiçek ticâreti hayli artmıştır.
ÇİÇEKLİ BİTKİLER (Phanerogamea);
Alm. Phanerogamen, Blütenpflanzen, Fr. Phanerogames (pl.), İng. Phanerogamia plants. Erkek ve
dişi organların açıkça gelişmiş olduğu ve bir tohum teşekkülü görülen bitkilere verilen ad.
Tohumlu-çiçekli bitkiler (Spermatophyta) olarak da bilinirler. Açık tohumlular (Gymnospermea) ve
kapalı tohumlular (Angiosperea) olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Bu tür bitkiler, bitkilerin en gelişkin
olanlarıdır. Boyları birbirinden farklı olan bu bitkiler çevremizde gördüğümüz bitkilerin büyük bir kısmını
teşkil ederler. Yapıları, birbirinden farklılık arz etmesine rağmen hepsinde de klorofil mevcuttur.
Besinlerini fotosentez yoluyla yaparlar. Tohumlarını meyve (yemiş) denilen kapların içine saklarlar.
Ekseriyâ her çiçeğin dışında onu kuşatan “çanak yaprağı” denilen birçok yeşil yaprak bulunur. Bu
yapraklar bâzı çiçeklerde birbirine yapışmış da olabilir. Çanak yapraklar, çiçeği daha tomurcuk
hâlindeyken diğer bölümleri çevreleyerek muhâfaza ederler. Bitki çiçek açtığı zaman çanak yapraklar
ya dökülür veya geriye doğru kıvrılırlar. Çanak yapraklarının içinde diziliş, şekil ve renk bakımından
büyük farklılıklar gösteren “taç yapraklar” bulunur. Umûmiyetle bu taç yapraklar birbirleriyle birleşmiş iri
ve parlak renklidirler. Haşereleri bitkiye çekme vazîfesi görürler. Taç yaprakların içinde iğneye
benzeyen ipçik (stamen), başçık (anter)tan meydana gelen erkek organlar vardır. Bu organların
vazîfesi “polen” denilen sarı çiçek tozunu hazırlamaktır. Çiçeklerin ortasında bir veya birden fazla
“karpel” denilen meyve yaprakları ve bunların iç kenarlarına tutunmuş sonradan tohum hâline gelen bir
çok yumurtacık (tohum taslağı) bulunur. Meyve yapraklarının boru gibi bükülüp kenarlarının
bitişmesinden dişi organ (pistil) meydana gelir. Bu organ genelde sürahi biçiminde olup, ortada
şişkince bir yumurtalık (ovaryum), stilus denen bir boyuncuk ve üstte stigma denen bir tepecik bulunur.
Ekserî çiçeklerde dişi organ ile erkek organlar berâber, bâzılarında ise ikisinden birisi bulunur. Meselâ
kabakta her ikisi birden bulunmaz. Bâzı bitkilerde ise erkek ve dişi çiçekler başka başka bitkilerde
olabilirler. Bunlara misâl olarak söğütleri, çoban püsküllerini zikredebiliriz.
Bir çiçeğin tohum verebilmesi için, “tozlaşma” tâbir edilen uygun türde çiçek tozlarının meyve
yapraklarının tepecikleri (stigma) üzerine düşmesi gerekir. Bu tozlaşma bâzı çiçeklerde kendi kendine
olabildiği gibi, dış tesirlerle de olabilmektedir. Tozlaşması kendi kendine olan çiçeklerde, çiçek tozları
başçıklardan aynı çiçeğin tepeciklerine düşerler.
Bâzı çiçekler daha tepecikler hazır olmadan olgunlaşarak çiçek tozlarını saçarlar. Bu durumda
tozlaşma meydana gelmez. Bu çiçeğin tozlaşabilmesi için başka bir bitkinin çiçek tozları
gerekmektedir. Bu da rüzgâr veya böcekler vâsıtasıyla olmaktadır. Allahü teâlâ çiçeklerde böcekleri
çeken balözleri yaratmıştır. Böcekler bu balözünü almak için çiçeğe konarlar. Böcekler balözüne
ulaşmak isterken ilâhî bir düzenle yerleştirilmiş olan çiçeğin tepecikleri, ipçikleri, böceğe sürtünürler.
Böylece üzerlerine yapışan çiçek tozları diğer bitkiye taşınarak tozlaşma meydana gelmiş olmaktadır.
ÇİFTÇİLİK;
Alm. Feldbestellung (f), Landwitschaft, Fr. Agrieulture de profession, İng. Farming. İnsan gücü ve
çeşitli makinalardan faydalanılarak toprağın işlenmesi, ekilmesi, mahsulün elde edilip
değerlendirilmesini içine alan üretim bölümü. Bugünkü çifçilik daha genel mânâda olup, hayvancılık ve
kültür balıkçılığı da uğraştığı işler içinde mütâlaa edilmektedir. Eskiden çiftçilik teriminden bir çift
hayvanın çektiği saban veya pullukla yapılan zirâat anlaşılırdı. Bugün en modern makinalarla yapılan
fennî usûllerin uygulandığı çifçilik, ekonominin temelidir ve bu başlıbaşına bir ilim sayılmaktadır. Bu
kadar geniş ve dalları olan çiftçiliği şu ana bölümlere ayırmak mümkündür:
1. Zirâat bitkileri: İnsanlara lüzumlu olan ana gıdâ maddelerinin üretimi bu bölüme girer. Diğer
bölümlere göre en fazla toprak ile uğraşan koldur. Bu kısımda yetişen bitkilerin hepsi yıllıktır. Yâni bir
sene içinde ekilir, toplanır. Özelliklerine göre dört ana gruba ayrılır:
a) Hububat: Buğday, arpa, yulaf, çavdar, mısır , darı çeltik gibi bitkiler olup, hepsi yurdumuzda
yetişmektedir.
b) Baklagiller: Bakla, bezelye, fasulye, nohut, burçak, mercimek vb.’dir. bunlara eskiden bakliyat
denirdi. Hepsinin memleketimizde bol miktarda zirâati yapılır.
c) Endüstri bitkileri: Yağ, dokuma, şeker, sigara endüstrisinin ham maddesini meydana getirirler.
Çeşitleri memleketimizdeki değişik bölgelerde bol olarak elde edilir. Bunların başlıcaları: Tütün,
pamuk, haşhaş, şekerpancarı, keten, kenevir, susam, ayçiçeği, yer fıstığı, anason ve patatestir.
d) Otlak ve yem bitkileri: Bunlar hayvanlara yem olarak yetiştirilir. Bilhassa sulak arâzide bol
miktarda ekimi yapılır. Yazın yaş olarak, kışın da kurutulmuş olarak hayvanlara verilen otlak ve yem
bitkileri memleketimizde bol olarak yetiştirilir. Çeşitli çayır otları, yonca, fiğ, bu bitkilerin en
önemlilerindendir.
2. Bağ-bahçe bitkileri: Büyük emek ve devamlı bakım isteyen bu bitkiler dört ana bölüme ayrılır:
a) Meyvecilik: Çok çeşitli meyvelerin yetiştiği yurdumuzda 50’den fazla türde ağacın ekimi, bakımı
yapılıp, meyvesi alınmaktadır. Bunların başlıcaları elma, erik, armut, şeftâli, kayısı, kiraz, vişne, zeytin,
kestâne, çam fıstığı, ceviz, fındık, kiraz, portakal, limon, greyfurt ve muzdur.
b) Bağcılık: Doğu Anadolu’nun yüksek yerleri, yaylaları, Karadeniz bölgesinin bol yağış alan yerleri
hâriç, Anadolu’nun her yerinde yetiştirilir. Ege bölgesi, Orta Anadolu önemli bağcılık bölgeleridir. Bir
kısmı ihraç edilen üzüm, yaş olarak yendiği gibi, pekmez yapılarak ve kurutulmak sûretiyle kışın da
tüketilmektedir.
c) Sebzecilik: Tâze olarak yendiği gibi konserve ve kuru olarak da kullanılan bitkilerin zirâatı
memleketimizde bol miktarda yapılmaktadır. Son yıllarda seracılığın gelişmesi iklimi müsâit olan
yurdumuzda her mevsim tâze sebze bulunmasını mümkün hâle getirmiştir. Çiftçiliğin bu bölümünde az
topraktan bol mahsul elde edilir.
d) Çiçekçilik ve süs bitkileri: Bâzı memleketlerin ihraç ederek milyarlar kazandığı zevkli, özel bilgi
isteyen bir daldır. Park ve bahçeleri, evleri süsleyen ve seralarda özel olarak yetiştirilen çiçeklerin
binlerce türü vardır.
3. Hayvancılık: Çiftçiliğin temel konusudur. Hayvanlardan elde edilen süt, yoğurt, peynir, yumurta, et,
gibi gıdâların yanında deri, yün ve gübrelerinden de istifâde edilmektedir. Bir kısmı binek olarak
kullanılmaktadır. Hayvancılık üç ana bölüme ayrılır:
a) Büyük baş hayvanlar: Bu hayvanlar ahır ve çayırlarda sürü hâlinde yetiştirilir. Başlıcaları at, sığır,
eşek, katır ve devedir.
b) Küçük baş hayvanlar: Koyun, keçi ve bunların çeşitleri bu üretimin içine girerler.
c) Evcil hayvanlar: Tavuk, kaz, ördek, tavşan, hindi daha ziyâde küçük işletmeler hâlinde yetiştirilir.
Son senelerde adetleri artan tavuk çiftlikleri bol miktarda yumurta ve et üretmektedirler.
4. Pazarlama: Yetiştirilen ürünlerin tâze ve kuru olarak pazarlama bölümüdür. Yolların ve sevk
edilecek vâsıtaların bulunması ürünlerin pazarlanmasını kolaylaştırmaktadır. Fabrikalar kurularak
hammaddeler işlenmekte, insanların kullanacağı hâle getirilmektedir. Şeker, yağ, dokuma, süt, peynir,
un fabrikaları en önemlileridir.
5. Tarım hastalıkları: Tarlada, bahçede, bağda, ahırda, depo edilen yerlerde alınacak koruyucu
tedbirler, ilâçlamalar, ürünleri hastalıktan korur. Bunlar zamanında, bilgili olarak yapılacak olursa verim
artar, daha iyi ve bol mahsul elde edilir. Tarım Bakanlığının kuruluşları, çiftçilere bu konuda yardımcı
olarak bol ürün elde etmelerini sağlamaktadır.
6. Toprağın sulama, bakımı ve gübrelenmesi: Çiftçiliğin en önemli koludur. Bunların fennî usûllerle
yapıldığı zaman verim o kadar fazla olur. Yağmur sularının ve rüzgârların aşındırması bunlara karşı
alınacak tedbirler de bu bölümün içine girer.
7. Tarım makinaları: Çiftçilikte bol miktarda makina kullanılmakta, böylece daha fazla ürün
alınmaktadır. Bu tarım âletleri; toprağın hazırlanması, ekimin yapılması, bitkilerin bakımı, ürünlerin
toplanması, ambalajlanması gibi değişik yerlerde kullanılan tür ve çeşitleri vardır. Çok miktarda olan bu
makina ve âletlerin bakımı, onarılması, tarım makinaları bölümünü meydana getirmiştir.
ÇİFTE MİNÂRELİ MEDRESE-Sivas;
Anadolu’nun en ünlü târihî yapılarından. Sivas, Medreseler Sokağında İzzeddîn Birinci Keykâvus
Şifâhânesi’nin karşısındadır.
İlhanlıların büyük veziri Sâhip Şemseddîn Cüveynî tarafından 1271-1272 (H.670) târihinde
yaptırılmıştır. Medresenin mîmârının Kölük bin Abdullah olduğu ileri sürülüyorsa da isim
okunamadığından yapan kesin olarak belli değildir. Anadolu’da yapılmış en âbidevî medreselerden biri
olan ve Dârülhadîs adıyla da tanınan Çifte Minâreli Medrese ne yazık ki büyük yıkıma uğramış, bugün
çok az bir kısmı ayakta kalabilmiştir. Harab olması sebebiyle 1882’de ilk önce hastahâne, sonra okul
hâline getirilmiştir. Ön cephesi Halil Edhem Beyin çabasıyla yıkılmaktan kurtulabilmiştir. İki katlı, dört
eyvanlı bir yapıdır. Taçkapının üzerindeki tuğla minâreler çini bezemelidir. Bitkisel ve geometrik
motiflerle süslü taşkapı ile yanlarındaki mukarnaslı nişler yapıya hareketli bir görüntü kazandırmıştır.
Köşelerde yivli yarım kuleler vardır.
Son yıllarda yapılan kazıların da ortaya koyduğu gibi, Çifte Minâreli Medrese, yalnız medreseden
ibâret olmayıp, çevresinde diğer bâzı yapıları da içine almaktaydı.
ÇİFTE MİNÂRELİ MEDRESE-Erzurum (Bkz. Hâtuniye Medresesi)
ÇİFTKANATLILAR (Diptera=Sinekler);
Alm. Zweiflügler, Fr. Dipteres , İng. Flies. Böceklerin kanatlılar (Pterygota) alt sınıfının bir takımına
verilen ad. Bunlara “ikikanatlılar” da denir.
İnce yapılı veya tıknaz yapılı böceklerdir.Hareketli başları ince bir boyunla gövdeye (toraks) bağlıdır.
Bir çift antenleri kıl gibi ince uzun veya kısadır. Erginlerde ağız “delip emici” tiptedir. Nâdir olarak
bâzılarında “yalayıcı emici” tiptedir. Başlarında iki petek göz ve üç basit (osel) göz bulunur. Bir
karasineğin petek gözlerinde 4000, at sineğinde 6000 osel göz vardır. 360 dereceye yakın bir görüş
alanı olup, en ufak hareketi fark ederler.
Gövdeleri üç bölümlü olup, her birinden bir çift bacak çıkar. Diğer bütün böcekler gibi altı bacaklıdırlar.
Ayak uçları iki çengelli ve iki tüy yastıklıdır. Tüy yastıklar vantuz gibi yapışma özelliğine sâhiptir.
Çengeller ve tüy yastıklar sâyesinde cam ve tavan gibi düz zeminlere rahatça tutunur ve yürürler.
Sâdece birinci çift kanatları gelişkin olup, arka kanatların yerinde bir çift tokmakçık mevcuttur. Halter
adını alan bu tokmakçıklar uçuş esnâsında dengeyi sağlarlar. Yön değiştirmede de rol oynarlar. Geniş
olan ön kanatlar cam gibi şeffaf ve damarlıdır.Uçuş esnâsında kanatlar vızıltı hâlinde ses çıkarırlar.
Arka kanatların tokmakları da titrer.
Dişi sineklerin karın kısmının (abdomen) sonunda yumurta koyma borusu bulunur. Başkalaşım
(metamorfoz) tamdır. Yumurta, larva, pupa ve ergin devreler birbirini sırasıyla tâkip eder. Yumurtadan
çıkan larvaların (tırtıl) bacaksız oluşu tipiktir. Çoğunda larvalar, başsız ve gözsüzdür. Başlı olanlarında
gözler, antenler ve çiğneyici ağız organları vardır. Çoğunda pupalar fıçı şeklinde ve hareketsizdir.
Dişilerin çoğu yumurtlayıcı (ovipar)dır. Bir kısmında yumurtalar vücut içinde larva ve pupa dönemine
kadar gelişerek doğururlar. Böyle doğuruculara “larvipar” veya “pupipar” denir.
Çift kanatlılar dünyânın her tarafına yayılmıştır. 100.000’e yakın türü bilinir. Birçok hastalık mikroplarını
taşıdıkları için zararlıdırlar. Evsineği, karasinek, atsineği, kirazsineği, evsivrisineği, sıtma sivrisineği,
çeçesineği ve tatarcık bu takımın en çok bilinen türleridir.
ÇİFTLİK;
Alm. Bauernhof, farm, Fr. Ferme, İng. Farm. Zirâat yapılan ve farklı şekillerde işletilen muayyen
büyüklükteki toprak parçaları. Osmanlı Devletinin son zamanlarında toprak hukukunda kullanılan bir
ıstılah olup, dört çeşittir:
1. Reâyâ çiftliği: Osmanlı Devletinde mîrî topraklar, bir takım parçalara bölünür, peşin kira demek
olan tapu bedeli karşılığında işleyecek kimselere verilirdi. Böylece irsî ve devamlı olan bir kira
mukavelesi (sözleşmesi) yapılarak, çiftçi bu toprağı işlemekle mükellef olurdu. İşletmediği takdirde
toprak elinden alınıp, başkasına verilebildiği gibi, çiftçiye bâzan toprağın boş bırakılmasından doğan
zararları ödeme mâhiyetinde “resmî” veya “levendlik akçesi” adı verilen bir tazminat da ödetilirdi.
Reâya çiftliklerinin sahası verime göre muhtelif miktarlarda olmaktaydı.
2. Hassa çiftliği: Osmanlıların bilhassa ilk devirlerinde sipahi timarlarında doğrudan doğruya sipahiler
tarafından işletilen ve kılıç yeri denilen çiftlikler ve çayırlardır. Ayrıca hassa olarak bağ, bahçe ve
değirmen kayıtlarına da rastlanmaktadır. Sipahiler, bizzat, kendisi ve âilesi toprak işleri ile uğraşmak
istemedikleri takdirde kiraya vermekte serbest idiler. Bu şekilde kira ve kiraya veriş, örf ve âdetlere
göre ayarlanan bir nevi ortakçılık idi. Bununla beraber böyle çiftlikler, sipahinin mutlak mülkü olmayıp
sipahi bunları kimseye satamazdı. Satsa bile bu satış ancak kendi zamanı için muteber tutulmakta,
sonra gelen sipahi bu satış muamelelerini feshedebilmekteydi. Bu çiftlikler 19. yüzyılda devletin diğer
toprakları arasında kaybolmuş veya husûsî mülkler şeklinde şahıslara mâl edilerek, son devrin büyük
çiftliklerinden bazılarının teşekkülüne sebeb olmuştur.
3. Askerî çiftlikler: Askerî maksatlı çiftliklerdir.Timarlı sipahilerden ayrı olarak, çiftçi askere verilen
topraklardır. Bu çiftlikleri işleyenler vergilerden muaf olup, aralarında nöbetleşe sefere giderlerdi. Yaya,
atlı ve yörüklerin ellerinde bulunan çiftlikler böyle çiftliklerdendir.
4. Büyük zirâî çiftlikler: Osmanlı Devletinin son zamanlarında zengin kimselerin sahib oldukları
çiftliklerdir. Çiftlik sahibi, ortağa verdikleri bu çiftliklerden gelen mahsulü ortakçılarıyla paylaşırdı.
ÇİĞDEM (Colchicum);
Alm. Krokus, Fr. Colchique (m), İng. Crocus. Familyası: Zambakgiller (Liliaceae). Türkiye’de
yetiştiği yerler: Farklı türlerde Türkiye’nin hemen hemen her tarafında.
Toprak altında, üzeri ince veya zarımsı birkaç pul ile örtülü, bir yumru taşıyan çok senelik bir bitki.
Yaprakları çimen yaprağına benzer. Çiçekler genellikle 1-3 tâne veya türüne göre daha fazla olup,
mor, beyaz-pembe sarımtrak renklerdedir. Çiçek taç yaprakları tüpsü olup, uç kısmında huni şeklinde
genişlemiş ve 6 parçalıdır. Meyveleri çok tohumludur.
Avrupa ve Akdeniz bölgesine yayılmış, 40 civârında türü vardır. Bunun da 20 kadarı Türkiye’de
bulunur. Genel olarak zehirli alkaloitler taşıyan bitkilerdir.
Çiğdem türlerinin bir kısmı ilkbaharda, diğer bir kısmı ise sonbaharda çiçek açmaktadır. Çok güzel olan
çiçeklerinden dolayı da bir süs bitkisidirler. Daha çok kullanılanı ve tıbbî olarak bilineni sonbahar veya
güz çiğdemi (Colchicum autumnale)dir. Bu da ağustos-ekim ayları arasında çiçek açan yumrulu bir
bitkidir. Yaprakları ilkbaharda meydana gelir. Çiçekleri ise sonbaharda olup, pembemsi-mor veya
beyazdır.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısmı tohumları ve yumrusudur. Tohumlarında sâbit yağ,
sakkaroz ve kolsisin isimli bir alkaloit bulunur. Yumrularında da kolsisin, inulin, yağ, nişasta, sakkaroz
bulunmaktadır.
Çiğdem tohumu ve yumrusundan hazırlanan preparatlar uzun zamandan beri damla hastalığına karşı
kullanılmaktadır. Kolsisin bir ara kansere karşı kullanılmışsa da, hayvansal hücreler için çok zehirli
olduğundan hâlen terk edilmiştir. Kolsisinin hücre bölünmesini durdurması etkisinden faydalanılarak,
poliploit mutasyonlar elde etmek için zirâatte kullanılmaktadır. Poliploit organizmalar genellikle
normalden daha fazla olan büyüklükleri ile göze çarparlar. Bu metod sâyesinde ekonomik değer
taşıyan bu bitkilerin yaprak veya meyve ürünlerini arttırmak mümkün olmaktadır.
ÇİKLET;
Alm. Kaugummi (m), Fr. Chewing-gum, gomme, İng. Chewing-gum (Chiclet’s) . Çiğnemek için küçük
tabletler hâlinde hazırlanan şekerli ve şekersiz hoş kokulu bir sakız. Achras sapoto adlı ağaçtan elde
edilen lateks, kimyâsal yollarla temizlenir. Temizlenen lateks maddesine, şeker, nişasta ve koku verici
maddeler konularak modern usûllerle çiklet yapılır. Günümüzde çok çeşit ve kalitede yapılan çikletler,
mis kokulu damla sakızının tadını veremediği gibi, yerini de tutmamaktadır. Fiyatının çok ucuz oluşu
bilhassa çocukların fazla kullanmasına sebeb olmaktadır. Çok yaygın olarak kullanılmasına rağmen
bilhassa boya ve aromalı çikletlerin sıhhî bakımdan mahzurlu olduğunu uzmanlar bildirmektedir.
ÇİKOLATA;
Alm. Schokolade (f), Fr.Chocolat (m), İng. Chocolate. Kakao kabuğunun içinden çıkarılan
çekirdeklerin kurutulduktan sonra kavrulup öğütülmesiyle elde edilen, kuvvetli bir besin maddesi.
Kakao, dönerli fırınlarda kavrularak tatları ve kokuları güzelleştirilir. Kavrulan çekirdekler kırma
makinasında ufalanıp küçük kırıntı hâline getirilir. Kırılma anında çekirdekten ayrılan ince kabuklar,
makinanın sağladığı yel sâyesinde bir tarafa ayrılır. Fırında yakıt olarak kullanılır. Elde edilen kakao
kırıntılarından çikolata yapılır. Kırıntılar ağır çelik değirmen taşları arasında öğütülerek yarı sıvı bir
hamur hâline getirilir. Öğütme ânında meydana gelen ısı, kırıntılarındaki bitki yağını eritir, hidrolik
cendereler kakao yağı denen bu yağı hamurdan ayırır. Yağdan ayrışan hamur, kalıplara dökülerek,
soğuduktan sonra, acı çikolata elde edilmiş olur. Kalıplar hâlinde elde edilen madde ince olarak
öğütülür, piyasada satılır. Çikolataya biraz şeker, süt, kakao yağı, vanilya, tarçin katılarak özel bir tat
verilir. Bunlar hususî bir makinada karıştırıldıktan sonra sıcak bir yerde bir müddet bekletilir. Daha
sonra özel makinalardan geçirilerek bildiğimiz çubuklar hâlinde çikolata elde edilir.
Çocuklar tarafından çok sevilen çikolata, fazla yendiğinde hırçınlık yapmakta, vitaminsizliğe sebep
olmaktadır. Ayrıca migrenli hastalara tavsiye edilmemektedir.
ÇİL;
Alm. Sommersprosse (f), Fr. Tache (f), de rousseur, İng. Freckle. Deride toplu iğne başı
büyüklüğünden mercimek, hattâ küçük düğme büyüklüğüne kadar değişebilen çoğu açık kahverengi
lekeler. Çiller en çok sırtta, yüzde ve boyunda görülür.
Irklar arasında çillerin görülmesi bakımından farklılık vardır. Rengi açık olan insanlarda çillere daha sık
rastlanır. Özellikle renkleri kızıla çalan kızıl saçlı insanlarda olması sıktır.
Çiller genellikle güneş ışınları, sun’î kaynaklardan gelen ultraviole ışınları, sıcak ve arsenik etkisinde
çoğalırlar. Çillerin bu sebepten kesin tedâvisi yoktur. Bâzı merhemler ve güneş ışığından kaçmak,
çilleri azaltabilir. Çillerin meydana gelmesinde derinin melanosit denilen hücreleri rol oynar.
Melanositlerde melanin adlı boya maddesinin birikmesi lekeleri ortaya çıkarır. Güneşin etkisinden
başka bâzı kansızlık türleri, bâzı hormonal bozukluklar ile irsiyetin de çil teşekkülünde rolü vardır.
Çocukluk ve yetişme çağında daha çok görülür. Bahar ve yaz aylarında ve gebelikte artar. Ancak
gebelikte olan çiller genellikle geçicidir, yâni doğumdan sonra azalır hattâ kaybolur.
Çilleri derinin üst tabakasını soyan ilaçlarla tedâvî etmek tehlikelidir. Çünkü bu gibi ilaçlar genellikle
toksik (zehirli)tir. Tedâvi dâimâ sebebe yönelik olmalıdır.
Tavuk, keklik gibi hayvanların tüylerinde bulunan lekelere de çil denilmektedir. Çilli tavuk, çilli keklik
isimleri bu sebeple verilmiştir. Osmanlı devrinde parlak gümüş paralara da çil denirdi. Çil akçe, çil lira
buradan gelmektedir.
ÇİLEK (Fragaria);
Alm. Erdbeere (f), Fr. Fraıse (f), İng. Strawberry. Familyası: Gülgiller (Rosaceae). Türkiye’de
yetiştiği bölgeler: Ege, Marmara, Karadeniz bölgesi.
Koltuklarından verdiği saplarla yerlerde sürünen, meyveleri kokulu ve renkleri kırmızı, pembe ve beyaz
olan, gülgiller familyasına bağlı 8 kadar türü bulunan, çok yıllık bitki.
Nisan-haziran aylarında, beyaz renkli çiçekler açan 5-30 cm boyunda, çok senelik bir bitkidir.
Gövdeleri sürünücü ve tüylüdür.Yaprakları 3 parçalıdır. Yaprakçıklar oval şekilli, kenarları dişli, alt
yüzleri grimsi tüylüdür. Meyveleri olgunlukta etlenip pembemsi bir renk almış olan çiçek ekseninin
üzerinde, çok sayıda, küçük siyahımsı renkteki tohum gibi kısımlardan ibârettir. Çileğin bir çok tür ve
çeşitleri ıslah edilerek önemli kültür bitkileri şeklini almıştır. Yabânî orman çilekleri çeşitli iklimlerde
yetişmesine rağmen, kültür çilekleri genel olarak ılık iklimleri severler. Tınlı, kumlu, süzek ve humusca
zengin topraklarda iyi yetişir.
Memleketimizde, en çok Marmara, Ege, Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde zirâatı yapılır. Bursa,
İstanbul, Karadeniz Ereğlisi, Antalya ve Mersin’de yetiştirilen çilekler tanınmıştır.
Yetiştirilmesi: Çilek üç şekilde çoğaltılır: 1) Tohumla çoğaltma: Tohumlar ılık ve sıcak yastıklara
ekilir. Fideler 3-4 yapraklı olunca şaşırtılır. Sonbaharda, tarlada hazırlanan tavalara 30 cm aralıkla
ikişer ikişer dikilir. 2) Daldırma ile çoğaltma: Çilekçilikte en çok bu usûl kullanılır. Çilek bitkisinin
sürgün ve kolları üzerinde, 2-4 yapraklı ve aynı zamanda köklü fidecikler meydana gelir. Yaz mevsimi
sonunda veya sonbahar mevsimi başlangıcında bu fidecikler sağdan ve soldan kesilerek çilek
tarlasına dikilir. 3) Köklü fideleri ayırıp dikmek sûretiyle: Çilek bitkisi kuvvetli topraklarda bol kök
salar. İlkbahar veya sonbaharda ana bitkiler ayrılarak, her birinden köklü fideler elde edilir.
Çilek tarlasının hazırlanması: Çilek 4-5 yıl aynı yerde kalacağından, toprağının temiz ve iyi işlenmiş
olması lâzımdır. Çilek dikilecek toprak, 30-40 cm derinliğinde bellenir veya sürülür. Sonbaharda çilek
yeri hazırlanırken dönüme, 5-6 ton eski çiftlik gübresi, 30 kg fosforlu ve 30 kg da potaslı sun’î gübre
verilir ve toprakla karıştırılarak kapatılır. İlkbaharda çilekler çapalanırken dönüm başına 30 kg da
azotlu bir sun’î gübre verilir.
Çilek fidelerinin dikim zamânı: Kışı ılık geçen yerlerde (ekim-kasım) aylarında, soğuk yerlerde ise,
ilkbahar donları geçtikten sonra (nisan-mayıs) aylarında dikmelidir. İyi hazırlanmış tarlaya, birbirinden
75-80 cm aralıklarla, uzun ve derin çizgiler açılır. Çilek fideleri, bu çizgilerin meydana getirdikleri
tesviye edilmiş balık sırtlarının üzerine 25-30 cm aralıklarla ikişer dikilir. Çilek fideleri dikildikten 4-5
hafta sonra, toprak çapalanır. Yazı kurak ve sıcak geçen yerlerde her 15 günde bir defâ salma su
verilmelidir. Kışı donlu geçen bölgelerde, kıştan evvel çilek bitkilerinin üstüne samanlı gübre serilir.
Hasattan sonra çilek ana bitkisinin sürgün ve kolları kesilmelidir. Bu kesilme işi yapılmazsa, bitki
kuvvetten düşer ve çayır hâlini alır. İyi bakım yapılan çilek tarlalarından 4-5 yıl normal mahsul alınabilir.
Bir dönümden, çeşit ve bakım durumuna göre 300-1500 kg kadar çilek elde edilir.
Çilek meyveleri hergün erkenden toplanır ve küçük sepetler veya derin olmayan kutular içerisinde
pazara gönderilir.
Kullanıldığı yerler: Çileğin kök, yaprak ve meyveleri kullanılmaktadır. Kök ve yapraklarında tanen
bulunur. Kök ve yapraklarının kabız edici, kan temizleyici, iştah açıcı, idrar söktürücü özelliği vardır.
Meyvelerinin, bileşiminde şeker, pektin, organik asitler, aromatik maddeler ve C vitamini bulunur. Tâze
meyvelerden reçel yapılır.
ÇİM;
Alm. Rasen, Gras dacke, Fr. Gazon (m), Pelouse, İng. Garden grass, lawn. Bahçelerde, parklarda,
spor sahalarında sun’î çayır yapımında kullanılan çok yıllık bitki. Park ve bahçelerde, çim sahaları
üzerindeki bitki grupları göze daha güzel gözükür. Onun için çim yetiştirme önemlidir.
Kâide olarak bir süs bahçesinin 3/5 kısmı çim sahası olmalıdır. Bu oran arâzinin durumuna göre
değişebilir. Çim sahasının şekli, etrâfını çeviren yollara, binânın ve plânlamada yerleştirilen ağaç ve
çiçek bitkilerinin durumuna göre ayarlanır. Geometrik veya başka şekiller verilir.
Çimlendirilecek saha derince işlenir. En iyisi 30-45 cm derinliğine krizma (belleme) yapılmalıdır.Toprak
işlenirken, toprak içindeki yabânî otlar, taş ve ağaç kökleri temizlenir.
Toprak işlemesini, tohumun ekiminden 20-30 gün evvel yapmalıdır. İşleme sırasında toprağın tavlı
olmasına dikkat edilir. İşlemeden sonra, arâzinin tesviyesi yapılarak, saha dümdüz hâle getirilir.
Dönüme 1 ton hesâbiyle yanmış çiftlik gübresi verilir. Toprak ağır ise gübreleme ile birlikte 10-15 cm
kalınlığında ince dere kumu yayılır. Bellenerek toprağa karıştırılır. Bellemeden sonra ince dişli
tırmıklarla ekim sahası düzeltilir.
Çim tohumunun ekimi serpme olarak yapılır. Ekim mevsimi memleketimizde ilkbahar ve sonbahar
mevsimi olmakla berâber, su bol olduğu takdirde yaz ayları içerisinde de yapılabilir.
Tohumu rüzgârsız ve iyi havalarda ekmelidir. Tohum içine 1/10 nisbetinde tırfıl tohumu katmalıdır. Ev
bahçelerinde 35-50 gram tohum (metrekareye) hesap etmelidir. Geniş sahalara metrekare için 25-40
gram tohum hesaplanır. Ekime sahanın bir kenarından başlanır, geriye doğru gidilir. Tohum ekilecek
alan bastırılır. Süzgeçli kova ile sulandıktan sonra, tohum eşit şekilde muntazam olarak toprağın
yüzüne serpilir.
Çim tohumlarının serpilerek ekiminden sonra üzerinin kapatılması gerekir. Bu iş için 1/3 nisbetinde
dere mili, 2/3 nisbetinde elenmiş ve yanmış beygir gübresi karışımı harc ile bir parmak kalınlığında
örtülür. Tohumların toprakla temâsını sağlamak için harcın üstü tahta tokmakla bastırılır. Bundan sonra
süzgeçli kovalar veya hortumla yağmurlama usûlü sulanır. Yağmurlama usûlü sulama sabahleyin, öğle
üzeri ve akşam üzeri olmak üzere günde 3 defâ tekrarlanır. Her an devamlı rütûbetli olması çıkışı
kolaylaştırır. Çimler ortalama olarak 8-10 cm boylandığı zamân toprağın oturması ve çimlerin
kardeşlenmesi için üzerinden hafif merdâne geçirilir ve bolca sulanır.
Biçme işlemlerinden sonra, yağmurlama usûlü ile sulamalara devâm edilmelidir. Biçme işini akşam
üzeri serinliğinde yapmak iyi olur.
ÇİMENTO;
Alm. Zement (m), Fr. Ciment (m), İng. Cement. Genel anlamda bağlayıcı maddelere verilen isim.
Bunlar yaygın olarak tanınan ve kullanılan silikat hidrat esaslı portland çimentosu olabildiği gibi, poliner
esaslı plastik ve asfalt da olabilir. Genellikle bu terim günümüzde su ile karıştırıldığında su ile kimyâsal
olarak birleşerek bağlayıcılık özelliği kazanan hidrolik bağlayıcılara verilen isimdir. Havada olduğu gibi
su içinde de sertleşen çimentolar silikatlı ve alüminatlı kireç bileşiğine sâhiptir. Bâzı oksit mineraller de
hidrolik çimento özelliğine sâhipse de normal çimento ile yarışacak durumda değildir. Hidrolik
çimentoların çoğu su, kum ve çakıl ile berâber beton üretiminde kullanılır. Burada çimento hamuru,
agrega denilen ayrık elemanları birbirine bağlar.
Çimentolar üç ana grup altında incelenebilir: Tabiî çimentolar, alüminli çimentolar ve portland
çimentoları.
Tabiî Çimentolar
Tabiatta bulunan kalsiyum karbonat ve magnezyum karbonat ihtiva eden taşların 850-950°C sıcaklıkta
pişirilmesiyle sönmemiş kireç (kalsiyum oksit), daha sonra su ile muâmele edilerek sönmüş kireç
(kalsiyum hidroksid) elde edilir.
Bu, kumla karıştırılarak harç yapımında kullanılır. Burada su, işlenebilmeyi sağlar. Kum, dolgu ve
taşıyıcı iskelet malzemesi olarak görev yapar. Kireç, havadaki karbondioksitle reaksiyona girerek
nisbeten sert olan kalsiyum karbonat meydana gelir. Eğer kireç taşı % 25’e kadar kil ihtivâ ediyorsa,
bu halde su ile yavaş reaksiyona girer ve ısı çıkışı hızlı olmaz. Su altında da sertleşir, yâni hidrolik
bağlayıcı özellik gösterir. Elde edilen sertleşmiş malzeme suya dayanıklı olur, yâni suda çözünmez.
Alüminli Çimento
Üretimi 20. yüzyılın ilk dörtte birinde Fransız J. Bied tarafından gerçekleştirilmiştir. Sülfatlı yeraltı
sularına dayanıklı bir çimento ararken bulduğu bu çimento 1918’de kullanılmaya başlanmıştır. Alüminli
çimento, kireçtaşı ile boksitin (% 30 kadar) berâberce eriyinceye kadar (1700°C) ısıtılmasıyla elde
edilir. Bu sûretle ortaya çıkan malzeme su ile çabuk reaksiyona girerek su ve sülfatlı çözeltilere
dayanıklı sert bir kütle meydana getirir. Normal portland çimentosundan daha çabuk sertleştiğinden,
acele yol tâmirlerinde, özellikle soğuk iklimlerde tercih edilir. Refrakter yâni yüksek sıcaklığa dayanıklı
malzemedir. Fırınlarda kaplama olarak kullanılır. Sülfata ve asidik zemin sularına dayanıklı olmakla
birlikte alkalilere dayanıksızdır.
Portland Çimentosu
İngiltere’de Portland Adasındaki tabiî kireç taşına benzemesi sebebiyle, 1824’te İngiliz Joseph Aspdin
tarafından bu isim verilmiştir. Daha sonra bu taşın sun’î olarak da elde edilebileceği anlaşılmış ve
1845’te “Portland Çimentosu” ismiyle piyasaya çıkarılmıştır.
Ülkemizde portland çimentosu büyük bir endrüstri hâline gelmiştir. Dünyâda üretimde önde giden
ülkeler ABD, Rusya Federasyonu, Almanya, Japonya ve Fransa’dır. Portland çimentosunun ilkel
maddeleri kireçtaşı, marn alçı ve kildir. İstenen niteliğin sağlanması için kalsiyum oksit ve silisyum,
alüminyum ve demir oksit miktarlarının öngörülen dar bir aralıkta bulunması gerekir. Bu şart bâzan
esas hammadde ocağından mevcut olandan başka kireçtaşı, kum taşı, demir cevheri gibi malzemenin
ilâve edilmesini gerekli kılar. Çimento fabrikalarında yapılan ilk iş, hammaddenin kırılarak toz hâline
getirilmesidir. Ham malzeme bâzan büyük bloklar hâlinde olabileceğinden bu önemli bir iştir. Daha
sonra bu tozlar homojen bir karışım elde edilecek şekilde karıştırılacaktır. Karıştırma kuru olarak
yapılabileceği gibi su ile çamur hâline getirilerek de gerçekleştirilebilir. Çamur hâline getirilerek
öğütülme ve karıştırılmasına “Yaş Metod”, kuru toz hâlinde karıştırıldığı üretim şekline “Kuru Metod”
denir. Her iki metodda da ince öğütülmüş olan hammadde karışımı, çapı ortalama 15 mm olan tâneler
hâline getirilir, yâni granule edilir, sonra pişirilir.
Öğütme, bilyalı değirmenlerde gerçekleştirilir. Bunların eksenleri genellikle yatay olur. Bu
değirmenlerin iç yüzeyleri özel sert ve darbeye dayanıklı çelik plakalarla kaplı ve içindeki bölümlerle
muhtelif büyüklüklerde, ceviz büyüklüğünden tenis topuna kadar çeşitli çelik bilyalar mevcuttur.
Değirmenin dönmesi sırasında çelik bilyalar hammaddeyi un hâline getirir. Kuru metodda değirmenin
bir tarafından girip diğer tarafından çekilen sıcak hava, öğütülen malzemeyi 80-90 °C’de kurutur.
Değirmenden çıkan malzeme elenir. Kalın olanlar değirmene geri verilir. Öğütülen ve kurutulan toz,
hammadde silolarına alınır ve son bileşim ayarlamaları yapılır. Bundan sonra çimento fabrikasyonunda
en önemli safha olan granüle hammaddenin pişirilmesi işlemine geçilir. Pişirme iki şekilde yapılır. Biri
eski usûl olan sâbit fırınlar, diğeri döner fırınlarda olur. Sâbit fırınlar bugün pek kullanılmamaktadır.
Döner fırınlar ise 45-80 m boyunda, 2-4,5 m çapında silindirik olup, dışı çelik içi ateş tuğlası ile kaplıdır.
Yatayla birkaç derecelik açı yapar ve tekerlekler üzerine oturur, dakikada 1-2 devir hızla dönerler.
Öğütülmüş hammadde silolarından alınan malzeme, granülasyon işleminden sonra fırına girmeden
yavaş yavaş ısıtılır. Fırına girişte sıcaklık 800°C’ye çıkmış olur. Fırının üst ucundan alınan malzeme
içeride daha çok ısınır ve 1400-1500°C sıcaklığa erişir. Bu sırada bünyede bulunan silis ve alüminin
kireç ile birleşmesinden trikalsiyum silikat (3CaO.SiO2) meydana gelir. Bu olaya klinkerleşme denir.
Bu, çimentonun en kuvvetli hidrolik özellik gösteren bir bileşiğidir. Ayrıca daha az hidrolik özellik
gösteren bikalsiyum silikat (2CaO.SiO2) ve monokalsiyum silikat (CaO.SiO2) bileşikleri de meydana
gelir. Çimento üretiminde en önemli safha budur. Sıcaklığın 1400°C’den daha düşük kalması
klinkerleşmenin olmamasına ve hidrolik bağlayıcılık özelliğinin ortaya çıkmamasına sebeb olur.
Klinkerleşen malzeme fırından çıkışta belirli bir hızla soğutulur. Klinker içinde % 3 kadar alçı
karıştırılıp, ayrı bir bilyalı değirmende tâne boyutu 0,2 mm’den az olacak şekilde öğütülür. Burada alçı
kilinkerin sertleşme süresini uzatmak için katılır. Buradan çıkan çimento kullanıma hazırdır.
Portland çimentosu klinkerinin en önemli bileşeni trikalsiyum silikat olup, çimentonun ilk zamanda hızla
sertleşmesini ve mukâvemet kazanmasını sağlar. Dikalsiyum silikat ise, yavaş yavaş kendini gösterir
ve ileri yaşlarda meselâ bir ay sonra çimento-su hamurunun mukâvemet kazanmasında önemli rol
oynar. Çimento içinde ayrıca demir ihtivâ eden tetra-kalsiyum alümino-ferrit (4CaO. Al2O3 Fe2O3) ile
magnezyum ve kalsiyum oksit (MgO ve CaO) de mevcuttur. Hidrate kalsiyum sülfat (CaSO4 2H2O) ise
çimento-su hamurunun iç yapısında bulunur.
Beton içinde su ile karıştırılmış olan portland çimentosu su ile bir seri kimyâsal tepkimelere girer.
Bunlardan en önemlisi kalsiyum silikatlerin, su ile reaksiyona girmesi, yâni hidrate olmasıdır. Böylece
meydana gelen Jel, betondaki agregayı çevreleyerek birbirine bağlar. Bu davranış çimentonun bileşim
ve inceliğine, agrega türüne ve miktarına, çimento-su oranına, zaman ve sıcaklığa tâbi olduğu gibi,
betonun sertleşirken içinde bulunduğu hava şartlarına da bağlı olacaktır.
Portland çimentosu içine giren malzemenin değiştirilmesi ile özel tür çimentolar elde edilir.
Süper Çimento
(Yüksek dayanımlı portland çimentosu)
Daha önce öğütülmüş veya trikalsiyum silikat nisbeti yüksek bir tür olup, daha kısa zamanda
mukâvemet kazanır. Bunların pişirilme ve öğütülmesi daha îtinâlı yapılır. Türkiye’de PÇ 400 ve PÇ 500
bu sınıfa girer.
Cûruf Çimentosu
Portland çimentosu klinklerinde, öğütme sırasında, granüle yüksek fırın cürûfunun katılması sûretiyle
elde edilir. Sülfatlı sulara dayanıklıdır. Yavaş sertleşir. Hidrotasyon ısısı düşük olduğundan barajlarda
kütle beton üretiminde kullanılır.
Beyaz Portland Çimento
Esas olarak normal portland çimentosundaki demir oksit azaltılarak elde edilir (Demir Oksit % 1).
Mîmârî estetik görünüş istenen yerlerde kullanılır.
Ülkemizde Türkiye Çimento Sanâyinin Afyon, Ankara, Aşkale, Balıkesir, Bartın, Çorum, Elazığ,
Gaziantep, İskenderun, Kars, Niğde, Pınarhisar, Sivas, Söke, Trabzon ve Van’da çimento fabrikaları
vardır. Bu sanâyi kuruluşu ayrıca Adana, Bolu, Konya, Mardin Ünye fabrikalarına da ortaktır. Özel
teşebbüse âit Akçimento, Batı Anadolu, Bursa, Çanakkale Çimento, Çimsa, Darıca, Aslan, Eskişehir,
Göltaş, Kartal, Nuh, Yozgat, Zeytinburnu Çimento Fabrikaları mevcuttur. Bunlardan Adana ve
Akçimento 1,35 milyon ton/yıl, Çimentaş 1,05 milyon ton/yıl ile en büyük üç fabrikayı meydana
getirmektedir.
Ülkemizde 1991 yılı îtibâriyle gerçekleştirilen toplam çimento üretiminin 26.088.000 ton olduğu tahmin
edilmektedir. Kişi başına yıllık çimento üretimi ise yaklaşık 400 kg civârındadır. Bu rakam ABD’de 900
kg’dır.
ÇİMLENME;
Alm. Keimen (n), Fr. Germination (f), İng. Germination. Tohumdaki embriyonun uygun şartlar bulunca,
gelişerek ana bitkiye benzer bitki vermek üzere tohumdan çıkıp serbest hâle geçmesi. Tohum
olgunlaştıktan sonra çimlenene kadar çok az su ihtivâ ettiğinden bu esnâda hayat olayları çok yavaş
olur. Tohumun bu hâline uyku hâli de denir. Tohumlar çimlenme özelliğini kaybetmeden senelerce
uyku hâlinde kalabilirler.
Çimlenme ile birçok fizyolojik olaylar ortaya çıkmağa başlar. Meselâ 25°C’de tohumun şişmesinden
12-14 saat sonra tohumun embriyonunda, hem hücre bölünmeleri, hem de hücre uzamaları teşekkül
eder. Çimlenmede en tipik metabolik değişmenin, solunum şiddetlenmesi olduğu ortaya konulmuştur.
Bezelye tohumlarında, şişmeden 2-4 saat sonra çok açık solunum şiddetlenmesi gözlenmiştir. Ayrıca
çimlenme ile enzimler de yüksek bir faaliyet gösterirler. Yalnız esas olarak tohumlu çimlenmenin açık
olarak ortaya çıkması için öncelikle tohum tarafından su emilmesi gerekmektedir. Tohumun suyla
şişme ve hacmin artışı sonucu tohum gömleği yırtılır. Birçok tohumlarda ise embriyo kökçüğü tohum
gömleğini yırtar ve kökçük dışa uzanarak çimlenmenin gözle görünen ilk nümûnesini gösterir.
Çimlenme ile tohumun yağ, protein gibi maddelerinde azalma görülür. Çimlenmenin biraz ilerlemesi ile
ilk kök, hızla toprakta büyür ve yan kökler ile kök tüyleri bakımından gittikçe zenginleşir. Bundan sonra
açığa çıkan fidecikte tipik dış farklılıklar görülmeye başlar.
Çimlenmeye doğrudan doğruya veya dolaylı olarak etki yapan dış ve iç şartlar vardır. Bu şartlar; su,
ısı, oksijen, tohum gömleğinin yapısı, kimyâsal madde etkileri olarak sayılabilir. Kâfi miktarda ısı, nem
ve oksijen biraraya gelmedikçe çimlenme başlamaz.
ÇİN
DEVLETİN ADI .......................................... Çin Halk Cumhûriyeti
BAŞŞEHRI ........................................................................ Pekin
NÜFÛSU .............................................................. 1.149.667.000
YÜZÖLÇÜMÜ ...................................................... 9.572.900 km2
RESMÎ DİLİ ........................................................................ Çince
DÎNİ ..................................Konfüçyonist, Budist, Taoist, İslâmiyet
PARA BİRİMİ........................................................................Yuan
Yüzölçümü îtibâriyle dünyânın üçüncü, nüfus îtibâriyle en büyük Güney Doğu Asya ülkesi. Doğusunda
Güney Kore, kuzeydoğusunda ve kuzeybatısında Rusya, kuzeyde Moğolistan, güneybatıda Afganistan
ve Pakistan, güneyde Hindistan, Nepal, Butan, Birmanya Laos ve Kuzey Vietnam, doğusunda ise
Büyük Okyanus ile çevrilidir.
Târihi
Eski devirlere âit yapılan araştırmalar Çin hakkında devamlı yeni bilgiler vermektedir. Ülkeyi yöneten
ilk hânedân olarak Hya ve Şang sülâleleri bilinmektedir. Hya sülâlesi hakkında bilinen tek bilgi
hükümdârların isimleridir. Şang sülâlesinin, yapılan araştırmalar netîcesinde yaklaşık olarak M.Ö.
1450-1050 seneleri arasında Çin ovalarına hâkim oldukları bilinmektedir. M.Ö. 1050-220 yılları
arasında değişik çeşitli uygulamalarla Çov Sülâlesi yönetmiştir. Şang Sülâlesini yıkarak başa geçen
Çov Sülâlesi, M.Ö. 1050-771 seneleri arasında feodal bir idâre kurdular. Ülkede, feodal devletler
bağımsız devletler hâlinde gelişmeye başladı. Bu durum hükümdârın gücünün azalmasına ve feodal
devletler arasında savaşa sebeb oldu. Batıdan gelenTürk ve Moğollar, ülkenin büyük bir kısmını
fethettiler. Batı milletlerinin eline düşmüş olan topraklarından büyük bir kısmını Çin beyi Tsin, geri aldı.
Böylelikle devleti önemli feodal devletlerden biri oldu.
M.Ö. 770-472 devri: Feodal beylerin kendi aralarında iç savaşlara giriştikleri bir devirdir. Bu savaşlar
netîcesinde yedi bey kalmış ve bunlar da kral şanını alarak Çov Sülâlesinden ayrıldılar. M.Ö. 472-221
iç savaş sonunda M.Ö. 453 senelerinde Tsin’in feodal devleti üç devlete bölündü. M.Ö. 221-206
aralarında Tsin’in Sülâlesi memleketi mutlakiyetle idâre etti. Tekerlek dingillerinin standartlaştırılması
ve bâzı ölçü birimlerinin kullanılmaya başlaması Çin târihinin bu safhasına âit önemli hâdiselerdir.
Kuzeyden gelen saldırılardan (Hun saldırıları) korunmak için Çin Seddinin ilk şekli olan toprak tabyalar
yapıldı. Doğu Çin bölgesinde başlayan bir ayaklanma, uzun süren savaşlara sebebiyet verdi ve bu
savaşlar sonunda Han Sülâlesi yönetimi ele geçirdi ise de, bir müddet sonra idâre değişti. M.Ö. 206
yılında yönetimi, küçük rütbeli bir asker olan Lui Ki ele geçirerek Han Sülâlesini (asiller) kurdu. M.S.
168 senesinde meydana gelen bir hükûmet darbesi üzerine 220 senesine kadar devâm eden iç
savaşlar devri başladı. Büyük bir halk ayaklanması bastırıldı. Bu iç savaş netîcesinde ülke üçe
bölündü, kuzeyde Vey (220-264), güneydoğuda Vu (229-280), güneybatı Şu (221-263) imparatorlukları
kuruldu. Göçlerin arttığı devirde, Tsin Sülâlesinin (265-316) başa geçerek, parçalanan Çin’i
birleştirmeleri de ülkeye huzur ve istikrar getirdi. Daha önceleri ücretle kullanılan milletler bu
savaşlarda (asillerin savaşlarında) o derece kuvvetlendiler ki, bunlardan Hyung-nu’lar (Hunlar) 303’te
yeni bir devlet (Han) kurdular. Bu sülâle Çin İmparatorunu iki defâ esir almış ve 317’den başlayarak
bütün Kuzey Çin’de hâkimiyet kurmayı başarmıştır. Bunun üzerine Tsin Âilesi kuzeye inerek burada
Doğu Tsin Sülâlesini (317-419) kurdu.
Güney Çin’de 580 senesine kadar çeşitli sülâlelerin kurduğu muhtelif devletler görülür. Suy Sülâlesi
(581-618) Çin’i birleştirmeye muvaffak oldu. Bu kısa ömürlü hânedan zamânında Çin, Vietnam’ın
kuzey ve güneyini ve Tibet’in kuzeyini ele geçirdi. Çin’in nüfûzunu tekrar Orta Asya’da hissettirdi. Bu
devrede Kuzey ve Orta Çin Ovasındaki ticârî münâsebetleri kolaylaştırmak için kanallar açıldı. Ancak
bütün bu işlerin yapılması için yabancılardan yardım istenmesi Suy Sülâlesinin sonu oldu. T’ang
Sülâlesi (618-907) işbaşına geldi. Bu hânedân devrinde (664) toprakların yeniden taksimi ve
vergilendirilmesi yapılmıştır. Müslüman Arapların saldırıları üzerine Türkistan Çin’in elinden çıktı.
Bundan sonra Türkler devlet idâresinde önemli mevkilere yerleştiler ve sık sık vukû bulan ihtilâllerde
önemli rol oynadılar. T’ang Hânedânının düşüşünden sonra 960 târihine kadar 5 küçük hânedân iş
başına geçti. Bu devirde Kuzey ve Güney Çin’de küçük eyâletler şeklinde devletler meydana çıkmıştı.
960 târihinde iş başına geçen Sung Hânedânı zamânında Çin İmparatorluğunun birliği yeniden tesis
edilmeye çalışılmış, ancak bunda muvaffak olunamamıştır. Bu hânedân devrinde birçok şehirler
kuruldu ve barut kullanılmaya başlandı. Mîmârî, târih, şiir, resim, porselen ve bahçecilikte çok yüksek
bir seviyeye ulaştılar. Elde bulunan târihî dokümanlar bu medeniyetin yüksekliğine delil teşkil
etmektedir.
Cengiz Han, 1206-27 yılları arasında Çin’i işgâl etti ve Moğollar, 1214 yılında Sarı Nehirin kuzey
tarafındaki bölgede hâkimiyeti ele geçirdiler. 1271 târihinde Kubilay Hân, imparatorluğunu îlân etti.
Böylece Yüan Hânedânının (1260-1368) ve başşehir Yenching (Pekin)i kurdular. Moğollarla berâber
Yüan Hânedânı bütün Çin’i fethederek hâkimiyetleri altına aldılar. Bundan sonra Moğollar Çin
kültürünün etkisi altına girerek, din, örf ve âdetlerinde, giyim ve kuşamlarında Çin örf ve âdetlerini
benimsediler.
Chu Yüan Chang, Yüan Hânedânı yerine Ming Hânedânını (1368-1644) kurdu. Bu hânedân
zamânında Moğollar, Baykal Gölünün kuzey tarafına sürüldü ve imparatorluk eski kuvvetine kavuştu.
Yine bu devirde Avrupalılar Çin’e ulaştılar. Portekizliler ve İspanyollar 16. yüzyılda, Alman ve İngilizler
17. yüzyılda buraya geldiler.
Ming Hânedânından sonra işbaşına geçen Ch’ing Hânedânı (1644-1912) zamânında, Avrupalı
tüccarlar, Çin’in önemli kaynaklarını yıllarca batıya aktarıp, bundan istifâde ettiler.
Çin, uzun yıllar batıya kapalı kaldı. Çin’in batıya açılması 19. yüzyıl ortalarında başladı. Bu yıllarda
Portekiz, İngiltere, Fransa, ABD ile ticârî, siyâsî münâsebetler başladı. Bunlardan İngilizler, Hint
pamuklukları ve afyonunu, çay ve ipekle değiştiriyorlardı. Çin üst makamları bu ticâreti engellemeye
çalıştılar. Bununla ilgili olarak afyon ithâlini yasaklayan kararlar aldılar. Bunun üzerine İngilizlerle
anlaşmazlıklar çıktı ve savaşlar başladı. Ancak bu savaşlar İngilizlerin gâlibiyeti ile sona erdi (1842).
Yapılan anlaşma sonunda İngilizler daha geniş haklara sâhip oldular. Bunun netîcesi olarak beş Çin
limanı İngilizlere açıldı ve Hong Kong Adası da İngilizlere bırakıldı. Bu savaşlara “Afyon Savaşı” adı
verildi. Daha sonra yapılan anlaşmalarla ABDve Fransa’ya aynı haklar tanındı.
Zamanla anlaşmaların uygulanması aksadı. Çinliler yabancıları ülkelerinden atmak istiyorlardı. Fakat
onlar elde ettikleri imtiyazları geri vermeye niyetli olmadıkları gibi, bunları az buldular. Böylece, on
dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ülkede ayaklanmalar oldu. Fakat bu ayaklanmalar yabancı güçler
tarafından bastırıldı. 1858 yılında anlaşma uyarınca İngiliz ve Fransızlar yeni haklar kazandılar. Bir
müddet sonra aynı menfaatler ABDve Rusya’ya da tanındı. Bu olaylardan sonra, Çin’de bir sükûnet
dönemi başladı.
Çin-Japon Savaşları: Çin’in Kore üzerinde hâkimiyet kurmak istemesi üzerine 1894 yılında ilk savaş
başladı. Kore’de çıkan ayaklanmayı bastırmak üzere her iki ülke de Kore’ye asker gönderdi.
Ayaklanma bastırıldı. Fakat daha sonra her iki ülke birbirleriyle savaşa tutuştular. Bu savaşlar sonunda
Çin büyük kayıplara uğradı. 1895 yılında savaş sona erdi ve Çin, Kore’nin bağımsızlığını tanıdı, ayrıca
Formoza Adasını da Japonya’ya vermek mecbûriyetinde kaldı.
1911’den sonra başa geçen Yuan Şi-K’ay monarşik bir idâre kurmaya başlamışsa da muvaffak
olmayarak 1916 ‘da öldü. Bu arada 1917’de sembolik olarak Birinci Dünyâ Savaşına girmiş ancak bir
çok şehirleri bu arada Şanghay, Japonya tarafından işgâl edilmiştir.
1925 yılında milliyetçilerin önderi olan Çiank Kayşek yönetimi ele geçirdi. Orduları ile Japonlara karşı
savaşarak bir çok yerleri geri aldı. Bu arada Şanghay tekrar ele geçirildi.
Ülkede 1920 yılında komünist partisi kuruldu ve taraftar toplamaya başladı. Bu parti, ülkede bir çok
karışıklıklar çıkardı. Çiank- Kay-Şek bir taraftan Japonlarla savaşırken, bir taraftan da bu
ayaklanmaları bastırmaya uğraşıyordu. Nihâyet 1927’de komünistlerin başına geçen Mao Çe-Tung,
Çu Enlay ve Çu Di’ ile komünist partisi güçlenerek ülke çapında teşkilâtlanmaya, hükûmet kuvvetleri ile
çarpışmaya başladı. İkinci Dünyâ Savaşı sona erince, komünistlerle milliyetçiler başbaşa kaldılar. Mao
Çe-Tung yönetimindeki komünist birlikleri ülkeye hâkim oldular. ABDmilliyetçilere yardım eder
göründü. ABD’nin Çin’e gönderdiği diplomatlar hep milliyetçilerin aleyhine çalışmış, onların
komünistlerin eline geçmesine sebeb olmuşlardır.
Yönetim tamâmen komünistlerin eline geçince, Milliyetçi Çin hükûmeti, Formoza (Tay-Van) Adasına
çekilmek zorunda kaldı. Böylece Çin ikiye ayrıldı: Çin Halk Cumhûriyeti ve Milliyetçi Çin Cumhûriyeti.
1 Ekim 1949 yılında Mao Çe-Tung’un başkanlığında Çin Halk Cumhûriyeti kurulmuş oldu. Böylece
Çin’in Asya kıtasındaki bütün toprakları Çin Halk Cumhûriyeti’nin eline geçti. Milliyetçi Çin Cumhûriyeti
de Formoza Adasına çekildi ve orada hükûmet kurdu. Mao, 1976’da öldü. Mao’nun ölümünden sonra,
Maoizm açıktan tenkid edilmeye başlandı. Çin idârecileri ABD ve Japonya ile ekonomik iş birliği yaptı.
Mareşal Ye Cienying, Mao’nun yanlışlarını açıkladı. Eski katı durum kaldırılarak ekonomik ve siyâsî
yönde yumuşama başladı. Çin kapıları yabancı sermâyeye açıldı. Son yıllarda demokratikleşme
hareketleri kanlı bir şekilde bastırıldı.
Fizikî Yapı
9.572.900 km2lik yüzölçüme sâhip olan Çin, fizikî yapı îtibâriyle genellikle doğu, batı olmak üzere iki
bölüme ayrılır. Ülkenin batısı; güneybatı ve kuzeybatıda iki farklı yapıya sâhiptir. Güneybatı Hindistan
ve Bagnladeş ile olan sınırlarını, dünyânın en yüksek tepesine sâhip olan Himalaya Sıradağları teşkil
eder. Himalayaların kuzeyinde yer alan 1 milyon km2 yüzölçüme ve ortalama 3900 m yüksekliğine
sahip olan Tibet Yaylası, kuzeyden Astin Tagh ve Nam Şam sıradağlarıyla çevrilidir. Bu dağlarla
Himalayalar ülkenin batısında birleşirler. Ülkenin kuzeybatısını teşkil eden Astin Tagh Dağlarının
kuzeyi, Doğu Türkistan’ın tarım havzasıdır. Ülkenin kuzeybatı bölgesinde, Tiemşan Dağları,
Moğolistan sınırını meydana getiren Altay Dağları, batıda Torbagatay ve Çungarski Alatau ile çevrili
geniş Çungarya düzlüğü yer alır.
Ülkenin kuzeyini Gobi Çölünün güney kısmı kaplar. Doğusunda yüksekliği batıya göre fazla olmayan
tepeler bulunur. Bu tepeler ülkenin kuzeydoğusundan, güneybatısına doğru uzanarak dağlık bölgeyle
birleşirler. Kıngan, Çangpai ve Çangvansai dağlarıyla çevrili olan kuzey doğu bölgesi Mancurya olarak
isimlendirilir.
Doğu Çin’in kuzey kısmı Hai Ho, Hvang Ho ve Kuai Ho nehirlerinin havzalarından meydana gelen
düzlüklerden, güney kısmı ise Kuzey Burma ve Çin Hindi yarımadası sınırında yükselen yaylalardan
meydana gelir. Bu iki bölge arasında ülkenin en bereketli ovalarının bulunduğu ve nüfûsun en
kalabalık olduğu kesimdir. Toplam sınır uzunluğu 42.500 km olan Çin’in bu sınır uzunluklarının 22.500
kilometresi Büyük Okyanus iledir. Kıyıları Liatoung ve Şantung yarımadalarında genellikle yüksek,
diğer kesimlerinde alçak ve alüvyonlu ovalar hâlindedir.
Ülke topraklarının üçte biri dağlık, dörtte biri yayla, beşte biri vâdi, onda biri tepeler, yüzde on ikisi ise
ovalıktır. Akarsuları doğu ve batıda farklı özelliklere sâhiptir. Çöl ve yüksek yaylaların bulunduğu batı
kesimindeki akarsular, daha çok yeraltı veya çorak havzalar hâlindedir. Doğu bölgelerindeki akursular
ise genellikle Pasifik Okyanusuna dökülür. Çin’deki zayıf akarsuların suladığı topraklar yüzölçümünün
beşte ikisini teşkil eder. En önemli akarsular, Doğu Çin bölgelerinde bulunur. Kuzey doğudaki
Mancurya bölgesinde Sungari-Lia Ho ve doğu bölgesinde Sarı Nehir (Huanghı), orta kısımda Mâvi
Nehir (Yang-tse kiang) ve güneyde İnci Irmağı (Şi-kiang) en önemli nehirlerdir. Doğu bölgesindeki
ırmaklar yön değiştirebilme özelliğine sâhiptirler. Eriyen kar sularıyla beslenmeler, buharlaşma, kat
ettikleri yoldaki çöl şartları bu nehirlerin debileri ve yönlerinin değişmesine etki eden en büyük
faktörlerdendir. Mâvi Nehir (Yang-tse kiang) 5552 km uzunluğuna sâhib olup, dünyânın dördüncü uzun
nehridir.
Batı Çin’de seyrek rastlanan akarsular göl havzalarında veya kıraç topraklarda yeraltı suları halinde
sona erer. Ülkenin iki büyük ırmağı olan Huang-Ho (4845 km) ve Yang-tse kiang, Tibet’te doğar.
Kuzeyde Moğolistan kısmında Huang-Ho Nehri ülkenin en önemli nehridir. Batıdaki tarım havzasında
birkaç küçük göl vardır. Moğolistan’daki tuz gölleri, doğu bölgelerdeki Tung-Ting, Pu-yang ve Tai
gölleri en önemli gölleridir. Ayrıca pekçok küçük göle (daha ziyâde doğuda) sâhip olmasına rağmen,
başka önemli gölü yoktur.
İklim
Güney kesimlerinde muson iklimi hâkim olan Çin’de, özellikle kuzeybatı kesimleri sert kara ikliminin
hüküm sürdüğü bölgelerdir. Kış mevsiminde Orta Asya üzerinde bulunan soğuk, kuru ve yüksek
basınçlı hava, karalardan denizlere doğru bir rüzgâra sebep olur. Yazın bu durum tam tersine olarak
meydana gelir. Denizlerden karalara doğru esen rüzgârlar hâliyle nemli olurlar. Doğu kesimleri
bilhassa yaz aylarında musonlar sebebiyle bol yağış alır. Batı kısımları yağış yönünden son derece
fakir bölgelerdir. Kuzeybatıda senelik 50 mm civarında olan yağış ortalaması, güneydoğu kesimlerinde
3000 mm gibi çok yüksek bir rakamı bulur. Mayıs ve ekim ayları arasında yağan yağmur, senelik
miktarın yaklaşık % 80’ini teşkil eder. Kuzey bölgelerinde temmuz ve ağustos ayları yağmur
mevsimleridir.
Güneyde tropikal iklim sıcaklıklarına karşı kuzeyde kara iklimine uygun sıcaklıklar görülür. Yaz
mevsiminde kuzey ve güney bölgeleri hemen hemen aynı sıcaklığa sâhipken, kış aylarında sıcaklık
farkı 35°C gibi büyük bir rakama ulaşır. Kuzey bölgesi, kışın sert kara iklimi sebebiyle soğuk bir kış
mevsimi yaşarken, güneyde ılıman bir ekvatoral iklim hüküm sürer. Güneydoğuda uzun ve sıcak
yazlar, özellikle Tibet ve Tsinghai platolarında ise çok uzun ve sert kışlar hüküm sürer. Burada yazlar
aksine kısa ve sıcak geçer.
Tabiî Kaynakları
İklim ve fizikî yapısının tabiî netîcesi olarak doğu bölgeleri ormanlarla kaplı, batısı ise çayırlık, geniş
olarak da çöl bitkileri ile kaplıdır. Ormanların kapladığı alan, toplam yüzölçümün yüzde onunu teşkil
eder. Güney kesimlerde tropikal ağaçların teşkil ettiği ormanlar kuzeye gidildikçe yaprak döken
ağaçlardan meydana gelir. Biraz daha kuzeye gidilince, ülkenin orta kesimlerine gelinir ki, buralarda
yaprak dökmeyen kozalaklı ağaçlar mevcuttur.
Kuzeyde, step ve çöl bitkileri hâkimdir. Güneybatıdaki Tibet soğuklarının bulundğu bölgede nâdir
rastlanan dağınık ve bodur bitkiler yetişir. Dünyâdaki hayvanlardan kuş türlerinin % 12’si, memeli
hayvan türlerinin % 10’u, balık türlerinin de % 9’u Çin’de yaşamaktadır. Pandalar ve semenderler
Çin’de yaşıyan ve dünyâda nesli tükenmekte olan hayvanlardır.
Mâdenler bakımından pek fazla zengin olduğu söylenemez. Mevcut zengin mâden yataklarının pek
çoğu ulaşım ve teknik imkânsızlıklar sebebiyle işletilememektedir. Ülkenin özellikle kuzey ve orta
kısımları demir üretiminde dünyâda ilk sıralarda yer almaktadır. Antimon ve tungsten üretiminde de
dünyâda ilk sırayı alan Çin, kalay üretiminde ise dünyâda ikinci sırada bulunmaktadır. Molibden, civa
ve bizmuttan başka az miktarda bakır, çinko, kurşun ile krom ve nikel vardır. Kalsiyum florür, grafit,
mağnezit, talk, tuz mineralleri, asbest ve baryum rezervlerinin yanısıra, kükürt ve fosfat da kayda
değer mâdenlerdendir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Çin nüfus bakımından dünyânın en kalabalık ülkesidir. Nüfûsun çoğu, sâhil bölgelerinde, delta ve nehir
vâdilerinde, Szechwan’ın merkez platosundaki münbit arâzilerde ve Kuzey Çin’in Büyük Vâdisindeki
ekilebilir arazide yerleşmişlerdir. Bu bölgelerde nüfûsu iki milyonun üzerinde birçok büyük şehir
merkezleri bulunmaktadır. Hükûmet nüfus kontrolü ile ilgili tedbirler almasına rağmen, yıllık nüfus artışı
15 milyonun üzerindedir. Ülkenin tabiat şartları, nüfûsun, ülkenin her yanına eşit olarak dağılımını
engellemektedir. Nüfus yoğunluğu ortalaması 109’dur. Fakat bu ortalama yoğunluk olup, batıya doğru
yoğunluk azalır ve bir kilometre kareye bir kişiden daha az düşer. Çin’in nüfus yoğunluğu bakımından
en kalabalık bölgesi, büyük şehirlerin yığıldığı kuzey doğu bölgesidir. Bu bölge Çin topraklarının %
40’ını teşkil ettiği halde, nüfûsun % 90’ını barındırmaktadır. Burada nüfus yoğunluğu kilometrekare
başına 450 kişidir. Nüfûsun geri kalanı arâzinin % 60’lık bir bölümünde yaşarlar. Bu bölgelerin başında
Çinlilerin “Yeni Arâzi” (Sömürge) dedikleri Doğu Türkistan ile Tibet gelmektedir. Komünist idâre başa
geçtikten sona doğudan birçok Çinli bu bölgelere yerleştirilmiştir. Bilhassa çok kalabalık olan
şehirlerde geçim sıkıntısı sebebiyle kırsal bölgelere göçler yapılmaktadır. Komünist idâre 1960 yılından
beri doğum kontrolü, âile planlaması, kırsal bölgelere teşvik vb. tedbirler alınmasına rağmen nüfus
hızla artmakta ve nüfus problemi çözülemeyecek hâle gelmektedir.
Çin’in büyük nüfus artışı yeni bir mesele değildir. M.Ö birinci asırda Çin’in nüfûsu 50 milyon
civârındaydı. M.S. 1200 yıllarında 100 milyona çıkmıştı. 1368’de 65 milyona düşen nüfus, 1600
yıllarında 150 milyona, 1800 yıllarında 430 milyona fırlıyordu. Bugün 1 milyarın üzerine çıkmış
durumdadır. Dünyâ nüfusunun dörtte birini teşkil etmektedir. Ülkede senede 10 milyondan fazla evlilik
olmaktadır. Bu kadar büyük nüfûsu olan Çin’de 56 etnik grup vardır. Bu etnik grupların % 94’ünü
Hanlılar teşkil etmektedir. Hanlılar asıl Çinliler demektir. Türkçedeki Han Kağan ile alâkası yoktur.
M.Ö. 202-220 yılları arasındaki Hun Hânedânından adını almaktadır. Diğer 55 etnik grup da azınlıkları
teşkil etmektedir. Başlıcaları:
Türkler: Çinlilerin işgâl ederek buradaki Türk devletinin varlığına son verdikleri Doğu Türkistan’da
oturmaktadırlar. Çoğunluğu Uygur Türkleri olup, Kazak, Özbek, Kırgız Türkleri burada bulunmakdadır.
Nüfûsu yaklaşık 19-20 milyondur. Bu bölge 1867 yılında kesin olarak Çin’in sömürgesi olmuştur. İslâm
dîni ve Türk gelenekleri yasaklanmış, câmiler ve medreseler kapatılmıştır. (Bkz. Türkistan)
Türklerden sonra gelen başlıca azınlıklar: Şuanglar, Hueiler, Tibetliler ve Moğollardır. Şuangların
nüfûsu 10 milyon kadar olup, Orta Çin’in güney kesimlerinde, Kuang-si Şuang eyâletinde
yaşamaktadırlar.
Tibetliler: Nüfûsü 4 milyon kadar olup, Yüksek Tibet yaylalarında dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar.
Huei’ler: Ning-hsia-huei eyâletinde yaşamaktadırlar. 5 milyon civârında nüfusları vardır.
Moğollar: İç Moğolistan’da yaşamakta olup, iki milyon civârında nüfusları vardır.
Çin’de Sina-Tibet dil âilesine bağlı çeşitli lehçeler konuşulur. Ancak resmî dil Kuzey Çin’in konuştuğu
Mandarin lehçesidir. Bölgelere göre lehçeler değişmekte ve farklı telaffuzlar ile mânâ bozulmaktadır.
Ancak kullanılan yazı dili herkes tarafından anlaşılmaktadır. Çincede harfler heceyi gösterdiğinden
dolayı, 4 binden fazla harf vardır. Son zamanlarda bu sayı indirilmeye çalışılmaktadır. Azınlıklar ise
kendi aralarında kendi dillerini kullanmaktadırlar. Çin’in resmî bir dîni yoktur. Ancak halk Taoizm,
Konfüçyonizm, Budizm, İslâm, az miktarda Hıristiyan dînine mensupturlar.
Halkın başlıca gıdâları arasında kuzeyde buğday, güneyde pirinç ve çeşitli sebzeler ile balık başta
gelir. Halk yakın zamâna kadar geleneksel âile düzenini muhâfaza etmekteydi. Âileler birçok
akrâbaları ile berâber yaşamaktadırlar. Komünist idâre bunları komünlere dönüştürmektedir. Halkın
eğlencelerinin başında uçurtma uçurtmak, millî geçit törenlerinde yapılan ateş oyunları ve kukla
ejderler ile güreş başta gelmektedir. Son senelerde dünyâya yayılan Kung-fu sporu da buradan
çıkmıştır. Çin son zamanlarda milletlerarası spor müsâbakalarına katılmaktadır. Haberleşme tamâmen
komünist idârenin kontrolü altındadır.
Çin eski târihlerde birçok önemli teknolojiye beşiklik yapmıştır. Bunların başında porselen, kâğıt
yapımı, demir dökümü, blok baskı, barut ve mağnetik âletleri sayabiliriz. Günümüzde ise Çin üçüncü
süper güç hâline gelmiş bulunmaktadır. Bloksuz ülkeler safında yer alır.
Eğitim, komünist idâre tarafından rejimin maksadına uygun olarak düzenlenmektedir. Diğer komünist
ülkelerden farklı olarak iş okulları da kurulmuştur. Önemli şehirleri: Pekin, (başşehir), Şanghay,
Tientsin, Kanton, Shenyan, Wu-han, Urumçi’dir.
Siyasî Hayat
20 Eylül 1954 târihli bir anayasa ile komünizm idâresi kurulmuştur. İktidara ülkenin tek siyâsî partisi
olan Komünist Parti hâkimdir. Ülkede yaşama ve yönetim 1227 üyeli senede bir defa toplanan Milli
Halk Kongresinin elindedir. Seçmen yaşı 18’dir. Senede bir gün toplanan Millî Halk Kongresinin
yürütme meclisi olan Dâimî Komisyon veya Devlet Meclisi, Kongre üyeleri tarafından kendi aralarından
seçilen bir başkan, 13 temsilci, bir genel sekreter ve 65 milletvekilinden teşekkül eder. Yürütme yetkisi
başbakan, 12 temsilci, 32 bakan veya bakan seviyesindeki komisyon başkanları ve genel sekreterden
teşekkül eden hükûmete âittir. Yürütmenin bir kolu olan devlet başkanı kongre tarafından dört yıl için
seçilir. İdârî bakımdan 28 eyâlete ayrılmış olup, bunların 5’ini muhtar eyâlet, 21’ini eyâlet ve 2’sini de
birer şehir olan iller teşkil eder.
Ekonomi
Tarım: Ekonomik bakımdan az gelişmiş, fakir ve dolayısıyla refah seviyesi çok düşük bir ülkedir. Çin
için büyük sıfatı, nüfusunun ve topraklarının çokluğu sebebiyle kullanılmaktadır. Ekonomisi esas
itbâriyle tarıma dayalı olan ülkede, komünizm idârelerinin her yerde uyguladığı gibi, arâzi, tarım
araçları, fabrika, işletmeler tamâmen devlete âittir. Ülke yüzölçümüne nisbeten az olan ekime elverişli
topraklarda ürettiği besin miktarı bakımından dünyâda başta gelen ülkelerden olmasına rağmen kendi
ihtiyâcını karşılayamaz. Yetişen önemli tarım ürünlerinden pirinç, mısır, arpa, darı, soya fasulyesi,
susam, fıstık, ceviz, şekerkamışı, tütün başta gelmektedir. Her çeşit meyvenin yetiştirildiği ülkede
pamuk, kenevir, kayda değer tarım ürünlerindendir.
Ormancılık: Orman ürünleri oldukça fazla olup, bu hususta dünyânın önde gelen ülkelerindendir.
Dünyâ devletlerine nisbeten üretim çok olmasına rağmen, kendi ihtiyâcını karşılamaya yetmez. Bu
sebepten köylerde kereste yerine bambu ağaçları kullanılmaktadır.
Hayvancılık: Kuzey ve kuzeybatıdaki step bölgelerde daha yaygındır. Küçük ve büyükbaş
hayvanlardan, at, deve, eşek en çok yetiştirilen hayvanlardandır. Doğu Türkistan, Şing-Hay ve İç
Moğolistan’daki halkın geçim kaynağı hayvancılıktır.
Çin denizlerinde 1500’den fazla balık çeşidi bulunur. Senede ortalama 8.5 milyon ton civârındaki balık,
ülke hakının en önemli protein kaynağıdır.
Pek fazla zengin olmayan mâden kaynakları çok iptidâî olan teknoloji sebebiyle yeteri kadar
işletilememektedir. Ürettiği petrol, ülke ihtiyâcını karşıladığı gibi ihraç da edilir. Halkının refah seviyesi,
son derece düşük olmasına rağmen, yapılan yatırımlar, nükleer bomba, sun’î peyk, bilgisayar, askerî
araç ve gereç îmâli yönünde yapılmaktadır. Bu yöndeki sanâyi yatırımlarında büyük ölçüde dış yardım
kullanılmaktadır. El sanatları dünyâca meşhur olan bir ülkedir. Bilhassa ipekçilik, porselencilik,
oymacılık ve benzeri el sanatları son derece ileridedir.
Ticâretinde, ithâlâtı ihrâcatından daha önemlidir. Pamuk, çay, ipek, porselen ihraç ettiği ürünlerin
başında gelir. İthal ettiği malların başında ise makina ve sanâyi mâmülleri ile buğday ve diğer gıdâ
maddeleri yer alır.
Ulaşım: Çin’de kara ve demiryolu ulaşımına büyük önem verilmiştir. 982.243 km’yi bulan karayolunun
% 83’ü asfalttır. Küçük üretim birimlerine bağlanan yerel hatlarla birlikte demiryollarının uzunluğu
64.960 km’yi bulmaktadır. Akarsuların büyük bir kısmında ulaşım yapılabilmektedir. En işlek akarsuları
Yongtzo, X’i Huai ve Huang ırmaklarıdır. Uzun bir deniz kıyısı olan Çin’in 20 kadar açık deniz limanı
vardır. Engebeli bir arâziye sâhip olan Çin’de en uygun ulaşım hava yoludur. Ülke çapında 80 hava
alanı vardır.
ÇİN SEDDİ;
Alm. Grosse Nouer, Chinesische Mauer, Fr. La Grande Muraille de Chine, İng. Great Wall. M. Ö.
221-210 yılları arasında, Çin İmparatoru Si-Huangti tarafından yaptırılan sed, Sarı Denizin kuzeyindeki
Liaotung Körfezi kıyılarından başlar, dağları ve boyun noktalarını tâkib ederek Kansu eyâletine kadar
devâm eder. 5000 km uzunluğunda ve 5-10 m yüksekliğinde, 5-8 m genişliğinde, kalın ve yüksek
duvarlardan ibâret olan bu surların üstünde her 200 adımda bir 12 m yüksekliğinde kuleler bulunur.
Ayrıca başlıca karayollarına tesâdüf eden geçit yerlerinde de 40 kadar âbidevî kapısı vardır. Çinliler
Türk ve Moğolların istilâsından korktuğu için bu seddi yapmışlardır. Bu seddin yapılmasına rağmen
Türk ve Moğolların akınlarıyla Çin ülkesi istilâ edilmiştir ve Çinliler yapılan saldırıları
engelleyememişlerdir. M.Ö. 211 senesinde Hun Türkleri tarafından aşılan Çin Seddi, ikinci defâ
1644’teki Mançu istilâsında da aşılmıştır. Çin mîmârlığının en eski ve büyük eseridir. On beş ve on
altıncı asırlarda önemli tâmir gören Çin Seddi günümüzde turistlerin çok ilgisini çekmektedir.
ÇİNAKOP (Temmodon saltator);
Alm. Blauffisch, Fr. Temnodon sauteur, İng. Bluefish. Lüferin 10-15 santimetrelik orta boylu olanlarına
verilen ad. Beyaz etli olup, az yağlıdır. Izgarası makbul olup, 100 gramının besin değeri 137 kaloridir.
Türk denizlerinde bol avlanır. (Bkz. Lüfer)
ÇİNGENELER;
Alm. Zigeuner (pl.), Fr. Bohemiens, 2. Tzganes tzigaris (pl.), İng. The Gypsies. Hemen hemen
dünyânın her yerine dağılmış bulunan ve göçebe hayâtı sürdüren bir kavim. Bâzı âlimlere göre
çingenelerin menşei Hindistan olup, M.S. 9. yüzyılda buradan yayıldıkları söylenir. Ana yurtlarından
ayrılan çingeneler iki ayrı kolda yayılmıştır. Birincisi Rusya’ya, Avrupa’nın güneydoğusuna ve orta
kısımlarına; ikincisi Suriye, Filistin, Kuzey Afrika üzerinden İspanya’ya gitmişler ve burada kalabalık bir
nüfus meydana getirmişlerdir.
Çingeneler 13 ve14. yüzyılda çeşitli bölgelerde büyük gruplar hâline gelmişler; 1322’de Girit’te,
1347’de Korfa’da, 1417’de Romanya’da, İngiltere’de, Macaristan’da, Almanya’da, 1471’de ise
İsviçre’de görülmüşlerdir. Çingenelere; Arabîde Gacarî, Fransa’da Tsigunes, Yunanlılar’da Atbinganoi,
Macaristan’da Chiganz, İtalya’da Zingasi, Almanya’da Zigenner, İngiltere’de Gypsy, İspanya’da Gitona,
Romanya’da Faraon, Rusya’da Tsigan isimleri verilir. Doğu Anadolu’da Karaçi, Boşa isimleri de verilir.
Avrupa’daki çingenelerin dili Hint’deki Sayayan ve Dolamanların diline benzer, Ön Asya’ya
yerleşenlerde Sâmi dillerini, Hint ve Avrupa dillerini kullananlara rastlanır. Bulundukları ülkenin dillerini
de bilirler. “O Del” veya “O Beng” gibi tanrılara inanırlar. İslâm dînini ve Hıristiyanlığı kabul edenler de
vardır. Çingeneler geldikleri yer olan Hintlilere benzer. Kara saçlı, kara gözlü, tenleri koyu esmer veya
kumraldırlar.
Çingeneler genellikle çadırlarda göçebe hayâtı yaşar. Avrupa’nın bâzı bölgelerinde ise mesken olarak
çadırlı arabaları tercih ederler. Kış mevsiminde şehir yakınlarına toplanırlar. Çingeneler kendi
aralarında kabîle veya soylara ayrılırlar. Her kabîlenin gidilecek yerleri, yapılacak işleri tanzim eden bir
reisi ve anası bulunur. Çingeneler bir evli olup, çok çocukludurlar. Çocuklarını her türlü hayat şartlarına
alıştırırlar. Hattâ küçük çocukları soğuğa alışıp çeliklenmesi için, soğuk suyun içerisine sık sık sokup
çıkarırlar. Kendi aralarında suçluya para cezâsı verirler veya kabîle içerisinden kovarak yalnız
yaşamaya sevk ederler.
Çoğu zaman bir araya gelen çingeneler aralarındaki anlaşmazlık yüzünden birbirlerine girerler ve
kavgaları günlerce devâm eder. Göçebe hâlinde yaşayan çingenelerin erkekleri gözer, kalbur, elek,
sepet, maşa, kürek gibi âletleri yapar, kadınları da dolaşıp bunları satar. Yaşlı kadınları fala bakar.
Bâzıları bulundukları yerde zurna ve davul çalıp oynar.
Osmanlılar zamânında İstanbul’daki çingeneler, ahlâksızlıklarıyla halkı rahatsız ettikleri için Anadolu’ya
sürülür, gittikleri yerlerde aynı ahlâksızlıkları devâm ettirdikleri için şiddetli cezâlara çarptırılırlardı.
ÇİNİ VE ÇİNİCİLİK;
Alm. Fayencekunst, Majolikaarbeit, Keramik (f), Fr. Faincerie, ceramique, İng. Ceramic Tile. Aslı
toprak olan, üzeri sırlanarak çeşitli şekillerle nakışlanıp, pişirilmek sûretiyle, meydana getirilen bir sanat
eseri ve bunu gerçekleştirme sanatı. Başka bir ifâdeyle çini, porselen ve kaolin’in özel olarak
pişirilmesiyle elde edilen seramik ve fayans işlerine denir. Bugünkü Türkistan, Orta Asya ve İran’da
ise, “sertleşmiş Toprak” anlamına gelen ve “Kâşî” diye adlandırılan çini, porselen ve fayansların ilk
defâ Çin’den getirilmiş olmasından dolayı, “Çin işi” anlamında ortaya çıkmış bir kelimedir. Çin’de bu
sanatın şâheser örneklerini veren büyük ustalar yetişmiştir.
Çinicilik pek eski olup, târih bakımından tâ Asurlular zamânına varan bir doğu sanatıdır. Orta Asya’da
Turfan, Aşkar ve Koça bölgelerinde yapılan araştırmalarda, nefis Türk çini ve resimlerinin ele geçirilmiş
olması, Türlerin çok eski devirlerde, 8. yüzyıldan önce, bu sanat dalında da ne kadar ileri gitmiş
olduklarını göstermektedir.
Orta Asya’dan itibâren asırlar boyu âbideleşen Müslüman-Türk sanat eserlerinin tezyinâtında, Güzel
Sanatların çeşitli dallarından faydalanılmış, bu arada çini ve çinicilik sanatının şâheser örnekleri
sergilenmiştir.
Türklerde çinicilik: İlk olarak Türkler, Orta Asya’da çini îmâl etmişlerdir. Orta Asya’daki Kâşân
şehrinden dolayı çiniye “Kâşî” denildiği bilinmektedir. Kâşân şehrinde yapılan kazılarda bulunan fırın
artıkları ve parça çiniler gösteriyor ki, çini, Türkler tarafındn bir sanat olarak değerlendirilmiş ve
birbirinden güzel eserler verilmiştir.
Orta Asya’daki Hunlar, Karahanlılar, Uygurlar, Gazneliler çini ve seramik sanatını kitâbelerde ve
binâlarda yapı malzemesi olarak kullanmışlardır. Aralarında ihtilaflar olmasına rağmen Türkler
genellikle aynı sanat anlayışı ve üslûp içinde yapmışlardır. Mengüçler, Selçuklular, Eratnaoğulları,
Germiyanoğulları, Karamanoğulları ile Ramazanoğullarına âit eserlerde teknik ve desen bakımından
birçok benzerlikler bunu açıkça meydana koymuştur.
Türk Boyları yapmış oldukları eserlerde cephe kaplanması olarak sırlı tuğlayı kullanmışlardır. İslâmiyet
öncesi Türk toplulukları içinde seramik san’atı Göktürklerle berâber Kırgız Türklerinde de
görülmektedir. Kırgız seramikleri mâdenî kapkacağın taklididir. Bu seramikler üzerindeki çalışmalar
M.S. 1209’da Kırgızlar ile birlikte Moğollarda da son bulur. Türk kavimleri içinde Karluklar özel bir yer
tutar. Tek renkli Karluk çini ve seramiklerinde insan ve hayvan figürlerine geniş yer verildiği dokuz ve
onuncu yüzyılda görülmüştür. Daha sonra Samanoğullarının elinde İslâmî dekorlar işlenmiştir.
Anadolu; Samanoğulları, Abbâsîler, Karahasanlılar, Gazneliler, Fâtımîler ve özellikle Selçuklular
devirlerinde çini ve seramik sanatının en çok yapıldığı yer olmuştur. Orta Asya’dan gelen Selçuklular
1037 târihinde Sûriye’yi almakla yeni bir stil geliştirmişlerdir. Selçuklular îmâlâtta birkaç değişiklik
yaparak çini mozaik îmâl etmişlerdir. Bunun yanında ayrıca kitâbeler ve pano bordürleri, üçgen,
dörtgen ve kabartma çinilerle mezâr kitâbeleri yazmışlardır. Bu îmâlâtta siyah, beyaz, türkuvaz,
koyumâvi renklerde yaldız çok kullanılmıştır. Çini merkezleri olarak, Konya, Sivas Tokat en
önemlileridir. Osmanlılar döneminde buralar merkez olmaktan çıkıp, yerini İznik ve Kütahya’ya
bırakmıştır.
İlk gelişmiş Türk çinisi örnekleri 13. yüzyılda Kılıçarslan’ın Konya’daki sarayında görülmektedir.
Selçuklu mozaik çini tekniği ile renkli sır tekniğinin birleşmesi, Osmanlı çinilerine bir başlangıç
olmuştur. Bu durum Osmanlılar devrinde renk ve desenlerin artışıyla devâm etti. İznik, Osmanlı
Devletinin kuruluş yıllarında çiniciliğin merkezi olmuştur.
Osmanlı çini sanatının şâhâne üslûbu, Bursa’da Yeşil Câmi ve türbe ile başlar (1421-24). Yine
Osmanlı çini sanatının getirdiği ilk büyük yenilik çok renkli sır tekniği olmuştur. Diğer bir yenilik ise sır
altı tekniği ile yapılan mâvi-beyaz çinilerdir.
On dört ve on beşinci yüzyılda yapılan en büyük kısmı mâvî ve beyaz renkte olan Kütahya çinileri ile ilk
“Haliç çinisi” mâmüllerine, Bursa’da Sultân Mustafa Türbesi, Yeşil Türbe ve Cem Sultân Türbesi ile
Edirne’de İkinci Murad Câmiinde rastlanır.
On altıncı yüzyılda ise sırlı ve renkli duvar çinilerine rastlanmaktadır. İstanbul’da renkli sır tekniğinde
yapılan çinilerin ilk örnekleri, 1522-1523 yılları arasında inşâ edilen Yavuz Sultan Selim Câmii ve
Türbesindedir. Bu çeşit çinilerin son şâheserleri, İstanbul Şehzâdebaşı’ndaki Şehzâde Mehmed
Türbesini (1548) süslemektedir. Ayrıca Hadice Sultan Türbesi ve Haseki Hürrem Sultan Medresesinin
duvar çinileri bunlardandır.
1550’li yıllardan sonra renkli çini tekniği terkedilmiş ve çini sanatında sıraltı tekniği hâkim olmuştur.
İkinci ve en büyük üslûbtaki çiniler, ilk olarak Süleymâniye Câmiinin (1557) kıble duvarını süslemekte
kullanılmıştır. Yine bu dönemde yapılan Rüstem Paşa Câmiinin (1561) çinilerinde 41 çeşit lüle motifi
vardır. Ayrıca çinicilik sanatında bir çığır açan üstün kaliteli bu çiniler, bugün İstanbul’da Kânûnî Sultan
Süleymân Türbesi (1566), Sokullu Mehmed Paşa Câmii (1572), Piyâle Paşa Câmii (1574) ile Topkapı
Sarayı’ndaki Üçüncü Murâd Han Dâiresinin duvarlarını süslemektedir.
On altıncı yüzyıl, Osmanlı çinicilik sanatının en yüksek seviyeye eriştiği devredir. İznik atölyelerinin
büyük bir teknik başarısı olan kabarık parlak mercan kırmızısının çinilerde kullanılması bu zamanda
gerçekleşti. Fîrûze, mâvi, koyu bir tatlı yeşil, kırmızı, açık lâcivert, beyaz ve bâzan görülen siyah olarak
yedi rengin bu çinilerde sır altına tatbiki, dünyâ çini sanatında benzeri görülmemiş bir teknik gelişmedir.
Bu devir çinilerinde kullanılan motiflerde, karanfil, sümbül, lâle, şakâyık, nar çiçeği, bahar yâni çiçek,
açmış erik ve kiraz dalları ile, artık tamâmiyle tabiî örnekler hâkimdir. Hançer gibi kıvrılan iri yeşil
yapraklar, çiçeklerin arasını doldurmaktadır. 1600 târihinde yapılan Sultan Üçüncü Murad türbesiyle bu
büyük üslûbun devri de kapanır.
İstanbul’da Tekfur Sarayında 1725’ten sonra bir çini atölyesi kurulmuş ve Sultan Ahmed Çeşmesi ile
Hekimoğlu Ali Paşa Câmii bu çinilerle süslenmiştir. Fakat bu atölyenin de ömrü uzun olmamıştır.
Sâdece Kütahya atölyeleri günümüze kadar varlığını devâm ettirebilmiştir.
İslâm seramiklerinin önemli bir merkezi 833-884 târihlerinde kurulan Samarra şehridir. Perdah tekniği
ile yapılan ilk seramikler, Samarra’da ortaya çıkmıştır. Plaka çini yapımı ilk defâ burada
gerçekleştirilmiştir. İslâm seramik sanatının çok çeşitli kalite ve formda zengin örneklerini
Selçuklularda fîrûze, yeşil, kobalt, mâvisi, kahverengi, renkli ve transperent sırlı örnekler çok bol bir
şekilde görülmektedir. Anadolu seramikleri arasında İslâm seramik sanatının geleneksel kırmızı
hamurlu gevşek hamur yapısında vazo, sürâhî, kâse ve büyük küpler yapıldığı görülür.
Ne yazık ki, bu çok değerli güzel sanat dalı 17. yüzyıl başından itibâren, gerilemeye, sonra da
sönmeye yüz tutmuş ve çini yapımevleri peşpeşe kapanmıştır.
Muhteşem devirler yaşayan Türk çinicilik sanatı, eski gücünden çok şey kaybetmiş olmasına rağmen,
bugün de hayâtiyetini sürdürme gayreti içerisindedir.
Günümüzde çinicilik Kütahya başta olmak üzere Çanakkale, İzmit, İstanbul gibi illerimizde
yapılmaktadır. Artık iptidâî usüller yavaş yavaş bırakılarak teknolojiden faydalanılmaktadır. Ayrıca
Kütahya’da Türk-Alman işbirliği ile “Çini-Koop” adı altında bir tesis kurulmuştur. 1980 yılında temeli
atılıp, 1982 yılında faâliyete geçen tesiste modern cihazlar ve laboratuvar bulunmaktadır. Yılda
ortalama 1000 ton çini çamuru, 160 ton sırça, 6 ton boya, ayrıca günlük kapasitesi 7200-7500
civârında olan tam otomatik karopresi (plâka çini) üretilmektedir. Bunlardan ayrı olarak Anadolu
Üniversitesine bağlı Meslek Yüksek Okulunda Seramik Bölümü açılmıştır. Beş aylık çini kursları
açılarak yeni yetişen elemanların ve çinicilerin daha da bilgili olmaları sağlanmakta, böylece çini ve
seramikçiliğin gelişmesine çalışılmaktadır. Kütahya’ da bulunan bir çini atölyesi ihrâcâta dönük iş
yapmakta, talep çokluğundan piyasaya mal yetiştirememektedir.
Çini yapımı hazırlanışı: Çini yapmak için ilk önce çini hamuru elde etmek gerekmektedir. Çini
çamuru: Kaolin, tebeşir, kil-maya karıştırılarak hazırlanır. Ögütmek için değirmenlere verilir. Motor veya
kol kuvveti ile sulu değirmenlerde iyice çalkalanırlar. Mâyi, pütürsüz hâle gelince ince bakır tel elekten
süzülerek alınır. Daha sonra bez elekten geçirilir. Çini çamuru burada koyu boza kıvâmında olur. Bu
çamurun bir kısmı döküm atölyelerine gönderilerek burada kullanılırlar. Bir kısmı çinici tornasına (çark)
göndermek için süspansiyon haldeki çamurun içine kuru alçı, tuğla parçaları atılır veya alçı
tencerelerine konarak nemi büyük ölçüde düşürülür. Günümüzde bu işlem “Filter Pres” denilen makina
tekniğinden faydalanılmakta ve çini çamuru istenilen nemde çıkarılmaktadır. İşlenecek hâle gelen çini
çamuru Çark, Kalıp, Pres atölyesine gönderilir. Çark atölyesinde ustalar yılların verdiği alışkanlık ve
mahâretle çamura istedikleri şekli verirler. Burada her şey ustanın tecrübesinde ve ustalığındadır.
Kalıp atölyesine gelen çini çamurları belirli kalıplar üzerine bastırılarak yayılır. Kalıp uçları dönen kalıba
yaklaştırılarak şekil verdirilir. Pres atölyesine gidecek olanlar kurutma tünellerinden geçirilerek veya
dışarıda bırakılarak kurutulurlar. Kuruyan çini çamuru kuru öğütücülere gönderilerek burada tekrar
öğütülürler. Öğütülen hammadde nemlendirilerek hidrolik preslerde sıkıştırılıp basılarak plâka çini elde
edilir. Daha beyaz ve çini yüzeyinin düzgün olması için astar çekilir. Bu işlem püskürtme tabancası
veya fırça ile tatbik edilir. Astar çekildikten sonra kurutularak “birinci bisküvi pişirimi” denen
fırınlamadan geçirilir. Bu fırınlama 930-950°C’de gerçekleştirilir.
Fırından alınan çini ve seramiklerin bozuk ve çatlağı ayrılarak kalan parçaların tozdan arındırılması için
temiz sert bir fırça ile fırçalanır ve kurutulur. Temizlenen parçalar üzerinde süsleme yapılacak ise;
istenen motif ve kompozisyonlar ince kâğıt üzerine çizilerek buralar bir iğne vâsıtasıyle delinir.
Mâmülün üzerine konarak odun kömür tozu sürülür. Kömür tozu ile belirlenen yerler siyah boya ile
çizilir. Çizme işlemini yapan fırça, özel olarak merkep kılından yapılır. Renklenecek yerler mâdenî
boyalar ile boyanarak sırlama ünitesine gönderilir. Sırça ile iyice kaplanan çini ve seramikler 950°C’de
fırında ısıtılır. Ateşhâne kısmında, sıcaklık 1200-1250 °C civârında bulunur. Fırındaki özel rafların
üzerine konan çinilerin olup olmadığını anlamak için çeşni deliği denilen özel deliklerden bakılır.
Fırından çıkarılan çinilerin bozukları ayrılarak diğerleri ambalajlanır ve satışa sunulur.
ÇİNİLİ CÂMİ;
Üsküdar Nuhkuyusu Caddesi Çinili Mescid Sokağındaki câmi. İki avlu kapısı olan câminin, kuzey
kapısının üstünde şâir Fevzî’nin on iki mısralık târih manzumesi vardır.
Câmi, mektep, çeşme, sebil, hamam ve dâr-ül-kurrâdan meydana gelen külliye, Sultan Birinci Ahmed
Hanın zevcesi, Dördüncü Murad Hanın ve Sultan İbrâhim’in vâlidesi Kösem Mahpeyker Vâlide Sultan
tarafından, 1640-41’de yaptırılmıştır. Mîmârı, diplomatlığı ile de meşhur olan Kâsım Ağadır.
Câminin avlusunda sekiz sütunlu bir kubbenin altında mermer şebekeli şadırvan bulunmaktadır. Üç
tarafını yirmi mermer sütunlu bir saçak örtmektedir. Muntazam kesme taşla yapılan câminin
minâresinin şerefe altında akant yapraklarından süsler mevcuttur. Birkaç basamakla çıkılan son
cemâat yeri çinilerle kaplıdır. Ancak bunların çoğu alınmış ve yerlerine başka başka çiniler
oturtulmuştur.
Câmi kapısının üstünde iki satır hâlinde sülüs yazı ile şâir Himmet’in târih manzûmesi vardır. Câmi tek
ve sağır kubbelidir. İçi, kubbe kasnağına kadar, Sinan Mektebi devrinin muhteşem çinileriyle kaplıdır.
Milletlerarası süsleme târihinde önemli bir yer alan câminin çinileri incelendiğinde, Osmanlı Türklerinin
ilk çinicilik devrinin, 16. yüzyılın ilk yarısına kadar devâm ettiği ve ikinci yarısından sonra renk ve desen
bakımından büyük bir tekâmüle eriştiği görülür. Bu câmideki çinilerde beyaz, siyah, kırmızı renklerde,
karanfil, lâle, gül, erik çiçeği ve papatyaların ahenkli birleşmesi göze çarpar.
Taş işçiliğinin bütün inceliklerini toplayan minberin külâhı Kadırga’daki Sokullu Câmiinde olduğu gibi
tamâmen çini ile kaplıdır Câminin çöken son cemâat yeri ile medresesinin tâmiri sırasında, büyük
gelen çerçeveleri yerine oturtmak için pencere altında dolaşan, muhteşem çini pano, keser darbesiyle
parçalanmıştır.
Mihrabın içi tamâmen çini kaplıydı. Mihrapta, sağındaki çini yazılardan “besmele” yazılı olanı
tamâmen, mihrabın solundaki sıradan da iki parça vaktiyle çalınmıştır. Pencere kapakları üzerinde
Kasîde-i Bürde yazılıdır.
ÇİNİLİ KÖŞK;
İstanbul’un Sarayburnu’nda Topkapı Sarayı çevresi içinde, Arkeoloji Müzesi karşısında bulunan Fâtih
devrinden kalan önemli bir yapı. Sırça Köşk, Sırça Saray olarak da tanınan, 1473 yılında yapılmış olan
bu köşk, köşegenvâri plânlı, eyvanlı, hareketli örtü sistemine sâhip bulunan bir yapıdır. Yapıdaki
zengin çini ile bezemeler, Fâtih devrinde bu işe verilen önemi göstermektedir.
Şüphesiz Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı devrinde yapılan bütün köşk ve sarayların hepsi bu sınırlar
içinde kalmıyor. Yıkılmış olanların dışında, belirli bir oranda varlıklarını koruyan örnekler de
bulunmaktadır. Özellikle Alanya ve çevresinde karşımıza çıkan köşkler bu durumu isbatlamaktadır.
Dursun Bey, Çinili köşk için; “Tavr-ı Ekâsire üzre bir sırça sarây-ı can- feza...” târifini kullanmıştır; yâni,
Kisrâlar tarzına uygun bir sırçalı, çinili saraydır, der. Kisrâ Tarzı tâbirinden herhâlde Bağdat yakınında
Selman Pâk’ta olan adıyla sanıyla Tâk-ı Kisrâ’yı kasdetmiş olsa gerektir. Kisrâ adı da Sâsânilere kadar
olan İran hükümdarlarına verilir. Onların yapıları içinde tonozlu, eyvanlı olan yalnız bu olduğundan,
mevzûbahis ettiği odur. Tâk-ı Kisrâ pek kocaman büyük tonozlu, çok katlı bir saraydır.
Çinili Köşkte de eyvan vardır. Fakat insan ölçüsünden az derin ve zariftir. Köşkün dört iç eyvanı ve
bunları birleştiren tek bir kubbesi, köşelerde dört, mihverde bir olmak üzere beş odası vardır. Odaların
geride olan ikisi daha basit tutumlu, hizmete mahsus yerlerdir. Birisinde bodruma inen merdiven vardır.
Asıl odalar önde olan üç tânedir. Bunlar birbirinden çok başka renk ve şekillerde, bir kısmı yaldızlı
hârikulâde çinilerle kaplıdır. Orta odanın kubbesinin ve köşeliklerinin alçı tezyinâtı emsalsizdir. Binâ
Eski Eser Müzesi yapıldığı zaman ara duvar sökülmüş, iki taraf birleşmiştir. Son tâmirde bu duvar ihyâ
edilmiş olmakla berâber, dış eyvanı örten camekân yerinde bırakılmıştır. Bütün eyvanlar gibi, açıkta
olanlar da çini kaplıdır.
Bodrumun yalnız Gülhâne Parkı tarafı açıktır. Üç tarafı toprağa gömülüdür. Bu sebeple üç tarafa boş
dehlizler yapılarak su ve rutûbete karşı odalar muhâfaza altına alınmışdır. Köşkün giriş cephesinde dar
bir ara katı çıkarılmıştır. Binânın üstü aslında taraçadır. İçlerde olduğu gibi, revak cephesi ve eyvan,
nefis çinilerle kaplıdır. Bu kısmın çinileri daha ziyâde kesme mozayiktir; içdekiler levha hâlindedir.
Çinili Köşk tam bir zevk ve safâ mekânı olup, dört evyanlı Türk plânında, nev’i şahsına münhasır bir
yapıdır. Noksansız bir Osmanlı Türk zevkini temsil eder. İleride İran’ın Safevî köşklerinde misâl teşkil
etmiş ve çini kaplamada da mozayik usûlünün tatbik edildiği son binâ bu olmuştur.
ÇİNKO;
Alm. Zink (n), Fr. Zinc (m), İng. Zinc. Gümüş gibi beyaz renkte olan metalik bir element.
Târihi
Çinko hakkındaki doğru bilgiler ancak son 200 yılda öğrenilmiştir. Bunun sebebi çinkonun çok aktif bir
element oluşu ve bunun sonucu olarak filizlerinin metabolik bir hâle dönüştürülmesindeki zorluklardır.
Çinko 2000 yıl önceleri bile Romalılar ve bâzı Ortadoğu ile Uzakdoğu medeniyetleri tarafından pirincin
(sarı) bir bileşimi olarak kullanılmıştır. Ancak çok uzun yıllar sonra bunun ayrı bir metal olduğu tesbit
edildi. Philippus Aurealus Paracelsus (1493-1541) kurşun-gümüş eritme fırınlarında üretilen bir
maddeyi sahte bakır addederek çinko (zinc) ismini verdi. 1721’de Alman Johann Friedrich Henckel
(1679-1744) çinkoyu ayırdı. Böylece batı dünyâsı bu târihi, çinkonun keşfi târihi olarak kabul etti.
Elementel çinko 3000 yıldan önce Çin ve muhtemelen Hindistan’da kullanılmıştır. Yine şüphesiz bâzı
doğu kaynaklı işleme bilgileri İngiltere’ye ulaşmış ve 1740’ta Wiliam Champion, Bristol’da çinkoyu
eritmeye başlamıştı. Mamafih ancak 1907’de ilk başarılı operasyon Belçika’da yapıldı. Çinko ilk olarak
Amerika Birleşik Devletlerinde 1935 yılında New Jersey cevherinden üretildi.
Özellikleri: Kimyâda Zn sembolüyle gösterilen çinko, periyodik sistemin IIB elementlerindendir.
Bileşiklerinde +2 değerliklidir. Atom numarası 30, atom ağırlığı 65.37, yoğunluğu 7.133 gr/cm3, erime
noktası 419.5 °C, kaynama noktası 906 °C, spesifik ısısı 0.092 cal/gr/derece’dir. İzotopları 64Zn
(%50.9), 66Zn (% 27.3), 67Zn (%13.9), 68Zn (% 17.4) 70Zn (% 0.5)dir. Oda sıcaklığında ihtivâ ettiği
demire bağlı olarak büküm işleri için kırılgandır. Biraz yüksek sıcaklıkta işlenebilirliği çok iyidir. Çinko
aktif olduğu için asid ve kuvvetli bazlarla reaksiyon verir. Anfoter metaldir.
Zn+H2 SO4 ∅ ZnSO4+H2
Zn+2Na OH ∅ Na2 ZnO2+H2
Kendisinden pasif olan metal tuzlarında çözünür, iyonu serbest hâle geçer. Çinko oda sıcaklığında
havadan pek etkilenmez. Fakat 225 °C’nin üstünde oksidasyonu hızlıdır. Rutûbetli havada
oksitlendiğinde üzerinde filim tabakası hâlinde bazik karbonat (ZnCO3Zn (OH)2) meydana gelir ki,
bunun koruyucu özelliği çinkonun çürümesini önler.
Tabiatta bulunuşu: Yer kabuğunun tahmînî olarak % 0.013’ünü teşkil eden çinko tabiatta çok
dağılmış olarak bulunur. Volkanik kayaların hemen hemen hepsinde bulunur. Tabiatta serbest halde
bulunmayan çinkonun en önemli minerali çinko blendi denilen sfalerettir. (Zn S) çinko metalinin en az
% 90’ı bu mineralden elde edilir. Diğer mineralleri çinko sülfat (gaslârıt) (Zn SO4. 7H2 O), çinko spatı
(kalamin), (Zn CO3) (Buna simitsonit de denir). Willemit (Zn2 SiO4), franlinit (Fe, Zn, Mn) (Fe Mn)2O4
zinkit (ZnO)tir. Çinko minerallerinin en bol bulunduğu memleketler Amerika, Polonya, Rusya, Belçika
ve Fransa’dır.
Elde edilişi: Mineralleri çinkoca fakir olduğundan önce zenginleştirme işlemi yapılır. Zenginleştirme
işlemi genellikle flatasyon (yüzdürme) şeklinde olur. Zenginleşen cevher kavurma işlemine tâbi tutulur.
Bu işlemde çinko oksit ve çinko sulfat meydana gelir. Kavurmadan sonra indirgeme işlemi yapılır.
1. Karbon ile olan indirgeme:
2. ZnO + C ∅ 2Zn + CO2∅
2. Elektroliz ile indirgeme: ZnO (çinko oksit) sulfat asidi ile reaksiyona sokulur ve çinko sulfat çözeltisi
meydana gelir ki, bu da elektrolize tâbi tutulur. Katotta saf çinko metali elde edilir. Karbon ile olan
indirgemede ele geçen çinko % 98-98.5 saflıktadır. Eloktroliz ile ele geçen çinko ise % 99 saflıktadır.
Bileşikleri: Çinkonun tuzlarının çoğu suda çözünür. Çinkonun, karbonatı, sülfürü, fosfatı, silikatı ve
oksalatı çok az veya hiç çözünmez.
Çinko asetat: Çinko oksidin asetik asit ile muâmelesinden elde edilir. Formülü Zn(CH3COO)2 olup,
boyacılıkta mordan olarak % 1-4’lük çözeltileri deri mukoza hastalıklarının tedâvîsinde ve porselen
üzerinde sır yapmakta kullanılır.
Çinko oksit (ZnO): Suda çözünmez. Beyaz olup, sıcakta sarı renk gösterir. Asit ve bazda çözünür.
Kauçuk endüstrisinde, pigmentlerin elde edilmesinde, seramik yapımında ve tıpta merhem yapımında
kullanılır.
Çinko klorür (Zn Cl2): Susuz halde elde edilmesi oldukça güçtür. Çinko metali ile kuru klor gazının
veya çinko sülfat ile sodyum klorür karışımının ısıtılması ile elde edilir. Çok kolay olarak, metalik
çinkonun hidroklorik asitte çözünmesiyle elde edilir.
Çinko klorür koku giderici ve mikrop öldürücü (dezenfektan) olarak kullanılır. Fenol veya kromatlarla
galvaniz yapımında amonyum klorür ile berâber lehimcilikte kullanılır. Aktif kömür elde edilmesinde,
ateşe dayanıklı eşyâ yapımında, dişçi alçılarının yapımında, parşömen kâğıt îmâlinde, tekstil
boyacılığında mordan olarak, merserize pamuk elde edilmesinde, kauçuk vulkanizasyonunda, pil
yapımında, mantar öldürmede ve rafinasyonunda kullanılır.
Çinko sülfür (ZnS): Tabiatta sfalerit ve vurtzit hâlinde bulunur. Çinko tuzlarının alkali sülfürlerle veya
hidrojen sülfürlerle (H2S) reaksiyonundan sentetik olarak elde edilir. Mineral asitlerinde çözünür, fakat
asetik asitte çözünmez. Nemli havada sülfat hâline dönüşür. Çinko sülfür beyaz pigment olarak
kullanılır. Bakır gibi yabancı maddelerin eser miktarı ile luminesans olayını meydana getirir. Bundan
dolayı televizyon ekranlarında X ışınları ekranlarında ve karanlıkta gözüksün diye saat ibrelerinin ve
rakamlarının boyanmasında kullanılır. Çinko sülfür, baryum sülfat ile litopon denilen pigmentleri
meydana getirir.
Çinko sülfat (ZnSO4 7H2O): Buna beyaz vitriol veya çinko vitriolü de denir. Metalik çinkonun seyreltik
sülfat asidinde çözünmesiyle elde edilir. Ayrıca teknikte, kavrulmuş çinko filizlerinin sülfat asidinde
çözünmesiyle elde edilir. Çözünmeyen diğer metaller süzülerek ayrılır. Süzüntü olarak geçen çinko
sülfat çözeltisi buharlaştırılır ve kristal (billur) hâlinde elde edilir. Çinko sülfat sun’î elyaf yapımında,
galvanoplastide, zirâatte (bilhassa turunçgillerde) ağaç muhâfazasında ve tekstil sanâyiinde mordan
olarak, kauçukta, boya ve cilâda kullanılır.
Çinko karbonat (Zn CO3): Tabiatta bulunan çinko karbonata kalamin denir. Çinko sülfat çözeltisinin
sodyum karbonat ile muâmelesinden elde edildiği gibi, tâze hazırlanmış çinko hidroksidin, aşırı
karbondioksit ile reaksiyonundan da elde edilir. Bazik çinko karbonat porselen îmâlinde, ısıtılıp çinko
okside döndürüldükten sonra pigment olarak kullanılır.
Alaşımları: Çinko birçok alaşımlarda ikinci dereceden alaşımı meydana getirir. Al-Zn, Cd-Zn, Cu-Zn
alaşımları pirinçler, Fe-Zn galvaniz alaşımlarıdır. Alaşımda, çinkonun esas olduğu alaşımlar döküme
uygundur. Fiyatı ve döküm masrafı azdır. Ayrıca kalıba intibâkı iyi olduğu için sonradan bir mekanik
işleme lüzum olmaz. Erime noktasının düşük olması da döküm için bir avantajdır. Çinkoya alüminyum
ilâvesi kuvvet ve işlenebilme kâbiliyetini arttırır. Az miktarda magnezyum ilâvesi de dökümün sâbit
olmasını sağlar. Ayrıca bakır miktarının değişmesi alaşıma sertlik ve kuvvet kazandırır.
Bu alaşımın A.S.T.M’ye göre yüzdesi şöyledir: Bakır 0.15, alüminyum 3.5-4.3, magnezyum 0.03-0.8,
demir 0.1, kurşun 0.07, kadmiyum 0.005, kalay 0.005, çinko yaklaşık 96’dır. Bir de çamur hâlinde
dökülen alaşımlar vardır ki, bunlar çok kullanılmaktadır. Bunlar % 94.5 çinko, % 5.5 alüminyum ve %
95 çinko, % 4.75 alüminyum, % 0.25 bakır ihtivâ edebilirler. Birincisinde alüminyum miktarının
azalmaması gerekir. Döküme uygun olan, ince levhalar elde edilebilen ve uçak endüstrisinde
kullanılan alaşım da % 3.5-5 alüminyum, % 4 Cu, % 1 mağnezyum, gerisi çinko olandır.
Kullanılışı: Çinko geniş ölçüde demir ve çelik yüzeyini korozyona karşı korumak için kullanılır. Yüzey
kaplama elektroliz yoluyla veya sıvı çinkoyu püskürtmek sûretiyle yapılır. Dünyâ çinko üretiminin %
42’si yüzey kaplama, % 32’si kalıpçılıkta % 16’sı pirinç alaşımı üretiminde ve % 10’u saf olarak
kullanılmaktadır.
Birçoğu antiseptik, astringent, tahriş edici, kostik veya toksik olan muhtelif çinko tuzları tıpta
kullanılmaktadır. Daha az tahriş edici tuzları kusturucu olarak kullanılmaktadır. Vücuda alınan çinko
tuzları ancak doktor tavsiyesine göre kullanılmalıdır. Ya alkolik veya sulu çözeltilerde hazırlanan çinko
tuzları göz, kulak, yara ve ülser yıkamalarında kullanılır. Bu maksatla hazırlanan çözeltiler %1’e kadar
konsantrasyonlarda olur. Merhem ve pudralar çinko oksit veya çinko stearattan hazırlanır.
Çinko kezâ bâzı terapetik âmillerde veya onların hazırlanmalarında, meselâ diabetikler için insulin
terapisinde kullanılır.
1980-1987 yılları arasında Türkiye’deki çinko cevherlerinin işlenme istatistikleri:
Sene Üretim (Ton)
1980 .................................................. 43.050
1981 .................................................. 55.007
1982 .................................................. 47.528
1983 .................................................. 50.000
1984 .................................................. 90.000
1985 .................................................. 81.000
1986 .................................................. 87.000
1987 ................................................ 115.000
1988 ................................................ 101.575
Dünyâda ise:
1983 .................................. 6.119 milyon ton
1984 .................................. 6.410 milyon ton
1985 .................................. 6.506 milyon ton
1986 .................................. 7.048 milyon ton
1987 .................................. 7.183 milyon ton
1988 .................................. 7.229 milyon ton
1989 ................................7.122.5 milyon ton
ÇİRİŞOTU (Asphodelus fistulosus);
Alm. Affodill (m), Fr. Asphodele (m), İng. Asphodel. Familyası: Zambakgiller (Liliaceae). Türkiye’de
yetiştiği yerler: Batı ve Güney Anadolu.
Akdeniz çevresi memleketlerinde yetişen 30-80 cm boyunda, beyaz çiçekli, parmak şeklinde ve demet
hâlinde etli yumruları olan çok senelik otsu bir bitki. Yapraklar tabanda toplanmış, uzun şeritsidir ve
orta damar boyunca oluk şeklinde katlıdır. Çiçek durumu bir bileşik salkımdır.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısmı toprak altındaki yumrularıdır. İnülin yönünden zengindir.
Kökler kurutulup un şekline getirilir, çiriş adı altında özellikle ayakkabı yapımında yapıştırıcı olarak
kullanılır.
ÇİROZ (Scomber scomber);
Alm. Sehr kleine Makrele. Fr. Mequereau bâtard sale au soleil, İng. Salted and dried mackerel.
Yumurtasını atarak zayıflamış olan uskumru balığına ve bunun yenmek için kurutulmuşuna verilen ad.
Nisandan 13 Hazirana kadar olan dönemde tutulur. Eti kurutularak satılır. Her bin balık için 15 kilo tuz
hesaplanarak 8- 10 saat fıçılarda tuza yatırılır, ardından solungaç ve iç organları temizlenerek atılır.
Kuyruklarından sicimlere dizilip 5-6 saat da deniz suyunda bekletildikten sonra asılarak kurumaya
bırakılır. İyi havalarda 5 günde, anormal durumlarda 15 günde kurur. Erken kuruyanları makbuldur.
Tabak içinde sirke ve zeytinyağı ile ıslatılıp üzerine dereotu doğranarak hazırlanan “çiroz salatası”
sevenler tarafından çok aranır. (Bkz. Uskumru)
ÇİTA (Acinonyx jubatus);
Alm. Jagdleopard, Fr. Guepard, İng. Cheetah. Familyası: Kedigiller (Felidae). Yaşadığı yerler: Afrika
ve Asya. Özellikleri: Küçük kulaklı, siyah benekli, en hızlı koşabilen etçil bir memeli. Ömrü: 20-25 yıl.
Çeşitleri: Yaban ve evcilleri vardır.
Kedigiller âilesinden, saatte 112 km koşabilen en hızlı kara hayvanı. “Gepard” veya “av leopardı” da
denir. Afrika’nın Cezâyir’inden Asya’nın Hindistan’ına kadar uzanan bölgede rastlanır. Küçük kulaklı,
uzun bacaklı olup, sarımtrak kahverengi postu siyah beneklidir. Bâzan leopar (pars) ile karıştırılır.
Leoparda benekler halkalı, çitada ise doludur. Ayrıca çitanın gözlerinin altından çenelerine doğru birer
siyah çizgi uzanır. 75 santimetrelik kuyruğu ile berâber 210 cm boyunda, 50 kg ağırlıktadır. Yüksek
otlar arasında gizlenerek antilop, ceylan, tavşan gibi memelileri avlar. Avına 112 kilometrelik bir hızla
saldırır. Bu hızı 400-500 metre sonra düşmeye başlar. Bu mesâfe içerisinde yakalanmayan avları
pençesinden kurtulabilirler. Çita, tırmanamaz ve tırnaklarını kediler gibi pençenin içine çekemez.
Ehlileştirilerek, ceylan ve antilop avında başarıyla kullanılır. Hindistan recaları böyle avlara çok
meraklıdır. Avcılar çitayı at sırtında tâkip ederler.
Belirli üreme mevsimleri olmayıp, her yıl 95 günlük gebelik döneminden sonra gözleri kapalı 2-4 yavru
doğurur. Bunların gözleri iki hafta sonra açılır, postları koyu beneklidir. Genellikle yalnız avlanan
çitalar, bâzan âile topluluğu hâlinde de avlanırlar. Postu, kürk için beğenildiğinden sayıları hayli
azalmıştır.
ÇİTLEMBİK AĞACI (Celtis australis);
Alm. Zürgelbaum (m), Fr. Micocoulier (m), İng. Nettle-tree. Familyası: Karaağaçgiller (Ulmaceae).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Kuzey, Batı ve Güney Anadolu.
Mart-nisan aylarında çiçek açan, 2-25 metre yükseklikte, kışın yapraklarını döken, bir evcikli,
rüzgârlarda tozlaşan bir ağaç. Esmer renkteki gövde, düzgün bir kabuğa mâlik olup, genç dalları ince
ve bükülebilme kâbiliyetinde olduğundan aşağı doğru sarkmaktadır. Gövde üzerinde sarmal durumda
bulunan, oldukça uzun bir sapa sâhiptir. Yaprakların üst yüzüne göre daha açık yeşil olan alt
yüzlerinde tüyler bulunmaktadır. Yeşilimsi sarı renkteki uzun saplı çiçekler ya erdişidir, tek olarak
bulunurlar veya dişi organın gelişmeden kalması sonucu erkek eşeylidir ve yalancı şemsiye tipinde
çiçek durumları teşkil ederler. Çiçekler tomurcuk hâlindeyken kiremit gibi birbirini örten, oval biçiminde
dip taraflarında bitişik, tüylü 5-6 tâne taç yaprağı ile örtülmüştür. Meyveler olgunlaştıkça uzun saplı,
nohut büyüklüğünde az etli, siyahımsı kahverenginde eriksi meyveler meydana getirir.
Kullanıldığı yerler: Parklarda süs bitkisi olarak yetiştirilmektedir. Esnek ve dayanıklı olan odunu
kıymetlidir. Tatlı olan meyveleri yenildiği gibi, yaprakları hayvanlara yem olarak verilmektedir.
ÇİTSARMAŞIĞI (Convolvulus sepium);
Alm. Ackerwinde (f), Fr. Liseron (m), İng. Bindweed convolvulus. Familyası: Kahkahaçiçeğigiller
(Convolvulaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Marmara ve Karadeniz bölgesi.
Haziran-eylül aylarında çiçek açan, oldukça uzun toprak altı gövdesine sâhip, süt ihtivâ eden, tüysüz,
1-5 m yükseklikte sarılan bir bitki. Köşeli ve ince olan sarılıcı gövde üzerinde sarmal durumda bulunan
yaprakları oldukça uzun saplı, kalp biçiminde ve ucu sivridir. Dalların ucunda çiçekler tek tek
bulunurlar. Genellikle beyaz, nâdiren pembemsi renkteki taç yaprakları, tomurcuk hâlinde iken
burulmuştur. Açtığı zaman çiçeğin aşağı yukarı tam olan yaygın kenarı 5 köşe olup, taç yaprakları çan
şeklinde birleşmiştir. Meyveleri 4 tohumlu olup, tohumlar siyahımsı renktedir.
Kullanıldığı yerler: Güzel çiçeklerinden dolayı süs bitkisi olarak yetiştirilir. Kök ve yapraklarının müsil
etkisi vardır.
ÇİVİ YAZISI;
Alm. Keilschrift (f), Fr. Ecriture (f), coneforme, İng. Cuneiform script. Çok eski devirlere âit olan
Mezopotamya’daki (Ortadoğudaki) kavimlerin kullandıkları bir çeşit yazı. Yazıların her birisi çiviye
benzediği için bu isim verilmiştir.
Yazı karekterleri yarım üçgen, birbirine karşı zıt yönde çizilmiş çizgiler, dikey çivi, yatay çivi, aşağı ve
yukarı eğik çivi, köşe çengeli, gibi yazılardır. Soldan sağa doğru yazılır.
Çivi yazısını ilk kullananlar Sümerler olmuştur. Mezopotamya’ya gelip yerleşenler de kullanmıştır.
Mezopotamya dışındaki kavimlerin Asurlular, Hititler, İranlılar tarafından da kullanıldığı anlaşılmıştır.
5000 sene önce çivi yazısıyla taşlar üzerine yazılan Hammurabi kânunları günümüze kadar
saklanabilmiştir.
ÇİVİT;
Alm. Wasckblau (n), Fr. Bleu (m), a linge, İng. Washing-blue. Çivit otundan veya indigo ağacının
yapraklarından elde edilen mâvi renkli toz bir boyadır. Çamaşırların sarılığını gidermek için, çamaşırları
yıkadıktan sonra son durulama suyuna katılır. Genellikle Çin, Yemen ve Hindistan’da yetişen bir
bitkidir. Sarı, kırmızı, yeşil olanlarından ise boyacılıkta istifâde edilir. Gök mâvi renklisi çamaşırlarda
kullanılır. Bâzı maddeler içine karıştırılarak kumaş boyanır. Hava ile temasta rengini kaybetmez ve
suda erimez.
ÇİVİZÂDE HACI MEHMED EFENDİ;
Osmanlılar zamanında yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. On sekizinci Osmanlı
Şeyhülislâmıdır. Babası, Kânûnî devri şeyhülislâmlarından Çivizâde Muhyiddîn Mehmed Efendidir.
Dedesi Müderris Çivi İlyas Efendi sebebiyle Çivizâde diye meşhur olmuştur. 1530 (H.937) senesinde
İstanbul’da doğdu. 1587 (H.995) senesinde İstanbul’da vefât etti.
Aslen Muğla taraflarından olan Çivizâde Mehmed Efendi ilk tahsilini babasından gördü. On üç
yaşındayken babasıyla birlikte hac vazifesini yerine getirdi ve Medîne-i münevvereyi ziyâret etti. Hac
yolculuğu sırasında bâzı fıkhî metinleri ezberledi ve pekçok âlim ile görüşüp ilimlerinden istifâde etti.
Babasının vefâtına kadar onun ilminden istifâde etti. 1547 senesinde babası vefât edince, zamanın
ileri gelen âlimlerinden Pervîz Efendi, Taşköprüzâde ve Karasili Hasan efendilerden ayrıca Anadolu
Kazaskerliğinden emekli Ma’lül Emir Efendiden ilim öğrendi. Rumeli Kazaskeri Abdurrahmân Efendinin
hizmetinde bulundu. Ondan icâzet aldı. Bilâhare onun kızıyla evlendi.
1557 senesinde Kasımpaşa Medresesine, sonra da Süleymâniye Medresesine müderris tâyin edildi.
1569 senesinden îtibâren, Şam, Kahire, Bursa, Edirne ve İstanbul Kâdılıklarında bulundu. Anadolu ve
Rumeli Kazaskerliği vazifelerinde de bulunduktan sonra 1579 senesinde emekliye ayrıldı. İki sene
sonra Sadr-ı Ulemâ ve 1581 senesinin son aylarında Şeyhülislâm oldu. Beş sene üç ay altı gün
Şeyhülislâmlık makamında bulunduktan sonra 1587 senesinde İstanbul’da vefât etti. Eyyûb Sultan
civarında babasının kabrinin yanına defnedildi.
Çivizâde Hacı Mehmed Efendi ömrünü İslâm dînini öğrenip insanlara öğretmeye vakfetmişti.
Cömertliği, güzel ahlâkı, Selef-i sâlihine bağlılığı, onlar gibi olmaya çalışması ile tanınırdı. İnsanlara
zulüm edenlere hiç müsamaha göstermez, haksızlığa uğrayanların haklarını alıp zulmü ortadan
kaldırırdı. Pâdişâha ve Sadrâzama gerekeni çekinmeden söylerdi. Sadrâzamın Şeyhülislâmın ayağına
gelmesi hâdisesi ilk defa Çivizâde Hacı Mehmed Efendinin şeyhülislâmlığı zamanında vâki oldu.
Sadrâzam Özdemiroğlu Osman Paşanın ilk olarak, Şeyhülislâmı makâmında ziyâret etmesi daha
sonraları âdet hâline getirildi. Çivizâde Hacı Mehmed Efendi, fakir, zengin, pâdişâh, vezir, âmir, memur
bütün insanların sevgisini kazanmıştı. İnsanlara sık sık nasihat eder, Allahü teâlânın emir ve
yasaklarını anlatırdı. Kibir ve gururdan uzak durur, tevâzuyu elden bırakmazdı. Emrinde çalışanlara
güzel muâmele eder, onların sıkıntılarını giderirdi.
Pekçok talebe yetiştirmiş olan Çivizâde Hacı Mehmed Efendi, edîb, şâir ve aynı zamanda hattat idi.
El-Eşbâh ven-Nezâir adlı esere ta’likâtı vardır. Çivizâde Hacı Mehmed Efendi zamanındaki diğer
devlet büyükleri gibi birçok hayır eseri yaptırmıştır. Zeyrek yakınlarında bir câmi ve medrese,
Kürkçübaşı Süleymân Ağa Câmii yanında bir mescit yaptırmıştır.
ÇİVİZÂDE MUHYİDDÎN EFENDİ;
Osmanlı şeyhülislâmlarının on birincisi. Kânûnî Sultan Süleymân Han devri şeyhülislâmlarındandır.
İsmi Muhyiddîn Mehmed’dir. Çivizâde adıyla meşhur oldu. 1467 (H.881) târihinde Menteşe’de (Muğla
taraflarında) doğdu. Babası Menteşeli âlim ve hattât Çivi İlyâs Şehid Efendidir. 1547 (H. 954) târihinde
İstanbul’da vefât etti.
Çivizâde Muhyiddîn Efendi, tahsil için İstanbul’a gelip, devrin âlim ve fâdıllarından olan Tâcizâde Sa’dî
Çelebi, Muhyiddîn Fenârî, Mevlânâ Mehmed Paşa ve Karabâli’den okudu. İlimde olgunlaşıp,
yükseldikten sonra sırasıyla Edirne’de Beylerbeyi, Bursa’da Veliyüddîn Efendi oğlu Ahmed Paşa ve
Ferhâdiyye Medreselerinde müderrislik yaptı. Sonra İstanbul Mahmûd Paşa Medresesi ile Edirne’de
Üç Şerefeli Medreselerinde ilme hizmet etti. Çorlu Medresesi tamamlanıp bu medreseye pâdişâh
fermânıyla müderris tâyin oldu. Çorlu Medresesinde müderrisken 1527’de Kâhire (Mısır) kâdılığına
tâyin edildi. On yıl kadar bu vazîfede kaldıktan sonra 1537 târihinde Anadolu kazaskerliğine getirildi.
1538 (H.945)de Sa’dî Sa’dullah Efendinin vefâtı üzerine şeyhülislâm oldu.
Çivizâde Muhyiddîn Efendi, fetvâ verirken kendini hatâdan korumak için, fetvâ ve kararları gâyet açık
ve vesîkalı yazar ve dört hak mezhebin hükümlerini bildirirdi.
1541 senesinde şeyhülislâmlıktan ayrıldıktan sonra, oğlu ile birlikte hacca gitti. Hac dönüşünde
İstanbul’da Sahn-ı Semân Medreseleri müderrisliğine tâyin edildi. Ebüssü’ûd Efendinin şeyhülislâm
olması ile boşalan Rumeli Kazaskerliğine getirildi. Bu vazîfedeyken 1547 (H.954)de vefât etti. Eyyûb
Sultân civârına defnedildi. Toplam şeyhülislâmlık süresi üç yıl dokuz aydır.
Çivizâde Muhyiddîn Efendi, âlim, fazîletli, kibirden uzak, alçak gönüllü, haramlardan kaçan bir zâttı.
Cömert, yüzü nûrlu, hoş sohbet olup, güzel ahlâkı üzerinde toplamıştı. Çoğu vakitlerini ilim ve ibâdetle
geçirirdi. Açık sözlü ve âdildi. Zamânının bütün ilimlerinde mütehassıstı. Özellikle fıkıh (İslâm hukûku)
ilminde devrinin önde gelen âlimlerindendir.
Eserleri:
1) El-Îsâr fî Hall-il-Muhtâr (Hanefî mezhebi fıkhına dâirdir), 2) Hüsn-ül-Kârî fit-Tecvîd (Kırâat ve
tecvid ilmine dâirdir), 3) Fetâvâ-i Çivizâde, 4) Telvîh adlı meşhûr fıkıh usûlü kitâbının bir bölümüne
olan açıklaması, 5) Mîzân-ül Müddeiyyeyn fî İkâmet-i Beyyineteyn, 6) Risâletün fî Tahrîr-i Da’vâ
el-Mülk.
ÇİY;
Alm. Tau, (m), Fr. Rosee (f), İng. Dew. Sabah ve akşam, açık havadaki bâzı bitkilerin ve cisimlerin
üzerinde çok küçük su damlacıkları hâlinde biriken su buharı. Hava kütlesi içinde belli miktarda nem
vardır. Bu nem miktarı sıcaklığa veya basınca bağlı olarak değişiklik gösterir. 10 °C sıcaklıkta ve
normal basınçta 1 m3 hava içindeki su buharı 9,39 gr’dır. Bu miktara havanın doymuş nem miktarı
denir. Nem miktarı sıcaklıkla arttığı için bu sıcaklık düşerse (aynı basınç altında) 1 m3 havada 9,39 gr
su buharı bulunamaz. Bir miktar su buharının yoğunlaştığı görülür.
Hava içindeki O2 molekülleri havanın ısı kaybını çok yavaşlatır. Geceleri toprak havaya göre daha
fazla ısı kaybına uğrar. Toprağa değen hava kütlesi yukarılardaki hava kütlesine göre daha düşük
sıcaklıktadır. Bu kütlenin taşıyabileceği nem nisbeti düşer. Taşıyamayıp bıraktıkları nem yoğunlaşarak
küçük su damlacıkları hâlinde toprak yüzeyi üzerinde kalırlar. Toprak yüzeyinde yoğunlaşan bu su
kütleleri çiy’i meydana getirir.
ÇİZGİ;
Alm. Strich, Fr. Liqne, İng. Trait. Bir noktanın hareketiyle meydana gelen şekil veya iki yüzeyin ara
kesiti.
Başlıca üç çeşit çizgi vardır:
1. Doğru çizgi: İki noktadan geçen en kısa çizgi.
2. Kırık çizgi: Bir doğrultuda olmamak üzere doğru parçalarının ucuca eklenmesinden elde edilen
çizgi.
3. Eğri çizgi: Doğru ve kırık çizgilere benzemeyen çizgidir.
ÇİZGİ FİLM;
Alm. Trickfilm, Fr. Dessin anime (cinema d’animation), İng. Animated cartoon. Elle çizilerek yapılan
resimlerin, canlandırma metodlarıyla hareketlendirilmesi.
Çin’in ve Türklerin eski gölge oyunlarına dayanan çizgi film, 19. yüzyılın başlarında Fransız Emile
Reynaud’un çalışmalarıyla hız kazandı. Emile, “Theatre Optique” adında Paris’te ilk sinema salonunu
açtı. 1830 senelerinde, resimleri hareket ediyormuş gibi gösteren bâzı oyuncaklar yapıldı. Bu
oyuncaklar, 1832’de Joseph Plateau adlı bir Fransız ve “hayat tekerleği” anlamına gelen Zoetrope’un
yapımcısı Pierre Devignes tarafından geliştirildi. 1930 senelerinde ses ve desenin az bir zaman sonra
da rengin bulunmasıyla çizgi film bütün dünyâya yayıldı.
İlk çizgi film denemelerini 1908 senesinde Fransız Emile Cohl yaptı. Beyaz bir kâğıt üzerine siyah
renkle çizdiği çöpten adamlarını filme aldı. Ancak projeksiyonda negatif film kullanarak siyah fon
üstünde hareket eden beyaz figürler elde etti. Bunu, Amerikalı Winson Mclav “Gertie the Trained
Dinasaur” adlı filmi tâkib etti. 1913-17 yılları arasında ise, dünyada yeni sanatçılar ve yeni filmler
ortaya çıktı. Artık seyirci, çizgi filmi bir eğlence çeşidi olarak görüyordu.
Sesli sinemanın ortaya çıkmasıyla, çizgi filmde yeni bir altın dönem başladı. 1923 senesinde
stüdyosunu kuran Walt Disney (1901-1966) “Mickey Mouse-Miki Fare” adlı ilk sesli filmini ve “Donald
Duck= Vakvak Kardeş” dizisini ve nihâyet “Snov White and the Seven Dwarfs= Pamuk Prenses ve
Yedi Cüceler” adlı uzun bir çizgi film yaptı. Disney’in hayvan tiplerine insan karakteri vererek, gerçeğe
yakın bir biçimde filme hareketlilik kazandırması ve çocukları eğlendiren, güldüren, canlı ve müzikli
oyunlar sergilemesi, kısa sürede şöhret bulmasına sebeb oldu. Disney’in bu çalışmalarını, Norman Mc.
Laren, Alex Alexieff ve Claire Parkef gibi kimseler yeni tekniklerle tâkib ettiler.
İçinde bulunduğumuz asırda, film yapımı oldukça pahalı olmasına rağmen, yine de bütün dünya
ülkelerinde gelişmekte ve yayılmaktadır.
Çeşitli gösteriler ve yarışmalar yapılmakta, üniversitelerde ve okullarda film ile ilgili dersler
konmaktadır. Çizgi film, artık eğlendirici olmaktan ziyâde, çeşitli tanıtım vâsıtası ve reklâm görevi
yapmaktadır. Bu konuda dergi ve kitaplar yayınlanmakta, okullarda eğitici filmler, propaganda filmleri
yapılmaktadır.
Türkiye’de sinema sanatının gelişmesiyle birlikte, çizgi filmde de yeni bir gelişme göze çarpıyor.
İstanbul Reklâm Ajansı, değişik bir takım çizgi film hazırlatmak için, bâzı karikatür sanatçılarını
kadrosuna alarak çalışmalarına başladı. Hazırladıkları bâzı çizgi filmler çok basit olmasına rağmen,
büyük ilgi gördü. Bu ajans, yurt dışından bâzı sanatçıların getirdiği yeni teknikleri alarak, çalışmalarına
hız verdi. Bu arada Radar Reklâm bir animasyon bölümü açarken Ali Ulvi de bâzı ressamlarla Kare
Reklâm ismini verdikleri yeni bir stüdyo kurdular. Stüdyo Çizgi, yeni film çalışmalarına başlarken, öte
yandan Ferruh Doğan ve Oğuz Aral gibi isimler, Canlı Karikatür adını verdikleri bir stüdyo kurarak
“Koca Yusuf” ve “Direklerarası” filmlerini çizdi. Bütün bu stüdyolar, reklâm filmlerini hazırlamak
maksadıyla kurulmuştur. Yer yer başarılı olan stüdyolardan, bir kısmı zamanla dağıldı.
Çizgi film, çok sabır ve titizlik gerektiren bir sanattır. Zîrâ birkaç dakikalık bir film gösterisi yapmak için,
binlerce resim çizmek gerekir. Yapımının zorluğuna rağmen herkes tarafından televizyonda ilgiyle
seyredilmektedir. Bu ilgi üzerine TRT, yabancı kaynaklı çizgi filmler getirmeye başladı. Bu arada kendi
sanatçılarımıza yerli çizgi film hazırlatma çalışmaları başlatılmakla beraber yetersiz kalmaktadır.
1987’den sonra Kültür Bakanlığının kendi kahramanlarımızı çizgi film yaptırma çalışmaları, devâm
etmekte, yeni bir takım stüdyolar açılmaktadır. Türkiye’de ilk defâ büyük bir kuruluş kendi adına kendi
millî konularını işleyecek bir çizgi film atölyesi kurdu. Türkiye Gazetesi Radyo Televizyonunun bir
ünitesi olarak vazîfeye başlayan TGRT Animasyon “Abdullah” isminde 15’lik deneme filminden sonra
“Deli Balta”, “Kemankeş-Dayıbey” çizgi filmini de tamamlayarak bu sâhada bir boşluğu doldurmaya
aday olduğunu isbatladı.
Canlandırma teknikleri: Çizgi film sanatçıları, kendi sanatlarıyla ilgili her şeyi sahalarında
kullanmışlardır. Çok çeşitli teknikler uygulamış ve zamanla bu durum değişik türlerde devam etmiştir.
Kullanılan malzemeye göre, canlandırma örnekleri de değişmiştir. Çizgi film, özel ışıklı animasyon
masalarında tasarlanıp çizilir. Çizimde selüloit yapraklar kullanılır. Selüloitin saydamlığı çizimi
kolaylaştırmaktadır.
Çizgi filmin en bilinen tekniği “Celanimation” tekniğidir. İkinci bir çizgi film tekniği, asetat kullanmadan
doğrudan kâğıtlara çizilip boyayarak hazırlanan “Paper Animation” tekniğidir. Bunlardan başka;
Simplified Cel System, üç boyutlu bir teknik olan Kukla filmler, Clay Animation, Object Animation=
Nesnelerle yapılan animasyon, Kolaj (Collage) ve Kinestasis ile bizdeki Karagöz oyununu andıran
Kesme Animasyon (Cut Dut) ve Silüet Animasyon, Kum Tekniği, Time-Lapse Animation, Cameraless
Animation, Computer Animation, Pixilation, Rotoscoping ve Pın Screen teknikleri mevcuttur.
Çizgi filmde araç ve gereç olarak; çeşitli kalemler, boyalar, standart delikli kâğıt, pim ve zımba, asetat,
ışıklı masa, kamera ve kadraj (çerçeve) kullanılır.
1970’li yıllardan başlayarak 1980 ve sonrasında bilgisayar ve video âletlerinin gelişmesi, çizgi film için
yeni bir imkân getirmiştir. Bütün dünyâda çizgi film yapımı yeni metodlarla hızla artmaktadır.
Çizgi filmin safhaları:
1. Sinopsis: Senaryonun ana teması doğrultusunda, senarist ve yönetmen tarafından hazırlanır.
2. Story-board (Resimli senaryo): Yönetmenin düşündüğü çizgi film sahneleridir.
3. Timing (Zamanlama): Plânlanan sahnelerin süresinin tesbitidir.
4. Fon müziği: Filmin atmosferine ve ritmine göre besteci tarafından hazırlanır.
5. Lay-out: Yönetmen veya vazifelendireceği bir yardımcı tarafından story- board’a uygun olarak dekor
ve tiplerin son şeklini almasıdır.
6. Animasyon (hareketlendirme): Story board’daki hareketli sahneler animatörler tarafından
gerçekleştirilir.
Bir sâniyelik çizgi film elde edebilmek için 24 kare resim çizmek lâzımdır. Gözümüzün görme
özelliğinden faydalanarak daha az resimle (24 kare yerine 12 kare çekim yapılmaktadır).
7. Dekorlar: Bacg-round Story-board’daki sahnelerin geri plânları, hâdiselerin geçeceği yer ve
mekanlar, Bacg-roundcular tarafından çizilir.
8. Kopya ve renklendirme: Animatörlerce hazırlanan hareketli figürler, çini mürekkeple veya fotokopi ile
asetat’a kopye edilir. Renklendirmeciler tarafından boyanır.
9. Görüntüleme: Çizgi filmi meydana getiren şahıslar ve hâdiseler geçeceği mekanlar, çekim plânına
göre tek kare çekim yapılabilecek bir kamera yardımıyla 8 mm-16 mm-35 mm veya video olarak
görüntülenir.
10. Kurgu: Görüntü, ses, gürültü, müzik, Story-board’a göre yerlerine konur.
11. Eşleme: Değişik seslerin sahnelerdeki dozlarının ayarlanması.
12. Laboratuar: Çekim video dışında film olarak yapılmışsa, negatiflerden pozitif filmler elde etme.
ÇİZGİ ROMAN;
Alm. Comics, Fr. Bande dessinee, İng. Comics. Gazete, kitap, mecmûa gibi yayın organları
aracılığıyle bir takım hikâyelerin çizgilerle anlatılması. Kısa açıklamalar, anlatımlar, konuşma ve
düşünme balonları yazı kısmını meydana getirir. İfâdenin ağırlığı çizgilerde toplanmıştır. Kısaca;
resimle yazının biraraya gelmesiyle meydana gelen bir anlatım şeklidir.
Şekil ve resimleri peşpeşe sıralayarak bir hikâyeyi anlatmak çok eskiden beri kullanılan bir metoddur.
Kabartma, mozaik, duvar resimleri, vitray, seramik ve dokuma gibi sahalarda kullanılagelmiştir.
Geçmişten günümüze, bugünkü şeklini alması kolay olmamıştır. Baskı tekniklerinin gelişmesi çizgi ile
anlatımın da gelişmesinin ve detaylanmasının sebebi olmuştur. Anlatılmak istenen hikâyenin her
safhasını aralıksız, akıcı, anlaşılır bir şekilde zihinde belirginleşmesi duygusu ve isteği, çizgi romanın
doğmasına sebeb olmuştur.
İngiliz oymabaskıcı William Hogarth’ın oyma baskı karikatürleri birbirlerini tâkib eden diziler hâlinde
yapıldığından, bu kimse, çizgi roman târihinin ilk temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır.
Bugünkü mânâda çizgi roman 19. yüzyılda ortaya çıktı. İsviçreli öğretmen Rudolphe Töpffer
(1799-1846), M.Vieux-Bois tiplemesi ile, Alman mizahçı Wilhelm Busch, Max und Moritz ile, Fransız
Georges Kolomb, Famille Fenaull ile ilk çizgi romancı olma ünvanlarını aldılar.
Ancak çizgiyle metni bir uyum içinde birleştiren gerçek çizgi romanlar ABD’de ortaya çıktı. Yayın
organları arasındaki mücâdele sonucu 1896 J.Pulitzer’in çıkardığı New York World Pazar ilâvesinde
Richard Outcault’ın “The Yellow Kid’i ve Rudolph Dirks’in The Katzenjammer Kids” yayınlandı. İlk
konuşma balonları ise “The Katzenjammer Kids’i” de kullanıldığından ilk çağdaş, çizgi roman sayıldı.
The Yellow Kid’de (Sarı Çocuk’ta) sarı çocuğun düşünceleri, yâhut söylemek istedikleri geceliğin
üzerinde beliriyordu. Dirk’s, Rönesans dönemi Alman oyma baskılarında kullanılan unutulmuş balon
metodunu geri getirdiği için, kendi gazetesiyle W. Hearst’ın New York Journal Gazetesi arasında
paylaşılamadı. Dirk’s, gazetesini değiştirdiği zaman açılan dâvâyı kaybetti. Çizgi romanını “The
Captain and the Kids” adıyla devâm ettirdi. Bu dizi Türkiye’de Kaptan Edi ile Büdü adıyla yayınlandı.
1906’da New York Journal’de Winso Mc Cay’ın hazırladığı Ciltle Nemo in Slumberland (Küçük
Nemo Rüyâlar Ülkesinde) çizgi romanı tutuldu. ABD’nin dışında sesini duyuran ise George Mc
Mancısun (1884-1954) Brining Up Father (Güngörmüşler) eseridir.
E.R. Burroughs’un 1912’de yaptığı Tarzan’ı, 1929’da Harold R. Foster (1892-1982) tarafından çizgi
haline getirilince, gerçekçi çizgilerin kullanıldığı ilk çizgi roman oldu.
Avrupa’da ise tam mânâsıyla ilk çizgi roman 1925’de doğdu. Alain Saint Oga’nın Zig ve Puce adlı
tiplemesiydi.
Bunu Pincho’nun Becassine’si (1905) ve Farton’un Pieds Nickeles’i (1908) tâkip etti. Ancak
Avrupa’da Komikler’in erişkinler tarafından da benimsenmesi için yarım yüzyıl gerekmişti. Harold R.
Foster’in Tarzan’ından sonra bu alanda gerçekçi çizgilerin kullanıldığı bir diğer eser Alex Raymond’un
Flash Gordon’u (Baytekin)dur. Chic Young’un Blondie’si (Fatoş) (1930), All Capp’in Lil Abner’i (Hoş
Memo) bu dönemlerde mizah-karikatür çizgisinde devâm eden eserler arasındaydı...
1937’de özellikle Harold Foster’in Prince Valiant’ı (Kahraman Prens), Lee Falk ile Phil Davis’in birlikte
hazırladıkları Sihirbaz Mandrake (1934), W.Ritt ile, C.Gray’ın birlikte hazırladıkları Brick Bradford
(1935) fantastik bir çizgide devâm eden eserler arasında oldular.
Elsie Segar’in Popeye’si (Temel Reis), Walt Disney’in Mickes Mouse (Miki Fare) (1930) ve Donald
Duck’un (Vakvak Kardeş) da bu dönemlerin mizah çizgi romanlarıydı.
1930’lu yıllarda baştan başa çizgi roman yayınlanan aylık dergiler çıkmaya başladı. Küçük boyda ve
düşük mâliyetle satılan bu Comic booklar’da Joe Shuster ile Jerry Siegel’in (1938) ortak ürettikleri
Kahraman Süperman ve Robert Kane’nin Batman’ı kötülüklere karşı olağanüstü güçlerle savaşırken
bu piyasadaki üstün savaş güçlerini de sergilediler.
İkinci Dünyâ Savaşından az önceki yıllarda çizgi roman dergilerinde çeşitlilik ve tiraj artışı görülmeye
başladı. Bunun sonucunda çizgi romanlar hazırlanırken, yeni resim ve sinema tekniklerinden
faydalanılmaya başlandı. Dolayısıyla belirgin bir kalite artışı görüldü. Artık resimli roman kahramanları
klasik görünüşleri dışında, yâni karşıdan ve ayakta duruşlarının yanı sıra hemen hemen her tür
pozisyonlarda çizilmeye başlandı. Olağan dışı renkler, nümûnelerin gerçek olmayan renkleri, olaya
estetik katarken bir yanda da psikolojik durumları ifâde için kullanılmaya başlandı.
Avrupa’daki çizgi roman ABD’nin yanında oldukça zayıf kalırken, farklı gâyeler için kullanıldığı görüldü.
Artık bu tür çizgi romanlar çocuklara yönelik bir ideolojik propaganda aracı olarak kullanılıyordu. Bu
şekilde kullananlar hedeflerinde isâbet kaydedip inanılması zor tirajlara ulaştılar. Fransa’da 1934
yılında çıkan Journal de Mickey ulaştığı yüksek tirajla (400.000) Avrupa’nın en sivrilen dergisi oldu...
Savaşın başlamasıyla birlikte çizgi romanlar savaşa yönelik propaganda aracı olma özelliklerini
korumaya devâm ettiler.
George Baker’in The Sack’ı (1942), David Brager’in G.I.Joe’si (1942) ve Milton Caniff’in Male Call’u
(1942), Amerikan ordusu ve askerlerinin moralini destekleyecek şekilde hazırlandı... İtalya’da ise Kurt
Caesar’ın Romanoil Legionario ile Fransa’da ise Nazi yanlısı Temeraire (1943-44) adlı dergiler,
gençlere yönelik propagandalarında tesirli oldular.
Barış zamânı 1947’de Milton Caniff’in Steve Canyon’u piyasaya çıktı. Resimli romana olan ilgi ise
geçici bir süre azalmıştı. Bunun üzerine, yapımcılar, korku dizilerine el attılar. Yaşayan ölüler,
hortlaklar ve vampirlerle dolu bir dehşet dünyâsı okurların ilgisini çekebilmişti. Amerikan Senatosu ve
muhâfazakar halkın tepkisi sonucunda şiddet ve dehşet konularında belirli sınırlamalara gidildi ve bir
dizi sınırlamalar kânunlaştırılırıp, yürürlüğe konuldu...
Bunun sonucunda mizah-karikatür ağırlıklı kahramanların tutulması sağlandı. Walt Kelly’nin Pogo’su
Charles M.Cshulz’un Peanuts’ı (Yer Fıstıkları) ve Mort Walker’in Beetle Bailey’i (Hasbi Tembeler)
gibi.
ABD’nin pazarı durumunda olan Avrupa ülkelerinde İkinci Dünyâ Savaşından sonra kaliteli ürünler
ortaya çıkmaya başladı. Herge takma adını kullanan Georges Remi’nin Tin Tin’i (Ten Ten) ABD çizgi
romanlarının kalitesine eşdeğer çizgi romanlardan sayılır. Bunu Fransız Morris’in (Maurice de Bauere)
Lucky Luke’usu (Red Kit) (1946) tâkib etti. Albert Uderzo, Goscinny’nin yazdığı Asterix’i (Asteriks)
yeni çıkan Pilote dergisine (1959) çizmeye başladı. Bu mizah ağırlıklı yayınları Peter O’Donnell ile Jim
Holdaway’ın dedektiflik ve câsusluk ağırlıklı Modesty Blaise’i izledi.
1952’de kurulan Mad dergisi bu alana ayrı bir renk getirdi. Bu dergi çizgi romanı kullanarak çizgi
romanı alaya almasıyla farklılık kazandı. 1970’lerde ABD’de farklı bir akım meydana geldi. Yer altı
çizgi romanları (Underground comix) çoğu üniversite kuşaklı genç yazar ve çizer grubu, siyâsî ve
sosyal bir eleştiriye yönelik yayınlar üretmeye başladılar. Ancak gördüğü ilgi sınırlı olmuştu. Aynı
dönemlerde Jack Kirby ve Joe Orlando gibi çizerler Fanastic Four (Fantastik Dörtlü) ve Spider Man
(Örümcek Adam) Thor, The Hulk (Yeşil Dev Adam) gibi tiplemeleri lanse ettiler. Iron Man (Demir
Adam) ve Conan The Barbarian (Conan)’ın Avrupa’daki pazar alanları gibi geniş bir pazar alanı
buldular.
Artık çizgi roman sanatı, kabuğunu yırtmış yalnız anavatanında alâka gören bir sanat dalı olmaktan
çıkmış şimdi hemen hemen dünyânın her ülkesinde belirli soluklarla devâm ettirilmektedir.
Bu alandaki çalışmaları ve genç çizerleri, yeni nesilleri teşvik amacıyla 1961’de Paris’te kurulan Çizgi
Roman Sevenler Derneği 1964’te Çizgi Romanı Araştırma ve İnceleme Derneğine (Socerlıd)
dönüşerek bu çabalara önderlik etmiştir. 1965’te Milletlerarası Çizgi Roman Kongresi ilk olarak
İtalya’nın Bordighera şehrinde toplanmıştır. Bu arada bâzı ülkeler de kendi çizgi roman okullarını
kurdu.
Güney Amerika’da Alberto Braccia, Munoz, Sam Payo, Quino İtalya’da Hugo Prat (Corta Maltesen’in
çizeri), Guido Buzelli, Dino Bataglia, Sergio Topi, -Guido Crepax İspanya’da Victor de la Fuente, Enric
Sio, Julio Ribera ve Palacaios bu işe öncülük edip kendi tarzlarını kabul ettirmişlerdir.
Yeni gelişmekte olan pekçok ülkede başta Çin, Küba ve Cezayir, çizgi romanı eğitim gâyesi ile
kullanmaktadırlar. Doğu bloku ülkelerinin çoğu bu dala sırt çevirmiş, bu gruptaki ülkelerden
Yugoslavya ise tam aksine bu işe önderlik etmiştir.
Türkiye’de bu işin ilkleri karikatürüze Amca Bey tiplemesi ile Cemal Nâdir ve Gerçekçi çizgi olarak
Barbaros Hayrettin ve Koca Yusuf ile Ratip Tahir Burak’tır. Cemal Nadir’i Tombul Teyze ve Sıska
Dayı tiplemesi ile Ramiz Gökçe, Karakedi Çetesi ile Selma Emiroğlu tâkib etti.
Türkiye’de ilk müstakil çizgi roman dergisi 1950’lerde yayına başlayan Pecos Bill’dir. Bunları bugün
bile okur bulabilen; Tommiks, Teksas ve Teks’ler dönemi tâkib etmiştir.
1950’li yıllarda karikatürcülerin çoğu bu alana yöneldi. Utanmaz Adam’la Oğuz Aral öne geçti. 1960’lı
yıllarda Hüdâverdi ile Sezgin Burak, gerçek hikâyelerden alınan konularla Faruk Genç adını
duyurmaya başladı. Turhan Selçuk da bu sahanın adamıdır.
En önemli patlamayı ise karikatürcü Suat Yalaz yapmıştı. Bu zamanla Sezgin Burak’ın Tarkan’ı,
Ayhan Başoğlu’nun Malkoçoğlu’su, Abdullah Turhan’ın Tolga’sı izledi. Bu tarzın diğer bir örneği de
Rahmi Murat’ın yazdığı Abdullah Turhan’ın resimlediği Kara Murat’tır. Şahap Ayhan da farklı
tiplemelerle bu konuda çalışan ressamlarımızdan biridir. Bu sahada Deli Balta’sıyla Gürbüz Azak,
Topuz’la Vehip Sinan, Kurdoğlu ile Cem Ertürk, Hızır Bey’le Talat Güreli zikre değer isimlerdir.
Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı Fransa’da ve pekçok Kuzey Afrika ülkesinde Fransızca yayınlanarak bu
dalda Avrupa’daki tek temsilcimiz olup milletlerarası niteliğine bürünen ilk milli çizgi romanımızdır.
Günümüz Türkiye’sinde pek çok genç çizer bu işe kollarını sıvamış ancak uygun zemini bulamadıkları
için çoğu bu işe henüz başlayamadan başka alanlara kaymışlardır. Türkiye’de genç çizer neslinin
yetişmesine müsâit ortam bulunmamakla berâber şu anda Türkiye Çocuk Dergisi genç çizerlere
imkânlar sağlayan tek yayın organı durumundadır.
ÇNAEM (Bkz. Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi)
ÇOBANALDATAN (Caprumulgus europeus);
Alm. Gemeine Nachtschwalbe, Fr. Engoulevent d’Europe, İng. Night Jar. Familyası:
Çobanaldatangiller (Caprimulgidae). Yaşadığı yerler: Asya, Avrupa ve Afrika ormanlarında.
Özellikleri: Gece uçarken böcek avlar. Çeşitleri: 70 kadar türü bilinmektedir.
Gök-kuzgunumsular takımından, kısa-geniş gagalı, çok açılan ağızlı, gece böcek avlayan bir kuş. 26
cm boyunda, sivri kanatlı ve uzun kuyruklu olup, baykuş gibi yumuşak tüylüdür. Uçarken kanat sesi
duyulmaz. Gündüz dinlenip, geceleri avlanır. “Keçisağan” veya “Gece Kırlangıcı” da denir. Uçarken
iyice açılan gagaları ile böcekleri, yapışkan ağızlarında biriktirerek avlanır. Ormanlık bölgelerde yaşar.
Gece kelebeğine düşkündür. Ağız çevresinde beslenmeye yardımcı, sıralar hâlinde dikleşebilen
duyarlı kıllar vardır. Bu kıllar yaz geceleri, dolaşan böcekleri yutmakta yardımcı olurlar. Çok fazla
böcek avladığından faydalı bir kuştur. Ağaç kabuğu rengindeki beyaz lekeli tüyleriyle çevreye çok
rahat uyduğundan, dal veya toprak üstünde dinlenirken fark edilmez. Ayakları küçük ve zayıf olup,
yürümede zorluk çeker.
Toprak üstündeki yuvasını kuru yapraklarla döşer. Genellikle iki adet benekli yumurta yumurtlar. Erkek
ve dişi berâber kuluçkaya yatarlar. Kışın Güney Afrika’ya göç eder. Ayrı bir alt âileden olan Kuzey
Amerika Çobanaldatanı da kışın Güney Amerika’ya göç eder. Çobanaldatanlar geceleri usanmadan
öten kuşlardır. İnsanı yanına yaklaştırdığı halde ele düşmediği için buna “çobanaldatan” denmiştir.
Karacaoğlan bunu bir şiirinde şöyle ifâde etmektedir:
“Dünyâ bir çobanaldatan, çok uğraştım tutamadım”.
ÇOBANÇANTASI (Capsella bursa pastoris);
Alm. Hirtentäschel Taschelkräut (n), Fr. Boursea-pasteur, bourse-de-berger, İng. Shepherd’s purse.
Familyası: Turpgiller (Cruciferae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Çok yayılmış olup hemen hemen her
yerde.
Mart-ekim ayları arasında, beyaz renkli çiçekler açan, 10-50 cm boyunda, bir senelik otsu bir bitki. Yol
kenarlarında, kırlar ve ekilmemiş tarlalarda bulunur. Gövdeleri dik, silindirik, evvelâ basit, fakat çiçek
açma zamânında dallıdır. Dibinde rozet şeklinde yaprakları bulunur. Gövde yaprakları ise gayri
muntazam parçalı, sapsız ve gövdeyi 2 kulakçıkla sarmış durumdadır. Çiçekleri gövdenin ucunda,
salkım şeklinde 4 parçalı beyaz taç yapraklarından meydana gelmiştir. Meyveleri ters kalp veya 3
köşeli çanta şeklindedir. Tohumları küçük, oval şekilli ve esmer renklidir.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısmı çiçekliyken toplanıp, gölgede kurutulmuş olan toprak üstü
kısımlarıdır. Bileşiminde uçucu yağ, tanen, organik asitler ve saponin vardır. Kanamalarda kan dindirici
olarak kullanılır. İdrar yolları hastalıklarına (taşlara) karşı da tavsiye edilmiştir.
ÇOBANOĞULLARI;
on üçüncü asırda Kastamonu ve çevresinde faaliyet gösteren Türkmen beyliği. Beyliğin kurucusu
Hüsâmeddîn Çoban Bey, Kayı boyuna mensub olup, Anadolu Selçuklu Devletinin ileri gelen devlet
adamlarından biriydi. Bunun isminden dolayı, kurduğu beyliğe, Çobanoğulları beyliği denildi.
Hüsâmeddîn Çoban, Birinci İzzeddîn Keykâvus’un sultanlığı sırasında Bizans’a karşı düzenlenen
seferlere katıldı. Birinci Alâeddîn Keykûbâd tahta çıkınca, bağlılığını arz etti.
Moğollar 1223 (H.620) Kıpçak ilini işgâl edince, bunu fırsat bilen Rumlar, Kırım sâhilindeki Suğdak
şehrini kontrolleri altına aldılar. Sultan Alâeddîn Keykûbât, Hüsâmeddîn Çoban’ı Suğdak’ı zaptetmek
için vazîfelendirdi. Hüsâmeddîn Çoban da sefere çıkarak Suğdak’ı zaptetti. Kıpçak hanının ve Rus
hükümdârının Sultan Alâeddîn’e itâatini sağladı. 1227 senesinde Kastamonu’ya döndü. Ölümünden
sonra yerine oğlu Alp Yürek geçti. Alp Yürek hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır.
Alp Yürek’ten sonra yerine oğlu Muzafferüddîn Yavlak Arslan geçti. Yavlak Arslan zamânında
Anadolu’da birçok karışıklıklar oldu. Yavlak Arslan, İlhanlılara muhâlefete başladı. Bunun üzerine
İlhanlı hükümdârı Geyhatu, bir Selçuklu-Moğol ordusunu Kastamonu’ya gönderdi. Yapılan
muhârebede Yavlak Arslan öldü. Selçuklu Sultânı İkinci Mes’ûd, bu muhârebede kendisine büyük
yardımı dokunan Şemseddîn Yaman Candar’a Kastamonu ve havâlisinde Eflânî’nin idâresini verdi.
Yavlak Arslan’dan sonra yerine oğlu Mahmud Bey geçti. Mahmud Bey zamânında Bizans topraklarına
akınlar düzenlendi. Sakarya Nehrinin civârına kadar olan yerler fethedildi. Ancak 1309 senesinde
Candaroğlu Süleymân Paşa bir baskın ile Kastamonu’yu fethederek Çobanoğulları Beyliği’ne son
verdi.
Çobanoğulları devrinde Kastamonu ve çevresinde îmâr ve kültür faâliyetleri gelişti. Memleketlerine
gelen âlimlere büyük önem verdiler. Meşhûr âlim Kutbûddîn Şîrâzî, İhtiyârât el-Muzafferî isimli
astronomi kitabını Yavlak Arslan için yazdı. Nüzhet-ül-Küttâp, Kavâ’id-ür-Resâ’ıl adlı eserler bu
devirde yazıldı. Bu devirdeki en muhteşem yapı ise; Taşköprü’deki Muzafferüddîn Yavlak Arslan
Medresesi külliyesidir.
ÇOBANOĞULLARI
Tahta Çıkışı
Hüsâmeddîn Çoban (Yaklaşık) .............. 1227
Hüsâmeddîn Alb Yürük ................................ ?
Muzafferüddîn Yavlak Arslan ...................... ?
Nasireddîn Mahmud Bey........................ 1297
Candaroğulları Hâkimiyeti ...................... 1309
ÇOBANPÜSKÜLÜ (İlex aquifolium);
Alm. Stechpalme (f), Fr. Houx (m), İng. Holly. Familyası: Çobanpüskülügiller (Aquifoliaceae).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Trakya ve Kuzey Anadolu.
Çoğunlukla çalı, bâzan da, 10-15 metreye kadar boyu uzayabilen bir ağaç. Yapraklar kalıcı, derimsi,
oval, kenarları geniş dişli ve dişlerin tepesi dikenlidir. Çiçekler iki evcikli olup, kurullar hâlinde bulunur.
Meyvesi yuvarlak ve parlak kırmızıdır. Kuzey Afrika, Batı ve Güney Avrupa ve Batı Asya’dan Çin’e
kadar olan bölgelerde yetişir.
Kullanıldığı yerler: Meyvenin iç kabuğu ökse yapımında kullanılır. Odunu çok sert, ağır ve koyu
renktedir. Çok iyi cilâ tutar. Tornacılıkta, kaplamacılıkta, çark dişi yapımında kullanılır. Körpe dalları
kamçı sapı yapmaya yarar. Süs bitkisi olarak da yetiştirilir.
ÇOBANÜZÜMÜ (Vaccinium arctostophylos);
Alm. Trapezunt-, Brussa-Tee (m), Fr. The (m) de Trebizonde, İng. Tea of Trebizond, Familyası:
Fundagiller (Ericaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Marmara ve Karadeniz bölgesi.
1-2 metre yüksekliğinde, çok senelik, kışın yapraklarını döken, mayıs-haziran ayları arasında,
kırmızımsı-beyaz renkli ve benekli çiçekler açan bir bitki. Sapançayı, Trabzonçayı gibi isimlerle de
bilinmektedir. Rutûbetli ormanları sever. Gövdelerinin alt tarafı odunluk, üst tarafı yeşil ve silindir
biçimindedir. Yapraklar hemen hemen sapsızdır. Yeşil renkli olan yaprakları, sonbaharda kızılımsı renk
alır. Meyveleri küreye yakın şekilli, 8-10 mm çapında, siyahımsı renkli, ekşimsi tatlı lezzettedir. Çok
miktarda küçük tohumlar ihtivâ eder.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısmı yapraklarıdır. Yapraklarında tanen ve az miktarda arbutin
glikoziti vardır. Yaprakları tedâvi sahasından ziyâde çay yerine kullanılmakta ve hakîkî çaya da
katılabilmektedir. Tıbbî olarak idrar yolları hastalıklarına karşı kullanılır.
ÇOCUK;
Alm. Kind (n), Fr. Enfant (m), İng. Child. İnsan yavrusu. Her âilenin gönülden istediği, evin neşesi olan
çocuk; gelecek günlerin kurucusu, teminâtı, cemiyetin de temelidir. Çocuğun beden ve ruh sağlığı için
gösterilen gayret, fedakârlık ve bu uğurda yapılan çalışmalarla cemiyet sağlam temellere oturabilir. Her
şeyimiz, yarının büyükleri için olmalıdır.
Çocuk denilen varlık iyi tanınmalı, onun özelliklerine uygun tedbirler zamânında alınmalıdır. Böylece
çocuk tehlikeli dönemlerini kolayca geçebilir ve kendisini koruyabilecek çağa sağlam erişebilir.
Çocuk Bakımı
Çocuk bakımını doğumdan önce ve doğumdan sonra olarak ikiye ayırmak mümkündür. Doğum öncesi
bakımda esas olan, doğuma hazırlanan anne olacaktır. Annenin hâmilelikte geçirdiği salgın hastalıklar,
rûhî sarsıntılar, beslenme bozuklukları anneyle berâber çocuğu da etkiler. Bu sebeple hâmilelerin belli
aralıklarla bir kadın doğum hekiminin kontrölü altında takib edilmesi gerekir. Ülkemizde köylerde gezici
ebeler, ana-çocuk sağlığı teşkilâtı, kasabaların sağlık merkezleri, doğum evi ve hastâneleri bu hizmet
için kurulmuştur.
Her anne babanın en büyük arzusu ve mutluluğu, sıhhatli bir yavruyu bağrına basmak, onu en iyi
şekilde büyütüp yetiştirebilmektir. Canlılar içinde en zor büyüyen ve en fazla bakım isteyeni insan
yavrusudur. Bu bakımdan çocuk sâhibi olmayı istemek demek, her türlü sorumluluk ve fedâkârlığa
hazır olmak demekdir. Bu ise ancak kadınların bedenî ve rûhî bakımdan analığa hazır olmaları ile
mümkündür.
İlk çocuğunu dünyâya getirecek annenin yaşı hem kendisi hem de doğacak çocuğun sağlığı açısından
önemlidir. En uygun doğum yapma yaşı 18-26 yaşlar arasıdır. Yaşı 16’dan küçük veya 40’dan büyük
olan kadınların çocuk doğurması mahzurludur.
Çocuk, anne rahmine düştüğü andan büluğ çağının sonuna kadar sürekli büyüyen ve gelişen bir
varlıktır. Büyüme, vücut ölçülerinin gözle fark edilir şekilde artması; gelişme ise biyolojik fonksiyonların
gelişimi ve olgunlaşmasını ifâde eden bir deyimdir.
Büyüme ve gelişme çeşitli çağlarda hızlanma ve yavaşlama göstermesine mukâbil, sürekli bir olaydır
ve belirli bir sıra tâkib eder. İlk yaşta baş, daha sonra âzâlar (kol ve bacaklar) ve büluğda da gövde
büyümesi ön plândadır. Gelişme de gene belli bir sırada olur, meselâ bebek önce başını tutar, daha
sonra oturur, belli bir zaman sonra da yürür.
Yeni Doğan Bebek
Çocuğun hayâtındaki ilk ağlama doğar doğmaz olur. Normal, sağlıklı bir bebek, doğumdan hemen
sonra nefes alır ve ağlar. Bu, onun canlı olarak dünyâya geldiğini gösteren ilk işârettir. Doğumu tâkib
eden ilk dört haftalık döneme, yeni doğan dönemi denir. Bu sürede çocuk, dış dünyâya uyum
sağlayabilmek gâyesiyle büyük bir çaba gösterir. Yeni doğanın derisi gül pembesi renkte ve incedir,
kolayca tahriş olabilir. Yeni doğan bebeklerde genellikle doğumdan sonraki ikinci veya üçüncü
günlerde sarılık görülebilir. Buna fizyolojik sarılık ismi verilir. Bu normal olup telaşlanmamalıdır. Bu
sarılık 8- 10. günlerde kendiliğinden kaybolur. Sarılık, doğar doğmaz veya ilk 24 saat içinde ortaya
çıkarsa hemen doktora başvurmalıdır. 10 günden fazla devâm eden sarılıklarda da doktora gitmelidir.
Normal yeni doğan bir bebeğin omuzlarında, sırtında, alın ve yanaklarında kısa tüyler bulunur ve
birkaç gün içinde dökülür. Ayrıca ileride esmer tenli olacak bebeklerin bel bölgesinde, kaba etlerinde
çürüğü andıran morumtrak lekeler görülebilir. Bunlar, normal çocuklarda bulunur ve bir yaşına doğru
kaybolur.
Yeni doğan bebeğin başı vücuduna göre biraz büyükçedir. Baş kemikleri doğumda henüz tam
birleşmemiştir. Tam tepede ve alnın üstünde olmak üzere iki tâne bıngıldak bulunur. Bâzı çocuklarda
doğumda saçlar çok, bâzılarında ise azdır. Bu saçlar ilerideki saçları hakkında bilgi vermez. Çünkü
bunlar ilk 3 ay içinde dökülür ve yerine yenileri çıkar. Saçlar 9. aydan îtibâren çoğalır. Yeni doğan
çocuğun gözleri ilk günlerde kapalı ve şiştir. Gözlerin bu dönemdeki rengi sonradan değişir ve kalıcı
rengi 9-10. aylarda ortaya çıkar. Kız ve erkek çocuklarında anne hormonlarının etkisi altında
memedeki süt bezlerinin şişmesine sık rastlanır. Böyle şişmeler için hemen telâşlanmamalı, memeler
katiyen oğuşturulmamalı, sıkılmamalı ve temiz tutularak mikroplardan korunmalıdır. Bir yaşına geldiği
halde hâlâ yumurtalıkları (hayaları) yerine inmeyen erkek çocukları mutlaka doktora götürülmelidir.
Aksi takdirde ileride kısırlığa yol açabilir.
1. Bebeğin özellikleri ve ihtiyaçları: Yeni doğan bir bebek zamanının büyük bir bölümünü uykuda
geçirir. İlk günlerde yaklaşık 20 saat uyur. Uyanır uyanmaz ilk yaptığı şey ağlamaktır. Uykusu ve
uyanıklığı karnının aç olup olmaması ile yakından ilgilidir. Bu sebeple gece ve gündüzü ayırmadan 24
saatte 6-8 kere uyanır. Her uyandığında da beslenmek isteğiyle ağlar. Uyanma araları bâzı çocuklarda
çok düzenli olup, bunlar üç saatte bir uyanırlar. Bâzıları ise beslenmek için güçlükle uyandırılabilirler.
Zamanla bebek düzenini bulur, uyanık kaldığı süre uzar, beslendikten sonra hemen uyumayıp
kendisini besleyene ve etrafına bakınmaya başlar. Böylece dış dünyâyı tanımaya çalışır.
İlk dışkısını doğumdan sonraki ilk 12 saat içinde yapar. 48 saat içinde hiç dışkı yapmaması bir hastalık
işâretidir. Bebeğin doğumu tâkib eden ilk 4-5 günde yaptığı koyu renk ve yapışkan dışkıya
“mekonyum” denir. Daha sonraki günlerde dışkı normal rengini bulur. Anne sütüyle beslenenlerde
dışkı, yumurta sarısı; inek sütüyle beslenenlerde daha açık sarı ranktedir. Yeni doğan bebek
doğumdan sonraki ilk 3-5 günde ağırlığının 200-300 gr kadarını kaybeder. Bu günlerde bebeğin ateşi
yükselebilir. Buna susuzluk ateşi denir ve bir hastalık belirtisi değildir. Normal yeni doğan, dâimâ doğar
doğmaz ilk idrarını yapar. İdrar yapma 24-48 saatten fazla gecikirse veya idrar yaparken ağladığı fark
edilirse mutlaka bir hekime başvurmalıdır. Bebeğin ağlaması, ihtiyaçlarını çevresine bildirmek için
kullandığı bir haberleşme yoludur. Tabiî ihtiyaçlarının karşılanması dışında ağlama ve bağırma; bir
sıkıntı, bir hastalık belirtisi olarak değerlendirilmelidir. Sıkı kundakta sarılı olması, burnunun tıkalı
olması, gazının çıkarılmaması, birer ağlama sebebidir. Evde rahatlatmak için alınan tedbirlere rağmen
çocuğun ağlamaya devâm etmesi hâlinde bir hekime başvurulmalıdır.
Çocuğun ağlamasından sıkılmamalıdır. Çünkü çocuğun bu ağlaması; zikir, tehlil ve Allahü teâlâ için
hamddır. Anası ve babası için ise, duâ ve istiğfârdır. Nitekim; “Müminin çocuğu, dört ay “Lâ ilâhe
illallah”; dört ay “Muhammedün Resûlullah” ve dört ay “Allahümmağfir lî ve livâlideyye”=Yâ Rabbî, beni
ve anamı-babamı mağfiret eyle, der.” buyurulmuştur.
Çocuğun ağlamasının başka sebepleri de olabilir. Meselâ çocuk sık nazara uğrar. Peygamber
efendimiz bir gün evine gelince ağlayan bir çocuk sesi işitti. Hemen; “Bu çocuğunuzda ne var da
ağlıyor, göz değmesine karşı bir şey yaptırmadınız mı?” buyurdu.
2. Bebekte duyuların gelişmesi:
a) Görme: Yeni doğmuş bir bebeğin henüz görme kâbiliyeti yoktur. Bu, kör olduğu mânâsına gelmez.
Görmek için gerekli bütün esas unsurlar olduğu halde, gözün en mühim tabakası olan retina
tabakasının tam teşekkül etmeyişindendir. Göz rengi hemen bütün çocuklarda mâvimsi olup, esas
rengini daha sonra alır. Görme kâbiliyeti 1,5-2 aylıktan sonra ortaya çıkar.
b) İşitme: Çocuk ana rahmindeyken bile bu duyu mevcuttur. Sese karşılık olarak başın çevrilmesi ilk
haftadan sonra olur.
c) Tad alma: Çabuk gelişir, birkaç günlük bebek bile acıyla tatlıyı ve tuzluyu ayırd edebilir.
d) Koku alma: Bu duyu da iyi gelişmiştir. Fenâ birşey koklatılırsa çocuk başını çevirir.
e)Dokunma duyusu: Ana rahmindeyken bile vardır. Doğumdan sonra giderek artar. Dokunma hissi
derinin muhtelif yerlerinde başka başkadır. Hassâsiyet el içi ve ayak altında en fazladır. Bebekte en
hassas yerlerden biri de yüz derisidir. Dudaklarına, yanağına dokunan bir şeyi arar, emmek ister,
soğuk ve sıcağı çok iyi hisseder.
Yeni Doğan Bebeğin Bakımı
İlk yapılacak iş ağız ve burun temizliğidir. Bebek baş aşağı tutulur. Temiz bir gaz bezi ile ağız içindeki
rahim sıvısı temizlenir. Her iki göze, içinde % 1 gümüş nitrat bulunan göz damlası damlatılır. Kesilmiş
göbeği üzerine mersol sürülüp temiz bir gazlı bezle kapatılır. Odanın ısısı 22-24 derece olmalıdır.
Annesine verilmesi doğumdan sonraki ilk 1-2 saat içinde olmalıdır.
Bebeğin, en fazla sevgiye ihtiyâcı vardır. Hayâtın ilk günlerinde bir bebek için en önemli şey acıkmak
ve beslenmektir. Birkaç hafta içinde kendisine yaklaşan bir kimsenin sesini işitir işitmez huzursuzluğu
geçer ve ağlamasını keser. Çocuklar doğumdan kısa bir zaman sonra beslenme ve diğer ihtiyaçlarının
giderilmesinin yanısıra ilgi de beklerler. Çocuğu okşama, kucakta sallama, kendisine seslenme gibi
sevgi ve şefkat gösterilerine “analık etme” denir. Normal bir bebek, doğumdan hemen sonra bu analık
sevgisini bekler. Çocuktaki ana sevgisi ihtiyâcı, beslenme gibi temel ve doğuştan olan bir ihtiyaçtır. Bu,
çevresine güvenini sağlar.
Beslenme
Canlı yaratıklar içinde beslenmesi, bakım ve yetiştirilmesi için özel îtinâ ve bilgi isteyen varlık, insan
yavrusudur. Çocuk sağlığının tam mânâsı ile korunması için beslenme esaslarının çok iyi bilinmesi
gereklidir. Çocuk bakımında beslenme başta gelir. Alınan besinler; büyüme, günlük hareket, yıpranan
hücreleri tâmir ve vücut ısısının te’mininde kullanılır.
a) Anne sütüyle beslenme: Çocuğun yeterli beslenmesi için tek tabiî gıdâ vardır; bu da “anne
sütü”dür. Anne sütü kendi yavrusu için en ideal süttür. Hiç bir süt anne sütünden daha iyi olamaz.
Anne sütü alan çocukta hastalıklar daha az görülür. Temizdir, mikropsuzdur, ısınmıştır, kullanılmaya
dâimâ hazırdır. Hazmedilmesi kolaydır, antikorlar (mikrop öldürücü maddeler) ihtivâ eder. Emzirme
sırasında bebek-anne yakınlığı ve bağlılığı yıllarca, hattâ ömür boyu sürecek sevgi bağını geliştirir.
Emzirmenin, annenin vücut güzelliğini bozacağı görüşü yanlıştır. Ayrıca çocuklarını emziren
annelerde, kadınlarda en sık rastlanan meme kanseri daha az görülmektedir.
Genel olarak annenin alışkın olduğu yemeklerden hepsini yemesinde çocuk için bir mahzur yoktur.
Ancak anne her zaman kendisine rahatsızlık verdiğini bildiği yiyecekleri yememelidir. Annenin
emzirirken aldığı ilâçlara da dikkat etmesi gerekmektedir.
Emziren annenin yiyeceklerinde her zamanki yemeklerine ilâve olarak günde 1 kg yoğurt veya süt
bulunmalı, mümkün olduğu kadar bol sebze, salata, meyve yemeli, portakal veya başka meyve
sularından 1-2 bardak içmelidir. Annenin sütü bolsa her emzirmede değiştirerek yalnız bir meme
verilmemeli, sütün az olduğu hallerde her iki meme sırası değiştirilerek verilmelidir. Memeyi tamâmen
boşaltmak için 15-20 dakika emzirmek yeterlidir.
İlk 24 saat içinde, her 2-4 saatte bir 5 dakika emzirilmesi kâfi gelebilir. Bundan sonraki 24 saat içinde
ise her 3-4 saatte bir 5 dakika ve daha sonraki günlerde her 3-4 saatte bir 15-20 dakika emzirmeye
gayret edilir.
Anne sütüyle beslenme bâzı hallerde arzu edilmez. Bunlar; annenin bulaşıcı hastalığı olması, ikinci
bebeğe hâmilelik, sara nöbetleri geçiriyor olması, uyuşturucu veya sütle bebeğe geçen ilâçları alıyor
olmasıdır.
b) Karışık beslenme: Emdiği anne sütü ile tam doymayan bebeklerin gıdâ ihtiyaçları hayvan (inek)
sütü ile tamamlanacaktır. İlk 8 haftada süt ve su yarıyarıya, 8. haftadan 3. ayın sonuna kadar 2 süt 1
su hesâbıyla sulandırma yapılır.
c) Su ve diğer besinler: Daha ilk günlerden çocuğa süt saatleri arasında ara sıra su vermelidir. Suyu
2 dakika kaynattıktan ve oda ısısına gelinceye kadar soğuttuktan sonra içirmelidir. Meyve sularından
en uygun olanlar elma, portakal, şeftâli sularıdır. Meyve sularını tâze olarak hazırlamalıdır. Pirinç
ununda barsağı zedeleyebilecek selülozlar bulunmadığı için ilk aylarda ve özellikle ishale isdidatlı
çocuklarda tercih edilir. Muhallebi, çocuğun yaşına göre sulandırılmış süte veya saf süte un ve şeker
ilâvesiyle hazırlanır. Meselâ 20 gr süte iki çay kaşığı pirinç unu ve iki çay kaşığı şeker ilâve edildikten
sonra yarım saat kadar kaynatılır. Unlu mamalar her ne çeşitte verilirse verilsin, vücudun mineral
eksikliğini ve protein ihtiyâcını yalnız başına karşılayamaz. Onun için sebze ve meyvelere de hemen
başlanması gerekir. Meyvelerden en iyisi muz ve haşlanmış elma püresidir. Muz ezilerek ve sütle
karıştırılarak daha yumuşak bir kıvama getirilir. Çocuk 4 aylık olunca sebzelere başlama zamânı
gelmiştir. Havuç, kabak, ıspanak, yeşil fasulye, pancar, domates, patates, soğan, karnıbahar ve
kereviz en faydalı sebzelerdir. Başlangıçta sebzeyi almakta zorluk çıkaran çocuklara sebzenin suyu
verilerek (kaynatıldıktan sonra) hiç olmazsa bir kısım faydalı maddenin vücuduna gitmesi sağlanabilir.
4. ayın ilk yarısında yumurta sarısını çocuğa vermeye başlamak faydalı olur. Yumurta sarısı katı olarak
verilmelidir. Kıymetli bir gıdâ olan yumurta aynı zamanda vitaminler ve demir bakımından da zengindir.
Yumurtanın tâze olmasına âzamî dikkat gösterilmelidir. Et, genel olarak altıncı ayda eklenir ve ilk
verilen etler tavuk ve kuzu ciğeri, beyin ezmesi olmalıdır. Usûlüne göre hazırlanır ve yedirilir.
OKUL ÖNCESİ TÜRK ÇOCUKLARININ
GELİŞİM ÖLÇÜMLERİ
Kız Çocuklar
Ağırlık (Kg) Boy (Cm) Baş Çev. (Cm)
Yaş Orta S.S. Orta S.S. Orta S.S.
1 ay 3.6 0.7 54.7 1.8 36.0 1.0
3 ay 6.0 0.8 59.8 2.8 39.7 1.1
6 ay 7.5 1.0 65.7 3.1 42.0 1.2
9 ay 8.4 1.1 70.1 2.8 43.4 1.2
12 ay 9.0 1.0 73.6 2.9 44.4 1.2
18 ay 10.6 1.3 79.5 4.4 45.7 1.3
2 yıl 11.7 1.4 84.4 5.0 46.7 1.3
2.5 yıl 12.6 1.7 88.9 5.6 47.5 1.4
3 yıl 13.6 1.8 93.1 6.0 48.1 1.4
3.5 yıl 14.6 2.0 96.9 6.4 48.6 1.4
4 yıl 15.6 2.2 100.4 6.7 49.0 1.5
4.5 yıl 16.5 2.4 103.6 7.0 49.4 1.5
5 yıl 17.5 2.5 106.4 7.2 49.8 1.5
6 yıl 19.5 2.9 110.8 7.6 50.4 1.5
(S.S.: Sıtandart Sapma)
Erkek Çocuklar
Ağırlık (Kg) Boy (Cm) Baş Çev. (Cm)
Yaş Orta S.S. Orta S.S. Orta S.S.
1 ay 4.3 0.5 55.6 2.9 36.7 1.0
3 ay 6.1 0.8 60.9 3.2 40.6 1.1
6 ay 7.9 1.0 67.5 3.4 43.1 1.2
9 ay 9.0 1.1 72.3 3.5 44.6 1.4
12 ay 9.9 1.1 75.6 3.6 45.7 1.4
18 ay 11.1 1.3 80.7 3.9 47.0 1.3
2 yıl 12.1 1.5 85.3 4.0 47.8 1.3
2.5 yıl 13.1 1.6 89.5 4.2 48.4 1.3
3 yıl 14.1 1.7 93.3 4.3 48.9 1.3
3.5 yıl 15.1 1.9 96.9 4.5 49.3 1.3
4 yıl 16.1 2.1 100.2 4.9 49.7 1.3
4.5 yıl 17.1 2.2 103.5 5.5 50.0 1.3
5 yıl 18.1 2.4 106.7 6.3 50.3 1.3
6 yıl 20.2 2.7 113.5 8.9 50.8 1.4
Normal bir çocukta önemli gelişme noktalarının zamanları:
Yüzükoyun yatarken başını yerden kaldırma .......... 3-4 hafta
Eşyâyı gözüyle tâkib etme ve bakıcısına
gülümseme ...................................................................... 2 ay
Elleri ağzına götürme ve eşyâlara uzanma ...................... 2 ay
Kendi elleriyle oynaması .................................................. 3 ay
Gözlerini sesin geldiği tarafa çevirme
ve annesini tanıması .................................................... 3-4 ay
Başını rahat dik tutması,
eline verileni ağzına götürmesi ........................................ 6 ay
Yabancıları tanımaya ve ayırt etmeye başlaması ............ 4 ay
Sırt üstünden yüzükoyun pozisyona geçmesi .............. 4-6 ay
Sesleri taklid etmesi (baba, mama gibi) ...................... 6-9 ay
Desteksiz oturma, eşyayı bir elinden
ötekine geçirmesi ........................................................ 7-8 ay
Emeklemesi, ayağa kalkması .................................... 9-12 ay
Desteksiz ayakta durması ........................................ 11-13 ay
Desteksiz yürümesi .................................................. 12-14 ay
Mânâlı kelime söyleme ............................................ 13-16 ay
Kaşıkla kendi kendine yeme .................................... 16-24 ay
Bıngıldağın kapanması .................................................. 18 ay
Oyuncağını açma .................................................... 18-24 ay
Büyük abdest ve idrar kontrolü ................................ 15-24 ay
Üç kelime ile cümle .................................................. 18-26 ay
Merdiven çıkma........................................................ 20-30 ay
Yeni Doğan Bebekte Hastalıklar
a) Hastalık işâretleri: Bebek ne kadar küçükse hastalığa yakalanması da o kadar kolaydır.
Anne-babanın buradaki görevi çocuğundaki hastalığı başında fark edebilmektir. Ayrıca belirtilerin
hangisinin önemli, hangisinin önemsiz olduğunu da, anne-baba ayırabilmelidir. Yeni doğanda
rastlanan hastalık belirtileri özet olarak şunlardır: Sık nefes alma, solunum güçlüğü, nefes tutma,
morarma, ağızdan köpük gelmesi, karında aşırı gerginlik, doğumdan sonraki ilk 48 saatte dışkı
yapmaması, aşırı kusma, havâle geçirmesi, vücut harâretinin çok yüksek veya düşük olması, bir
bacağın ötekinden daha kısa görünmesi.
b) Bebeğin rahatsızlıkları: İlk ortaya çıkacak olaylar doğumdaki zorlanmaya ve mâruz kalınan güce
karşı meydana gelmiş olan durumlardır. Bunların en önemlileri kemiklerdeki kırıklar, boyunda duruş
bozukluğu, sinir felçleri ve kafa içi kanamaları olarak söylenebilir.
Doğuştan iskelet sistemi hastalıkları da bebeklerde üzerine eğilinmesi gereken rahatsızlıklardır.Çünkü
erken dönemde tedâvi edilmemesi hâlinde bâriz sakatlıklar meydana getiren durumlardır. Bunlardan
en önemlisi ve en sık rastlanılanı doğumdan olan kalça çıkığıdır. Doğumdan kalça çıkığı yeni doğan
dönemindeyken mutlaka teşhis konulması gereken hastalıklardandır. 1000 bebekten birinde bu
rahatsızlık görülür. Hastalık kalça eklemindeki oyuğa bacak kemiği başının tam girmemesi sonucu
meydana gelir. Doğuştan kalça çıkığı tam veya kısmî olup hastalığın sebebi kesin olarak bilinmez.
Kalça çıkığı olan bir çocuğun çıkık taraftaki bacağı kısadır. Ayak dışa dönüktür. İki taraftaki bacak deri
kıvrımlarının hizâsı farklıdır. Çocuk yürüyorsa, topallama vardır. Kalça çıkığı teşhisi konulan yeni
doğan bebeklere atel uygulanır ve bacaklar 90 derecelik pozisyonda tesbit edilir. Genellikle 6 aydan
uzun sürede iyileşme sağlanır.
c) Kan uyuşmazlığına bağlı sarılıklar: İki tip olan kan uyuşmazlıklarından bebek için esas tehlikeli
olan “Rh uyuşmazlığı”dır. Anne-baba arasında Rh uyuşmazlığı olması durumunda ilk doğan çocuk
normal olabilir. Sonrakiler ise anne karnında ölebilir; doğduktan sonra ilerleyici sarılık ve kansızlık
ortaya çıkabilir. Sarılığın sebebi çocuğun parçalanan alyuvarlarından ortaya çıkan ve beyni için çok
zararlı olabilen “bilirübin” maddesidir. Aralarında Rh uyuşmazlığı varsa, yâni annenin kan grubu Rh(-),
babanınki Rh(+) ise gebelik müddetince doktor tarafından annenin sık sık kontrolü yapılmalı ve doğum
mutlakâ bir hastânede olmalıdır. Anne Rh(-) ve doğan bebek de Rh(+) ise ilk 72 saat içinde anneye
“Rhogam” adıyla bilinen ilâç yapılmalıdır. Böylece ikinci çocuktaki sarılık tehlikesi ortadan kalkacaktır.
Yeni doğan sarılıkların tehlikesi kanda yükselen bilirübinin beyinde belli odaklarda toplanmasıdır.
“Kernikterus” denilen bu durum çocukta çeşitli bozukluklara sebeb olur ve tedâvisi olmayan (geriye
dönemeyen) bir haldir. Bu durum başlıca zekâ geriliği, oturamama, yürüyememe, konuşma ve duyu
kusurları ile kendini gösterir.
Kan uyuşmazlığına bağlı sarılığın tedâvisi: Doğumdan sonraki ilk 24-36 saat içinde sararmaya
başlayan her çocuk hemen hekime gösterilmelidir. Kandaki bilirübin seviyesi belli bir yüksekliğe varırsa
âcilen çocuğun kanı değiştirilir. Kanda bilirübin seviyesi fazla yüksek değilse “fototerapi” denilen ışıkla
tedâvi metodu uygulanır.
d) Kusma: Bütün çocukluk yaşlarında sık görülen bir belirti olup, yeni doğan döneminde de değişik
sebeplere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Basit kusmalar; su ve kilo kaybına yol açmayan az miktarda
gıdâ artığının dışarı çıkarılmasıdır. Bu durum pek önemli değildir. Beslenme hatalarına bağlı kusmalar;
sütün fazla verilmesi, biberon emzik deliğinin fazla geniş olması, emerken hava yutması, çok sık
beslenen çocukta kusmaya sebeb olabilir. Bu besleme hatâlarının düzeltilmesiyle kusma durur. Hazım
kanalına âit doğuştan hatâlara (bozukluklara) bağlı kusmalar; yemek borusunun doğuştan dar olması,
yemek borusunun kısa olması, yemek borusu ile nefes borusu arasında doğuştan irtibatlı kanal olması,
barsaklara âit darlıklar, tıkanmalar, barsak boğulmaları, mîdenin on iki parmak barsağına açıldığı
kısımda darlık. Bunların tamâmı kusma sebebi olup, bebek için çok tehlikelidir. Hemen âcil teşhis ve
tedâvi gerektiren bu durumlar tedâvi edilmezlerse hayatla bağdaşmazlar. Mîdenin on iki parmak
barsağına açılan kısmındaki darlık (pilor darlığı) hâlindeki kusmalar bebek üç haftalık olunca başlar.
Kusmalar fışkırma tarzındadır ve bebek kilo alamaz olur. Tedâvisi ameliyattır. Ayrıca kusmukta safra
varsa barsakta bir darlık vardır.
Mikrobik hastalıklarda da kusmalar ortaya çıkar. Nezleden orta kulak iltihâbına ve menenjite kadar
bulaşıcı hastalıklarda kusma ortaya çıkabilir. Kusma her zaman tehlikeyi haber veren bir belirti olarak
ele alınmalıdır. Kusmuğun çocuğun ciğerlerine kaçmasını önlemek de çok mühimdir. Çünkü bu olay
başlı başına bir zâtürre sebebidir.
e) İshal: Yeni doğan ve süt çocukluğu dönemlerinde sık rastlanan bir hastalıktır. Ciddiye alınmaz ve
zamânında tedâvi edilmezse çocuğun su kaybına ve ölümüne yol açabilir. Yeni doğan çocuklarda;
beslenme hatâları, dengesiz ve fazla beslenme, sindirim sistemine giren mikroplar, çocukta doğuştan
sindirim kusurları ve enzim eksiklikleri ishale sebeb olabilir. Gaita çok sulu ve sıktır. Rengi sarı veya
yeşil olabilir. Berâberinde mama almama, kusma, karında gerginlik gibi belirtiler de bulunur. Burada
vücuttan su ve tuz kaybedilmesi en önemli olaydır. İshal olan çocuğa sulu yiyecek-içecekler bol
verilmeli ve böylece su kaybından zarar görmesi önlenmelidir.
f) Kabızlık: Yeni doğan bir bebekte doğumdan sonraki ilk 36 saat içinde “mekonyum” adını verdiğimiz
ilk dışkı çıkmaz ise; barsakta darlık, tıkanma, pankreasın doğum ile ilgili bozukluğu gibi durumlar
düşünülmeli, hemen bir hekime başvurulmalıdır.
g) Çocukta havâle: Sinir sisteminin hastalığı veya fonksiyon bozukluğu sonucu iskelet adalelerinin
kasılması ve titremesiyle kendini gösteren tabloya “havâle” adı verilir. Çocuk hastalıkları arasında en
âcil ve en korkutucu olanıdır. Yüzde, el ve ayaklarda irâde dışı titreme ve hareketlerde havâle
geçirenlerde görülür.
Yeni doğan bebekte en sık havâle yapan sebepler şunlardır: Doğumda bebeğin mâruz kaldığı yük
(travma), kan şekeri, kalsiyum ve magnezyum seviyelerinin normalden sapmış olması, ateş yüksekliği,
sinir sistemi hastalıkları. Bu sebeplerden dolayı ortaya çıkmış bir havâlede sebebe dönük tedâvi
yapılmalıdır. Ateştense, ateşi fazla yükseltmemeye çalışmalıdır. Kandaki çeşitli maddelerin seviyeleri
kontrol edilerek anormal olanlar varsa, sebeplerine yönelik tedâviye gidilmelidir.
h) Bulaşıcı çocuk hastalıkları ve korunma çâreleri: Gözle görülmeyen canlı yapıların
(mikroorganizmaların) yaptığı ve çeşitli yollarla çocuklara bulaşabilen hastalıklar, çocuk hastalıkları
içinde sayı ve önemce büyük yer tutar.
Nezle, grip, bronşit, zâtürre, anjin, kızamık, kabakulak, boğmaca ve benzeri bir kısım hastalıklar
sağlam çocuklara, hastalıklı çocukların ağızlarından öksürük, aksırık, konuşma esnâsında çıkan tükrük
damlacıkları ile geçer. Çiçek, suçiçeği, bulaşıcı deri hastalıkları temas ile çok kolay yayılırlar. Bunlar
hastaların kullandığı havlu, çamaşır, bardak gibi eşyâlarla da bulaşabilirler. Çocukları bâzı
hastalıklardan korumak için, belirli zamanlarda aşı yaptırmalıdır. (Bkz. Aşı)
Barsakların mikrobik hastalıkları ve bir kısım besin zehirlenmeleri idrar ve dışkılar vâsıtasıyla yayılır.
Bunlar kirli elle yapılan, hazırlanan yemeklerle sağlam şahıslara geçebilir. Sinekler de, üzeri açık
yiyeceklere konarak mikrop bulaştırabilirler.
ÇOCUK EDEBİYÂTI;
Alm. Kinderliteratur (f), Fr. Littérature (f) infantile, İng. Children literature. Çocukların okumaları,
öğrenmeleri ve eğlenmeleri için edebî türlerin hemen hepsinde yazılmış eserler. Bunlar arasında çocuk
şiirleri, hikâyeleri, masalları, romanları, tiyatroları sayılabilir.
Çocukların bilgi seviyeleri, psikolojik özellikleri, yetişkinlerden ayrı kitaplar okumalarını gerektirir. Bu
kitaplar, dil, üslup, konu, fikir ve tez bakımından çocuğun okuma, anlama, kavrama, zevk alma
derecesine uygun olmalıdır. Daha çok basit bir konu, açık ve anlaşılır bir dil, akıcı bir üslup ve çocuğun
yaşına uygun bir fikir örgüsü, bu eserlerin belli başlı özelliklerindendir. Her yaşta olağanüstü konular,
anlatımda hareket çocuklar tarafından sevilir. Manzûmelerin verimli ve kâfiyeli olması onlar için çok
mühimdir. Bilhassa küçük yaşlarda mânâyı hiç düşünmeden tamâmen uydurma, anlamsız
kelimelerden meydana gelen, fakat kâfiye ve ses benzeşmeleri yönüyle tekerlemeleri zevkle dinleyip
söylerler.
Meselâ; çocuklar 10 yaşlarına kadar masal dinlemek ve okumaktan çok hoşlanırlar. Çünkü eşyâları
canlandırmaya ve olmayacak işlere meraklıdırlar. Bu yaştan îtibâren mâcerâlı, esrârengiz ve
sürükleyici hikâyeler, romanlar, bilgi verecek kitaplar, teknik eserler dikkatlerini çekmeye başlar. Kız
çocukları ev, çocuk bakımı, mutfak, örgü gibi yayınlara da ilgi göstermeye başlarlar.
Eskiden yalnız çocuklar için bir edebiyât yapılması düşünülmezdi. Büyükler için yazılan kitapları
çocuklar da okurdu. Hattâ dünyâda çocuk edebiyâtının malı olan; Robinson Cruose, Gulliver’in
Gezileri, Alis Hârikalar Diyârında gibi eserler bile aslında çocuklar için yazılmış değildi. Halk
arasında anlatılan masallar da yalnız çocuklar düşünülerek ortaya konmamıştır.
Dünyâ edebiyâtında çocuklar için yazılmış eserlerde eskiden yalnız öğretici ve yetiştirici olması
düşünülürdü. Bunların yanısıra eğlendiricilik18. yüzyıldan sonra dikkate alınmaya başlandı ve bu
husûsa çocuk eserlerinde yer verildi.Tertiplenişi, resimleri ve eğlendiriciliği çocuklara göre olan ilk kitap
John Newbery (1713-1767) tarafından yayınlandı.
Dünyâ edebiyâtında çocuklar için yazılmış meşhur kitaplar arasında Charles Perrault’un Geçmiş
Günlerin Masalları, La Fontaine’nin Fablleri, Fénelon’un Telemak’ı, Grimm Kardeşlerin Çocuk ve
Âile Masalları, Andersen’in Çocuklara Masallar’ı, Collodi’nin Pinokyo’su, Arapların Binbir Gece
Masalları hatırlanabilir. Bunlara yukarıda sayılan ve çocuklar tarafından olağanüstü bir ilgi gösterilen
Robinson Cruose, Gulliver’in Gezileri, Alis Hârikalar Diyârında eserlerini de ilâve etmek gerekir.
Dünyâ çocuk edebiyâtı yazarları arasında da yukarıdaki isimlerden başka; Charles Dickens, Charles
Camb, Christoph Sehmid, Jules Verne, D. Defoe, J.Swift, L.Carroll, Rudvard Kipling, Comtesse de
Ségur Mark Twain, Louisa May Alcott, Marcel Aymé’yi hatırlamak yerinde olur.
Türk çocuk edebiyâtı:Bizde çocuk edebiyâtının sınırları içine giren gerek halk, gerekse dîvân
edebiyâtında eserler ve sayısız halk masalları vardır. Bunlar, Türk cemiyetinin çeşitli konulardaki
anlayışlarını, değer hükümlerini ifâde eden eserlerdir. Meselâ, Karacaoğlan’ın “Dinle sana bir nasîhat
edeyim” mısraı ile başlayan koşması, Nâbî’ Efendinin Hayriyye-i Nâbî’si, Vehbi’nin Lütfiye’si
bunlardandır. Ayrıca Arapça ve Farsçadan çevrilmiş içlerinde bâzı didaktik (öğretici) hikâyeler ve
fıkralar yer alan kitaplar (Tûtînâme, Kâbusnâme, Gülistân ve Bostan)uzun zaman okunmuştur.
Tanzimâttan sonraki yıllarda batı dünyâsından çocuk edebiyâtı eserleri tercüme edilmeye başlanmıştır.
İlk defâ La Fontaine’den, Jules Verne’den kitaplar, Gulliver’in Gezileri gibi kitaplar çocuk
edebiyâtımıza girmiştir. Daha sonraları telif çocuk eserleri de verilmeye başlanmıştır. Tevfik Fikret
Şermin, İbrâhim Alâeddîn Gövse Çocuk Şiirleri, Fâruk Nâfız Çamlıbel Numaralar, Bir Demette Beş
Çiçek, Yusuf Ziyâ Ortaç Kuş Cıvıltıları adlı şiir ve tiyatro kitapları yazmışlardır. Masal dalında ise
Eflâtun Cem Güney Dertli Kaval, En Güzel Türk Masalları, Bir Varmış Bir Yokmuş, Evvel Zaman
İçinde, Gökten Üç Elma Düştü gibi eserleriyle büyük bir başarı sağlamıştır. Ziyâ Gökalp, Ahmed
Cevad Emre, Ömer Seyfeddin, Aka Gündüz, M. Fuad Köprülü gibi şâir ve yazarların yanısıra Orhan
Seyfi Orhun, Enis Behiç Koryürek, Nihal Atsız, Enver Nâci Gökşen, Ceyhun Âtıf Kansu gibi edebiyâtçı
ve yazarlar da çocuk edebiyâtı sâhasında çeşitli türlerde çalışmalar yaptılar ve eserler verdiler. Bu
arada Kemâleddin Tuğcu, Abdullah Ziyâ Kozanoğlu, Yavuz Bahadıroğlu gibi yazarlar da çocuk
romanları sâhasında son yıllarda başarılı oldular.
Çocuklar için ilk devamlı yayın İngiltere’de (1788) çıkarılmış, bunu Fransa ve diğer ülkelerdeki
örnekleri tâkib etmiştir. Türkiye’de ilk çocuk yayını olarak Mümeyyiz Gazetesi’nin aynı adla yayınladığı
haftalık nüshası gösterilir (1870). 1875’te Sadâkat Gazetesi, 1878-1922 arası Tercümân-ı Ahvâl
Gazetesi çocuklar için haftalık ekler çıkardılar. 1880’de çocuklar için Bahçe Gazetesi çıkarıldı. Aynı
yıllarda on beş günlük; Çocuklara Kırâat, Vâsıta-i Terakkî, Çocuklara Arkadaş dergileri yayınlandı.
İkinci Meşrûtiyete kadar İstanbul’da Çocuklara Tâlim, Çocuklara Mahsus Gazete, Çocuklara
Rehber gibi gazeteler ve daha sonra da Tedrisât-ı İbtidâiye Mecmûası, Çocuk Bahçesi, Çocuk
Duygusu, Çocuk Yurdu, Çocuk Dünyâsı, Çocuk Dostu gibi haftalık, on beş günlük, aylık dergiler
çıkarıldı. 1923-43 arası yirmi yıl boyunca Türkiye’de çıkıp kapanmış olan çocuk-öğrenci-gençlik dergi
ve gazetelerinin sayısı 90’a yakındır. Doğan Kardeş dergisi 1945 yılından îtibâren yayınlanmaya
başlanmış, önce aylıkken 15 günlük ve sonra haftalık olmuş, günümüzde aylık olarak çıkmaktadır.
Çocuk yayınları, çocukların beden, zihin ve ruh sağlıkları bakımından çok çok önemlidir. Bu yayınların
denetlenmesi gâyesiyle 1927 yılında “Küçükleri Muzır Neşriyâttan Koruma Kânunu” adıyla 1117
sayılı kânun çıkarılmıştır.
15 Kasım 1981 târihinde yayına başlayan Türkiye Gazetesi Çocuk Dergisi millî düşünce, ahlâk, örf
ve âdetlere değer veren, taklitten, yapmacılıktan uzak, çağın yeniliklerine ve gelişmelere açık yayın
politikası ile sâhasında büyük başarı sağlamıştır. Ülkemizin en çok satılan çocuk dergisi olan Türkiye
Gazetesi Çocuk Dergisi de dâhil olmak üzere İstanbul’da bugün 30’dan fazla çocuk dergisi
yayınlanmaktadır. Çeşitli gazeteler, bankalar, yayınevleri, kişiler ve kuruluşlar bu sâhada neşriyât
yapmaktadırlar.
ÇOCUK ESİRGEME KURUMU;
hayır kurumlarından. 1921 senesinde Himâye-i Etfâl Cemiyeti olarak kuruldu. Sonra Çocuk Esirgeme
Kurumu olarak ismi değiştirildi.
Millî Mücâdele sırasında, harbe katılanların çocuklarına bakmak için kuruldu. Babaları savaşta ölen
çocukların eğitim ve bakımlarını yürütüyordu. TBMM tarafından da desteklenerek, çeşitli gelir
kaynakları sağlandı. Bunlar, bağışlar, devlet yardımı, üye âidatları, pul satışları, zarf dağıtarak toplanan
paralar, kurumun taşınmaz mallarından alınan kirâlar, Bartın içme suyu, Kavacık içme suyu gelirleri,
piyango ve benzerleridir.
Yaptığı işler; çocuk sağlığı ile ilgili yayın yapmak, doğumevleri kurmak, fakir, hasta ve kimsesiz
çocuklara bakmak, yardım etmek. Fakir çocuklara, okul için araç-gereç sağlamak. Çocuk yuvaları
kurmak.
İl ve ilçelerde birer şûbesi olup, bu şûbeler kanalıyla yardım ve hizmet vermektedir.
24 Mayıs 1983’te Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlanarak, Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü adı altında yeniden teşkilâtlanmıştır. 18 Mart 1989’da Başbakanlık
tarafından yapılan bir düzenlemeyle Çocuk Esirgeme Kurumu, Devlet Bakanlığı bünyesinde faaliyet
göstermeye başladı (Aralık 1992).
ÇOCUK FELCİ;
Alm. Spinale Kinderlähmung. Fr. Poliomyélite. İng. Poliomyelitis. Ateş yükselmesi, merkezî sinir
sistemi, yukarı solunum yolu veya hazım sistemi bozukluğu belirtileri ile başlayan bir virüs hastalığı.
Virüsün sebeb olduğu en önemli bozukluk, omurilikte yaptığı doku harabiyetidir. Bunlara bağlı olarak
felçlerin ortaya çıkması, hastalığın korkutucu olan sonucudur.
Hastalık ilk defâ 1840 yılında Heine adlı araştırıcı tarafından târif edilmiştir. 1877’de Stockholm’de
çıkan ufak bir salgında Medin adlı araştırıcı hastalığı incelemiştir. Hastalık bu sebepten dolayı
“Heine-Medin hastalığı” olarak tıp literatürüne geçmiştir. Yirminci yüzyıl başlarında Avrupa ve
Amerika’da 50-100 kişilik küçük salgınlara rastlanırken, 1913’ten sonra binlerce kişiyi etkileyen büyük
salgınlar görülmüştür. Çocuk felci yeni bir hastalık olarak kabul edilmektedir.
Hastalık âmili olan virüsün insan vücuduna girişi hazım sistemi yoluyladır. Virüsü, hasta, öksürük ve
tükürükle etrâfa saçar. Lağım suları, hastaların dışkılarına bulaşmış sular ve lağımların aktığı deniz
suları aylarca virüs taşıyıcı özelliğini korur. Mikrop, yenilen çiğ besinlerle ve içilen sularla da bulaşabilir.
Kuluçka devresi 3-10 gündür.
Genellikle ateş, başağrısı, kusma, neşesizlik, halsizlik, boyunda acıma ile başlar. Sonraki iki-üç gün
normale dönen durum yeniden ateş yükselmesi ve başağrısı ile geri döner. Ertesi gün boyunda ve bel
kemiğinde sertlik, adalelerde sancı başlar. Hasta dalgın yatar, kollarında ve bacaklarında ağrı vardır.
Felç 2-4. günler arasında görülür. Derecesi ise 2. günde tam olarak anlaşılır. Çocuk küçükse ve
yürüyemiyorsa felcin farkına varmak güç olur. Dikkatle tetkik etmek gerekir. Felçli çocuk oturamaz,
boyun kaslarında felç varsa başını tutamaz. Ekseriya tek taraflıdır ve bacakları tutması çok sıktır.
Çocuk felci 5 hatta 3 yaşından küçük çocuklarda rastlanan bir hastalıktır. Yaş ilerledikçe hastalığa
yakalanma ihtimali azalır. Bu hastalığın ilâçla tedâvisi yoktur. Masaj ve fizik tedâvi, hastalığı sınırlı bir
bölgede bırakmada ve sakatlığın yaygın olmasını önlemede faydalı olabilir.
Korunmanın en iyi yolu aşıdır. Ağız yoluyla verilen “Sabin” aşısı 2 aylıktan itibaren DBT karma aşısı ile
berâber uygulanır. Küçük bebeklere şekerli su ile verilebilir. Çocuk ateşli veya ishal ise, veya son 4
hafta içerisinde kızamık veya çiçek aşısı olduysa aşıyı tehir etmek iyi olur.
ÇOCUK TERBİYESİ;
Alm. Kındererziehung (f), Fr. Education (f) de l’enfant, İng. Bringing up children. Çocuğun iyi yetenek
(kâbiliyet, istidad) ve eğilimlerini geliştirme ve kötülerini silme işi. Terbiye, sistemli olarak çocuğu
etkileme ve iyi alışkanlıklar vermekle mümkündür. Etkileme ve iyi alışkanlıkların verilmesine ne kadar
erken başlanırsa sonuç o kadar mükemmel olur.
Ferdin fıtratında, doğuştan getirdiklerine tabiat, sonradan kazandıklarına kültür diyecek olursak
terbiyeyi daha vecîz bir ifâdeyle; “Terakkî eden, ilerleyen insanlık kültürünü yeni nesillere aktarma ve
doğuştan getirdiği kapasitelerini geliştirme, inkişâf ettirme faaliyetidir.” diyebiliriz.
Terbiye, konuşmakla değil icrâatla, yâni fiiliyâtla olmalıdır. Diğer taraftan yetenek ve eğilimleri
geliştirirken, yâni çocuğa şahıs terbiyesi verilirken, aynı zamanda çocuğun sosyal eğilimlerini de
geliştirmek gerekir ki terbiye sosyal bir yönde kazanılmış olsun. Böylece çocuk bencil olmaktan
kurtulur. Kazandığı niteliklerle cemiyete faydalı bir fert olur. Sosyal olarak yetiştirilmeyen çocukların
nitelikleri ne olursa olsun, kendilerini cemiyete ve cemiyet kurallarına uyduramazlar. Her zaman her
yerde şahsî çıkarlarına bakarlar. Hattâ bâzan o kadar ileri giderler ki, menfaatleri için her şeyi
yapabilirler. Topluma karşı gelirler. Örf, âdet, kânun tanımazlar.
Demek ki, terbiyenin gâyesi, iyi bir insan yetiştirmek ve bu insanı cemiyete faydalı hâle getirmektir.
Bilindiği gibi insanı insan yapan dört özellik vardır:
1-Zekâ ve fikir,
2-Ruh,
3-İrâde,
4-Konuşma.
Bu özelliklerin de sosyal yönde ayrıca geliştirilmesi ve terbiyesi gerekir. Çocuk terbiyesinin esâsını,
insandaki bu dört unsurun terbiyesi teşkil eder.
1. Zekâ ve fikir terbiyesi: Çocuğun müşâhede kâbiliyetinin geliştirilmesi, zekâ ve fikir terbiyesinin
esâsını teşkil eder. Meselâ çocuklar umûmiyetle ilk gördükleri eşyâyı tedkik etme, yoklama, kurcalama
veya dâimâ sorular sorarak öğrenme heveslisidirler. Onun için çocuklara hep iyi ve güzel şeyler
gösterilmeli ve soruları doğru cevaplandırılmalıdır. Böyle çocuğun düşünme ve karar verme kâbiliyeti
gelişmiş olur ve yeni yeni bilgi ve görgü sâhibi olmaya başlar.
2. Rûh terbiyesi: Bâzı çocuklar rûhen çok hassastırlar. Her şeyden alınıp kırılırlar. Hayâta çabuk
küserler. Böyle çocuklara çok dikkatli bir şekilde (acı da olsa) gerçekleri görmesini ve tahammül
edebilmesini, fedâkârlığı, merhâmetli, şefkatli olmayı öğretmek lâzımdır.
Rûhen hassas olmayan, katı rûhlu çocuklar ise daha fazla alâka, sevgi, şefkat göstererek,
duygulanacak, ibret dersi alınacak hâdiseler anlatarak, örnekler vererek, rûhen hassaslaştırılmalı,
olgunlaştırılmalıdır.
3. İrâde terbiyesi: İrâde terbiyesinden gâye, irâdesi güçlü şahsiyet yetiştirmektir. Kendi kendine
(nefsine) mücâhede, yâni şahsî arzu ve ihtiyâçlara gem vurabilmesini veya yok edebilmesini öğretmek,
nefsine hâkim bir şahsiyet yetiştirmek, irâde terbiyesinin esâsını teşkil eder. Tabiî olarak çocukların bir
kısmında irâde zayıf, bir kısmında kuvvetli olur. Zayıf irâdeli çocukları lüzûmundan fazla itaate
zorlamak doğru değildir. Böyle çocukları biraz serbest bırakmalı ve kendine olan güvenini arttırmaya
çalışmalıdır.
İrâdesi kuvvetli çocuklarda ise terbiye biraz sert olmalıdır. Fakat sert bir terbiye ile berâber sevgi,
şefkat ve anlayış gösterilmesi de şarttır.
İrâde, terbiye edilirken çocuğun inat dönemlerinden istifâde edilmelidir. Çocuklar 3-4 yaş arası ve
büluğ çağında inatçı olurlar. Bu dönemler irâde terbiyesi için müsâit zamanlardır.
4. Konuşma terbiyesi: Normal olarak çocuklar 1.5 yaşından sonra az çok konuşmaya başlarlar. İki
yaşını bitirdiği halde konuşmayan çocuklarda zekâca bir gerilik düşünülürse de, tek başına
konuşamama zekâ geriliğinin kat’î delîli sayılamaz. Konuşma öğrenimine yardım edilen çocuk, daha
çabuk konuştuğu gibi, yardım edilmeyen çocuktan daha fazla kelime bilir.
Çocuklar konuşmaya başladıkları andan îtibâren öğretilen her kelime doğru olmalı ve çocuk tarafından
doğru telaffuz edilmeli, normal dille söylenmeli, ayrıca kelimeleri yerinde ve zamânında kullanması da
öğretilmelidir
Büyüklerine karşı saygıyı, hitâb etmesini ve edebini gözetmesini belletmelidir.
Çocuk terbiyesinde, en başta anne ve baba olmak üzere, bütün âile efrâdının, mürebbiyenin,
öğretmeninin rolü inkâr edilemez. Ancak annenin yerini hiçbir kimse tutamaz. Fakat anne sevgi ve
şefkati dolayısıyle, çocuğun yalnız iyi taraflarını değil, noksan ve kötü taraflarını da görmesini
bilmelidir. Öyle yetiştirmeli ki kendine olan güven duygusunun tek başına hareket etme ve karar verme
yeteneğinin gelişmesine yardımı olsun.
Anne ve baba, çocuk için tam bir örnek olmalıdır. Çocuğun yanında büyükler çok titiz davranmalı,
konuşma ve hareketlerine son derece dikkat etmelidir. Hele konuşmaları ile hareketleri aslâ
çelişmemelidir. Çocuk büyüdükçe evdeki büyüklerin birbirlerine saygı ve sevgi ile davrandıklarını
görerek kendisi de aynı şeyi yapacak, söylemesi istenen nezâket sözlerini ise, ancak âilesinden duya
duya öğrenecektir.
Diğer taraftan anne baba tam bir fikir ve görüş birliğinde olmalıdır. Yâni anne ve babadan biri sert
davrandığı zaman diğeri şefkat göstermemeli, biri tarafından verilen cezâ, diğeri tarafından
affolunmamalıdır. Bilinmelidir ki, yerinde ve haklı olarak verilen cezâ, çocuğun sevgisini hiçbir zaman
azaltmaz. Bilakis ciddî ve yerinde cezâ veren anne baba, körü körüne sevgi gösteren, her şeye göz
yuman anne ve babadan daha çok sevilir, sayılır. Demek ki çocuk terbiyesinde sevgi, şefkat ve bağlılık
mühim olmakla berâber, ciddiyet ve geçici sertlik de çok önemli birer faktördür.
Çocuğa iyi bir terbiye verebilmek için, anne baba ve diğer âile fertlerinin bütün terbiye prensiplerini tam
uygulamasıyla berâber, âile hayâtının düzenli olmasının yanında anne babanın da iyi geçimli olması
şarttır. Anne baba geçimsizliği, hele ayrılığı kadar çocuk rûhunda fırtınalar koparan bir hâdise yok
gibidir.
Unutulmamalıdır ki, çocuklar anne babayı ideâl birer insan olarak görürler. Onlar gibi olmak ve onlar
gibi hareket etmek isterler. Huy ve alışkanlıklarını çabuk kaparlar. Onun için çocuk dünyâya geldikten
sonra, anne ve baba bütün yönleriyle, olduklarından daha iyi olmak mecbûriyetindedirler.
Kardeşi olmayan çocukların terbiyesi daha zor ve hattâ bir problem olabilir. Halbuki birkaç çocuğun
terbiyesi daha kolaydır.Her çocuk kendiliğinden itaat etmesini ve uysallığı öğrenir. Kardeşlerinin de
istekleri olabileceğini ve onların da anne baba sevgisine en az kendisi kadar ihtiyâcı olduğunu anlar.
Daha doğrusu her şeyini kardeşleriyle paylaşmasını bilir. Böylece karşılıklı sevgi ve hürmeti erkenden
öğrenen çocuklar, cemiyete kendini hazırlayarak yetişir. Ancak anne ve babanın her çocuğa aynı sevgi
ve bağlılığı göstermesi şarttır.
İyi bir terbiye verebilmek ve cemiyete faydalı bir fert yetiştirmek için para ve servete ihtiyaç yoktur.
Hattâ zenginlik ve lüks hayat, ekseriyâ çocuğun fenâ yetişmesine sebeb olabilir. Çünkü acı da olsa,
varlık içindeki bâzı anne babaların kendi zevk ve eğlencesini düşünerek, çocuklarını ihmâl ettikleri bir
gerçektir. Hâlbuki anne babanın bu ihmalleri çocuk rûhunda fırtınalar koparabilir ve bu fırtınaların,
çocuğu nereye sürükleyeceği belli olmaz. Diğer taraftan, zenginlik ve hudutsuz imkânlar, çocuğu kötü
yollara saptırabilir.
Müşâhede ve tecrübelere göre, yokluk içerisinde büyümesine rağmen iyi terbiye alan çocuk, daha
fazla insan sevgisiyle yetişmekte ve cemiyete daha faydalı olmaktadır. Fakat bu, “Âilelerin çocuklarının
daha iyi yetişmesi için fakirlik şarttır.” mânâsına alınmamalıdır; ama âile varlıklı olsa bile, bu varlık
çocukta şuurlaştırılmamalı ve çocuk âile servetine güvenmeden yetiştirilmelidir.
Garb müellifleri çocuk terbiyesinde din, cezâ ve mükâfât, oyun ve oyuncaklar, okul gibi faktörlerin
önemli olduğunu bildirirler.
Çocuk terbiyesi eğitimciler kadar dinlerin de belli başlı mevzularındandır. Hayâtı, dünyâ ve âhiret
olmak üzere iki büyük safhada, ikincisini birincisinin devâmı olarak takdim eden İslâm dîni; insan
ömrünü de doğum öncesinden başlayarak çocukluk, erginlik, yetişkinlik, olgunluk ve yaşlılık olarak
safha safha, fakat bir zincirin halkaları şeklinde bütün olarak ele alır. Bu arada çocuk terbiyesinin
esaslarını, modern pedagogların uzun araştırmalar sonucu elde ettikleri umdeleri de içine almış bir
halde, mükemmel bir sistem şeklinde tesbit etmiştir. Çocuk terbiyesiyle ilgili hükümler incelendiğinde,
garp müelliflerinin saydığı faktörlerin asırlardır İslâm dîninde var olduğu görülür.
İslâm dîninde çocuk terbiyesinin esasları şunlardır:
1. Din: Pedagoji, yâni çocuk terbiyesi İslâm dîninde çok kıymetli bir ilimdir. İslâm dîninde çocuk
terbiyesinden maksat, çocuğun Allahü teâlânın râzı olduğu, kulların beğendiği, devletine, vatanına,
milletine, âilesine, cemiyete ve insanlığa faydalı bir insan olarak yetişmesidir. Bunların tahakkuku için
çocuk, çeşitli güzel vasıflarla donatılmalıdır. İslâm âlimlerinin büyüklerinden olan İmâm-ı Gazâlî
hazretleri çocuk terbiyesi hakkında eserlerinde şunları yazmaktadır:
“Evlâd, ana, baba elinde bir emânettir. Büyük bir nîmettir. Nîmetin kıymeti bilinmezse elden gider.
Çocukların temiz kalpleri, kıymetli bir cevher gibidir. Mum gibi her şekli alabilir. Küçükken hiçbir şekle
girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun meyvesi hâsıl olur.”
Çocuklara îmân, Kur’ân-ı kerîm ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve
dünyâ saâdetine ererler. Bu saâdete anaları, babaları ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez
ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenâlığın günâhı baba ve hocalarına da verilir.
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Kendinizi ve evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten
koruyunuz.” buyuruyor. Bir babanın, evlâdını Cehennem ateşinden koruması, dünyâ ateşinden
korumasından daha mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da îmânı, farzları ve haramları
öğretmekle ve ibâdete alıştırmakla ve dinsiz, ahlâksız arkadaşlardan korumakla olur. Bütün
densizliklerin ve fenâlıkların başı, fenâ arkadaştır. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Bütün
çocuklar Müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları sonra anaları babaları
Hıristiyan, Yahûdî ve dinsiz yapar.” buyurmuşlardır. Ana baba, evvelâ evlâdının hakîkî istikbâlini,
sonsuz saâdete kavuşmasını düşünmelidir. Dînin esaslarını ona öğretmelidir. Bunu öğrenip yaptığı
zaman, dünyâ saâdeti kendiliğinden gelecektir. Zîrâ dînimiz insanlara dünyâ ve âhirette rahat ve
mesut olmanın yollarını göstermektedir.
İslâm dîninin ahlâkî esasları, insânî ve sosyal yönleri, çocuk terbiyesi için bulunmaz bir hazîne
niteliğindedir. Ancak dînî telkinler, şuurlu, bilgili, müşfik ve mâhir, ehliyetli ve yetkili kimseler tarafından
yapıldığında çok iyi netîceler alınmaktadır.
Çocukta kökleşmesi ve kafasına iyice yerleştirilmesi gereken ilk ve temel şey; her şeyin üstünde, her
şeye muktedir, bütün iyilik ve güzelliklerle berâber her şeyin yaratıcısı bir Allah’a ibâdet etmeyi, hürmet
etmeyi, sevmeyi en büyük vazîfe bilmektir. Ayrıca Allahü teâlânın ancak iyi, çalışkan ve dürüst kullarını
sevdiğini, onun için karşılık beklemeden dâimâ iyilik yapması, yarattığı her şeyi, özellikle insanları
sevmesi, usanmadan çalışması telkin edilmelidir. Eğer çocuk bu inançlara sâhib olursa, dürüst,
vicdanlı, iyi ahlâklı, cemiyete yararlı bir kimse olmanın yolunu tutmuş demektir.
2. Cezâ ve mükâfât: Çocuk terbiyesinde cezâ ve mükâfât önemli bir faktör sayılırsa da, iyi ve ideâl
anne baba için başvurulması gereken bir terbiye vâsıtası olmaması îcâb eder. Çünkü çocuk anne
babayı örnek tutarak büyüdüğünden, onları taklid etmekle zâten terbiyeli büyüyor demektir. Bu usûl
daha ziyâde kötü yetişen ve problemleri olan çocuklarda uygulanır. Mamafih, küçük süt çocuklarında
arzu edilen veya edilmeyen bir hareketinden sonra derhal yapılırsa faydalıdır. Çünkü çocuk cezâ ve
mükâfâtın ne demek olduğunu öğrenir. İyi alışkanlıkları mükâfâtla kökleştirilir. Kötü alışkanlıkları cezâ
ile giderilebilir.
Bugünkü pedagojik esaslara göre dayak bir terbiye sayılmamaktadır. Oyun ve okul çağlarındaki
çocuklara, yerinde ve zamânında aşırı olmamak şartıyla, tatbik edilirse tesirli bir cezâ ve terbiye
vâsıtasıdır.
Küçük süt çocuklarında cezâ, anne babanın sert mimikleri ve onunla ilgilenmemesidir. Yâni süt
çocuklarına daha ağır cezâ verilmemeli, bilhassa dayak atılmamalıdır.
Büyük çocuklara cezâ, yaşına uygun olmalı ve çok dikkatle tatbik edilmelidir. Cezâ kalp kırıcı
olmamalı, kimsenin önünde yapılmamalı, cezâdan sonra ilgilenmemeli, bilhassa sevilip öpülmemeli,
araya şefâatçı girmemeli, sözde kalmamalı, yâni derhal uygulanmalıdır.
Anlatıldığına göre Sultan İkinci Murad’ın oğlu Fâtih Sultan Mehmed Han şehzâdeliğinde Manisa’da
vâliydi. Babası bu şehzâdenin yetişmesi için birçok âlim gönderdi. Fakat şehzâde Mehmed yaratılış
îcâbı zekî ve celâlli olduğundan, dersten kaçınır ve hiçbir muallim onu zabtedemezdi. Doğru dürüst
eğitilemiyordu. Hattâ Kur’ân-ı kerîmi bile hatmetmemişti. Sultan İkinci Murad heybetli ve hiddetli bir
muallim olan Molla Gürânî’yi bu vazîfeye tâyin etti ve emrini dinlemediğinde dövmesi için de bir sopa
verdi. Hocaya; oğlu emrini dinlemediği zaman hem kendisini hem de şehzâdeyi sopa ile korkutmasını
ve kovalamasını, hattâ dövmesini emretti. Molla Gürânî bir gün şehzâdeye bağırınca o da hocayı
babasına şikâyet etti. Babası “Olamaz öyle şey!” diye hocaya geldi. Ancak, Molla Güranî Şehzâde’den
önce babasına çıkıştı. Sonunda Sultan Murâd; “Oğlum görüyorsun ya, senin yüzünden ben de
azarlandım. Okumaktan başka çare yok!” dedi. Şehzâde bu hâl karşısında okumaktan başka yol
bulamadı. Kısa zamanda Kur’ân-ı kerîmi hatmetti ve nice ilimler öğrendi.
Mükâfât da bir terbiye vâsıtası olabilir. Fakat daha çok dikkat isteyen bir husustur. Her şeyden önce
çocuk iyice bilmeli ve inanmalıdır ki dürüst, mert, çalışkan, fedâkâr ve nâmuslu olmak, daha doğrusu
iyi ahlâklı olmak, üstünlük değil, insanların en tabiî hâlidir. Ayrıca yine bilmelidir ki, çalışmak, sorumlu
olduğu bir işi yapmak, sınıf geçmek de, en tabiî bir vazifedir.
Mükâfât ancak üstün bir başarıdan sonra verilmelidir. Yoksa her iyi, güzel hareketten,basit
başarılardan sonra mükâfâta alışmış ve karşılık bekleyen çocukta sorumluluk hissi belirmez veya
gelişmez, ayrıca menfâatçı kimse olur.
3. Oyun ve oyuncaklar: Çocuğun dikkatini ruh ve zekâ gelişmesini, çevreyle ilgisini arttırması
bakımından faydalıdır. Oyuncaklar çocuğun çağına ve cinsiyetine göre değişir. Küçük süt çocukları
parlak ve ses çıkaran oyuncaklardan hoşlanır. Oyuncağın tehlikesiz olması şarttır.
Meraklarından dolayı çocuklar oyuncakların nasıl çalıştığını anlamak, içini görmek isterler. Çocuğun bu
tutumu, rûh gelişimini arttırması bakımındann iyidir. Mâni olunmamalı ve oyuncağını bozdu, kırdı diye
cezâlandırılmamalıdır. Fakat sık sık oyuncağını bozan ve kıran çocuğa hemen yenisi alınmamalı ve
oyuncağın kıymeti öğretilmelidir.
Oyunlar, çocuğun yalnız adale ve iskelet gelişmesini değil, ruh gelişimini de sağlar. Çevikliği, âni karar
vermeyi öğrettiği gibi, irâdeyi kuvvetlendirir. Oyun kuralları ve incelikleri, zekâyı arttırır.
Yüzme, atıcılık vs. çocuklar için mükemmel bir spor ve oyundur. Öğrenilmesi küçük yaşta daha
kolaydır.
4. Okul: Çocuk, ancak altı yaşını tam olarak bitirdikten sonra okula gitmelidir. Daha önce göndermek
iyi netîce vermemektedir. Okulda öğretmenin otoritesi, topluluğa alışma, müşterek öğrenim ve oyunlar,
çocuk terbiyesinde mühim birer faktördür. Ancak, okul ile âile, daha doğrusu öğretmenle anne baba
hem fikir olmalı, birbirleri aleyhinde hiçbir şey söylenmemelidir. Hele okulda verilen bir cezâdan dolayı
okul ve öğretmen aleyhine atıp tutmamalı, bilakis çocuğun bunu gelip anlatması hoş
karşılanmamalıdır. Okula yeni başlayan çocuklarda birçok problemler olabilir. Bu problemlerin çözümü
için, okul ve âilenin birlikte çalışması lâzımdır. Birçok âilelerde görüldüğü gibi, çocuk okula
başlamasıyla âdetâ rahatladıkları, sorumluluklarının çoğunun okula ve öğretmene yükleyerek ferahlık
duydukları, öğretim ve terbiye vazîfelerinin de sona erdiğini zannetmek hatâlı ve çocuğun geleceği için
kötü bir tutum olur.
Altı yaşını dolduran çocuk, harfleri, rakamları, kelimeleri anlayabilecek, okula gidebilecek bir
durumdadır. Ayrıca o güne kadar bilmediği çalışma ve sorumluluk duygusu, başarıya ulaşma ve
yarışma çabası da belirmiştir. Cemiyet geleneklerine ve kânunlara uymasını bilir veya uymak için
gayret sarf eder. Kiminin yetiştiği çevre îcâbı görgü ve terbiyesi az, kiminin zekâsı türlü sebeplerle
gelişmemiş, kimisi bütün gün anne babadan uzak kalabilecek serbestliğe ulaşmamış olabilir. Böyle
çocuklar, okul düzenine ve ortamına uyamazlar, uysalar bile öğrenimde başarısızlığa uğrarlar.
Çocuğun okul düzenine uyamayışının muhakkak bir sebebi vardır. Bu sebepler fizyolojik, sosyolojik
veya psikolojiktir. Yâni çocuk okuldan önce veya okul sıralarında geçirdiği hastalık ve sakatlıklar, rûhî
rahatsızlıklar, sosyal çatışmalar yüzünden bu duruma gelmiştir. Okula karşı gösterilen tepkinin ve
başarısızlığın sebebi ne olursa olsun, çocuk bütün şahsiyeti ile bunun tesiri altında kalır.
Görülüyor ki, okula ve öğretmene çok sorumluluklar düşmektedir. Çünkü öğretmenlik, yalnız okuyup
yazmayı öğretmek, bilgi vermek değildir. Öğretmenin her çocukla ayrı ayrı uğraşması, gelişme
mekanizmalarını incelemesi, yetiştiği çevreyi, evdeki hayâtını, sıkıntılarını, korku ve endişelerini
bilmesi, hâşin ve dengesiz çocuklara özel ilgi göstermesi gerekir. Fakat bütün bu sorumlulukları
öğretmene yüklemek insafsızlıktır. Bu problem âile-öğretmen işbirliği ile berâber çözülmelidir.
ÇOKBACAKLILAR (Myriapoda);
Alm. Tausendfüsser, Fr. Myriapodes, İng. Centipedes and millipedes. Eklembacaklıların zengin bir
sınıfı. 2700’den fazla türü vardır.
Vücutları baş ve çok sayıda halkalı bir gövdeden meydana gelir. Başlarında bir çift anten, iki-üç çift
ısırıcı-çiğneyici ağız parçası, petek veya basit gözler bulunur. Bâzı türlerde göz yoktur. Yaşayışlarına
uygun olarak antenlerindeki koku alma tüyleri çok hassastır. Vücutları silindirik veya basıktır.
Halkalardan birer çift veya ikişer çift bacak çıkar. Ayakların uçlarında pençeye benzer birer tırnak
bulunur.
Karada, nemli yerlerde yaşayan gececi hayvanlardır. Taşlar, çürüyen yapraklar, kütükler altında,
lavabo kenarlarında ve bodrumlarda bol rastlanırlar. Püskül veya boru şeklinde trake sistemiyle
solunum yaparlar. Çiyan ve kırkayaklar, bu sınıfın tipik eklembacaklılarıdır.
Nebâtî ve hayvânî besinlerle beslenirler. Gündüzleri nemli yerlerde barınır, gece faaliyet gösterirler.
Zehirli olanları, boyları 1-2 milimetreden 26.5 santimetreye kadar değişen tipleri vardır. Kırkayaklar
çürümüş yapraklar gibi nebâtî besinlerle beslenir. Bâzan genç bitki köklerini de yediklerinden bahçeler
için bir âfet olurlar. Bütün çıyanlar etçildir. Gövdelerinin ilk halkasındaki bacaklar bir çift zehir çengeli
şeklindedir. Böcek, solucan, sümüklü böcek, hattâ kertenkele ve fâreleri çengelleri ile ısırarak,
zehirlerini enjekte ederek, avlarını felce uğratıp yerler.
“Bermuda çıyanı” 15 santimetreden küçük olup, ısırdığı insanı, birkaç gün ateşler içinde yatağa
düşürür. Boyu 26.5 santimetreye varan Güney Amerika ve Hindistan’daki “dev çıyan” insanı öldürebilir.
Çokbacaklılar yumurta ile ürerler. Dişi yumurtalarını topraktaki oyuklara bırakır. Yumurtaları koruyan ve
yavrulara bir süre bakan türler vardır. Yumurtadan çıkan yavrular erginlere benzerse de, bâzılarının
vücut halka sayısı azdır. Deri değiştirme devrelerinde halkaların sayısı artarak büyürler. Kırkayaklarda
halkalardan ikişer çift, çıyanlarda birer çift bacak çıkar. Bacakların sayısı türlere göre değişir.
Kırkayakların çoğunda 115 çift bacak bulunur. Çıyanlarda 15 çiftten 173 çifte kadar değişir.
Çokbacaklılar her zaman tek sayıda bacak çiftine sahiptirler. Vücut renkleri bulundukları ortama uygun
olarak, siyah, kahverengi, sarı vs. olur. Tropik bölgelere gidildikçe boyları ve zehirlerinin tesirleri artar.
ÇOKGEN;
Alm. Vieleck, Polygon (n), Fr. Polygone (m), İng. Polygon. Herhangi üçü bir doğru üzerinde olmayan
üç veya daha çok noktayı ikişer ikişer birleştiren doğru parçalarının birleşimi olan düzlemsel şekil.
Çokgenin doğru parçalarına “kenar”, kenarlar tarafından meydana getirilen açılara “çokgenin açıları”,
bu açıların köşelerine “çokgenin köşeleri” adı verilir. Komşu olmayan iki köşeyi birleştiren doğru
parçasına da “köşegen” denir. Çokgenler kenarlarının sayısına göre isim alırlar. Üç kenarlı ise “üçgen”,
dört kenarlı ise “dörtgen”, beş kenarlı ise “beşgen” gibi. Çokgenler “konveks” ve “konkav” olarak da
sınıflandırılır. Eğer bir çokgende bütün köşegenler çokgenin içerisinde ise, böyle çokgenlere konveks,
köşegenlerden biri dışında ise konkav denir. Bir konveks çokgenin bütün kenarları ve açıları eşitse
böyle çokgenlere “düzgün çokgen” adı verilir. Bu çeşit çokgenlerin köşeleri bir çember üzerindedir. Bir
çokgenin alanı, içerisi üçgenlere ayrılarak bu üçgenlerin alanlarının toplanması sûretiyle hesaplanır.
Bir çokgenin kenar sayısı n ise, iç açılarının toplamı (n-2).180° formülü ile bulunur. Meselâ üçgenin iç
açılarının toplamı; n=3 olduğuna göre, (3-2).180°=180°’dir.
ÇORBACI;
Kapıkulu ocaklarına eleman yetiştiren 31 bölüklü acemi ocağı ile Osmanlı ordusunun piyâde (yaya)
askerini teşkil eden bölük zâbitlerinin ünvânı. Cemâat denilen yeniçeri ortası çorbacılarına “yayabaşı”
veya “serpiyâdegân” denildiği gibi, bölük denilen ağa bölükleri çorbacılarına “bölükbaşı” ismi de
verilirdi. Çorbacılar bâzan “subaşı” ünvânını da alırlardı. Çorbacıların kıdemlisine yeniçeri ortalarında
“yayabaşı”, bölüklerde de “başbölükbaşı” denilirdi. Çorbacılar kırmızı çuhadan kollu cübbe, ince
gömlek, kırmızı şalvar, ayaklarına sarı mest pabuç ve başlarına börk giyerlerdi.
Yaya bölük komutanı olmalarına rağmen atları vardı. Çorbacılar bölüklerin bütün işlerinden sorumlu
olduğu gibi, büyük suçlar hâriç, maiyetindekilere cezâ verebilirdi.
Yeniçerilerin İkinci Mahmud zamânında kaldırılmasından sonra, “çorbacı” yerine “ortaağası” tâbiri
kullanılmıştır.
ÇORLULU ALİ PAŞA;
Osmanlı sadrâzamlarından. 1669 senesinde Çorlu’da doğdu. Çorlulu bir çiftçi veya berberin oğluydu.
Kapıcıbaşılardan Türkmen Kara Bayram Ağa çok zekî olduğunu anlayıp, evlâtlık aldı. Enderûn’da
yetişti. İkinci Mustafa Han zamânında silâhdar oldu (1700). Silâhdarlığında, bütün saray
memuriyetlerinin rütbe ve derecelerini tâyin eden yeni bir nizamnâme vücûda getirdi.
Nizamnâmesinde, kendi makâmını da Enderûn-ı Hümâyûnun en büyük zâbitliği derecesine çıkardı.
Sarayda pâdişâhla sadrâzam arasındaki haberleşmeyi Dârüssaâde ağaları yerine getirirken, bu
hizmeti de silâhdar ağanın yapmasını karâra bağladı.
1703’te silâhdarlıktan alınıp, kubbe vezirliği ile saraydan uzaklaştırıldı. Önce sadâret kaymakamlığına,
Sultan Üçüncü Ahmed’in tahta çıkmasından sonra da Halep vâliliğine tâyin edildi. Aynı sene dördüncü
kubbe vezirliğine tâyin olunan Ali Paşa, 1704’te Trablusşam vâliliğine getirildi. İki ay sonra tekrar
kubbe vezirliğine getirildi. 1705’te Baltacı Mehmed Paşanın sadâretten azli üzerine sadrâzam oldu.
Poltava Muhârebesinde Ruslara yenilen Demirbaş Şarl’ı desteklemesi ve Osmanlı Devletini harbe
sürüklemesi üzerine, sadrâzamlıktan azlolundu ve Midilli’ye sürgüne gönderildi (1710). 1711’de burada
îdâm edildi.
Ali Paşa, servetini hayırlı eserlere harcamış olup, câmi, çeşme, dârülhadîs, kütüphâne, tekke, imâret,
hamam, şadırvan yaptırmıştır. İstanbul Çemberlitaş’taki medresesi çarşı olarak kullanılmaktadır.
ÇORUH-KELKİT DAĞLARI;
Karadeniz bölgesinin doğusunda, kıyıya paralel uzanan iki dağ sırasından iç kısımda kalanlara verilen
isim. Çoruh-Kelkit Vâdisi bu sıradağları, Kuzey Anadolu dağlarından ayırır. Kuzeydoğuda Yalınçam
Dağından başlayan Çoruh-Kelkit Dağları, Mescit Dağında 3239 m yüksekliğe ulaşır. Batıda Kop Dağı
(2918 m) ile sona erer.
Çoruh-Kelkit Dağlarında bitki örtüsü kıyı dağlarına göre azdır. Orman alanları 1500-2000 metreden
sonra başlar. Yükseklerde köknar ve kayın, alçak kesimlerde meşe ve ardıç, güney kesimde ise,
sarıçam vardır. Sırtlarının üzerinde bulunan yüksek düzlükler, Çoruh-Kelkit Dağlarını, kıyı dağlarından
ayıran diğer bir özelliktir. Bunun en belirgin örneği Bayburt-Aşkale karayolunun geçtiği Kop Geçidinin
çevresindeki yüksek düzlüklerdir.
Çoruh-Kelkit Dağlarındaki yerleşim bölgelerinde hayvancılık gelişmiştir.
ÇORUH NEHRİ;
Karadeniz bölgesinin en doğusunda yer alan nehir. Karadeniz bölgesinin doğusundadır. Uzunluğu 466
kilometredir. Bunun 442 kilometresi Türkiye sınırları içinde, 24 kilometresi Sovyetler Birliği sınırları
içerisindedir. Mescit Dağlarının batı yamaçlarından çıkar. Çoruh Dağlarının vâdilerinden geçerek
batıya doğru devâm eder. Bayburt yakınlarında kuzeye doğru yönelir. Rize Dağlarının güney vâdilerine
ulaştıktan sonra batı yönünden gelen Pulur Suyu ile birleşerek doğuya doğru yön değiştirir. İspir’den
Yusufeli’nin güney yakınından geçtikten sonra sağ taraftan Oltu Çayını, Artvin’e varmadan Şavşat
Suyunu alarak 90°’lik bir açı ile kuzeye yönelir. Borçka’da kuzeydoğuya yönelerek Muratlı’yı geçtikten
sonra Sovyetler Birliği sınırları içerisine girer ve Batum’un güneyinden Karadeniz’e dökülür.
Çoruh Nehrinin geçtiği yatak oldukça dar olup derindir. Yamaçlar ve vâdiler, gittikçe dikleşir ve nehir
yatağı dar bir durum alır. Bu sebeple, Çoruh Nehrinin akıntısı çok hızlıdır. Çoruh Nehri umûmiyetle
ilkbahar aylarında kabarır ve yaz aylarında alçalır.
ÇORUM;
Karadeniz bölgesinin Orta Karadeniz bölümü ile Anadolu’yu bağlayan geçit bölgede kurulmuş bir
ilimiz. Güneybatıda Kırıkkale, kuzeyde Sinop, Kastamonu ve Samsun, güneyde Yozgat, doğuda
Amasya, batıda Çankırı ile çevrilmiştir. 39°51’ ve 41°20’ kuzey enlemleri, 34°04’ ve 35°28’ doğu
boylamları arasında yer alır. Orta Anadolu platosunun kuzey kısmındadır. Denizden yüksekliği 770
metredir. Trafik kod numarası 19’dur.
İsminin Menşei
Sultan Alparslan’ın 1071 Malazgirt Zaferinden sonra, Anadolu kapıları Türklere açılmış, buraları
Türklere yurt olmuştu. Bu akınlar sırasında Bizanslıların Nikonya (Yonkoniye) dedikleri bu yerleşim
alanında, Oğuzların, Alayuntlu obasına bağlı Çorumlu oymağı da yerleşerek, geleneklerine uygun
olarak kendi oymaklarının adı olan Çorumlu adını vermişlerdir. Bu kelime daha sonraları Çorum
hâline dönmüştür. Bir başka rivâyete göre de Nikonya’da yaşayan Bizanslılar buralara hâkim olan
Danişmentlilere önce bağlılık gösterip, sonra kötü niyetlerinin anlaşılmasıyla Bizanslılara Cürümlü
denilmiş. Bu kelime daha sonra Çorum hâline dönmüştür. Yine Selçuklu Sultanı Kılıçarslan, havasının
iyi olması dolayısıyla hasta oğlu Yâkûb’u ve diğer hastalıklı ve çelimsizleri buralara göndermiş ve
bunlar sağlıklarına kavuşmuşlardır. Bundan dolayı şehre Çorum adı verilmiştir. Bunlardan başka
Çevrim, Cevr-i Rum kelimelerinden geldiği de söylenmektedir.
Târihi
Boğazkale kazılarında elde edilen eserler ve çevredeki mağaralar Çorum ve çevresinin çok eski bir
yerleşim alanı olduğunu göstermektedir. Binlerce yıllık medeniyet üstüste gelmiş bir târih şehridir.
Boğazkale ve çevresinde yapılan kazılarda M.Ö. 4000-5000 yıllarına âit olduğu tesbit edilen kalıntılar
bulunmuştur. M.Ö. 1700 yıllarında kurulan Hitit Devleti ve bundan sonra kurulan devletler pekçok târih
mîrâsı bırakmışlardır. Başkenti Hattuşaş olan ilk Hitit Devleti, M.Ö. 1200 yıllarına kadar hüküm sürmüş,
sonra Frigler Devleti kurulmuştur. Güneye çekilen Hititler, bir müddet daha yaşamış ve târih
sahnesinden silinmiştir. Hititlerden daha ileri olduğu tesbit edilen Frigler de M.Ö. 676 târihine kadar
Çorum’a birçok târih mîrâsı bırakmışlardır. Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Kimmerler, her yeri yakıp
yıkarak Frigler devrine son vermiş ve bölgeyi yağmaladıktan sonra çekip gitmişler, daha sonra Çorum
ve çevresine Asurlular hâkim olmuştur. Bu sırada doğuda büyüyen Medler M.Ö. 612 yılında Asurluları
yenerek buraları ele geçirmişlerdir. M.Ö. 585 yıllarında parçalanan Medlerin yerine Persler hâkimiyet
sürmüştür. M.Ö. 332’de Makedonya imparatoru İskender, Anadolu’yu almış, İskender’in ölümünden
sonra M.Ö. 276 yıllarında Galatlar Çorum’a hâkim olmuştur. Pontus Rum tehdidi altında kalan Galatlar,
Roma İmparatorluğu’na bağlanmış, böylece Bizanslılar hâkimiyet sürmeye başlamıştır. Bu târihten
sonra 1071 yılına kadar Çorum, Bizanslıların prensliği olarak uzun yıllar kalmış, bu arada İslâm
orduları zaman zaman buralara seferler düzenlemiştir. Emevîler zamânında İstanbul’u kuşatan İslâm
ordusu, geri dönerken Eshâb-ı kirâmdan Kereb-i Gâzi, Süheyb-i Rûmî ve Ubeyd-i Gâzi’nin Çorum
civârında şehîd oldukları ve mübârek kabirlerinin Hıdırlık mevkiinde olduğu rivâyet edilir.
Büyük Türk sultânı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt Muhârebesiyle Anadolu kapıları Türklere açılmış,
Bizans hâkimiyeti son bulmuştur. Dânişmend Ahmed Gâzi, Amasya’yı aldıktan sonra, o zamanki
adıyla Nikonya olan Çorum’u almak üzere amcasının oğlu Çavlı Beyi gönderdi. Yapılan çetin
muhârebeden sonra 1075’te Çorum fethedildi. Alayuntlu boyundan Çorumlu oymağının başı İlyas Bey,
buraya vâli tâyin edildi. Daha sonraları Anadolu Selçukluları, bu bölgede Dânişmendlileri yenerek
hâkimiyet kurdular. 1243 yılında Baycu Noyan komutasındaki Moğol saldırısına uğrayan Selçuklular,
Çorum ve çevresinden çekilmiş, böylece Çorum bir süre başsız kalmış, ferdî mücâdeleler olmuştur.
1308’de kurulan İlhanlılar bölgeye hâkim oldular. Daha sonra da Eratna Beyliğinde kalan Çorum,
1398’de Yıldırım Bâyezîd Han zamânında Osmanlı topraklarına katılmış, bundan sonra bir daha
Osmanlılardan çıkmamıştır. Selçuklular ve Osmanlılar tarafından birçok eserlerle îmâr edilen
Çorum’da sık sık meydana gelen zelzelelerden dolayı pekçok eser tahrib olmuştur.
Osmanlı devrinde Çorum, Sivas-Rum beylerbeyliğine bağlı 8 sancaktan biriydi. Tanzimâttan sonra
Ankara eyâletinin 5 sancağından biri oldu. Cumhûriyet devrinde ise il hâline getirildi.
Fizikî Yapı
Çorum’un % 39’u dağ, %48’i plato, % 2’si yayla ve % 11’i ovadır.
Dağları: Çorum’un yarısına yakın kısmı dağlarla kaplıdır. Canik, Ilgaz, Küre dağ silsilelerinin uzantıları
veya başlangıç noktalarını sınırları içerisine alır. Bu dağ silsileleri Çorum’da yüksek olmayan, orta
yükseklikte kalker bir yapı gösterir. Sivri ve sarp tepelere pek rastlanmaz. En yüksek tepeler:Erenler
Tepesi (2907 m), Türbetepe (1981 m), Dursun Tepe (1948 m)dir. Dağları genellikle çıplaktır. Orman
örtüsü çok azdır. Başlıca dağları; Eşerli Dağ (Kaldırım Tepe 1776 m), Alagöz Dağı (1650 m), Kartal
Dağları (1700 m), Teke Dağı (1700 m), Kavak Dağı (1600 m)ve Sakarözü (1675 m)dür. Bu dağlar
arasında Kırkdilim Boğazı vardır.
Ovaları:Çorum’un %11’i ovalarla kaplıdır. Esasında birer yayla olan bu ovaların yükseklikleri 450-500
m arasında değişir. Bâzıları ise 1000 metreye kadar yükselir.
Çorum Ovası: Denizden 800 m yükseklikte, 375 km2lik bir alanı kaplar. Alüvyonlu topraklarla kaplı bir
ovadır. Bozboğa Ovası: Merkez ilçe sınırları içinde kalan ova denizden 820 m yüksekliktedir.
Alüvyonlu topraklarla kaplıdır. Hüseyin Ova: Alaca ilçesini ve çevresini içine alan ova, 264 km2dir.
Denizden yüksekliği 725-875 metredir. Dedesli Ovası: Kızılırmak’ın her iki yakasında İskilip ilçe
sınırlarında 250 km2lik bir alanı kaplar. Alüvyonlu topraklarla kaplı verimli bir ovadır. Seydim Ovası,
Taybı Ovası, Mecitözü Ovası, Osmancık Ovası, Düvenci Ovası, Hamamözü Ovası, Kuyumcu Ovası,
Sungurlu Ovası, Delice Ovası, başlıca ovalarıdır.
Akarsuları: İlin en önemli akarsuları Kızılırmak ve bu ırmağa dökülen Delice Irmağı. Yeşilırmağa
dökülen Çekerek ırmağı, Budaközü, Ovacık Suyu, Devrez Çayı, Çat Suyu, Mecitözü Çayıdır.
Göller: Çorum’da önemli göl yoktur. Eymir, Kırgöz ve Uyuz gölleri çok küçük olup yazın suları hiç yok
gibidir. Osmancık ve Kargı’da yüksek dağlar üzerinde tektonik özellikte bulunan birkaç ufak göl varsa
da önemli değildirler. İl sınırları içerisinde Çorum Barajı hâricinde baraj da yoktur. Ancak inşâatına
devâm edilen Alaca Barajı ve Kızılırmak üzerine plânlanan Obruk Barajı projesi devâm etmektedir.
DSİ tarafından yaptırılan sulama gâyeli Ahmedoğlan, Evciyeni, Kışla, Seydim I, Seydim II, Alacahöyük,
Geven, Bozdoğan, Çopraşık, Örükkaya, Çatak, Soğucak, İbrâhimköy, 100. Yıl Göleti, Aksu, Geykoca,
İnegâzilli göletleridir. Bunlar 11.594 dekar alanı sulamaktadır.
İklim ve Bitki Örtüsü
Çorum, Karadeniz ikliminden İç Anadolu iklimine geçiş yeri üzerinde yer alır. Genel olarak yazları sıcak
ve kurak, kışları soğuk ve yağışlıdır. İlkbaharı kısa, sonbaharı uzun geçen Çorum ilinde en sıcak ayları
temmuz-ağustos, en soğuk ayları ocak-şubattır. Kuzeyden güneye doğru gidildikçe iklim sertleşir. En
fazla yağış mayıs ayında düşer. Yıllık ortalama nisbî nem oranı % 65’tir. Kar yağışları, genellikle
kasım-nisan ayları arasında olur. Genellikle kara iklimi hüküm sürer. Sıcaklık +39,4 ile -25,6°C
arasında seyreder. 30 senelik yağış ortalaması 395 milimetredir.
Tabiî bitki örtüsü açısından çok fakirdir. İç Anadolu ikliminin hüküm sürdüğü Çorum ilinde, iklime
paralel olarak step bitki topluluklarına rastlanır. Yüzyıllardır kesilmesi sebebiyle çok küçük bir alan
ormanlarla kaplıdır. Boş bulunan orman alanlarında hızlı bir şekilde ağaçlandırma çalışmaları
sürdürülmektedir. Çorum ilinin % 9’u ormanlıktır. Tarım yapılmayan arâzi % 2 olmasına rağmen,
yazları sıcak ve kurak geçmesi sebebiyle yeşillik bilhassa yaz ve sonbaharda görülmez.
Ekonomi
Ekonomi tarım ve hayvancılığa dayanır. Faal nüfûsun % 85’i tarım sektöründe çalışır. Son 10 sene
içinde sanâyi sektöründe gelişme eskiye nazaran hızlanmıştır.
Tarım: Orta Anadolu ile Karadeniz geçit bölgesinde yer alan ilde umûmiyetle kışları soğuk ve yazları
sıcak ve kurak step ikliminin hâkim olması, bu iklim karakterine uygun olarak hubûbat zirâatı ön plânda
gelir. Ekiliş alanları îtibâriyle buğday ve arpa önemli bir üretim potansiyeline sâhiptir. Kızılırmak’ın
suladığı alanda pirinç tarımı yapılır. Bunlardan başka patates, mısır, fasulye, çavdar, kendir, yem
bitkileri ve diğer sebzeler de ekilmektedir. Tarım âlet ve makinaları bakımından ihtiyâca cevap verecek
şekilde olan Çorum’da modern tarıma geçiş hızla devâm etmektedir.
Nohut, mercimek, şekerpancarı, ayçiçeği, soğan, keten ve kenevir bol yetiştirilir. Meyve olarak kavun,
karpuz, ceviz, armut, ayva, kayısı, kiraz, erik ve elma yetişir. Ahmet Bey, Çatalkara ve Tokat, Narince
sofralık üzümleri meşhurdur.
Hayvancılık: Çorum’un ekonomik yapısında, hayvancılık önemli bir yer işgâl eder. Tarımla uğraşan
her âilede hayvancılık da yapılır. Bunun hâricinde toplu işletmeler kurulmakta, özellikle tavukçuluk her
geçen gün ilerlemektedir. 10.000 tavuk kapasiteli 5 işletme, 15.000 tavuk kapasiteli 2 işletme, 20.000
tavuk kapasiteli 2 işletme, 50.000 tavuk kapasiteli bir işletme açılmıştır. Koyun, kıl keçisi, tiftik keçisi,
manda ve sığır beslenir. Çorum ilinde arıcılık günden güne gelişme göstermektedir. Çorum için
hayvancılığın tarımdan ileri olduğu il olarak bahsedilir.
Ormancılık: Orman sahası 360.000 hektara yakındır. Ayrıca 15.000 hektar fidanlık vardır. Çorum’un
147 köyü orman içinde ve 180 köyü orman kenarındadır. Bu köylerin nüfûsu 200.000’e yakındır. Her
yıl yaklaşık 70.000 m3 sanâyi odunu ve 130.000 ster yakacak odun istihsal edilir.
Asırlar önce Çorum orman bakımından çok zengindi. Ormanların tahribi ile ormanlar sâdece dağlar
üzerinde kalmıştır.
Mâdenler: Yeraltı kaynakları çok zengin olan Çorum’da mâden işletmesi büyük sermâyeyi gerektirdiği
için, özel teşebbüsce işletilen mâden çeşitleri çok azdır. Çorum ilinde mâden deyince akla kömür gelir.
Osmancık, İskilip, Bayat hattı zengin linyit yatakları ile kaplıdır. Bu hat üzerinde Türkiye Kömür
İşletmelerince işletilen Alpagut Dodurga linyitleri Çorum ve çevresinin kömür ihtiyâcını karşılamaktadır.
Altı bin dekar işletme alanına sâhip Alpagut Dodurga Linyitleri İşletmesi 1964 yılında üretime geçmiştir.
Henüz işletilmeyen MTA tarafından tesbit edilen mâdenler şunlardır:300.000 ton tuz rezervi, 200 ton
pirit rezervi, 200 ton bakır rezervi ve daha başka mâdenler mevcuttur.
Sanâyi: Sanâyileşme açısından geri kalmış illerimizdendir. Îmâlât sanâyiinin il ekonomisindeki payı
çok önemli değildir. 19 adet un fabrikası vardır. 1960 yılından sonra toprak sanâyii hayli gelişmiştir.
Çorum’da 46 adet tuğla ve kiremit fabrikası mevcuttur. İldeki ilk devlet yatırımı 1957’de üretime geçen
ve bugün 1200 ton kapasiteli olan çimento fabrikasıdır.
Çorum ilinde küçüklü büyüklü yaklaşık 102 adet fabrika mevcuttur. Bunların 100 tânesi özel sektöre, 2
tânesi kamu sektörüne âittir. Çorum ilinde alışılmış sanâyi kolları dışında deterjan, emâye, kâğıt, ağaç
parke, fermuar, makarna, bulgur ve tereyağı fabrikası mevcuttur. El sanatlarından bakırcılık yaygındır.
Ulaşım: Çorum ili Ankara-Samsun karayolu üzerinde olması sebebiyle karayolu ulaşımı gelişmiştir.
Demir ve deniz yolu yoktur.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfus: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 609.863 olup, 253.804’ü şehirlerde, 356.059’u köylerde
yaşamaktadır. Yüzölçümü 12.820 km2 ve nüfus yoğunluğu 49’dur.
Örf ve âdetler: Çorum ilinin yakın bir zamâna kadar bölge olarak sönük bir yerde olması, cemiyet
hayâtında örf ve âdetlerde eskiye bağlılığın devâm etmesine sebeb olmuştur. Yeni yeni değişmeye
başlamış bâzı yerleşim alanları ise hâlen atalarından kalan gelenek ve göreneklere bağlılığı
sürdürmektedirler. Çorum’da geleneksel Anadolu yaşayışı hâkim olup, erkek, âilenin mutlak reisi ve
hâkimidir. Bugün Çorum’un birçok köylerinde eski âdetler devâm etmektedir. Evlerde tezgâhlarda
dokunan pamuklu bezler iç çamaşırı olarak kullanılmakta, yün ve tiftikten kumaşlar dokunmaktadır.
Köylerin dışında örf ve âdetler yok denecek kadar azalmıştır.Kına türküleri ve halayları meşhurdur.
Köy düğünlerinde davul zurna çalınır.
Halk oyunları: İğdeli gelin, Dillala, Çekirge, Bediriş oyunları meşhurdur.
Mahallî yemekleri: Has baklava, oğmaç, pezi gömbe, kızartma katmer, mayalı, cızlak, mantı, tutmaç
aşı, çatal aşı, lüle baklava, karaçuval helvası, hasıda, hedik, cilbir, borhana, keşkek, mücver, sasak
beyni, İskilip dolması (torba pilav). İskilip turşusu çok meşhurdur. Turşu birçok illere tenekeler
içerisinde sevk edilir. Leblebisi meşhurdur. Çorum denilince akla leblebi gelir.
Çorum’da sporun oldukça eski ve parlak bir geçmişi vardır. Özellikle karakucak güreşi Çorum
yaylalarında belki de yüzyıllara dayanan bir geçmişe sâhiptir.
Millî Sporcular
Güreş: Âdil Candemir (Londra Olimpiyat Şampiyonu), Tevfik Kış (Dünyâ ve Olimpiyat Şampiyonu),
Mahmut Atalay (Dünyâ ve Olimpiyat Şampiyonu), Hamit Kaplan (Dünyâ ve Olimpiyat Şampiyonu),
Dursun Alıcı (Balkan ikincisi), İzzet Büyük (Dünyâ dördüncüsü), Kâzım Yıldırım, Hayri Polat, Şevket
Ilgaç, İsmâil Çevik (Balkan üçüncüsü), Hüseyin Teke, Mehmet Uysal, Kemal Saydam, Muhammed
Bodur.
Halter: Hasan Has (Millî, Türkiye rekortmeni, Balkan ikincisi).
Atletizm: Rıza Kepçeli, 1950 yılında Atatürk Kır Koşusu Ortaokullar Türkiye Şampiyonu. Kamber
Duran, 1971-1972 yıllarında İlkokullar Uzun ve Yüksek Atlama Türkiye birincisi ve rekortmeni.
Çorum’da Anadolu örneğine uygun olarak güreş, cirit, at yarışları, avcılık ve sinsin adı verilen
çoğunlukla davul ve zurna çalınarak oynanan, halkın iştirakiyle gerçekleştirilen sporlar yapılagelmiştir.
Eğitim: Okur-yazar nisbeti % 71’dir. Erkeklerde bu oran % 80, kadınlarda % 62’dir. İl dâhilinde 11
anaokulu, 964 ilkokul, 51 ortaokul, 11 lise, 17 meslekî ve teknik okul vardır.Yüksek okul olarak 19
Mayıs Üniversitesi’ne bağlı 1 adet Meslek Yüksek Okulu ve ayrıca 200 kişilik bir yetiştirme yurdu
mevcuttur.
Yetişen meşhurlar:
Akşemseddîn; asıl adı Mehmed Şemseddîn olup, Şamlıdır. 1390 yılında doğmuştur. Osmanlı
İmparatorluğunun büyük bir din âlimi, aynı zamanda doktordur (Bkz. Akşemseddîn). Koca Mehmed
Paşa; Sultan İkinci Murad Han zamânında 10 yıla yakın vezîriâzamlık yapmıştır. Osmancıklıdır.
Doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. 1439 yılında ölmüştür.
Şeyh Muhyiddîn-i Yavsî, İskilip’te doğdu. İskilip, Amasya ve İstanbul’da tahsilini yaparak o zaman
Amasya vâliliği yapan Şehzâde İkinci Bâyezîd’e hoca oldu. Babası Mustafa İmâdî ölünce, Zeynîye
Tekkesi şeyhi oldu.
Ebussuud Efendi, Şeyh Muhyiddîn-i Yavsî’nin oğludur. Doğruluk ve iyi ahlâk sembolüdür. Bu sebepten
doğruluk ve güzel ahlâkta temâyüz eden birine; “Sen Ebussuud Efendinin torunu musun?” denir.
İskilipli olan bu büyük âlim, uzun yıllar Kânûnî’ye şeyhülislâmlık yapmıştır.
Elvan Çelebi, Baltacı Mehmed Paşa, Yedisekiz Hasan Paşa, Çorum’un yetiştirdiği diğer
büyüklerdendir.
İlçeleri
Çorum’un biri merkez olmak üzere 14 ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 186.377 olup, 116.810’u ilçe merkezinde, 69.567’si
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 136, Cemil bucağına bağlı 22 ve Seydim bucağına
bağlı 34 köyü vardır. İlçe toprakları Çorum, Bozboğa, Ovasaray ve Seydim ovaları ile batı ve
kuzeydoğuda yer alan Canik Dağlarından meydana gelmiştir. Ovalarını Çorum Suyu ve Kızılırmak
sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, baklagiller, şekerpancarı ve meyvedir.
Hayvancılık gelişmiştir. Köylerde el sanatları halkın ikinci bir meşgûliyet dalıdır. Çimento fabrikası,
tuğla ve kiremit fabrikaları, gıdâ fabrikaları, yem fabrikası başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Çorum Suyunun doğusunda, Çorum Ovasının kenarında, ortalama yüksekliği 800 m olan
bir alanda kurulmuştur. Ankara-Merzifon karayolu ilçe merkezinden geçer.
Alaca: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 54.814 olup, 20.646’sı ilçe merkezinde, 34.168’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 99 köyü vardır. Yüzölçümü 1371 km2 olup, nüfus yoğunluğu
40’tır. İlçe toprakları Bozok platosunda yer alır. Hüseyin Ova ilçenin tek düzlüğü olup, alüvyonlu
topraklardan meydana gelmiştir. İlçe topraklarını Alaçay sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarıdır. Sebzecilik ve
meyvecilik gelişmiştir. Üzüm, dut, kiraz, kayısı, erik, kavun, karpuz ve ceviz yetiştirilen başlıca
meyvelerdir.
İlçe merkezi, Hüseyin Ovada Alaçay kıyısında kurulmuştur. Çorum-Yozgat karayolu ilçeden geçer. İl
merkezine 49 km mesâfededir. İlin tahıl ambarı olması yüzünden, ilçe, tahıl ürünlerinin alım-satım
merkezi durumundadır. Hitit yerleşim merkezlerinden olan Alacahöyük kalıntıları, ilçe merkezine 15 km
mesâfede Haramözü köyündedir. İlçe belediyesi 1920’de kurulmuştur. Eski adı Hüseyinabad’dır.
Bayat: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 35.010 olup, 8090’ı ilçe merkezinde, 26.920’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 35 köyü vardır. Yüzölçümü 784 km2 olup, nüfus yoğunluğu 45’tir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Kuzeyi ve orta bölümünü Köroğlu Dağlarının uzantıları engebelendirir.
Dağların yüksek kesimlerinde yaylalar vardır. Kızılırmak ve kolları ilçe topraklarını sular. Akarsu
vâdilerinde küçük ovalar yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve pirinçtir. Hayvancılık ekonomik açıdan
ikinci derecede gelir kaynağıdır. Yaylacılık usûlü ile en çok küçükbaş hayvan beslenir. Hayvancılığa
bağlı olarak yapağı ve tiftik işlenmesi gelişmiştir.
İlçe merkezi Bayat Suyu kenarında, tepelik bir alanda yer alır. İl merkezine 79 km mesâfededir.
İskilip-Ankara karayoluna 13 kilometrelik bir yolla bağlıdır. İskilip’e bağlı bucakken, 1958’de ilçe oldu
ve aynı sene belediyesi kuruldu.
Boğazkale: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 10.425 olup, 2501’i ilçe merkezinde, 7924’ü köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 15 köyü vardır. Sungurlu ilçesine bağlı bucak merkeziyken 19
Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. İlçe toprakları dalgalı düzlükler ve tepelik alanlardan
meydana gelmiştir. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı,
soğan, patates, üzüm ve mercimektir.Hayvancılık gelişmiştir.
Dodurga: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 13.550 olup, 3974’ü ilçe merkezinde, 9576’sı köylerde
yaşamaktadır. Osmancık ilçesine bağlı belediyelik köyken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe
oldu. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday,
şekerpancarı, arpa, pirinçtir.Hayvancılık ve arıcılık gelişmiştir.
İskilip: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 51.877 olup, 19.624’ü ilçe merkezinde, 32.253’ü köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 59 köyü vardır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. En yüksek noktası
Kös Dağıdır (2065 m). Kızılırmak ve kolları ilçe topraklarını sular. Güney ve güneydoğusunda
Kızılırmak’ın taşıdığı alüvyonlu topraklardan meydana gelen küçük ovalar vardır. Dağların yüksek
kesimlerinde yaylalar, alçak kesimlerinde ise çam ormanları yer alır.
Ekonomisi tarım ve küçük sanâyie dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, elma,
üzüm, patates ve armut olup, ayrıca az miktarda pirinç yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiş olup, en çok
koyun, Ankara keçisi ve sığır yetiştirilir. Küçük el san’atları, dericilik ve kunduracılık yaygındır.
İlçe merkezi, yüksek dağlık bir kesimde İskilip suyu vâdisinde yer alır. İl merkezine 55 km mesâfededir.
İlçe belediyesi 1872’de kurulmuştur. Çorum’un en eski ilçesidir.
Kargı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 26.762 olup, 5858’i ilçe merkezinde, 20.904’ü köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 49, Hacıhamza bucağına bağlı 9 köyü vardır. Yüzölçümü 1301
km2 olup, nüfus yoğunluğu 21’dir. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dağlar Kızılırmak ve Devrez çayı
vadisiyle yarılmıştır. Kuzeyinde Ilgaz Dağları, güneyinde Köroğlu Dağları yer alır. Devrez Çayı ve
Kızılırmak vâdilerinde küçük ovalar vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri; pirinç, buğday, arpa, patates, elma, armuttur.
Akarsu vâdilerinde sebze ve meyve yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiş olup, en çok koyun, kıl keçisi ve
Ankara keçisi beslenir. İlçe topraklarında kireçteşı, mermer ve traverten yatakları vardır.
İlçe merkezi, Kızılırmak Vâdisinde yer alan ovanın kuzeyinde kurulmuştur. İl merkezine 116 km
uzaklıktadır. Samsun-İstanbul karayolu ilçeden geçer. Belediyesi 1936’da kurulmuştur. Kastamonu’ya
bağlı ilçeyken 1953’te Çorum’a bağlandı.
Laçin: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 12.584 olup, 1570’i ilçe merkezinde, 11.017’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 15 köyü vardır. Merkez ilçeye bağlı bir bucakken, 9 Mayıs 1990’da
3644 sayılı kânunla ilçe oldu. İlçe toprakları genelde düzdür. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım
ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı ve meyvedir.Hayvancılık ve el sanatları köylerdeki halkın ikinci bir
meslek dalıdır.
Mecitözü: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 32.059 olup, 6287’si ilçe merkezinde, 25.772’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 55 köyü vardır. Yüzölçümü 959 km2 olup, nüfus yoğunluğu 33’tür.
İlçe toprakları orta yükseklikteki düzlüklerden ve dağlardan meydana gelir. Güneyinde Karadağ yer
alır. Dağlardan kaynaklanan suları Çorum Çayı ve Efenik Çayı toplar.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, arpa, patates, soğan, elma
ve baklagiller olup, ayrıca az miktarda armut ve üzüm yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiştir. İlçe,
gelişmemiş bir yerleşim merkezi olup, Çorum-Amasya karayolu kuzey kıyısında yer alır. İl merkezine
37 km mesâfededir. Belediyesi 1892’de kurulmuştur.
Oğuzlar: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 11.846 olup, 5867’si ilçe merkezinde 5979’u köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 7 köyü vardır. İskilip ilçesi merkez bucağına bağlı belediyelik bir
köyken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânun ile ilçe oldu. Eski ismi Karaören’dir. İlçe toprakları genelde
dağlıktır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, patates, üzüm
ve armuttur. Hayvancık gelişmiştir.
Ortaköy: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 13.073 olup, 3353’ü ilçe merkezinde, 9720’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 15 köyü vardır. Yüzölçümü 242 km2 olup, nüfus yoğunluğu 54’tür.
İlçe topraklarının kuzey ve kuzeybatısı dağlık, doğusu ise ovalıktır. Çekerek Çayı ilçe topraklarını
sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve soğan olup, ayrıca az miktarda
patates, üzüm, pirinç ve armut yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiştir. İlçe merkezinde çeltik fabrikaları
vardır. İlçe merkezi, Çekerek Suyuna dökülen Karahicip Deresi kıyısında kurulmuştur. İl merkezine 53
km mesâfededir. Gelişmemiş ve küçük bir yerleşim merkezidir. Mecitözüne bağlı bucakken, 1959’da
ilçe oldu ve aynı sene belediyesi kurulmuştur.
Osmancık: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 52.490 olup, 21.347’si ilçe merkezinde 31.143’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 24, Kamil bucağına bağlı 12 köyü vardır. İlçe toprakları
genelde dağlıktır. Doğusunda Çal ve Ada dağları, batısında Köroğlu Dağları yer alır. İlçe topraklarını
Kızılırmak sular.
Ekonomisi tarım ve mâdenciliğe dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, arpa, pirinç,
patates, soğan ve az miktarda üzüm, elma ve armuttur. Hayvancılık ve arıcılık gelişmiştir. İlçe
topraklarındaki mermer ve linyit yatakları işletilir.
İlçe merkezi, Kızılırmak’ın güney kıyısında yer alır. Tosya-Merzifon karayolu ilçeden geçer. İl
merkezine 61 km uzaklıktadır. Baltacı Mehmed Paşa Osmancık’ta doğmuştur ve burada dört târihî
çeşme yaptırmıştır.
Sungurlu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 81.665 olup, 30.521’i ilçe merkezinde, 51.144’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 103 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikte dalgalı
düzlükler ve tepelik alanlardan meydana gelmiştir. Kızılırmak’ın kollarından Delice Suyu ilçe
topraklarını sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, soğan, patates, üzüm,
mercimek, elma ve nohuttur. Sebze ve meyve yetiştiriciliği yaygındır. Hayvancılık gelişmiş olup, en çok
sığır besiciliği yapılır. Un ve tuğla fabrikaları başlıca sanâyi kuruluşlarıdır. Dokumacılık yaygın yapılan
el sanatıdır. İlçede bentonit yatakları vardır.
İlçe merkezi, Samsun-Ankara karayolu üzerinde Budaközü Çayı kenarında kurulmuştur. İl merkezine
70 km mesâfededir. Eski ismi Budaközü’dür. Merkez ilçeden sonra en hızlı gelişen ve en büyük ilçedir.
Uğurludağ: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 27.331 olup, 7356’sı ilçe merkezinde, 19.975’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 33 köyü vardır. İskilip ilçesine bağlı bir bucakken, 19
Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Ekonomisi tarıma
dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri tahıl, şekerpancarı ve patatestir. Hayvancılık yaygın olarak yapılır.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Çorum târihî eserler bakımından gerçek bir hazînedir. Başlıcaları şunlardır:
Çorum Kalesi: Kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’nde
Dânişmendliler tarafından yapıldığı bildirilmektedir. Kale, şehrin güneyinde az yüksek platform
üzerinde ovaya hâkim bir yerde kurulmuştur. Kare biçiminde olup, her kenarı 80 metredir. Kale içinde
ahşap evler ve minâresi yıkılmış büyük bir mescit vardır.
İskilip Kalesi: Yüz metre yüksekliktedir. Üç tarafı kayalarla çevrilidir. Yalnız kuzeybatı kısmı girişe
elverişlidir. Etrâfı surlarla çevrilidir. Dört yanında burçlar bulunmaktadır. Kalenin güneye bakan
kısmında bir kapısı vardır. Kalede iki gizli yol bulunmaktadır. Birisi büyük Câmi yönünde, birisi de
Tabakhâne Mahallesine çıkmaktadır. Kalenin kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.
Osmancık Kalesi: Eski Osmancık ilçesinin doğusunda çok dağlık olan Kandiber denilen kalenin
içerisinde kurulmuştur. Surlarının uzunluğu 2500 m, yüksekliği 27.5 metredir. Kalenin ne zaman ve
kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Kale içerisinde kayaları oymak sûretiyle yapılmış bir
hamam harâbesi bulunmaktadır.
Ulu Câmi: Çorum’un en büyük câmisidir. Minberinin kapısı üstünde 706 senesi Safer ayının onuncu
günü (1306 Ağustos) yazısı bulunmaktadır. Sultan Alâeddîn Keykubât’ın kölesi tarafından
yaptırılmıştır. Çeşitli zelzelelerde yıkılıp yeniden yapılmıştır. En son olarak Çabarzâde Süleymân Bey
ile oğlu Abdülfettah Bey zamânında bugünkü şekli inşâ edilmiştir. İnşaat, 1810 senesinde
tamamlanmıştır.
Hıdırlık Câmii: Eshâb-ı kirâmdan Süheyb-i Rûmî’ye saygı nişânesi olmak üzere ilk defâ Hıdır oğlu
Hayreddîn Bey tarafından yaptırılmıştır. Beşiktaş Muhâfızı Çorumlu Yedisekiz Hasan Paşanın
Süheyb-i Rûmî’den bahsetmesi üzerine, Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın emri üzerine şimdiki câmi ve
türbe yapılmıştır.
Şeyh Muhiddîn Yavsî Câmii: İskilip’te Ebussuud Efendinin babası Şeyh Yavsî tarafından tek kubbeli
olarak yaptırılmış, daha sonra Ebussuud Efendi tarafından ekleme yapılarak câmi büyütülmüştür.
Câminin yanında Şeyh Muhiddîn Yavsî’nin türbesi vardır.
Büyük (Ulu) Câmi: 1839’da Göçükoğlu Hasan Usta tarafından yapılmıştır. İskilip’tedir. Büyük ahşap
kubbesi vardır.
Mihri Hatun Câmii: Dördüncü Murad Han, Kargı’ya bağlı Karakire köyünde hastalanarak vefât eden
hanımı için yaptırmıştır. 1943 zelzelesinden zarar gören yapı, tâmir ettirilmiştir. Sâdece minâresi ilk
yapılış şeklini korumaktadır.
Sinan Paşa Külliyesi: Kargı ilçesindedir. Külliye câmi, sıbyan mektebi, han ve hamamdan meydana
gelmiştir. 1507’de Sinan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Câmi avlusunu çevreleyen medrese
zamânımıza ulaşmamıştır. Hamam 1956’da tâmir ettirilmiş olup, günümüzde kullanılmaktadır. Hanın
bir kısmı yıkıktır.
Koca Mehmed Paşa Câmii: Sultan İkinci Murad’ın vezîri Koca Mehmed Paşa tarafından 1430
senesinde Osmancık ilçesinde yaptırılmıştır. Selçuklu mîmârî özelliği hâkimdir. Kapısı cevizden olup,
üzerinde çok zarîf ve sanatkârane bir işçilikle işlenmiş oyma süslemeler vardır. Granit taştan yapılı
mihrabın geometrik süsleri çok güzeldir. Câminin yanında imâret vardır.
Akşemseddîn Câmii: Fâtih Sultan MehmedHanın hocası Akşemseddîn tarafından yaptırılmıştır.
Osmancık ilçesindedir. Günümüze ulaşan dershâne ve iki oda mescid olarak kullanılmaktadır.
Elvan Çelebi Zâviyesi: Mecitözü ilçesi Elvan köyündedir. Zâviye, câmi ve türbeden meydana gelen
yapı, Osmanlı döneminin ilk zâviyelerindendir. 1352’de Âşıkpaşaoğlu Elvân Çelebi yaptırmıştır.
Kündekari tekniğinin çok güzel bir örneği olan türbe kapısı, Çorum İl Müzesindedir.
Koyun Baba Türbesi: Sultan İkinci Bâyezîd döneminde Osmancık ilçesinde yaptırılmıştır. Türbe,
tekke, imâret ve kervansaraydan meydana gelen külliyeden günümüze sâdece türbe kalmıştır. Ağaç
işçiliğinin eşsiz bir örneği olan kapı, Çorum Müzesindedir.
Koyun Baba Köprüsü: Osmancık ilçesinde olup, Osmanlı köprü mîmârîsinin en güzel örnekleridir.
İnşâsına 1486’da başlanmış, 1491’de tamamlanmıştır. Köprü, 250 m uzunlukta, 7.5 m yüksekliktedir.
Dokuz kemerli, on beş gözlüdür.
Çorum Saat Kulesi: 1894 târihinde İkinci Abdülhamîd Hanın Beşiktaş muhâfızı, Yedisekiz Hasan
Paşa tarafından yaptırılmıştır. Saat Kulesi 27.5 m yüksekliğindedir. Tabanı sekiz köşeli olup, 5.3 m
çapındadır. Her köşesi 2.1 metredir. Kulenin gövde çapı 3.9 m olup, 24 köşegenlidir. Kuleye döner
merdivenle çıkılır. 81 basamağı vardır. Saatın rakamları dâiresi çapı 1.5 m olup, yelkovan uzunluğu 85
cm, akrep uzunluğu 70 santimetredir. Geniş ve çok derin bir temel üzerine oturtulduğu söylenmektedir.
68 cm genişliğinde, 1.70 m yüksekliğindeki kapısının üzerinde 60x95 cm ebadındaki kitâbesinde:
Şehinşâh-ı zamân Abdülhamîd Hân-ı keremkârın
Ferikân-ı kirâmından Hasan Pâşâ bî-hemtâ
Bütün evkâtını vakf ile ihyâ-i hayrâta
Muvaffak eylesin hem de aynı âmâline Mevlâ
Bu saat kulesi ezcümle hayrât-ı güzîninden
Yapıldı yümn-i evferle bu şehri eyledi ihyâ
Çıkıp bir vakt-i eşrefde yazıldı bâbına târih
Bu mevkat-ı celili yaptı bak heft heşt Hasan Paşa.
yazıları yer almaktadır.
Sungurlu Saat Kulesi: 1892 yılında Kaymakam Edip Bey tarafından yaptırılmıştır.
Güpür Hamamı: Ulucâmi karşısındadır. 1436’da yapılan hamamda sonradan bir takım değişiklikler
yapılmıştır. Hâlen kullanılmaktadır.
Paşa Hamam: Çöplü semtinde bulunan hamam, Tâceddîn İbrâhim Paşa tarafından 1484’te
yaptırılmıştır. Hâlen kullanılmaktadır.
Ali Paşa Hamamı: Çarşı içinde saat kulesi yanındadır. Çorum’un en büyük hamamıdır. Erzurum
Beylerbeyi olan Ali Paşa tarafından 1573 yılında yapılmıştır. Hâlen kullanılmaktadır.
Boğazköy (Hattuşaş): Anadolu’da yaşayan Hitit Devletinin başkentidir. Çorum’a 82 km, Sungurlu
ilçesine 30 km uzaklıktadır. Boğazköy (Hattuşaş)ün çevresi 6-8 km uzunluğunda büyük bir sur ile
çevrilidir. 7 kapısı vardır. Bu kapıların üçü önemlidir. Kral Kapı, Aslanlı Kapı ve Yer Kapıdır. Yer Kapıya
70 m uzunluğunda bir yeraltı tünelinden girilmektedir. Bu surlar içerisinde birçok tapınaklar vardır. En
önemlisi Büyük Tapınak etrâfında çeşitli erzak küpleri mevcuttur. Bu tapınak içinde sütunlu galeriler,
râhiplere âit odalar, adak sunma yerleri ve kurban kesme yerleri mevcuttur. Bugün yabancı istilâlar ve
bir takım tahribat sonucu duvarların büyük kısmı yıkılmış, 1.5 m yükseklikte duvarlar kalmıştır.
Hattuşaş şehrinin 5 tapınağının en büyüğü ve en önemlisi Büyük Tapınaktır. Kazılarda 10.000’den
fazla yazılı tablet bulunmuştur. Dünyânın en zengin Hitit Müzesi Çorum’dadır.
Alaca Höyük (Arinna): Alaca’ya 22 km, Çorum’a 45 km, Boğazköy’e 37 km uzaklıktadır. Höyüğün
genişliği 277 m, uzunluğu 310 m olup, 20 m yüksekliktedir. Alacahöyük’te ilk kazı yapılmasını sağlayan
Türk bilgini İstanbul Müzeler Müdürü Halil Ethem Bey olmuştur. Kazıya 1906-1907 yıllarında
başlanılmıştır. Altın, gümüş ve tunçtan yapılmış çok sayıda eser bulunmuştur. Büyük kısmı Ankara
Müzesindedir. Geri kalanı Alacahöyük’tedir. Hitit İmparatorluğuna âit on binlerce eserin çıkarıldığı târihî
bir hazînedir.
Yazılı Kaya: Hattuşaş şehrinin 2 km doğusunda yer alır. Bu kaya iki büyük galeriden ibârettir.
Taptıkları şeylerin resimleri ile süslüdür. Büyük galeride insanlar sayısı 69, küçük galeride ise 18’dir.
Bir açık hava tapınağı olarak kurulan muzzam kabartmaların M.Ö. 1300 yıllarında Üçüncü Hattuşil
zamânında yapıldığı anlaşılmaktadır. Yazarlı, Büyük Gülücek, Eski Yapar, Kalın Kaya, Kalehisar ve
Gerdek Kayada eski çağlara âit çeşitli târihî eser ve kalıntılar vardır.
Eski Ekin Mağarası: Yapma mağaradır. Yanından dere geçen bu mağara yığılmış taş
basamaklarından çıkınca yontulmuş bir kapıdan dar bir koridorla geniş bir odaya geçilir. Odanın
içerisinde oturma yerleri ve dışardan ışık alması için bir de penceresi vardır. Gerdek Kaya Mağarası:
Çorum’a 12 km uzaklıkta Elmalı köyüne yakın bir yerdedir. Mağara tek bir odadan ibârettir. Dış
duvarları üzerinde çok enterasan motifler vardır. Büyük Laçin Mağarası: Laçin’e bir km uzaklıktadır.
Bir odadan ibârettir. Mescitli Mağarası: Kaya içine oyulmuştur. Köye iki kilometredir. Kapılı Kaya
Mağarası: Kırkdilim Boğazının bitiminde yüksek odalı bir mağaradır. Geniş bir penceresi vardır. Yeni
Kışla Mağarası: Mağaranın içerisi 8-10 m yüksekliğindedir. Köye bir kilometre uzaklıktadır. Molla
Hasan ve Kadıderesi Mağarası: Yanyana dizilmiş üç dallı bir mağaradır. Köye 1 km uzaklıktadır.
Alköy Mağarası: Cemilbey bucağına bağlı Alköy’ün yakınında yerden 4 m yükseklikte çok düzgün
oyulmuş bir mağaradır. Sazak Mağarası: Saçayak boğazına 500 m uzaklıkta bir kaya üzerindedir.
Mağarada ocak yerleri ve sedirler vardır. Böğdüz Kılıçören Mağarası: İçerisine, çok derin bir
koridorla girilir. Bu mağarada söylentilere göre büyük bir hazînenin Bizanslılar zamânında saklandığı
söylenmektedir. Mağaranın ağzı kapalıdır, az bir yeri açıktır. Kılıçören köyünün güneyindeki dağlardan
birisidir.
Mesire yerleri: Çorum ilindeki mesire yerleri genellikle ormanlık bölgelerde toplanmıştır. Bâzıları
şunlardır:
Belediye Parkı: 40.000 metrekarelik bir sahada ağaçlı, çiçekli bir mesire yeridir. 1884’te Kaymakam
Mahmud Bey yaptırmıştır. Baha Bey Çamlığı: İl merkezine 2 km uzaklıkta Çamlık bir mesire yeridir.
Hacılar Hanı Çamlığı: Çorum-Samsun yolu üzerinde il merkezine 30 km uzaklıkta, çam ve meşe
ağaçlarıyla kaplı bir dinlenme yeridir. Soğuksu kaynakları çoktur. Çatak: Çorum’a 20 km uzaklıkta
orman içi bir mesire yeridir. Keklik ve üveyik av kuşları çoktur.
Kaplıcaları: Çorum ilinde şifâlı su kaynakları varsa da az olup, yeteri kadar faydalanılmamaktadır.
Bâzıları şunlardır:
Laçin Hamamı: İl merkezine 40 km uzaklıkta Laçin ilçesi yakınındadır. İçme kürleri idrar söktürücüdür.
Arak Mâdenî Suyu: Çorum-İskilip karayolu üzerinde Karacaören köyü yakınındadır. Mîde, karaciğer,
safra yolları ve metabolizma hastalıklarının tedâvisinde faydalıdır. Figani (Beke) Hamamı:
Çorum-Mecitözü yolu üzerindedir. İdrar söktürücü özelliği vardır.
ÇÖKELTİ;
Alm. Präzipitat (n), Niederschlag (m), Fr. Précipitation (f), dépât, précipité (m), İng. Precipitate. Sıvı
ortamda kimyasal bir reaksiyon sonucunda teşekkül eden katı madde. Bir sıvıda (meselâ suda) iyi
çözünmeyen bir bileşiğin iyonları bir araya geldiğinde, bunlar birleşerek bir çökelti meydana getirirler.
Gümüş nitrat ve sodyum klorür suda iyi çözünen bileşiklerdir. Bunların çözeltileri hazırlanıp aynı kaba
boşaltılırsa, bu takdirde suda çözünmeyen gümüş klorür bileşiği oluşur ve katı hâlde çöker:
AgNO3+NaCl → AgCl+NaNO3
Bir maddenin çökeltisinin oluşabilmesi için, çöken maddenin iyon konsantrasyonları çarpımı o
maddenin çözünürlük çarpımından büyük olmalıdır. (Bkz. Çözünürlük)
ÇÖL;
Alm. Wüste (f), Fr. Déserf (m), İng. Desert. Bitki örtüsünün hiç bulunmadığı veya çok seyrek olduğu
geniş arâzi. Çöl terimi, daha çok kurak yerler için kullanılan bir terimdir. Çöller, kumlu ve susuz arâziler
hâlindedir. Yeryüzünde, bulunduğu yerlerde geniş alanları kaplamaktadırlar.
Çöller, bulundukları yerlerin özelliklerine göre muhtelif isimler alırlar. Bunlar; kumlu çöller, soğuk çöller,
tuzlu çöller, taşlı ve kayalık çöllerdir.
Çöllerde, devamlı olarak kuraklık ve soğuklar olduğundan, bitki örtüsüne çok az raslanmakta (kaktüs,
bodur ağaçlar, kayalıklar arasında yetişen bitkiler gibi) ve bu sebeple buralarda çok az sayıda insanlar
yaşamaktadır.
Çöl bitkileri, yağmur yağdığı zaman çok hızlı büyür. Hattâ yağmur sularını bünyelerinde depo ederek,
kurak dönemlerde bundan istifâde ederler. Böylece hayâtiyetlerini uzun müddet devâm ettirebilirler.
Bâzı çöl bitkileri de su bulmak için köklerini toprağın derinliklerine salarlar. Yaprakları çok küçük olup,
diken hâlindedir. Suyun depo edildiği gövde kısımları geniş bir yapıya sâhip olduklarından kuraklığa
uymuşlardır.
Çöllerde, daha çok iri gövdeli hayvanlar yaşamaktadır. Bunlar vücutlarında su depo ederek uzun
zaman susuz kalmaya tahammül ederler. Meselâ deve ve devekuşu gibi. Bunun yanında çöllerde
küçük çöl hayvanları da bulunmaktadır. Bunlar geceleri dışarı çıkar, gündüzleri inlerde serin yerlerde
barınırlar. Bunlara misâl olarak sürüngenler (kertenkele gibi), kemirgenler, tilki, muhtelif kuşlar vs.
gösterilebilir.
Yeryüzünde geniş alanlar kaplayan çöller olarak; Arktik ve Antarktika (soğuk çöller), Arabistan, Orta
Asya, Avustralya, Afrika (kurak-kumlu çöller)daki çölleri gösterebiliriz. Dünyânın en kurak çölü bir
Güney Amerika ülkesi olan Şili’deki çöldür. Çöllerde km2ye 0.00078 ilâ 0.3 kişi düşmektedir. Yâni 4 ilâ
128 km2ye bir kişi isâbet etmektedir.
Çöllerde yağış çok azdır. Hattâ bâzı çöllerde 7-8 senede ancak bir defâ yağış olmaktadır. Yıllık yağış
miktarı, çölün durumuna göre 0.5 mm ile 25 mm arasında değişmektedir. Bâzı çöllerde ise yıllık yağış
miktarı 250 milimetreye kadar çıkabilmektedir. Bu tip çöller daha çok bozkır görünümündedir.
Güneş ışınları, hava sıcaklığı ve atmosferdeki nem ile alâkasından dolayı, bir iklim etkisi sayılan
buharlaşma, bütün çöllerde çok önemlidir. Dünyâdaki bütün çöllerde toplam yıllık buharlaşma oranı,
yıllık yağmurdan fazladır. Bu ise, sürekli bir su kaynağı olmadığı müddetçe su kütlelerinin meydana
gelmesine mâni olur.
Çöllerde gece ile gündüz arasında çok fazla sıcaklık farkı bulunmaktadır. Yâni gündüzleri çok sıcak
(40°C ile 50°C)geceleri ise çok soğuk (-20 ilâ -25°C) olmaktadır. Çöller, şiddetli yağışlar ile rüzgârların
aşındırma ve kumulları bir yerden başka bir yere taşımasıyla meydana gelirler. Çöllerde çok seyrek
yağan yağmurlar, sağanak hâlinde yağdıklarından, kumulları düz yerlere taşırlar ve buralarda bulunan
tepeciklerin etrâfına yığarak adatepe diye adlandırılan adacıklar meydana getirirler.
Çöllerde yaşayan insanlar eskiden daha çok göçebe hâlindeydiler. Göçebeler, geçimlerini
hayvancılıkla temin etmekte, vahalar ile otlaklar arasında yüzlerce kilometre yol katederek hayvanlarını
otlatmaktaydılar.
Dünyânın En Büyük Çölleri
Adı Bulunduğu yer Büyüklüğü (km2)
Büyük Sahra Kuzey Afrika.............. 8.600.000
Libya .......... Kuzey Afrika.............. 1.683.000
Simpson .... Avustralya ................ 1.450.000
Gobi............ Çin Moğolistan .......... 1.300.000
Kalahari ...... Güney Afrika ................ 518.000
Nibye .......... Sudan............................ 310.000
Karakum .... Türkmenistan ................ 270.000
ÇÖMLEKÇİLİK;
Alm. Töpferkunst (f), Töpfereigewerbe (n), Fr. Poterie, ceramique (f), İng. Pottery,potter’s occupation.
Özlü çamurdan elle veya çömlekçi çarkından geçirilerek çeşitli ölçülerdeki kalıplara dökülerek
biçimlendirilen ve fırında pişirilerek sırlanan veya sırlanmadan yapılan toprak çanak. Çömlek, testi,
vazo, küp yapma sanatı. Beyaz topraktan yapılarak üstü sırlanan çiniler, çömlekçilik sanatına
girmezler. Bunları yapmak sanatına çinicilik denir.
Eski tekniğe göre çömlekçi çamurunun hazırlanışı ve şekil verilmesi, akarsu yataklarından veya kil
toprağının üstündeki özlü çamur süzülerek, içindeki çakıl taş parçaları alındıktan sonra taşla veya
tahta tokmakla dövülerek yapılırdı. Kil toprağına sâdece biraz su katılır, süzülmüş balçıklı toprak
kalıplara dökülerek sıkıştırılır veya ortası oyularak çeşitli biçimlere sokulurdu.
Yeni usûllere göre, kil bol su içinde ıslatılarak sıvılaştırılır, süzülür. Süzülen bu sulu çamur belirli bir
kıvama gelinceye kadar kurutulduktan sonra elle işlenerek biçimlendirilir. Son zamanlarda ise balçık,
kalıplara dökülerek kullanılmaktadır.
Testiler üzerine camsı olmayan sır sürülmezse, içindeki suyu dışına çok ince bir şekilde sızdırır. Buna
testinin terlemesi de denir. Çok hafif sızan bu suyun hissedilmeyecek ölçüde buharlaşmasıyla testi
içindeki su soğur.
Fırınlama: Eski usûllere göre yapılan çömlekler güneşte kurutulurdu. Daha sonra ateşte pişirilmeye
başlandı. On sekizinci yüzyılda çömlekçi fırınları yapılmaya, 19. yüzyılda ise tünel şeklinde fırınlar
kullanılmaya başlandı. Çömlek taşıyan arabalar çömleklerin pişeceği ölçüde fırın içinden geçerek
soğuma yerinde bir müddet bekletilir ve daha sonra işi bitip kavrulmuş olan çömlekler çıkarılır. Yapılan
toprak kapların birisi balçığı sertleştiren, diğeri de sırı sâbitleştiren iki ayrı fırınlamadan geçer. İlk
fırınlamada balçık yavaş yavaş suyunu kaybeder. Çömleğin çatlamaması için ısının fazla olmaması
lâzımdır. Sıcaklık derecesi 600 derecenin üzerine çıkınca çömlek kırmızılaşır ve balçık suyunu
tamamiyle kaybeder. Çömlek fırınlama esnâsında hava alırsa karbonlu maddeler atılır. Şâyet hava
almaz ise çömlek koyulaşır.
Sırlama: Toprak kabın üstüne sürülen sır; kil, kireç, kurşun, çakmaktaşı, boraks ve bâzı maddelerle
karıştırılır. Sır kabı süslemek ve su geçirmemesi için kullanılır. Su ile temâs edince erimez. Pişmiş bir
çömleğin üzerine sulandırılmış olarak sürüldüğü zaman kuruyarak bir tabaka meydana getirir. Tekrar
fırınlanırsa bu maddeler eriyerek, ince cam gibi bir tabaka olur.
Renk: Kilin birleşimi çok çeşitli maddelerden olduğu için fırınlanınca türlü renkler alır. İlk çömlek
süslemeciliği bu usûlden idi. Daha sonra sır kullanılmaya başlandı. Boya, sırın içine karıştırılır veya
sırın üzerine ve altına sıvanmak sûretiyle yapılır.
Süsleme: Eski zamanlarda, süsleme toprak kabın üzerine elle veya kazımak sûretiyle veya üzerine
çeşitli renkte kil sürülmekle yapılmaktaydı.
Daha sonra, çeşitli renkler ve desenler sırın altına veya üzerine sürülerek süslemeler yapılmaya
başlandı.
Çömlekçiliğin târihi: Yapılan kazılardan M.Ö. 5000-4000 yıllarına kadar dayanmakta olduğu
anlaşılmıştır. Her medeniyette çömlekcilik sanatı kendine has husûsiyet ve özellikleriyle kendini belli
etmiştir.
Mısır’da kurulan medeniyetlerde M.Ö. 5000 yıllarında, İran’da ve Filistin’de kurulan medeniyetlerde
M.Ö. 4000 yıllarına kadar çömlekçilik sanatının olduğu bilinmektedir. Anadolu medeniyetlerinde
çömlekçilik tekniği M.Ö. 6000 yılına kadar giderek bir üstünlük göstermektedir. Mersin, Çatalhöyük ve
Kızılkaya gibi merkezlerde koyu renkli cilâlı seramik bulunmuştur. Hacılar’da krem renginde astarlı ve
cilâlı seramik bulunmuştur.
Truva, Yortan, Polatlı, Kusura, Beycesultan ile Güney Anadolu’daki yerleşim merkezlerinde M.Ö.
2900-2600 yıllarına âit, elle yapılmış, koyu renkli desenli bir çömlek cinsine rastlanmıştır. M.Ö.
2600-2300 devrelerine âit zaman içinde çömlekçi çarkı kullanılmaya başlanmış, kırmızı astarlı ve cilâlı
seramikle kara renkli kablar ve kırmızı üzerine kahve rengi veya ak üzerine kırmızı renkte geometrik
süsleme gösteren boyalı seramikler görülmüştür. M.Ö. 2300-1900 zamanında kullanılmış çömleklerin
az önce izah edilen özelliklerin yanında kırmızı veya kırmızımsı bir astarla kaplandıktan sonra koyu
renkte çizgili desenlerle süslenmiş olduğu, bâzılarında da tek renkli ve cilâlı özelliğinin yanında insan
yüz tasvirlerinin bulunduğu görülmektedir.
M.Ö. 1900-1600 devresi Hititler zamânına rastlamaktadır. Geometrik desenler yanında stilize edilmiş
hayvan figürlerine de rastlanmaktadır.
Orta Asya ve Türklerde çömlekçilik M.Ö. 3000 yıllarına kadar dayanmaktadır. Göktürkler zamânındaki
kaplar umûmiyetle dar ağızlı testilerle geniş ağızlı çömleklerden ibârettir. Karlukların yayıldığı
bölgelerde insan ve hayvan tasvirleriyle Çu Vâdisinde bulunanlarda hayvan figürlerine rastlanır. Bu
çeşit süsleme İslâmiyetin yayılmasıyla yerini stilize edilmiş kuş ve geyik figürlerine bırakmıştır.
Karahanlılarda insan ve hayvan figürleri kaybolmuş, bunun yerine stilize edilmiş bitki motifleri
kullanılmıştır. İslâmiyetin kabûlünden sonra Türkler daha çok çini, porselen ve fayans üzerinde
çalışmış ve bu alanlarda emsâlsiz eserler meydana getirmişlerdir.
Anadolu Selçukluları (M.S. 11-13. yüzyıllar) günlük işlerinde oldukça kaba yapılı ve Bizanslıların
kullandığı kırmızı taban üzerine yeşil, sarı, kahverengi sırlı seramiğe benzer kaplar kullanmışlardır.
Kubâdâbât ve Konya sarayında bu çömlek cinsinden parçalar bulunmuştur. Ankara Etnografya
Müzesinde bulunan ağızlıklı bir testi insan figürleri, çiçek motifleri ve geometrik desenlerle
süslenmiştir.
Osmanlı devrinde de su küpleri, kavanozlar, su testileri gibi kaba eşya sırlı ve sırsız pişmiş topraktan
yapılmaya devâm etmiştir. Çanakkale çömleğinin târihi çok eski olup burada yapılan çoğu yeşil, sarı,
koyu kahve rengi, sırlı seramik çok tanınmıştır. Ayrıca Anadolu Hisarında Göksu, Adapazarı,
M.Kemalpaşa, İnegöl, Gönen, Menemen, Kütahya, Eskişehir, Ayaş, Konya, Avanos ve Diyarbakır gibi
yurdumuzun birçok bölgelerinde çömlek yapım yerleri vardır. Günümüzde çömlekçiliğin eski önemi
kalmamıştır. Anadolu’da bâzı yörelerde hâlâ çeşitli tipleri kullanılmaktadır.
ÇÖPLEME (Veratrum album);
Alm. Weisser Germer (m), Fr. Ellébore (m), İng. Bear’s foot. Familyası: Zambakgiller (Liliaceae).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Doğu Karadeniz (Zigana Dağları), Akdeniz (Toros Dağları).
Haziran-ağustos ayları arasında beyazımsı-yeşil renkli çiçekler açan, 50-150 cm yüksekliğinde, toprak
altında etli bir rizomu olan, otsu bir bitki. Yüksek yayla ve mer’alarda tesâdüf edilir. Gövdeleri dik,
silindir biçiminde, tüysüz ve içi boştur. Yaprakları sapsız ve koyu yeşil renklidir. Çiçekler kısa saplı ve
sapsız olup, gövdenin ucunda ve üst yaprakların koltuğunda uzunca salkım durumlar teşkil ederler.
Meyveleri siyahımsı-esmer renkli ve uzunsudur. Yassı kanatlı ve parlak esmer renkli tohumlar taşır.
Kullanıldığı yerler: Kullanılan kısımlar kökleridir. Toprakaltı kısmı sonbaharda topraktan çıkarılır, su
ile yıkanarak temizlenir ve gölgede kurutulur. Etli depo kökleri topraktan çıkarıldığı zaman
sarımsı-beyaz renklidir. Kuruma esnâsında karekteristik esmer rengini alır. 3-4 cm çapında ve 8-10 cm
uzunluğundadır. Üstü buruşuk ince köklerle kaplıdır. Tadı acı, tozu şiddetli aksırtıcıdır. Bileşiminde
nişasta, şekerler ve reçineden başka 20 kadar alkaloit çeşidi vardır. Hâricen sinir ağrılarını teskin
etmekte ve bâzı deri hastalıklarında kullanılmaktadır. Dâhilen damla hastalığına ve bâzı kalp
bozukluklarına karşı kullanılmıştır. Son senelerde bilhassa saflaştırılmış alkaloit hulâsası, romatizma
ve tansiyon yüksekliğine karşı kullanılmaktadır.
ÇÖREKOTU (Nigella sativa);
Alm. Schwarz-küemmel (m), Fr. Nigelle (f), İng. Black cumin. Familyası: Düğünçiçeğigiller.
(Ranunculaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Trakya ve Anadolu.
Haziran-temmuz ayları arasında yeşille karışık açık mâvi renkli çiçekler açan, 20-40 cm boyunda bir
senelik, otsu bir bitki. Yol kenarları ve bilhassa ekin tarlaları içinde bulunur. Gövde dik ve kısa tüylüdür.
Yaprakların alttakileri saplı, üsttekileri sapsızdır. Çiçekler uzun saplı ve tek tektir. Taç yaprakları iki
loplu ve bal özü bezleri taşıyan 8 tâne küçük parça hâlindedir. Meyveleri çok tohumlu olup, tohumlar
siyah renkli ve oval şekillidir. Güney Avrupa, Balkan memleketleri, Kuzey Afrika, Türkiye ve
Hindistan’da yetiştirilmektedir.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısımları tohumlarıdır. Tohumları tamâmen olgunlaştıktan sonra
toplanır ve güneşte kurutulur. Çörekotu tohumlarında uçucu ve sabit yağ, tanen, şekerler, glikozit
bünyeli bir saponin ve alkaloitler bulunmuştur. Tohumları gaz söktürücü, uyarıcı ve idrar söktürücü
olarak kullanılmaktadır. Güzel kokusu sebebiyle müshil ilâçlarının içine ilâve edilen iyi bir lezzet ve
koku değiştiricidir. Çörekotunun Anadolu’da bulunan ve aynı şekilde kullanılan diğer türleri şunlardır:
Şam çörekotu (Nigella damascena): Yaprakları parçalıdır. Çiçekleri tek ve üst yapraklar tarafından
örtülmüş durumdadır. Parlak mâvi çiçeklidir.
Kır çörek otu (Nigella arvensis): 10-30 cm yüksekliğinde mâvi çiçeklidir. Yaprakları sivri parçalıdır.
Tohumları kurt düşürücü olarak da kullanılır.
Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde “Habbetüssevdâ, yâni şûniz (çörekotu) dertlere
devâdır.” buyurdu.
ÇÖVEN (ÇÖĞEN) OTU (Gypsophila arrostii);
Alm. Gipskraut (n), Fr. Gypsophile. İng. Gypsophila. Familyası: Karanfilgiller
(Caryophyllaceae).Türkiye’de yetiştiği yerler: Orta ve Doğu Anadolu
Haziran-temmuz aylarında beyaz çiçekler açan, 50-60 cm yüksekliğinde çok dallı, çok senelik, kazık
köklü, otsu bir bitki. Yaprakları sapsız, soluk yeşil renklidir. Çiçekler küçük beyaz renklidir. Tohumlar
küçük, hemen hemen böbrek şeklinde esmer renkli ve üzeri pürtüklüdür. Memleketimizde 27 kadar
türü bulunur.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısımları kökleridir. Konya ve Beyşehir havâlisinde bu bitkiye
dişi çöven ismi verilmektedir. Erkek çöven ismiyle tanınan çövenin kökleri ticârette makbul değildir.
Çöven köklerinde saponin, reçine ve şeker vardır. Eskiden beri temizleyici olarak, lekeleri çıkarmak
için kullanılır. Memleketimizde ve Yakın Doğu’da “tahin helvası” yapımında da kullanıldığı için buna,
helvacı çöveni ismi de verilmektedir. Bâzı yörelerimizde ve Kıbrıs’ta, pişirilerek salamura edilen hellim
tipi peynirin bozulmaması için suyuna çöven kökü bırakılır. Trakya bölgesinde çöven otundan “köpük
helvası” ismiyle beyaz, köpüksü helva yapılır. İhraç maddelerimizden birisidir.
ÇÖZELTİ;
Alm. Lösung (f), Fr. Solution (f), İng. Solution. Bir maddenin diğer bir madde içerisinde moleküler
seviyede homojen olarak dağılmasıyla meydana gelen karışım.
Çözeltilerin çözücü ve çözünen olmak üzere iki bileşeni vardır. Genellikle bu iki bileşenden miktarca
fazla olanına çözücü, diğerine ise çözünen denmektedir. Bileşenlerin miktarlarının birbirine yakın
olduğu durumlarda çözücü-çözünen ayrımı keyfîdir. Bu durumda bileşenden söz etmek daha yerinde
olur. Çözeltileri, bileşiklerden ayıran en önemli özellik çözeltinin, homojenliği kaybolmaksızın,
bileşiminin belli sınırlar içinde değiştirilebilmesidir.
Çözeltiler çözücünün sıvı ve katı durumda bulunuşuna göre sınıflandırılırlar önemli çözelti tipleri
şunlardır:
1.Sıvı-Sıvı Çözeltiler (su-alkol)
2.Sıvı-Katı Çözeltiler (su-tuz)
3.Sıvı-Gaz Çözeltileri (su-karbondioksit)
4.Katı-Sıvı (çinko-civa)
5.Katı-Gaz (palladyum-hidrojen)
6.Katı-Katı (bakır-çinko)
Çözeltilerin konsantrasyonları (derişimleri): Çözeltide çözünmüş bulunan maddenin miktarını
belirtmek için yerine göre muhtelif konsantrasyon (derişim) terimleri kullanılır. Meselâ çözeltinin 100
gramında bulunan çözünmüş madde miktarı bilinmek isteniyorsa başka, 100 mililitresinde bulunan
çözünmüş madde soruluyorsa başka terim kullanılır. Değişik maksatlarla çok kullanılan muhtelif
konsantrasyon terimleri şunlardır:
Çözeltilerin yüzde bileşimi: Bir çözeltinin 100 gramında çözünmüş olan maddenin gram miktarına
çözeltinin yüzde bileşimi veya kısaca çözeltinin yüzdesi denir. Meselâ % 10’luk tuz çözeltisi denince
100 gramında, 10 gram tuz ve 90 gram su bulunan çözelti akla gelir.
Âdi konsantrasyon: Bir çözeltinin birim hacminde çözünmüş bulunan maddenin gram miktarına o
çözeltinin “konsantrasyonu” adı verilir. Genellikle 100 mililitresinde çözünmüş bulunan maddenin gram
cinsinden kütlesi alınır ve buna “yüzde konsantrasyon” adı verilir.
Molarite (Molar konsantrasyon): Bir çözeltinin litresinde çözünmüş olarak bulunan çözünmüş madde
mol sayısına o çözeltinin molaritesi veya molar konsantrasyonu adı verilir. Meselâ 1 molar sülfürik asit
çözeltisi denildiği zaman çözeltinin bir litresinde 1 mol (yâni 98 gram)sülfürik asit (H2SO4) bulunan
çözelti anlaşılır.
Normalite: Bir çözeltinin litresinde çözünmüş olarak bulunan çözünmüş madde ekivalent (eşdeğer)
gram sayısına o çözeltinin normalitesi denir. Bu târifi anlamak için “ekivalent gram sayısı”nı bilmek
lâzımdır. (Bkz. Eşdeğer Ağırlık)
Molalite: Bir çözeltinin bir kg çözücüsü başına çözünmüş madde mol sayıdır. Bu konsantrasyon terimi
ebülyoskopi ve kriyoskopide kullanılır.
ŞEKİL VARR!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
ÇÖZÜNÜRLÜK;
Alm. Löslichkeit (f), Fr. Solubilite (f), İng. Solubility. Doymuş bir çözeltide belirli bir çözelti veya çözücü
miktarında çözünmüş madde miktarı. Başka bir ifâdeyle 100 gr çözücüyü belirli sıcaklık ve basınçta
doymuş hâle getiren maddenin gram cinsinden miktarına o maddenin çözünürlüğü adı verilir.
Katı ve sıvıların çözünürlüğü genellikle sıcaklıkla artar. Gazların çözünürlüğü ise sıcaklıkla azalır,
basınçla artar.
Bâzı tuzlar suda çözünmez. Hiç çözünmez sandığımız bu tuzların aslında belli bir çözünürlüğü vardır
ve bunlar çok az çözündüklerinden, bunların çözünürlüğünü ifâde etmek için çözünürlük çarpımı terimi
kullanılır. Çözünürlük çarpımı: Bir bileşiğin sudaki doymuş çözeltisinin serbest hâlde bulunan
iyonlarının molar konsantrasyonları çarpımına denir. Meselâ gümüş klorürün çözünürlük çarpımı 10-10
mol2/l2dir ve şöyle gösterilir:
Kç(AgCl) = [Ag+]. [Cl-]= 1.10-10 mol2/l2
Bu eşitlikte Ag+ veya Cl- iyonlarının 1.10-5 mol/l konsantrasyonunda olduğu anlaşılır. Yâni 1 litre suda
ancak 10-5 mol (10-5x143,5=0.001435 gr) AgCl çözünür. Fazlası çözünmez.
ÇUBUK BEY;
Selçuklu beylerinden. On birinci yüz yılda, Selçuklu sultânı Melikşah’ın Anadoludaki fetih seferlerine
katıldı. Emrindeki Türk boyları ile Murat Suyu vâdisinde konaklayan Çubuk Bey, 1083 senesinde
Şerefüddevle Müslim’e karşı Harran’ı müdâfaa etmek için harekete geçti, fakat Cüllab Suyu sâhilinde
yenildi. Aynı sene Mervanîlerden Mensur’a karşı yapılan harekâtta Artuk Beyin yanında, Sa’düddevle
Gevherâyin kuvvetlerine katıldı. 1084 senesinde Diyarbakır üzerine yapılan seferde Çubuk Bey başarı
gösterdi. 1085’te Diyarbakır ele geçirilince, Emir Yakut’un idâresindeki Harput, Çubuk Beye verildi.
Burada bir Çubuk Beyliği kuruldu ve bir müddet hüküm sürdü. Daha sonra Melikşah’ın Mısır’ı
fethetmek, Fâtımî-Şiî hâkimiyetini ortadan kaldırmak için yaptığı harekâta katıldı.
1091 senesinde Sultan Melikşah’ın Bağdat’ta yaptığı toplantıya katılan beyler ve emirler arasında
Çubuk Bey de bulunuyordu. Nitekim Melikşâh’ın emri üzerine 1092’de Sa’düddevle Gevherâyin ile
beraber Hicaz’ın kontrolü ve Yemen ile Aden’in devlete katılması için Arabistan’a gitti. Çubuk Bey
Yemen’e giderken, Beyliği oğlu Mehmed Beye bıraktı. Çubuk Beyin bundan sonraki faaliyetleri
hakkında bilgi yoktur. Mehmed Beyin vefâtından sonra, beylik Emir Belek’e geçti. Çubuk Beye bağlı
boylar bundan sonra batıya doğru göç ettiler. Doğuda Germiyan ilinde uzun süre ikâmet ettikleri için
Germiyanlı adını aldılar ve bu beyliğin içerisinde hizmetlere katıldılar.
ÇUHAÇİÇEĞİ (Primula officinalis);
Alm. Primel (f), Fr. Primevére (f), İng. Pirimese, primula. Familyası: Çuhacıçiçeğigiller (Primulaceae),
Türkiye’de yetiştiği yerler: Marmara ve Doğu Karadeniz bölgesi.
Mart-mayıs ayları arasında, sarı-sarımsı turuncu mor renkli ve kokulu çiçekler açan, 10-30 cm
yüksekliğinde, çok senelik otsu bir bitki. Orman altlarında ve sulak çayırlarda bulunur. Yapraklar
tabanda rozet şeklinde oval veya uzunca oval şekilli, kenarları dalgalı ve tabana doğru sap şeklinde
daralmıştır. Alt yüzü grimsi-beyaz renklidir. Çiçekler rozet yaprakların ortasından yükselen gövdenin
ucunda şemsiye gibi, bir arada toplanmışlardır. Çanak ve taç yaprakları tüp şeklinde olup, uçta 5
parçalıdır. Meyve tepesinden deliklerle açılarak tohumlarını etrafa saçar. Tohumları koyu esmer
renklidir.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısımları kökleri ve çiçekleridir. Kökleri ilk ve sonbaharda
topraktan çıkartılır, temizlenir ve güneşte kurutulur. Çuhaçiçeği köklerinde uçucu yağ, saponinler,
glikozitler ve enzimler vardır. Bitki yumuşatıcı, hafif idrar söktürücüdür. Köklerde bu hassalar daha
fazladır. Bronşit, göğüs hastalıkları ve migrende kullanılır.
Memleketimizde 10 kadar çuhaçiçeği türü vardır. Bunlar bilhassa Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu
bölgesinde yaygındırlar. Marmara bölgesinde bol olarak bulunan mâvi-sarı çiçekli Primula vulgaris türü
bahçelerde ve çiçekçilerde süs bitkisi olarak yetiştirilmekte ve satılmaktadır.
ÇUHADAR;
Osmanlı Devletinde sarayın büyük memurlarından ve pâdişahların hizmetlerinde bulunanlardan birine
verilen ad. Çuhadan yapılmış bir elbise giydikleri için bu adla anılmışlardır. Bulundukları mevkilere
göre yetkileri değişmekteydi. Sultan Çelebi Mehmed zamânında kurulan çuhadarlık, saraydaki mühim
memuriyetlerdendi.
Çuhadar ağa ünvânına sâhib olan kimse, pâdişâhın hizmetinde bulunup, ona en yakın dört ağadan biri
olurdu. Hasodabaşı ve silâhdar ağadan sonra üçüncü derecede önem taşırdı. Çuhadar ağa olan, ata
binerek hünkârın gerisinde gider ve pâdişâhın yağmurluğunu taşırdı. Hükümdârın kaftan ve kürklerine
bakmak da bunun vazîfesiydi.
Ayrıca pâdişâhın bayramda câmiye gidişlerinde ve merâsimlerde halka para saçardı. Çuhadar ağanın
maiyetinde hizmetlisi olarak iki lalası, aşağı koğuşlardan birer kullukçu ve birer zülüflü baltacılarıyla
ikişer sofalı, birer heybeci ve ikişer yedekçileri bulunurdu. Çuhadar terfî ederse, silâhdar olurdu. Şâyet
saraydan dışarı hükûmet hizmetlerinden birine çıkarılacak olursa, kendisine beylerbeylik veya vezirlik
verilirdi.
ÇUKUR AYNA (Bkz. Ayna)
ÇUKUROVA;
Akdeniz bölgesinin doğusunda, İskenderun Körfezi ile Mersin Körfezi arasında verimli bir ova. Doğuda
Misis Dağına, batıda Erdemli’ye, kuzeyde Toros Dağları ile Aladağların eteklerine kadar uzanır.
Yüzölçümü 3150 km2 kadardır.
Çukurova’nın doğusunda Ceyhan, batısında Seyhan nehirleri ve Tarsus Çayı bulunmaktadır. Ova, bu
ırmaklarla beslenmektedir.
Denize yakın yerlerinde irili ufaklı kıyı gölleri vardır. Bunlar, batıdan doğuya doğru Tarsus’un
güneyinde Aynaz bataklık gölü, Seyhan Nehri ağzının doğu tarafında Tuzla Gölü, Karataş Burnunun
batı tarafında Akyatan Gölü, Karataş’ın doğusunda Akyayan Gölüdür.
Çukurova’nın tarıma elverişli durumda olan geniş ovaları sulamak için Seyhan Nehri üzerinde,
Adana’nın kuzey Seyhan Barajı, Tarsus Çayının kollarından olan Kadıncık Deresi üzerindeki Kadıncık
I ve II barajları kurulmuştur. Böylece sulama kanallarıyla tarım alanlarının sulanmasına başlanmış,
birim alandan alınan ürün 2-3 misline çıkmıştır. Böylece Çukurova, Türkiye’nin önemli bir tarım bölgesi
durumuna getirilmiştir.Yetiştirilen en önemli ürünler:Pamuk, turunçgiller (portakal, mandalina, limon,
greyfurt vb), çeşitli sebzeler (turfanda sebze). Kıraç yerlerde ise tahıllar (arpa, buğday ve yulaf),
sulamaya uygun yerlerde de pirinç yetiştirilmektedir. Bunların dışında baklagiller, susam ve keten
tohumunun da tarımı yapılmaktadır.
Çukurova’nın aynı zamanda ticâret ve endüstri merkezi olan üç önemli ve büyük şehirleri Adana,
Mersin ve Tarsus’tur.
ÇULHAKUŞU (Bkz. Baştankara)
ÇULLUK (Scolopax rusticola);
Alm. Waldschnepfe, Fr. Bécasse commune, İng. Woodcock. Familyası: Çullukgiller (Scolopacidae).
Yaşadığı yerler: Avrupa, Asya ve K.Afrika’da. Özellikleri: 32 cm boyunda, kahverengi tüylü, göçmen
bir av kuşu. Çeşitleri: Orman, bataklık, kervan çulluğu vs.
Yağmurkuşları takımından, ince uzun gagalı, gri kahverengi tüylü, tombul bir kıyı kuşu. Eti gâyet
lezzetli, makbul bir av kuşudur. İnce uzun gagaları sinirce zengin yumuşak bir deriyle kaplı olup,
yaprak, ot ve yumuşak topraklardan solucan, böcek ve salyangozları rahatça bularak çıkarır.
Çoğunlukla gündüz gizlenerek akşamları faaliyet gösterir. Tüylerinin rengiyle rahatça çevreye uyum
sağlar. İri siyah gözleri başının tepesine yakın olup, görüş alanı 360°dir. Yem ararken arka tarafını
rahatça gözleyebilir. Yâni çulluk, arka tarafını da görebilmektedir.
Avrupa ve Asya’nın ılık bölgelerinde nemli orman ve su kenarlarında yaşar. Kışın Hindistan ve
Afrika’ya sürüler hâlinde göç eder. Göç döneminde geceleri, özellikle ay ışığında yol alırken avcılar
tarafından avlanır. Zikzaklı manevralar yaparak uçtuğundan avlanması hayli zordur. Ülkemizde
sonbaharda uğrayarak kışlarlar.
Yuvasını toprak üzerine kuru yapraklarla döşer. Dört adet kahverengi yumurta yumurtlar. 17-18 günlük
kuluçka döneminden sonra doğan yavrular hemen annelerini tâkib ederler. Uçarken yavrularını
ayakları ile göğüs arasında veya sırtında taşır. Yenidünyâ çulluklarından “yeşil çulluk” yuvasını ağaçlar
üstünde yapar. Çok eski yıllarda Kuzey Kanada’da yuva yapan “eskimo kervan çulluğu” her yıl sürüler
hâlinde G.Amerika kıyılarına göç eder; ilkbaharda Mississippi Vâdisinden tekrar kuzeye dönerdi. Göç
mevsimlerinde çok avlanarak ürkütüldüklerinden bu bölgeleri terk ettiler.
Çullukların birçok türü vardır. Orman, bataklık, büyük kervan, ince gagalı kervan çulluğu en çok
bilinenleridir.
ÇUVAL;
Alm. Sack (m), Fr. Sac (m), İng. Sack. Giyim eşyâsı buğday, un ve benzeri maddelerin nakli ve
muhâfazası için kullanılan yün ve kıldan yapılmış eşyâ. Günümüzde naylon ve başka maddelerden
yapılanlara da bu ad verilmektedir.
Çok eski zamanlardan beri çuvallar çeşitli şekillerde yapılmış ve kullanılmıştır. Bilhassa Anadolu’da
yörükler arasında kullanılan, bulundukları yörenin özelliğini gösteren “ala çuval” denen nakışlı tipleri
çok güzeldir. Gün geçtikçe azalan ve kısa zamanda ortadan kalkacak olan göçerlikle berâber bunlar
da kaybolup gitmektedir.
Çuvallar gerek malzeme, gerekse kullanıldıkları yerlere göre iki grupta toplanırlar. Ala çuval: Ala,
genel anlamda renkli mânâsında kullanılır. Yünden dokunmuş olup, renk ve nakış bakımından çok
zengindirler. Giyecek ve bu tür eşyâlar için yapılırlar. Kıl çuval: Kıldan dokuma, hububat koymak için
kullanılan çuvallardır. Çeşitli yörelerde yünden yapılan ve değişik isimlerle anılan çuvallar da vardır.
Ala çuvallar yörüklerin seyyar çulha dedikleri çadır tezgahlarında dokunur. Kıl çuvallar aynı
tezgahlarda veya daha basit tezgahlarda dokunur. Tezgahlara; mutat, ip ağacı, ipacı gibi isimler
verilmektedir.
Çuvallardaki nakışlar, ya yüzünde veya hem yüzünde hem de arkasında toplanmıştır. Yüzde
olanlarda, nakışlar yatık geniş yollar içine sıralanmıştır. Bu çeşit çuvallar çoğunluktadır. Bunların arkası
nakışsızdır. Bâzılarında boncuk ve püskül dizileri de görülür. İkinci gruptakiler de çuvalın önü ve arkası
dikine bir su hâlinde nakışlıdır. Nakışlar yünden yapılan çuvallarda görülür.
Genel olarak bütün çuvallarda kolonlar vardır. Bunlar çuvalın deve havutuna veya merkebin semerine
bağlanması içindir. Uçları püsküllü, kıldan ekseriya siyah beyaz renkli dokunarak yapılır. Seyrek de
olsa başka renklerden de yapılanları vardır. Kolonlar dokuma veya üzerindeki nakışa göre ayrıca isim
alırlar.
Çuvalların büyüklükleri yörelere göre değişmekte ise de genellikle standart olarak yapılmakta idi.
Böylece içine konan hububatın bir ölçeği olmaktadır. Ekseri büyüklükleri bir deve yükü olarak
hesaplanırdı. Yapılan tetkiklerde büyüklerin 5-6 kile (on teneke) hububat alacak şekilde yapıldıkları
görülmüştür. Bunların en küçükleri 69x94 cm, en büyüğü ise 80x144 santimetredir.
Çuvallar gerek dokunuşları, gerek nakışları, gerekse kolonları ile Anadolu’nun göçebe hayâtını anlatan
en güzel örnekleridir. Üzerlerindeki motifler, nakışlar, asırlar öncesi hayâtın, geleneğin örnekleridir.
Özellik gösteren, sanat değeri olan ve her bakımdan görülüp incelenmeye değer sanat eserleridir.
Çuvallardan boy ve en bakımından büyük olan ve sâdece kıldan yapılan hararlar da vardır. Hararlar
daha ziyâde gübre ve saman taşımakta kullanılır. Kolonları yoktur. (Bkz. Harar)
ÇUVAŞİSTAN;
Rusya Federasyonunun Avrupa bölümünün orta kesiminde kalan özerk bir Türk cumhûriyeti. Volga
Irmağının sağ yakasında yer alır. Türkçenin bir lehçesini konuşan Çuvaşların toprakları 16. asırda
Rusların eline geçti. Bölge Rus İhtilâlinden sonra Çuvaş Muhtar bölgesini meydana getirdi. Nisan
1925’te yapılan bir düzenlemeyle Özerk Cumhûriyet oldu. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra
Rusya Federasyonuna bağlı kaldı ve Çuvaş Muhtar Cumhûriyeti olarak yeniden örgütlendi.
Çuvaş Cumhûriyetinin yüzölçümü 18.300 km2dir. Topraklarının büyük bölümünü hafif engebeli Çuvaş
Platosu meydana getirir. Ülke topraklarını Volga’nın kolları olan Sura, Bolşoy, Tsivil, Mali Tsivil, Kubnia
çayları sular. Sura boyunca alüvyonlu kumluklar bulunur. Bu kumluklarda sık çam ormanları vardır.
Ülkenin kuzeyinde yaprakdöken ve karışık ağaçların meydana getirdiği ormanlar yer alır. Ormanlık
alanların büyük bölümü kesim sebebiyle tükenmiştir. Bölgede ılıman kara iklimi hüküm sürer. Yazları
ılık, kışları ise uzun ve soğuktur. Yıllık ortalama yağış miktarı 400-500 mm’dir.
Çuvaş Cumhûriyetinin nüfûsu 1.400.000 civârındadır. Cumhûriyetin 9 şehri vardır. Başşehri
Çeboksar’dır. Önemli şehirleri Kanaş, Alatır, Şumerlya ve Novoçeboksarsk’tır.
Ülkenin ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri; tahıl, kenevir, keten, patates, şekerpancarı,
sebze ve tütündür. Volga Nehri boyunca meyve bahçeleri vardır. Bölgede ayrıca küçük ve büyük baş
hayvan yetiştiriciliği yapılır. Hayvancılık giderek gelişmektedir. Rus İhtilâlinden önce sınırlı olan
sanâyisi, İkinci Dünyâ Harbinden sonra önemli gelişmeler göstermiştir. Bir nehir limanı olan
Çeboksar’da elektrikli araç makina parçaları, dökme demir, çeşitli dokuma, alkol ve deri eşyâ
fabrikaları vardır. Ülke genelinde kereste, kimyevî madde, elektromekanik fabrikaları, lokomotif ve
otomobil atölyeleri yer alır.
Ulaşımı sağlayan demir yolu ve karayolları gelişmiştir.Moskova’dan gelen Trans-Sibirya demiryolu ülke
topraklarından geçer. Bütün şehirler arasında düzgün bir karayolu vardır. Volga Irmağında nehir
taşımacılığı yapılır.
Ülkede hâlen 3 üniversite, 702 ortaokul, 24 teknik lise bulunmaktadır. Eğitim Çuvaş-Rus dilerinde
yapılır. Öğrencilerin % 68’i Çuvaş’tır.
D;
Türk alfabesinin beşinci harfi. Sessizlerin dördüncü harfidir. Harf ses bilimi bakımından diş
sessizlerinin süreksiz ve yumuşağıdır. Osmanlı alfabesinin onuncu (dal), Arap alfabesinin sekizinci
(dal) ve on beşinci (dat) harfidir. Türkçe kelimelerin sonlarında bulunmaz. Ayrıca, “D” Romen
rakamlarında 500 sayısını gösterir. D, açı birimi olarak, dik açının sembolüdür. Kimyâda D,
deuteryum’un sembolüdür.
DÂBBETÜLERD;
kıyâmetin kopmasına yakın, çıkacak olan büyük bir hayvan. Kıyâmetin büyük alâmetlerindendir.
Kıyâmet gününe inanmak, İslâm dîninde îmânın altı esâsına dâhildir. Bir Müslüman kıyâmet gününün
varlığına kalbiyle inanır. O gün elbette gelecektir. Zîrâ Kur’ân-ı kerîm bunu haber vermektedir. Kıyâmet
kopmadan önce bâzı alâmetler ortaya çıkacaktır. Pekçok olan bu alâmetlerden biri de, “Dâbbetülerd”
denilen bir hayvandır. Bu hayvanda, her hayvanın rengi ve benzerliği bulunur. Onu öldürmek isteyen
muvaffak olamaz. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmin Neml sûresi 82. âyetinde meâlen; “İnsanlara
vâdolunan öldükten sonra dirilmek ve azâb olunmak yaklaşınca, biz onlara yerden dâbbeyi
(hayvanı) çıkarırız.” buyurmaktadır.
İslâm âlimleri, kıymetli tefsir kitaplarında ve bunların şerhlerinde âyet-i kerîmede bahsi geçen “dâbbe”yi
açıklarken, bunun “Dâbbetülerd” olduğunu uzun bildirmektedir. Dâbbetülerd hakkında ayrıca birçok
hadîs-i şerîf de vardır. Bir hadîs-i şerîfte Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Dâbbetülerd’ın
yanında Mûsâ aleyhisselâmın asâsı ve Süleymân aleyhisselâmın yüzüğü bulunur. Müminin
(İslâmiyete inanan kimsenin) yüzüne asâ ile dokunur. Kâfirin (inanmıyanın) yüzüne yüzüğün
mührünü vurur. Cehennemliktir, diye yazılır. Yüzü tamâmen siyâh olur.” buyurdu. (Bkz. Kıyâmet)
Dâbbetülerd hakkında bilgilerin tamâmı dînî kaynaklıdır. Daha geniş bilgi için; Hayât-ül Hayavân,
Tezkîre-i Kurtûbî ve İhlâs Holding A.Ş. yayınlarından olan Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye adlı
eserlere bakılmalıdır.
DADALOĞLU;
on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Karacaoğlan ve Köroğlu’nun havasını yaşatan, bir Türkmen saz
şâiri. Toroslar’ın Erzin, Payas, Adana ve Kozan çevrelerinde konup göçen aşîretlerden Avşar (Afşar)
boyuna mensuptur. Avşarlar ise Kozanoğullarına bağlıydı.
Asıl adı Veli’dir. Tahmînen 1785’te doğdu. Babası Âşık Mûsâ adında bir saz şâiridir. Güney ve Orta
Anadolu’yu dolaşmıştır. Açık Türkçeyle millî vezin ve şekillerle şiir söylemiştir.
İngilizler tarafından kışkırtılarak Osmanlı Devletine isyân ettirilen, göçebe Türkmenlerindendir. On
dokuzuncu asır ortalarında yabancı devletler, bilhassa İngiliz câsusları göçebe Türkmen aşîretlerinin
arasına girerek onları devlete karşı kışkırtıyorlardı. Osmanlı Devleti ise buna mânî olmak için göçebe
aşîretleri belirli bölgelere yerleştirmek üzere idârî bir teşebbüste bulundu. Fakat bu dağlı aşîretlerle
uğraşmak kolay olmuyordu. Ancak 1865 yılında Derviş Paşa kumandasında Fırka-i İslâhiyye adında
bir ordu kurdu. Târihçi Ahmed Cevdet Paşa da bu orduya, inceleyici ve danışman olarak katıldı. Bütün
direnmelere rağmen bu orduyla Kozanoğulları fesadına son verildi. Aşîretler, Anadolu içlerinde belirli
yerlere yerleştirildi. Avşar aşîretinin Sivas civârında olduğu sanılmaktadır. Dadaloğlu bu iç hâdiseler
esnâsında Osmanlıya sert bir şekilde karşı çıkmış ve diğer şiirlerinin yanısıra bu daldaki şiirleriyle de
şöhret bulmuştur.
Tahmînen 1868’de ölmüştür. Şiirleri 1923’ten sonra Anadolu’da yayımlanmaya başlamıştır. Ancak bu
şiirlerin sayısı azdır. Bâzılarının ona âit olma ihtimâli zayıftır. Şiirleri derlemeye dayandığı için, çok az
şiiri dışında büyük ölçüde değişikliğe uğrayarak günümüze kadar gelmiştir. Şiirleri Cingözoğlu Osman,
Karacaoğlan, Âşık Sâzi, Deli Aziz ve Hurûfî şâir Âşık Veli’nin şiirleri ile karıştırılmaktadır. Şiirlerinde
sâde ve sanat endişesinden uzak bir dil kullanmıştır. Ancak üç beş şiirle şöhrete ulaşmıştır.
DAĞ;
Alm. Berg (m), Fr. Montagne (Mont) (m), İng. Mountain (Mount). Çevresine göre çok yüksek olan
yeryüzü şekli. Her yüksek yeryüzü şekli dağ değildir. “Tepe” ismi verilen yeryüzü şekliyle dağ
arasındaki fark, kapladığı sahanın büyüklüğü ile yüksekliğidir. Dağlar tepelere göre daha geniş saha
kaplar ve yükseklikleri tepelerden çok fazladır. Tabanının genişliği ve yüksekliğinin çok fazla olmasına
rağmen tepesi düz olan yerler dağ niteliği taşımaz. Böyle yüksekliklere “yayla” adı verilir. Bir yükseltinin
(engebenin) dağ olabilmesi için, tabanının geniş ve yüksekliğinin fazla olmasının yanında tabanı
üzerine oturtulmuş bir koni şeklinde tepesinin çok dar bir yüzeye sâhip olması gerekir.
Dağlar tek tek engebeler hâlinde olabildikleri gibi yanyana sıralanmış şekilde de bulunurlar. Birbirinin
devamı şeklinde uzanan dağlara “sıradağlar” denir. Dağların çok olduğu, sarp ve dik yamaçların sık sık
rastlandığı, aralarında yüksek yaylaların bulunduğu geniş bölgelere “dağlık bölge” ismi verilir. Dağların
deniz seviyesinden olan yüksekliklerine “dağın mutlak (salt) yüksekliği”, eteklerinden îtibâren doruğa
kadar olan yüksekliklerine ise “dağın nisbî (bağıl) yüksekliği” denir.
Dağlar hakkında araştırma yapan