SEÇKİN UZMAN VE PROFESYONEL ÖĞRETMENLER

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam52
Toplam Ziyaret70452

Z

Z;

Türk alfabesinin 29. harfi ve Türkçede bu harfin işâret ettiği ses. Z, bir diş ünsüzüdür.

Z, ana Türkçeden beri bütün Türk dil ve diyalektlerinde kullanılan bir sestir. Göktürk alfabesinde bu ses
için bir işâret kullanılmıştır. Arap alfabesine dayalı Osmanlı yazı sisteminde ise birbirinden ayrı üç çeşit
“z” kullanılmıştır.

Z, Türkçe kelimelerin içinde ve sonunda yer alır: Azı, azık, kazık, yazık, kazan, yüzük, yaz, ayaz,
dokuz, yüz, ikiz, semiz, kuduz, sazan, göz, öz gibi.

Türk dil ve diyalektlerinde “z” ile başlayan bütün kelimeler diğer dillerden alınmıştır: Zaman, zamk,
zehir, zemberek, zil, zımpara, zerde, zehmeri, zindan, zümrüt vs.


Günümüz Türk dil ve diyalektlerinde “z” sesi kelime içinde “azı, kazık, kızıl” örneklerinde görüldüğü gibi
aynen kalmıştır. Kelime sonunda ise bâzan “s”ye dönüşmüştür.

ZAFER;

Alm. Sieg, Triumph, Fr. Victoire, İng. Achievement, victory. Savaşta kazanılan başarı. Düşmanın
bozguna uğratılması. Uzun bir geçmişe sâhip Türk milletinin târihe altın harflerle yazılmış zaferleri
vardır. Bu zaferler, neticesi îtibâriyle Türk milletinin vaziyet ve istikbâline yön vermiştir. Her zaferin ayrı
bir neticesi vardır: Talas Zaferi Türklerin Müslümanlarla tanışması; Malazgirt Zaferi Türk’e Anadolu
kapılarını açıp, kazandırması; Miriye Zaferi Anadolu’nun müdâfaası ve Otuz Ağustos Zaferi Türkiye’nin
kurtarılması hususiyetini taşır.

Türklerin kazandığı en önemli zaferler şunlardır:

Talas Zaferi, Çinlilere karşı 751 Temmuzunda kazanıldı.

Malazgirt Zaferi, 26 Ağustos 1071’de Bizanslılara karşı kazanıldı. Miryakefalon Zaferi, 17 Eylül


1176’da Bizanslılara karşı kazanıldı. Hattin Zaferi, 3 Temmuz 1187’de Haçlılara karşı kazanıldı.
Ayn-ı Câlut Zaferi, 3 Eylül 1260’ta Moğollara karşı kazanıldı.
Koyunhisar Zaferi, 27 Temmuz 1301’de Bizanslılara karşı kazanıldı.
Sırpsındığı Zaferi, 1363 yılında Haçlı ittifâkına karşı kazanıldı.
Çirmen Zaferi, 26 Eylül 1371’de Balkan ittifâkına karşı kazanıldı.
Birinci Kosova Zaferi, 9 Ağustos 1386’da Haçlı ittifâkına karşı kazanıldı.
Niğbolu Zaferi, 25 Eylül 1396’da Haçlı ittifâkına karşı kazanıldı.
Varna Zaferi, 10 Kasım 1444’te müttefik Haçlılara karşı kazanıldı.
İstanbul’un Fethi, 29 Mayıs 1453’te Bizanslılara karşı kazanıldı.
Otlukbeli Zaferi, 11 Ağustos 1473’te Akkoyunlulara karşı kazanıldı.
Çaldıran Zaferi, 23 Ağustos 1514’te Safevîlere karşı kazanıldı.
Mercidabık Zaferi, 24 Ağustos 1516’da Memlüklere karşı kazanıldı.
Ridâniye Zaferi, 22 Ocak 1517’de Memlüklere karşı kazanıldı.
Mohaç Zaferi, 29 Ağustos 1526’da Macarlara karşı kazanıldı.
Preveze Deniz Zaferi, 27 Eylül 1538’de müttefik Haçlı donanmasına karşı kazanıldı.
Cerbe Zaferi, 14 Mayıs 1560’ta müttefik Haçlı donanmasına karşı kazanıldı.
Haçova Zaferi, 26 Ekim 1596’da Haçlı kuvvetlerine karşı kazanıldı.
Vadi-üs-Seyl Zaferi, 4 Ağustos 1578’de Portekizlilere karşı kazanıldı.
Çıldır Zaferi, 9 Ağustos 1578’de Safevilere karşı kazanıldı.
Koyunadaları Zaferi, 18 Şubat 1695’te Venediklilere karşı kazanıldı.
Çanakkale Zaferi, 18 Mart 1915 müttefik İtilaf Devletlerine karşı kazanıldı.
Sakarya Meydan Muhârebesi, 13 Eylül 1921’de Yunanlılara karşı kazanıldı.
30 Ağustos Zaferi, 1922’de Yunanlılara karşı kazanıldı.


ZAFER BAYRAMI;

Başkumandanlık Meydan Muhârebesinin kazanıldığı, 30 Ağustos 1922 târihini yâd etmek için her yıl
30 Ağustosta kutlanan millî bayram. Zafer Bayramı, Türkiye’de, Kıbrıs’ta ve dış temsilciliklerinde büyük
merâsimlerle kutlanır. Zaferin önem ve anlamını
belirten konuşmalar yapılır. Resmî ve özel
müesseselerin katıldığı merâsimde geçit resmi yapılır. Türk Silâhlı Kuvvetlerine mensup askerî birlikler
de bayrama katılıp, merâsime ayrı bir hususiyet katar. Hava Kuvvetlerine âit uçaklar semâlarımızda
gösteri mâhiyetinde uçuşlar yapar. Cadde ve sokaklara taklar kurulup, fener alayları düzenlenir.

ZAĞANOS MEHMED PAŞA;

Fâtih Sultan Mehmed Han devrinin meşhur vezirlerinden. Doğum yeri ve târihi hakkında bilgi yoktur.
Sultan İkinci Murâd Hanın kızını alarak ona dâmât ve daha sonra başka bir hanımından kızını, Fâtih


Sultan Mehmed Hana vererek kayınpeder oldu. Fâtihin şehzâdeliğinde lalalık yapan Zağanos Mehmed
Paşa, ona Rumca ve Lâtinceyi öğretti. Sultan İkinci Murâd Hanın vefâtından sonra pâdişâh olan Fâtih
Sultan Mehmed Hanın yakını, en güvendiği devlet adamı olarak vezirliğe yükseltildi. İstanbul’un fethi
için genç pâdişâhı devâmlı teşvik etti. Rumeli Hisarının yapımında bizzat çalıştı.

İstanbul kuşatmasında Cenevizlilerin harekâtına karşı bugünkü Beyoğlu sırtlarını tuttu. Haliç cephesi
tamâmen Zağanos Paşa kumandasındaydı. Kuşatma esnâsında muhâsaranın kaldırılması gerektiğini
ileri sürenlere karşı, büyük ve kahraman velî Akşemseddîn, Molla Gürânî, Molla Hüsrev’le birlikte
muhâsaranın fethe kadar devâm etmesini istedi. İstanbul’un fethinde büyük faydası görüldü. Fetihten
sonra Galata’nın Cenevizlilerden sulhla alınmasını sağlayan anlaşmayı imzâladı.

1460’ta Mora’da çıkan isyânı bastırmakla görevlendirildi. 1461’de Fâtih Sultan Mehmed Hanın
Trabzon-Rum İmparatorluğuna açtığı sefere katıldı. Trabzon’un fethi üzerine buranın ilk sancakbeyi
oldu. Daha sonra Gelibolu sancakbeyi ve kaptan-ı deryâlık vazifelerinde bulundu. 1469’da Balıkesir’de
vefât etti. Balıkesir’de yaptırdığı pekçok eserin en önemlileri kendi adını taşıyan câmi ile çeşmesidir.
Bir de hamam yaptırmıştır.

Zağanos Mehmed Paşa, çalışkan, sadâkatle devletine bağlı, bilgili, hayırsever bir vezirdi. Oğlu Ahmed
Çelebi, Sultan İkinci Bâyezîd ile Yavuz Sultan Selim Han devirlerinde iki defâ defterdârlık vazîfesi
yapmıştır.

ZÂHİD-ÜL-KEVSERÎ;

Osmanlı âlimlerinden. İsmi Muhammed Zâhid bin Hasan’dır. 1878 yılında Düzce’nin Hacı Hasan
Efendi köyünde doğdu. Babası doğduğu köye Kafkasya’dan göçmüş
ve bu köye, âlim bir zât olan
babasının ismi verilmiştir. 1951 (H.1370)de Mısır’da vefât etti.

İlk tahsilini Düzce’de babasından yaptıktan sonra İstanbul’a gelip, Fâtih Câmiinde Eğinli İbrâhim
Hakkı’nın derslerine devâm etti. Sonra da Alasonyalı Ali Zeynel-Âbidin Efendinin derslerine devam
edip tahsilini tamamlayarak icâzet (diploma) aldı. Kastamonulu Şeyh Hüseyin Efendi de ders aldığı
hocalarındandır.

1907 senesinde Birinci Dünya Savaşına kadar Fâtih Câmiinde müderrislik yaptı. Ürgüplü Mehmed
Hayri Efendinin Şeyhülislâmlığı sırasında medreselerde belâgat, aruz, mantık dersleri okuttu. Bir
müddet sonra da Kastamonu’da açılan yeni bir medreseyi faaliyete geçirmekle görevlendirildi. Üç yıl
Kastamonu’da kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. İstanbul’a gelince Dârüşşafaka’ya, bir ay sonra da
Medreset-ül-Mütehassisine müderris olarak tâyin edildi. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin ders
vekilliğini yaptı.

1922 senesinde İstanbul’dan ayrılıp, Mısır’a gitti. Birkaç ay Kâhire’de kaldıktan sona Şam’a geçip bir
yıl Şam’da kalıp, Kâhire’ye döndü. Bundan sonra âilesini de Kâhire’ye götürüp, orada yerleşti.

Zamânının tefsir, hadis, fıkıh âlimi olan Zahid-ül-Kevserî Türkiye’de ve Mısır’da bulunduğu sırada
birçok eser yazmış ve yüzlerce talebe yetiştirmiştir. Talebelerinin çoğunu Mısır’a gitmeden önce
Türkiye’de yetiştirip, her birine icâzet (diploma) vermiştir. Mısır’a göçtükten sonra ilmî incelemeler
yapması ve vaktinin çoğunu kitap yazmaya ayırması sebebiyle Mısır’da yetiştirdiği talebe sayısı,
Türkiye’de yetiştirdiği talebe sayısına göre oldukça azdır. Mısır’da yazdığı eserler ve verdiği derslerle
dinde reform yapmak isteyen sapık kimseleri susturdu. Onun bulunduğu mecliste konuşamaz hâle
getirdi.

Eserleri:

1. Nazm-ı Avâmil-il-İ’rab (Farsçadır).
2. Esseyf-üs-Sakil.
3. El-İşfâk alâ Ahkâm-it-Talak.
4. Er-Ravdun-Nazır-ül Verdi fi Tercemet-il İmâm-ir-Rabbânî es-Serhendî (Türkçedir).
5. Irgâm-ül Merid: Tasavvuf ve tasavvuf büyükleri hakkındadır. Bu eser İhlâs A.Ş. tarafından ofset
olarak basılmıştır.
6. Makâlât: Çeşitli mevzularda yüzden fazla makâlesinin toplandığı kıymetli bir eserdir.
ZAİRE

DEVLETİN ADI ................................................Zaire Cumhûriyeti
BAŞŞEHRİ
.................................................................. Kinshasa



NÜFÛSU .................................................................... 41.150.000


YÜZÖLÇÜMÜ ...................................................... 2.345.409 km2


RESMÎ DİLİ
.................................................................. Fransızca


DÎNİ...................................... Hıristiyanlık, İslâmiyet, Putperestlik


PARA BİRİMİ........................................................................Zaire


Güney Afrika’da bağımsız bir devlet. Zaire, batıda Kongo, kuzeyde Orta Afrika Cumhûriyeti ve Sudan;
doğuda Uganda, Rwanda, Burundi ve Tanzanya; güneyde Angola ve Zambiya ile çevrili olup, 13°
güney ve 5° kuzey enlemleri ile 12° ve 32° doğu boylamları arasında yer alır.

Târihi

Bugünkü Zaireliler muhtemelen Nijerya’nın güneydoğu kısmından göç eden Bantu kabilesinden
meydana gelmektedir. Bunların çoğu M.S. 800 yıllarında Kongo havzasına geldiler. Bantulular ülkenin
asıl yerlileri olan Pigmeler’i (Çok kısa boylu Orta Afrika Zencileri) ülkenin ulaşılması güç olan yerlerine
sürdüler.

On üçüncü ve on dokuzuncu yüzyıllar arasında tropikal orman kuşağının güneyinde birçok büyük
devletler ortaya çıktı. Bunların en meşhuru Kongo Krallığıydı. Atlantik kıyısındaki bu krallığı ilk ziyâret
eden Avrupalılar, 1482’de Portekizli denizciler oldu. Sonraki yıllarda diğer Avrupalılar da Kongo
kıyılarına gemiler gönderdi. Burada kurulan önemli devletler bugünkü Zaire’nin güneyinde, Angola ve
Zambiya’da hüküm süren Bakuba, Luba ve Lunda krallıkları, kuzeydeki Savana kuşağındaki Azande
ve Mangbetu devletleriydi.

On beşinci ve on dokuzuncu asırlarda Avrupalılar Orta Afrika içlerine pek giremediler. Kıyıda kalmakla
iktifa ederek, iç kesimden yerli tüccarlar vâsıtasıyla gelen mal akışını yönlendirdiler. Bunlar sâdece mal
almakla kalmayıp, köle de satın aldılar. Köle ticâreti 19. yüzyılın ilk yarısında zirveye ulaştı. Her yıl
aşağı yukarı 150.000 köle, büyük çoğunluğu Amerika’ya gönderilmek üzere gemilere yüklendi.

Avrupalılar, 19. yüzyıl yarısında Orta Afrika’da sistematik olarak keşfe başladılar. Belçika Kralı
İkinci
Leopold, Henry Stanley’i anlaşmalar yapması için bugünkü Zaire topraklarına gönderdi. Stanley,
Afrikalı
şeflerle kralın kefil olduğu bir teşkilât nâmına anlaşmalar imzâladı. 1884-1885 Berlin
Konferansında ülke Leopold’un hükümranlığına ve mülkiyetine verildi. Ülkenin adı Serbest Kongo
Devleti oldu. Leopold’un hükümet görevlileri Müslüman tüccarları ülkenin doğu kısmından çıkardı.
Bunlara çok acımasız ve insânî olmayan davranışları ve faaliyetleri, milletlerarası bir skandala
sebebiyet verdi. Leopold, Kongo bölgesinin kontrolünü Belçika’ya teslim etmek zorunda kaldı ve
böylece sömürge dönemi başlamış oldu.

Sömürge devrinde ülkede büyük şehirler kuruldu ve modern ulaşım imkânları getirildi. Fakat bütün
bunlar sömürge iktidarının ihtiyaçlarına cevap verebilmek içindi. Ancak birçok sebepten dolayı pek az
Belçikalı devamlı olarak toprak sâhibi olabildi. Dolayısıyla arâzinin ekseriyeti Afrikalıların elinde kaldı.
1950 yıllarının ortasına doğru yerli halk yönetime katılmayı arzulayarak siyâsî partiler kurmaya
başladılar. Belçikalılar ekonomik kontrolü ellerinde tutacaklarından emin olduklarından siyâsî iktidarı
Kongolulara vermeye râzı oldular. 30 Haziran 1960’ta Demokratik Kongo Cumhûriyeti kuruldu.

Bağımsızlığı müteakiben başlayan yaygın şiddet eylemleri Avrupalıların ülkeyi terk etmesine sebep
oldu. BM Güvenlik Konseyi 9 Ağustos 1960’ta Belçika’nın birliklerini geri çekmesini istedi ve bir grup
BM askeri gönderdi. Başbakanlıktan azledilen Lumumba iktidarı tekrar ele geçirmek için mücâdeleye
girişti, fakat 1961’de öldürüldü.

Son BM kuvvetleri 30 Haziran 1964’te Kongo’yu terk etti ve Moise Tshombe başkan oldu. 7 Eylül
1964’te solcu isyancılar Stanleyville’de Halk Cumhûriyeti kurdular. Tshombe yabancı paralı askerler
tuttu ve Kongo ordusunu yeniden kurmaya çalıştı. Solcular, 1964 yılı Kasım ve Aralık aylarında çok
sayıda beyaz rehine aldılar ve binlerce Kongolu’yu öldürdüler. ABD yolcu uçaklarından Belçikalı
paraşütçü askerler indirildi. 1965 yılı Temmuz ayı sonuna doğru solcu isyancılar tesirlerini kaybettiler.

1965’te General Joseph D. Mobutu başkan oldu. Sonra ismini Mobutu Sese Seka’ya çevirdi. 27 Ekim
1971’de ülkenin ismi Zaire Cumhûriyeti olarak değiştirildi. 1972’de halkın Hıristiyan isimleri yerine
Afrikalı isimler kullanması istendi ve Avrupalıların koyduğu coğrafî isimler Afrikalı isimlerle değiştirildi.

1977 ve 1978’de Angola’daki Katangalı sürgünler Katanga’yı (Shaba) istilâ etti. Bunlar açıkça
Sovyetler ve Küba tarafından desteklendi. İstilâ hareketleri Fransız ve Belçikalı birlikler yardımıyla geri
püskürtüldü. Fakat savaşlar çok can ve mal kaybına sebep oldu. Günümüzde Mobutu Sese Seko
devlet başkanlığını sürdürmektedir. Ülkede zaman zaman iç karışıklıklar olmaktadır.


Fizikî Yapı


Zaire’nin büyük bölümü Kongoe (Zaire) nehir havzasında bulunur. Ülkenin kuzey orta kısmı alçak
yaylalarla kaplıdır. Bu arâzi batıdan dağlık taraçalarla kuşatılmıştır. Güneyde ve güneybatıda ovalara
karışıp birleşen yaylalarla çevrilidir. Kuzeybatıda geniş otlaklar bulunur. Ülke sınırlarının küçük bir
parçası
Atlas Okyanusuna bakar. En yüksek dağlar Kongo-Uganda sınırında, Great Rift Valley olarak
bilinen kuzey-güney hattı boyunca bulunur. Aynı zamanda burada ülkenin en büyük gölleri vardır
(Albert, Edward, Kivu ve Tanganika gölleri). Bölgedeki iki büyük dağ silsilesi, Ruwenzari ve Virunga
sıradağlarıdır. Ülkenin en yüksek noktası olan Margherika Dağı 5119 m yüksekliğindedir. Virunga
Dağlarında hâlâ bâzıları faal olan sekiz büyük volkan bulunmaktadır. Ülkenin en büyük nehri olan
Zaferi (Kongo) istikrarlı bir su seviyesine sâhiptir ve 2736 km’si bütün yıl boyunca ulaşıma elverişlidir.
Toplam uzunluğu 4348 km’dir.

İklim

Zaire’de sıcaklık devamlı olarak yüksektir. Bununla berâber yağış, yüksekliğe bağlı olarak büyük
ölçüde değişir. Bütün ülkedeki ortalama yıllık sıcaklık 27°C’ye yakındır. Zaire ekvator tarafından ikiye
bölünür. Ekvator boyunca bütün yıl yağışlı geçer ve yıllık yağış ortalaması 1500 mm civârındadır.
Ekvatorun kuzeyinde yağış
esas îtibâriyle mayıs-ekim döneminde düşer ve yılda ortalama 1500-2000
mm arasında değişir. Ekvatorun güneyinde yağış en çok eylül ve mayıs ayları arasında olur ve yılda
ortalama 1000 mm civârındadır.

Tabiî Kaynakları


Kuzey orta kısımda yer alan geniş yaylalar tropikal cengellerle (sık ağaçlıklı ormanlar) kaplıdır.
Güneyde ve güneydoğuda savanalar, kuzeybatıda otlaklar bulunur. Ülkenin önemli vahşi hayvanları
goril, şempanze fil, aslan, zürafa, leopar, antilop, sırtlan ve gergedandır. Kobalt, bakır, kadmiyum,
altın, gümüş, kalay, germanyum, çinko, demir, manganez, uranyum ve radyum ülkenin başlıca yeraltı
zenginliklerini teşkil eder. Dünyâ kobalt rezervlerinin % 60’ı Zaire’dedir.

Nüfus ve Sosyal Hayat

41.150.000 nüfûsa sâhip olan Zaire’de halkın % 30’u şehirlerde, geri kalanı köylerde yaşar. Nüfus
dağılımı düzensizdir. Nüfus yoğunluğu Zaire-Kasai-Sankuru nehir sisteminin güneyinde ve ülkenin
doğu sınırı boyunca yüksek olup, yaklaşık 14’tür. En büyük yerleşim merkezleri 3.800.000 nüfuslu
başşehir Kinşasa ve 739.082 nüfuslu Lubumbashi’dir.
Nüfûsun % 80’ine yakınını
Bantu kabîleleri meydana getirir. Sudan ve Nil yöresi insanları ülkenin
kuzey ve doğu kenarlarında bulunur. Ayrı bir etnik grup olarak ülkede cüce Pigmeler mevcuttur. Bantu
kabileleri dışındaki kabileler yaklaşık 200 çeşittir.

Zairelilerin çoğu Bantu dillerini konuşur. % 10 civârında Sudan dillerini konuşanlar mevcuttur. Resmî
dil olan Fransızca, tahsilli Zairelilerin hepsi tarafından kullanılır.

Halkın % 70’i Hıristiyan, % 10’u Müslüman, kalanı Putperesttir.

Eğitim Hıristiyan misyonerlerin kontrolü altındadır. İlkokula giden çocukların üçte ikisi Katoliklerin idâre
ettiği okullara, % 25’i Protestanların yönettiği okullara devam eder. Yüksek tahsil yapan öğrencilerin
sayısı 10.000 civârındadır. Bunların % 60’ı ülkenin üç üniversitesine kayıtlıdır. Kinshasa Lovanium
Üniversitesi Katolik, Lumumbahsi Devlet Üniversitesi ve Serbest Kongo Üniversitesi Protestanların
kontrolü altındadır. Erkeklerin % 40’ı, kadınların % 15’i okuma yazma bilmektedir.

Zaire tek partili sistemle yönetilen bir cumhûriyettir. Ülkenin tek partisi, Başkan Mobutu’nun kurduğu
Mouvement Populaire de la Révolution’dir (MPR). MPR’nin icrâ komitesi ile hükümet 1972’de
birleştirilerek Millî İcrâ Konseyi meydana getirilmiştir. Yasama organı
Millet Meclisidir. Zaire, 9 idârî
bölgeye ayrılmıştır. Ülke, Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği teşkilâtlarına üyedir.

Ekonomi

Zaire ekonomisinin belkemiğini mâdencilik teşkil eder. Mâdenler ülke ihrâcâtının % 85’ini meydana
getirir.

Çalışan nüfûsun % 75’i tarımla uğraşmaktadır. Ülkede yetiştirilen belli başlı bitkiler kahve, pamuk,
pirinç, şekerkamışı, muz, büyük hindistancevizi, manyok, hintkirazı (monyo), çay, kakao ve hurmadır.
Doğudaki yaylalarda sığır yetiştirilmektedir. Balıkçılık, avlanma, keçi ve kümes hayvancılığı iyi
durumdadır.

Zaire gelişmekte olan ülkelerden biridir. Ülkede tekstil sabun, kundura, yapı malzemeleri, sigara, boya,
vernik, otomobil ve bisiklet malzemeleri ve plastik fabrikaları mevcuttur.


Zaire’nin ticâret dengesi eskidenberi iyi durumdadır. Ülke ihrâcâtı bakır, kobalt, manganez, elmas,
kereste, sebze yağları, kauçuk, hurma ve kahveye dayanır. Ana ithal malları makinalar, ulaşım
malzemeleri, petrol ve kimyâ ürünleri, giyecek ve içeceklerdir. Zaire’den en çok alışveriş yapan ülke
Belçika’dır.

Zaire 5000 km’lik demiryolu ve 16.000 km’lik su yoluna sâhiptir. Bu yollar ihrâcâta yönelik ekonominin
ihtiyaçlarına cevap verecek durumdadır. Zaire 145.000 km’lik karayolu ağına sâhiptir. Bağımsızlığı
tâkip eden yıllarda ülkedeki kargaşa karayolu ağında ciddî tahriplere sebep olmuştur. Kinshasa ve
Lubumbashi arasındaki yolun asfaltlanması projesi pek az gelişme göstermiştir. Uçak en yaygın yolcu
taşıma vâsıtasıdır. Ülkede târifeli seferler yapılan 24 havaalanı vardır.

ZAKKUM-ZIKKIM AĞACI (Nerium oleander);

Alm. Oleander, Rosenlorbeer (m), Fr. Laurier (m) rose, İng. Orleander. Familyası: Zakkumgiller
(Apocynaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Batı ve Güney Anadolu.

Haziran-eylül ayları arasında beyaz veya pembe renklerde çiçekler açan 2-5 m yüksekliğinde, süt
ihtivâ eden, dere yataklarında ve su kenarlarında yetişen ve kışın yapraklarını dökmeyen, ayrıca
bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilen çalı tipinde ağaççıklar. Gövdeleri dik, esmer renkli ve silindir
şeklindedir. Yaprakları mızrak şeklinde, kısa saplı, karşılıklı veya üçlü dâirevî durumlarda dizilmiştir.
Çiçekler, yalancı
şemsiye durumunda toplanmış, güzel kokulu, büyük çiçeklerin sapları tüylü ve
oldukça kısadır. Bitki zehirlidir.

Kullanıldığı yerler: Bitki kardiotonik glikozitler taşır. Dâhilen idrar arttırıcı ve kalp kuvvetlendirici etkisi
vardır. Fazla miktarda alındığında zehirlenmelere sebep olur. Hâricen zeytinyağı ile yoğrulmuş olan
yapraklar bilhassa uyuza karşı kullanılır. Bir gram kuru yaprak, insanlarda tehlikeli zehirlenmelere yol
açar. Zehir etkisi kurutma ve kaynatmayla ortadan kalkmaz. Bu bitkiyi yiyen ölmüş hayvanların etleri
de zehirlidir.

ZAKKUMGİLLER (Apocynaceae);

Alm. Hundsgiftgewächse, Apozynazeen pl. Fr. Apocynacées, apocynées pl., İng. Apocynaceae. Çoğu
tropikal bölgelerde yetişen, süt taşıyan, yaprak dökmeyen ağaç ve çalılar. Yapraklar karşılıklı veya
üçlü dâirevî durumlarda veya tepede yayık 5 lopludurlar. Çoğu türleri güzel çiçeklerinden dolayı süs
bitkisi olarak yetiştirilmektedir. Memleketimizde 4 cins ve 7 türü bulunur. Bu familyaya âit bâzı bitkiler
şunlardır: Zakkum, Cezayir menekşesi, Japon sarmaşığı, hünkâr beğendi gibi.

ZALOĞLU RÜSTEM;

İran efsânevî kahramanlarından. Ünlü İran şâiri Firdevsî’ye âit olan Şehnâme adlı eserde büyük bir
kahraman olarak gösterilir. Rüstem, Türk Edebiyatında Rüstem-i Zal, halk ağzında da Zaloğlu Rüstem
diye anılır. Bilhassa İranlılar ile Turanlılar arasındaki mücâdelelerde kahramanlık, güçlülük ve yiğitlik
göstermiştir. Bu yüzden pehlivan, yiğit, hükümdar gibi şahısları övmek için Zaloğlu Rüstem’in adı
kullanılır.

ZAMAN;

Alm. Zeit (f), Fr. Temps (m), İng. Time. Değişmekte olan bir standart hâdiseyle kıyaslanarak ölçülen;
başlangıç ve son kabul edilebilecek iki hâdise veya vakit arasında geçen müddet (süre). Zamanın
ölçülmesinde ekseriya bir sarkacın salınımı, dünyânın dönüşü veya bir elektromanyetik radyasyonun
titreşimi gibi devrî (periyodik) bir hâdise esas alınır. SI (Systeme International) birim sisteminde zaman
birimi olan sâniye, sezyum elementinin tayfındaki çizgiler kullanılarak tespit edilmektedir. Buna göre 1
sâniye (1 s) sezyum 133 atomunun en düşük enerjiye sâhip olduğu haldeki iki çok yakın seviye
arasındaki geçişte ortaya çıkan radyasyonun titreşiminde 9.192.631.770 periyod meydana gelmesi için
geçen müddet olarak târif edilir. Bu müddet sezyum saati (atom saati) kullanılarak ölçülür. Daha
önceleri 1 sâniye 1 ortalama güneş gününün 86.400’de biri olarak târif edilirdi. Hâlen bu târif de
kullanılmaktadır.

İnsanlar çok eski zamanlardan beri güneşin ve ayın hareketlerinden zamanı ölçmek maksadıyla
faydalanmışlardır. Bir günden veya aydan daha uzun müddetlerin ölçülmesi ise hava durumunda,
hayvanların davranışlarında ve bitkilerin görünüşlerinde bâriz değişikliklerin meydana geldiği
mevsimler esas alınmıştır. Zirâat ve hayvancılıkta faaliyetler için zaman ölçüsü olarak mevsimler esas
alınır. Daha uzun müddetleri, meselâ târihî bir hâdisenin zaman içinde yerini veya bir kimsenin yaşını
ifâde etmek için ise bâzı hâdiseler başlangıç veya referans noktası olarak kullanılmıştır. Bunlar önemli
kıtlık, bolluk, soğuk veya sıcak, salgın hastalık, harp veya bir hükümdarın idâreyi ele alması gibi önemli
hâdiseler olmuştur. Daha da uzun zaman parçalarını meselâ, târihî devirleri ifâde etmek için tesiri


devam etmekte olan büyük bir değişikliğin başlangıcı, meselâ, peygamberlerin gelişi ve dînin
yayılışında önemli târihler esas alınmıştır. Bu şekilde takvimler ortaya çıkmıştır.

Güneşin günlük görünen hareketinde aynı noktadan müteâkip iki geçişi arasında geçen zaman gün
olarak târif edilmiştir. Bâzı iptidâî topluluklarda bunun yerine iki uyku veya karanlık arasındaki zaman
esas alınmıştır. Medenî topluluklarda ise gün içinde taksimât yapılmış ve; yalın gözle rasat edilmesi
kolaylıkla mümkün olabilen akşam veya güneşin batışı (gurûb, “sunset”), yatsı veya yıldızların
görünmesi ve gökyüzünün tamâmen kararması (işâ, “end of evening twilight”), gece yarısı (midnight),
imsak veya gökyüzünün aydınlanarak yıldızların kaybolması (fecr, “morning twilight”), sabah veya
güneşin doğuşu (tulû-ı
şems, “sunrise”), güneşin ufuktan bir mızrak boyu yükselerek bakılamayacak
kadar parlaklaşması (işrak vakti), gündüz zamânının ikinci dörtte biri (duhâ vakti), öğle veya zevâl
(zuhr, “noon, midday”), ikindi veyâ gündüzün takriben üçüncü dörtte biri (asr, “late afternoon”), güneşin
ufka bir mızrak boyu yaklaşması ve yalın gözle bakılabilecek kadar sararması (isfirar) vakitleri tespit
edilmiştir. Böylece gün, güneşin aydınlatmasına bağlı olarak parçalara ayrılmış olmaktadır. Bu bölünüş
ekvatordan uzaklaşıldıkça mevsimden mevsime değişmektedir. Mekanik (kumlu, sulu veya rakkaslı)
saat makinalarının yapılması ve kullanılması ile bir günü, uzunlukları birbirine eşit parçalara bölmek
mümkün olmuştur. Bir yıl içinde gündüzlerin ortalama uzunluğu ile gecelerin ortalama uzunluğu
takriben birbirine eşittir. Ortalama gündüz 12 saat ve ortalama gece de 12 saat olmak üzere 1 gün 24
saate ayrılmıştır. (Bir dâire sâdece cetvel ve pergel kullanılarak 2, 3, 6, 12, 24,... parçaya kolayca
bölünebilmektedir.) Günlerin saatlere bölünmesi, zamânımızda nakliyat, haberleşme ve ticâretin
yaygınlaşması ve hızlanması neticesinde büyük önem kazanmıştır.

Günden daha uzun bir müddet olarak da esası daha çok insan hayâtını tanzim eden dînî âdetlere
dayalı ve 7 günden meydana gelen hafta kabul edilmiştir. Ticârî ve idârî bakımdan da haftanın belirli
günlerinde belirli işlerin yapılması, muayyen günlerde muayyen saatlerde çalışmanın tâtil edilmesi ve
ibâdet yapılması bütün dünyâda içtimâî hayâtın bir parçasıdır. Haftanın müddet ve başlangıç ve bitiş
günleri bakımından ay veya güneşin devrî hareketiyle hiçbir münâsebeti bulunmamaktadır.

Ay ise, arzın uydusu olan ayın hareketine, daha doğrusu ayın görünüşüne dayanan bir zaman
ölçüsüdür. Yeni ayın müteakip iki görünüşü veya iki ictima veya kavuşum (lunation) arasında geçen
takriben 29.5, (29.530) ortalama güneş günü uzunluğundaki müddet “1 ay” dır. 12 kamerî (lunar) ay
takriben 354 gün veya 1 kamerî yıl olmaktadır. Bu kamerî yıl ortalama güneş yılından yaklaşık 11.25
gün daha kısa olduğundan kamerî ayların yeri güneş yılı içinde değişir. Bu sebeple kamerî yılbaşı
tropik yıla göre her yıl takriben 11 gün daha önce olmakta ve her mevsimi dolaşarak takriben 33.5
tropik yılda bir aynı mevsime gelmektedir. Buna karşılık arzın güneş etrâfında bir tam devir yapması
için geçen müddet de dünyânın kendi ekseni etrâfında tam sayıda devrine veya tam güne tekâbül
etmemektedir. Bir güneş yılı (tropik, dönencel yıl) ortalama güneş zamanı cinsinden 365,24 2216 gün,
yâni 365 gün 5 saat 48 dakika 46 sâniyedir. Bu sebeple takvimin güneş yılına uydurulabilmesi için
esas olarak 365 günlük bir yılı aldıktan sonra takriben dörtte bir günlük fazlalık için bâzı
düzenlemelerin getirilmesi gerekmiştir. Ayların farklı
fakat birbirine yakın gün sayısına sâhip olarak
seçilmesi ve artık (kebîse) yıl fikri bu sebeplerle ortaya çıkmıştır. Artık yılda Şubat 29 (diğerlerinde 28)
gün olur. 4 ile tam bölünen yıllar artık yıl alınır, ancak sonu 00 ile biten 2000, 2100, 2200 gibi yılların
400 ile bölünmeyenleri artık yıl alınmaz.

M.Ö. 1 Ocak 4713 yılı öğle ânından îtibâren geçen gün sayısına Juliyen târihi denir. Güneşin meyl
(deklinasyon) ve tâdil-i zaman (zaman denklemi) değeri hesabı gibi işlemlerde kullanılır. Böyle
düzenlemelerle takvimde yılın aynı mevsimine aynı ayların isâbet etmesi temin edilmeye çalışılmıştır.

Bu maksatla güneşin yıllık görünen hareketi sırasında hizâsında bulunduğu takım yıldızları güneş
doğmadan hemen önce ve battıktan hemen sonra rasat edilerek tespit edilmiştir. Böylece yılbaşı günü
güneşin tutulma çemberi (ekliptik dâire-i husuf) üzerindeki yerine bağlanabilmekte, inkılap (solstice) ve
itidâl (equinoks) (günberi ve günöte) noktalarına göre yeri belirlenebilmekteydi. Ancak bu usûl de
istenen hassâsiyette değildi. Çünkü mevsimler hem arzın güneş etrâfında yörüngesi üzerindeki yerine
ve hem de arzın mihverinin bu yörünge düzlemi ile yaptığı açıya bağlıdır. İtidâl noktalarının yerlerinin
zamanla değiştiğinin M.Ö. 130 yıllarında fark edildiği kaydedilmiştir. İtidâl veya ekinoks noktalarının
gerileme (precession) hareketinin sebebi arzın mihverinin (ekliptik ile yaptığı açının ortalama değeri
pek değişmemekle birlikte) bir eksen etrâfında takriben 25.000 yılda bir devir yapacak şekilde
dönmesidir. Bu düzeltmeler de yapılarak bilhassa jeodezik ve astronomik maksatlarla daha hassas
zamanlar târif edilmiştir.

Standart zaman (Müşterek zaman):

Boylamları farklı, birbirlerinden ayrı olan ve hızlı ulaşım ve haberleşme bağlantısı bulunmayan
şehirlerde her bir şehrin kendi mahallî zamânını kullanması ticârî ve idârî bakımdan bir mahzur
doğurmaz. Önceleri her şehir kendi mahallî zamânını kullanırdı. Sonra haberleşme ve ulaşımın


hızlanması neticesinde karışıklıklar ve yanlış anlamalar olmaya başladı. Bu karışıklığı ortadan
kaldırmak için 1870 yıllarında başlayan arayışlar Kanada’da Sanford Fleming ve Amerika Birleşik
Devletlerinde Charles F. Dowd’un da ileri sürdükleri 15 meridyen derecelik zaman dilimleri fikrinin
umûmî kabul görmesiyle neticelendi. Günümüzde zaman veya saat dilimleri Greenwich’ten îtibâren
sayılmaktadır. Her birisi 1 saatlik olmak üzere 24 adet zaman dilimi vardır.

Günümüzde Avrupa’da; Batı Avrupa ve Doğu Avrupa zamanları kullanılmaktadır. Bu usûlde, her
zaman diliminde, o dilime âit standart meridyenin mahallî vasatî (yerel ortalama) zamanı kullanılır.
Böylece zamanın bilindiği belirli bir yerden meridyen derecesi cinsinden uzaklığı bilinen yerlerdeki
zaman hesaplanabilmektedir. Zaman dilimleri haritasından da görülebileceği gibi bâzı dilimlerde
husûsî durumları
olan bölgelerin bulunması sebebiyle dilim sınırları meridyen dâirelerini aynen tâkip
etmemiş, hattâ kaymalar yapılmıştır. On ikinci zaman diliminin içinde bulunan 180° tul veya boylam
dâiresi ise “târih çizgisi” kabul edilmiştir. Bu çizginin hemen batısında bulunan memleketler
doğusundakilerden veya Greenwich’ten bir takvim günü ileridedir. Bu çizgi bir memleketi, meselâ Yeni
Zelenda’yı ortasından ikiye ayırmayacak şekilde bir kırık çizgi olarak geçirilmiştir. Bu düzenlemeler
ticârî ve idârî bakımdan belirlilik temin ederek karışıklıkları ortadan kaldırmak maksadıyla yapılmıştır.
Bu şehrin hangi zaman diliminde olduğu bilindiği takdirde bulunulan yer ile ortalama standart zaman
farkı bulunabilir. Her zaman dilimi içindeki yerlerde o dilimin standart meridyenine âit mahallî vasatî
zaman kullanılmaktadır. Meselâ:

Türkiye’nin içinde bulunduğu ve Greenwich’ten 2 saat ileride olan zaman diliminin standard meridyeni
30° Doğu meridyenidir. Türkiye toprakları takriben 26,5° ilâ 44,5° tul dâireleri (meridyenleri) arasında
yer aldığından doğu ve batı uçları arasındaki mahallî zevâlî zaman farkı (18°x4 dak/°)= 72 zaman
dakikasıdır. İzmit şehrinden geçen standart meridyenden ise Türkiye’nin doğu ucunda -58 dakika batı
ucunda +14 dakika fark vardır. Yâni Ağrı’da Ağrı’nın mahallî vasatî, zevalî zamânından 58 dakika
geride olan; Edirne ve Ezine’de ise bu şehirlerin mahallî, vasatî zamanından takriben 14 dakika ileri
olan Türkiye standart vasatî zamanı kullanılmaktadır.

Günlerin uzun olduğu, güneşin erken doğduğu mevsimlerde bâzı memleketlerde standart zamandan 1
saat ileride olan daha doğudaki komşu dilimin standart zamanı kullanılmaktadır. Yaz zamanı (summer
time), ileri saat veya ileri zaman olarak isimlendirilen bu tatbikat ise gün ışığından daha uzun bir
müddet istifâde etmek maksadı ile yapılmaktadır. Bilhassa topraklarının büyük kısmı standart
meridyenin doğusunda bulunan memleketlerde resmî, idârî, mesâî bakımından gün ışığından istifâde
edilen zaman arttırılmış olmaktadır.

Günlük zaman başlangıcı
olarak günümüzde International Astronomical Union (Milletlerarası
Astronomi Birliği) tarafından tavsiye edilen vasatî, yâni ortalama geceyarısı (veya vasatî zevâlî zaman
cinsinden saat 12.00) kabul edilmiştir. Dünyâ için 24 saatlik bir vasatî günün başlangıcı Greenwich
vasatî geceyarısıdır. Bu zaman “Greenwich (Griniç) Mean Time (GMT)”, yâni “Greenwich vasatî
zaman” adını alır. Aşağıdaki paragraflarda teferruatı açıklanacak olan bu zaman, Fransızca “Temps
Universel (TU)”, Almanca “Weltzeit (WZ)” ve İngilizce “Universal Time (UT)” isimleriyle anılmaktadır.

Zamanın ölçülmesi: Aynı anda vukû bulmayan iki hâdise arasında geçen müddet, muntazam bir
şekilde tekerrür eden bir hâdisenin tekrar sayısı olarak ölçülür. Ölçmek için bir mebde veya başlangıç
ve bir de mukâyese birimi olarak kullanılacak standart zaman aralığına ihtiyaç vardır. Standart zaman
aralığı muntazam tekerrür eden hâdisenin müteakip iki tekerrürü arasında geçen zaman cinsinden
tespit edilir. Böyle bir zaman kâidesinin umûmî olarak kullanılabilmesi için târif edilen zamanın arzın
her yerinde çok iyi bir takribiyetle aynı adedî (sayısal) değerle tespit edilmesine imkân vermesi
lâzımdır. Arzın kendi mihveri (ekseni) etrâfında dönme hareketi, aynı arz etrâfında ve arzın güneş
etrâfındaki dönme hareketleri bu şartı hâizdir. Rakkas (sarkaç) ise bu şartı yerine getirmez.

Arzın mihveri etrafında dönüşü esas alınarak vasatî güneş zamanı (mean solar time) ve vasatî yıldız
zamanı (mean sidereal time), arzın güneş etrâfında dönüş hareketi esas alınarak efemeris
(ephemeris) zamanı, atomun muayyen kuantum seviyelerinde yaydığı elektromanyetik radyasyon esas
alınarak atom zamanı (atomic time) târif edilmiştir. Bunlardan arz, ay ve güneşin dönme hareketine
istinad edenlerin az da olsa zamanla ölçü birimi değişmektedir. Bunun sebebi ise bir tam devri tespit
etmek için gök küresinde sâbit kabul edilen noktaların bir devre bâzan on binlerce yılı bulan devrî ve
üniform olmayan (dalgalı) hareketleridir. Bunun için rotasyonel (deverânî), Efemeris ve Atom zamanları
olarak ayrı ayrı ele alınırlar.

Rotasyonel (Deverânî, Gayri Mütesâvî) zaman:

Güneş zamanı-görünen güneşin günlük hareketi sırasında arz üzerinde bir yerin tûlünden
(meridyeninden) müteakip iki geçişi arasında geçen müddete bir hakîkî güneş günü denir. Güneşin bir
yerin tûlünden üst geçişi bir güneş saati (meselâ Dâire-i Hindiyye), bir teodolit veya bir teleskopla


tespit edilebilir.

Güneş, yıllık görünen hareketi sırasında her gün takriben 1° (4dak) doğuya doğru intikal ettiğinden
(ötelendiğinden) bir hakîkî güneş gününün uzunluğu arzın kendi ekseni etrâfında bir tam dönüş
müddetinden, vasatî güneş zamanı cinsinden ortalama olarak 3 dakika 56,555 saniye kadar daha
uzundur. Ayrıca arzın güneş etrâfındaki yörüngesinin elips şeklinde olması ve arzın kendi etrâfında
dönme mihverinin yörünge düzlemine (ekliptik veya dâire-i husûf’a) dik olmayıp bununla takriben 23,5°
açı yapması sebebiyle hakikî güneş günlerinin uzunlukları birbirinden farklı olur. “Bir hakîkî güneş
gününün uzunluğu” farkı zaman denkleminin o güne âit günlük değişimine eşittir.”

Sâbit hızla çalışan mekanik saatlerin yapılarak on yedinci asırdan îtibâren kullanılmaya başlamasıyle
uzunluğu değişmeyen bir ortalama güneş günü (mean solar day) kabul edilmiştir. Bir ortalama güneş
günü, ortalama güneşin (ki bu güneş hakîkî güneşten ileride veya geride olabilir)meridyenden
müteakip iki alt geçişi arasında geçen müddet olarak târif edilir. Bir vasatî güneş gününün 1/24’üne bir
vasatî güneş
saati, veya sâdece vasatî saat; bunun 1/60’ına bir vasatî güneş dakikası, bunun da
1/60’ına bir vasatî güneş saniyesi denir.

Hakîkî güneş zamanı ile vasatî (ortalama) güneş zamanı arasındaki farka zaman denklemi (tâdil-i
zaman, “equation of time”) denir. Bu fark iki güneşin saat açıları arasındaki farka muadildir ve
rasatlarla tespit ve hesap edilerek almanaklarda cetveller hâlinde verilir. “Hakîkî zaman-ortalama
zaman” olarak hesaplanan zaman denkleminin değeri takriben -14 dakika ile +16 dakika arasında
değişir. Zaman denkleminin günlük değişim miktarı ise 0 ilâ ±0.5 dakika kadardır. Hakîkî güneş zamanı
G ve vasatî güneş zamanı O ile gösterilirse, zaman denklemi E(t)= G-O olur.

zzzz

Yıldız zamanı (Sidereal Time): Gök cisimlerinin koordinatlarını belirlemek gibi astronomik ölçme
işlerinde yıldız zamanı kullanılır. Ekvatorun, ekliptik ile ara kesit noktasına Hamel burcu (koç burcu)
denir. Rektesansiyon; Hamel noktasından geçen saat dâiresiyle gök cisminden geçen saat dâiresi
arasında kutupta meydana gelen açı
veya bu saat dâireleri arasındaki ekvator yayıdır. İlkbahar
noktasının meridyenden müteakip iki üst geçişi arasında geçen müddet bir yıldız günü olarak târif
edilir. Herhangi bir yıldızın (s) saat açısı ile belirlenen zamâna yıldız zamânı veya zâhirî yıldız zamânı
denir. Presesyon (devinme) veya lunisolar presesyon (ay gün devinmesi; arz mihverinin bu mihveri
kesen başka bir mihver etrâfında bir devri takriben 25.000 sene süren, uzun periyotlu hareketi) ve
nutasyon (arz mihverinin arzın şekli ve ay ve güneşin câzibe kuvveti neticesinde, daha kısa periyotlu
dalgalanmalar şeklindeki hareketi) sebebiyle hakîkî ilkbahar noktasının yeri devamlı fakat gayri
mütesâvî (üniform olmayan) bir şekilde yıldızlara göre ters istikâmette, yâni gerileyerek, değişir. Arz
mihverinin bu hareketinin kararlı, düzgün kısmına kısaca presesyon, kısa devirli dalgalanmalarına ise
nutasyon denilmektedir. Nutasyon sebebiyle, ilkbahar notası esas alınarak bulunan hakîkî yıldız
günleri farklı uzunluktadır. Bir hakîkî yıldız gününün vasatî yıldız gününden farkı en çok 0,01 sâniye
kadar olabilmektedir. Rakkaslı saat makinalarının tekâmül etmesi neticesinde 1925 senesinden
îtibâren mütesâvî îtidâlî zaman (uniform equinoctial time) kullanılması gerekli olmuştur.

Vasatî yıldız zamanı: Vasatî ilkbahar noktasının, yâni nutasyondan arındırılmış ilkbahar noktasının
saat açısı olarak târif edilir. Bir vasatî yıldız günü, vasatî ilkbahar noktasının meridyenden müteakip iki
geçişi arasında geçen müddettir. Bu müddet arzın kendi mihveri etrâfında 1 tam devir müddetinden
takriben 0,0084 sâniye daha kısadır. Vasatî yıldız; gününün 1/24’ü bir vasatî yıldız saati, bunun da
1/60’ı bir vasatî yıldız sâniyesi olarak târif edilir.

Hakîkî yıldız zamanı ile vasatî yıldız zamanı arasındaki farka rektasensiyonda nutasyon veya ta’dîl
îtidâl (îtidâl noktaları denklemi, ekinokslar denklemi) adı verilir ve 0 ilâ 1 sâniye civârında kıymetler alır.

Güneş zamanı, yıldız zamanı ve aralarındaki münâsebet-vasatî güneş zamanı: Vasatî güneşin
saat (veya zaman) açısı +12 saat olarak târif edilir. Vasatî güneş gök Ekvatoru üzerindeki hakîkî
güneşin senelik ortalama hızına sâhip ve bu sâbit hızla hareket ettiği farz edilen hayâlî bir noktadır.
Tatbikatta, ortalama güneşin rektasensiyonu zaman denklemi (ta’dîl-i zaman) formülüyle elde edilir. Bu
formülle, vasatî güneş zamânı, arzın güneş esas alınarak bulunan dönme hızına uyacak şekilde
düzenlenmiş
olmaktadır.

Hakîkî güneşin senelik sanal hareketi arasında hakîkî ilkbahar noktasından müteakip iki geçişi
sırasında geçen müddete bir medârî sene (tropik yıl) denir. Bu müddet zarfında güneş bir yerin
meridyeninden 365,242216 defâ geçer. Gök ekvatoru üzerinde sâbit hızla hareket ettiği farz edilen

^

vasatî güneşin rektasensiyonu 1 medarî senede 360° = 24 saat, 1 günde ise ortalama (86.400
sâniye/365,242216)= 3 dakika 56,555 sâniye artar. Buna göre ortalama güneş zamânını gösteren bir
zaman ölçme makinası ile ölçüldüğünde 1 vasatî yıldız günü 24 vasatî güneş saatinden 3 dakika
56,555 sâniye kadar daha uzun bulunur.

Hakîkî güneş zamânını ve hakîkî yıldız zamanının gayri mütesâvî olmasının başlıca iki sebebi vardır:


1) Arzın güneş etrâfında dönüş hareketindeki ve ilkbahar noktasının hareketindeki farklılıklar; 2) Arzın
kendi mihveri etrâfında dönüş hızındaki değişimler. Bunlardan 1’incinin sebep olduğu farklar gök
mekaniği bilgilerine dayanılarak önceden hesaplanabilir, fakat 2’incinin sebep olduğu farklar önceden
hesaplanamaz. Arzın kendi mihveri etrâfında dönüş hızının değişmesi: (a) Denizlerde med ve cezir
sürtünmesi sebebiyle devamlı bir yavaşlama, (b) Buzulların erimesi ve teşekkülü gibi iklim ve
mevsimlik değişimler, (c) Arz içinde kütle hareketleri, arzın genleşmesi ve büzülmesi neticesi meydana
gelen düzensiz hızlanma ve yavaşlamalar şeklinde olur.

Ortalama Ekvator düzlemi ve ortalama ekliptik (husuf) düzlemi arasındaki açı e, ortalama yıldız zamânı
0 ve hakîkî yıldı zamanı o olduğuna göre 0-0= Ncose+ dNcose veya 0-0= N+N” şeklinde ifâde edilir.
Burada Ncose veya N uzun devirli farkları, dNcose veya N” ise kısa devirli farkları gösterir. Bunların
değerleri yıldız yıllıklarında (almanac, salnâme) verilmiştir. Bu düsturlar kullanılarak bir rasat âni veya
bir vakit için ortalama yıldız zamânı 0 verildiği takdirde, hakîkî yıldız zamânı 0 ve ayrıca yıldız a zâhirî
rektasensiyonu biliniyorsa yıldızın saat açısı
t= 0-a olarak hesaplanır. Eğer belirli bir vakit için yıldızın
saat açısı (t) başka bir yoldan hesaplanmış veya verilmişse hakîkî yıldız zamânı 0= a+t ve ortalama
yıldız zamânı 0+0= N’-N” olarak hesaplanır.

Benzer şekilde, hakîkî güneş zamânı G ile vasatî güneş zamânı O ise zaman denklemi E(t)= G-O

zzzz
farklı yıldız yıllıklarında rasat ve hesap neticelerine dayanılarak cetveller hâlinde verilir. Bu düsturdan
da istifâde edilerek herhangi bir rasat ânı
veya vakit için vasatî güneş zamânı verildiği takdirde hakîkî
güneş zamânı G ve hakîkî güneşin saat açısı t= G-12 münâsebetinden hesaplanır. Eğer muayyen

zzbir vakit veya rasat ânı için hakîkî güneşin saat açısı (t) başka bir yoldan (meselâ, güneşin yükseklik
açısı veya zenit uzaklığından ve deklinasyonundan hareketle) hesaplanmış veya verilmişse hakîkî
güneş zamânı G= t+12h ve vasatî güneş zamânı O= G-E(t) münâsebetinden hesaplanır. Vasatî ve

zzz
-


hakîkî güneşin saat açıları (E) ve (t) ve rektasensiyonları a ve a olduğuna göre zaman denklemi: E(t)=

-

G-O= t-t = a—a yazılabilir. Rektasensiyon ilkbahar noktasından îtibâren doğuya doğru ekvator

zzüzerinde deklinasyon dâiresine kadar ölçülen açı olduğuna göre, zaman denklemi sıfırdan büyük
olduğu zaman hakîkî güneşin batıdan doğuya doğru olan yıllık hareketi sırasında ortalama güneşten
geride olduğu ve bu sebeple arzın kendi mihveri tarafında dönmesi sırasında meridyene ortalama
güneşten önce gireceği anlaşılmaktadır. Zaman denkleminin sıfırdan küçük olması hâlinde ise yıllık
harekette hakîkî güneş ileride, yâni daha doğuda olur ve meridyene ortalama güneşten sonra girer.

Güneş zamânı, güneşin meridyenden alt geçişinden îtibâren ölçülen zaman açısı olarak târif edilir.
Güneşin, üst geçiş meridyeninden batıya doğru ölçülen açı cinsinden uzaklığı saat açısıdır. (Bu halde

-

O= t +12h olmaktadır.) Ortalama güneşin a- rektasensiyonu biliniyorsa, yıldız zamânı 0= a-+t

zşeklinde hesaplanabilir. Burada rektasensiyon ortalama ilkbahar noktasına göre verilmiş ise 0
ortalama yıldız zamanı olur.

Günlerin başlangıcı
`ve saatlerin ayarlanması: Standart zamâna göre gün gece yarısı başlar ve 24
saat devam eder. Saatler ve dakikalar dört hâneli bir rakamla verilir: İlk iki hâne saati, ikinci iki hâne
dakikaları gösterir. Meselâ, saat 00.23, saat gece yarısını 23 dakika geçiyor demektir. 12.33, öğle vakti
saat on ikiyi 33 dakika geçiyor demektir. Benzer düşüncelerle 11 Eylül saat 24.00 ile 12 Eylül saat
00.00’ın aynı ânı gösterdiği anlaşılır.

Günün iki adet on iki saatlik bölümden meydana geldiğini kabul eden usûlde, vaktin birinci ve ikinci on
iki saatlik bölümde olduğunu belirtmek gerekir. Zevâlî zaman kullanılıyorsa öğleden önce (ante
meridiem, a.m.) veya öğleden sonra (post meridiem, p.m.) olduğu ifâde edilmelidir. Gurûbî zaman
(gurûb vakti 00.00 saat olan zaman) kullanılıyorsa gece gündüz olduğu belirtilir.

Rotasyone (Deverânî) zamanın tatbiki olarak tespit edilmesi: Zamânın tespiti işi astronominin
ihtisas gerektiren bir dalıdır ve devlet rasathaneleri tarafından yapılır. Zaman tespitinde kullanılan
temel târifler standartlaştırılmıştır. Milletlerarası Astronomi Birliği (International Astronomical Union,
IAU) kuruluşuna bağlı Paris’teki Milletlerarası Zaman Bürosu (International Time Bureau) çeşitli
rasatlarda bulunan zamanların kıyaslamalarını yaparak rasatların uyumlu bir değerlendirme ve
dengelemek için gerekli bilgileri temin etmektedir.

Üniversal zamânın (UT) veya astronomik dünyâ zamânının tespitinde şu adımlar tâkip edilir:

1. Mahallî vasatî yıldız zamânını tespit etmek için yeri bilinen bir yıldızın, geçişi sırasında, rasat edilir.
2. Greenwich yıldız zamânını bulmak için Greenwich’in doğusunda olan yerlerin boylamı çıkarılır.
Batısında olan yerlerin boylamı ilâve edilir.

3. Bu sonuç UTO’dan îtibâren bir matematik işlemle UT üniversal zamânına tahvil edilir. Bu tahvil
işlemi aşağıda açıklanacaktır.
Zaman tespiti için gerekli başlıca âletler bir rasat âleti veya teleskop ve bir de zaman ölçen bir âlet,
yâni saat makinasıdır. Yeri bilinen bir yıldızın gök küresinde rasat yerine göre vaziyeti (konumu) sâbit
muayyen bir mürâcaat çizgisinden geçiş ânı
kaydedilir. Bu mürâcaat çizgisi bulunan rasat yerinin
meridyeni veya ufuktan yükseklik açısı (veya başucu [zenit] açısı, semt-ür-re’s zâviyesi) muayyen bir
küçük dâire olabilir. Aşağıda zaman tespit için kullanılmış ve kullanılmakta olan âlet ve usûllerden
bâzıları izâh edilmiştir.

Güneş saati ve dâire-i hindiyye: Bir rasat yerinin meridyenini tespit etmek için güneş
gören bir ufkî
(yatay) saha üzerine çizilen dâirenin merkezine şâkulî (düşey) olarak dikilen uzunluğu dâire çapının
dörtte biri kadar olan bir çubuğun üst ucunun gölgesi kullanılmıştır. Bu usûlü ilk defâ Hindistanlı
Müslümanlar buldukları için adına Dâire-i Hindiyye denilmiştir. Çubuğun ucunun gölgesi sabahleyin
dâireye batı tarafından girer, akşama doğru doğu tarafından çıkar. Çubuğun ucunun gölgesinin çizdiği
çizginin dâireyi kestiği noktaların arasında kalan kirişin orta noktasını dâirenin merkezine birleştiren
doğrultu bu yerin meridyenini veya coğrafî kuzey-güney istikâmetini gösterir. Hassâsiyetin artması için
ölçü yapılan sahânın düzgün ve ufkî olması, dâire çapının büyük, çubuğun şâkulî, uç noktasının
gölgesinin keskin olması ve rasat günü olarak güneşin denklinasyonundaki değişim hızının en az
olduğu bir gün seçilmesi lâzımdır.

Bir yıldızın veya güneşin meridyenden geçişi kuzey-güney istikâmetinde şâkulî bir düzlem içinde rasat
yapmaya ve geçişi tespit etmeye müsâit bir dâire, bir boru veya teleskop kullanılarak tespit edilir ve
vakti kaydedilir. Saat ayarı veya düzeltmesi buna göre yapılır.

Nısfünnehâr âleti (Transit Instrument): Meridyen düzlemi içinde hareket edebilen bir teleskopu vardır.
Geçiş ânı bir saat kullanılarak kronograf üzerine kaydedilir.

Fotoğraflı zenit tüpü (Photographic Zenith Tube, PZT): Nısfünnehâr âletinden daha hassastır.
Fotoğraflı zenit tüpü âleti şâkulî olarak tespit edilmiş bir tüple zenit civârından geçen yıldızlara rasat
edilmesine yarar. Yıldızın ışığı tüpün altındaki bir kap içindeki cıvanın ufkî sathından yansıyarak
meridyen düzlemi içinde bulunan zenit (semtürre’s veya başucu) istikâmetini gösterir. Gelen ışıklar bir
mercekle toplanarak merceğin odak noktasında bir fotoğrafik levha üzerine düşürülür. Yıldız geçişini
yaparken fotoğrafik levha yıldızının hareketine uyacak şekilde bir motorla hareket ettirilir ve herbiri 20
sâniye kadar süren ve zaman işâretleri de olan dört kayıt yapılır. Her 20 sâniyelik kayıt sonunda levha
ve mercek 180° döndürülür. Rasat neticesinden îtibâren hesaplanan zamanla saat makinasının
gösterdiği zaman karşılaştırılarak düzeltme miktarı bulunur.

Prizmalı astrolab (Impersonal Astrolabe): Bir 60°lik prizma ve bir cıva yüzeyi (ufkî yansıtıcı)
kullanılarak yıldızın prizma içinde ve cıva yüzeyinden yansıyarak gelen görüntüsünden faydalanılarak
yıldızın yüksekliğinin tam 60° olduğu ânı tespit etmeye yarayan bir âlettir. Ayrıca Wollaston
prizmasının birefrenjans husûsiyetinden (özelliğinden) istifâdeyle, yıldız teleskopla tâkip edilir, değişik
azimut değerlerinde daha hassas ölçmelerle yüksekliğin 60° olduğu an kronograf üzerine
kaydedilebilmektedir. Böylece her zaman bulunulan arz derecesi tespit edilebilmektedir.

Zaman aralıklarının ölçülmesi: Zamânı göstermek ve zaman aralıklarını ölçmek için çeşitli saat
makinaları geliştirilmiştir.

Güneş saatleri: Yukarıda da açıklandığı gibi bir çubuğun gölgesi zamânı göstermek üzere
kullanılmıştır. Gölgenin istikâmeti ve uzunluğu, güneş yüksekliğinin yeterli olduğu saatlerde zamânın
bir göstergesidir.

Kum ve su saatleri: Belirli miktardaki kum veya suyun bir kaptan diğerine akışı zaman aralıklarını
ölçmek için kullanılmıştır.

Rakkaslı saatler: Rakkasın küçük genlikli (vüsatlı) salınımlarının eş zamanlı olması esâsına dayanır.
Bu tür saatlerin günümüzde ulaştığı hassasiyet günde 0,001 sâniyedir. Ancak çok hassas zaman
ölçmelerinde artık rakkaslı saatlerin yerini kuvartz kristalli saatler ve atom saatleri almıştır.

Kuvartz kristalli saatler: Kuvartz kristalinin piezoelektrik hassasından istifâde edilerek zaman
ölçülebilmektedir. Bir kuvartz kristaline şekil değiştirme yaptırılırsa belirli kristal yüzeyleri arasında
elektrikî potansiyel farkı doğar. Eğer, bunun tersine, bu iki yüze bir elektrikî potansiyel farkı tatbik
edilirse kristal şekli değiştirir. Bu hassasından dolayı
kuvartz kristali elektronik bir osilatör devre içinde
yerleştirilebilir. Kristalin titreşim frekansı
veya periyodu elektronik devrenin titreşim frekansını tespit
eder. Osilatörün frekansı sâniyede birkaç milyon devir (MHz. megahertz) mertebesindedir. Bu sinyaller
uygun bölücü veya sayıcı devreler vâsıtasıyle, elektromekanik saatlerde bir sankron motoru harekete
geçirerek, tam elektronik saatlerde doğrudan bir gösterge ile zamânı göstermek için kullanılır. Ancak


zamanla yaşlanma sebebiyle kristallerin frekansları arttığından bu değişikliğin az olması için tedbirler
ve en uygun bir frekans (2,5 MHz) seçimi gerekmiştir. En iyi vasıflı kuvartz kristallerde hızlanmanın
günde 0,3x10-3 sâniye olduğu görülmüştür.

Atom saatleri: Atom osilatörleri bir saat makinesi ile birleştirilerek atom saatleri yapılır. Hassâsiyetleri
günde bir mikrosâniye (10-3 sâniye) civârındadır. Atom zamanı ile alâkalı yazılarda bu mevzuda daha
teferruatlı bilgi vardır.

Arzın mihveri etrâfında dönüş hızındaki değişmeler: Efemeris ve atom zamânı ile kıyaslandığında
rotasyonel (deverânî) zamânın değişken olduğu görülür. Bunun sebebi arzın dönüş hızındaki
değişikliklerdir. Bu değişiklikler seküler (asırlık), düzensiz ve periyodik (devrî) olmak üzere üç çeşittir.

Med ve cezir hâdisesinin doğurduğu sürtünme sebebiyle yüz yılda 0,001 sâniyeye varan devamlı bir
yavaşlama olduğu eski ay tutulmalarının târihlerinden hesaplanmıştır. Simon Newcomb 1900 yılları
civârında geçen iki asır içerisinde ayın hesaplanan yerinden bâzan ileride bâzan da geride olduğunu
gösteren kayıtları incelemiştir. Bu inceleme sonunda bu farkların kayıt hatâsı değil arzın
yavaşlamasından ileri gelebileceğini belirtmiştir. Sir HS. Jones 1959 yılında arzın mihveri etrâfındaki
dönüşünün gayri mütesâvî olduğunu ispat etmiştir. Rasatlar hızdaki değişikliğin tedricî olduğunu fakat
ivmelerin hızlı değişebildiğini göstermiştir.

Yıllık ve altı aylık devrelerle meydana gelen değişikliği ifâde eden terimin takriben 0,025 sâniye olduğu
anlaşılmıştır. Rüzgârların da bu hıza tesir ettiği görülmüştür. Ay, arz sathındaki şâkul istikâmetini
değiştirerek doğrudan doğruya ve med-cezir yoluyla dolaylı olarak, tespit edilen zamâna tesir
etmektedir. Arzın şeklinin ayın câzibesi sebebiyle değişmesi, mihveri etrâfındaki atalet ânını
değiştirerek dönme hızına tesir etmektedir. Doğrudan doğruya tesiri ifâde eden terimin katsayısı
takriben 0,5 gündür. Med-cezir tesirini ifâde eden 13,6 gün ve 27,6 gün devirli iki terim daha vardır.
Her bir terimin vüs’ati (amplitüdü) takriben 0,001 sâniyedir.

Düzeltilmiş üniversal zaman (Düzeltilmiş dünyâ zamânı) (UTI): Bir yıllık bir müddet zarfında
üniversal zamânın gayri mütesâvî olmasının sebepleri şunlardır:

1) Kutupların hareketi, 2) Arzın dönüşünde yıllık ve altı aylık periyodlu değişimler, 3) Doğrudan ve
dolaylı olarak ay ile alâkalı değişiklikler.

Milletlerarası Astronomi Birliği 1 ve 2 numaralı sebepler için tashihat yapılmasını, 3 numaralı sebebin
ise üniversal zamâna tesirinin ihmâl edilebileceğini kararlaştırmıştır. Bu şekilde hesaplanan zaman
nispeten mütesâvî (üniform) bir zamandır veUT2 ile gösterilir.

Zamanın çeşitlerini göstermek için kullanılan işâretler aşağıda verilmiştir:

UTO, klasik üniversal zaman (dünyâ zamanı).

UTI, 1’in tesiri için tashih edilmiş UTO.

UT2, 1 ve 2 tesirleri için tashih edilmiş UTO.

UTC koordine üniversal zaman.

Radyodan verilen zaman sinyalleri UTC’dir. UTC ve UT2 arasındaki fark 0,1 sâniyeden azdır. Hassas
jeodezik ölçmelerde UTO ve UTI kullanılır. Bunlardan birisi bilinirken diğerlerini bulmak için gerekli
düzeltmeler hesaplanır ve milletlerarası kuruluşlar (Bureau International de l’Heures, International
Time Bureau) tarafından yayınlanır. Mevsimlik değişmeler tam mânâsıyla her devirde aynen tekerrür
etmez, fakat ampirik tashihler yapılabilmektedir.

Kutup noktaları takriben 9 metre yarıçaplı bir dâire üzerinde hareket eder. Bu hareket bir rasat yerinin
hem arz derecesinin hem de tul derecesinin 14 aylık devirlerle değişmesine sebep olur. UT zamânının
hesaplanmasında tul değişikliğinin de hesaba katılması gerekir.

Efemeris zamânı:

Târif-Gök cisimlerinin hareketleri Sir Isaac Newton tarafından keşfedildiği söylenen gök mekaniği
kânunlarına uyar. Bu kânunlarda Albert Einstein’in izâfiyet faraziyesi (theory of relativity) ile bâzı küçük
tâdilât yapılmıştır.

Bu kânunlar ve faraziyelerden istifâ edilerek gök cisimlerinin meydana getirdiği heyet içindeki
cisimlerin bir to başlangıç ânındaki kütleleri, koordinatları ve hızları biliniyorsa, herhangi bir t ânındaki
koordinatları, ilgili diferansiyel denklemler çözülerek bulunabilir. Bu cisimlerden birisinin bir x1
koordinatı için denklemlerin çözümü genel olarak:

x1 = f1 (t, a1, a2,... an)


şeklinde yazılabilir. Burada f1, t üniform astronomik zamânının ve a1, a2,... an integrasyon sâbitlerinin
bir fonksiyonudur. Bir gök cismi için sâbitler verildiği zaman koordinatları ve mahreki tespit edilmiş olur.
Bu matematik bağıntıları kullanarak t zamânının düzgün değişen değerlerine bağlı
bir cetvel veya
takvim (ephemeris) hazırlanabilir. Böyle bir cetvel, t verildiği takdirde bir gök cisminin koordinatlarının
bulunması için veya koordinatlar rasat neticesinde belirli olduğu takdirde zamânın tespiti için
kullanılabilir. Bu hareket denklemlerinde, çözümlerinde ve cetvelde kullanılan zamana efemeris
zamânı ve bu cetvellere de efemeris adı verilir.

Efemeris zamânının ölçülmesinde arzın güneş etrâfındaki mahreki üzerindeki hareketi esas alınmıştır.
Arzın mahreki üzerindeki yeri, güneşin yıldızlara göre yeri rasat edilerek tespit edilir. Efemeris zamânın
fonksiyonu olarak arzın koordinatlarının hesaplanmasında astronomlar tarafından Simon Newcomb’un
“Tables of the Sun” (güneş cetvelleri) kullanılmaktadır. Tatbikatta ise, arzdan daha hızlı hareket etmesi
ve rasat edilmesinin güneşten daha kolay olması sebebiyle, efemeris zamânı ayın mahreki üzerindeki
hareketi ve yıldızlara göre yeri rasat edilerek elde edilmektedir. Ayın koordinatları efemeris zamânının
bir tabiî fonksiyonu olarak efemeris denilen cetvellerde verilmiştir.

Ay ve güneşin sebep olduğu med ve cezir hâdisesi bir kuvvet çifti doğurarak ayın mahreki üzerindeki
hareketine tesir eder. Ay efemerisinin hesâbında kullanılan bağıntıdaki bir terim bu tesiri geçmiş
rasatlara dayanarak hesâba katan bir katsayı ihtivâ eder. Bu katsayı zamanla değiştiğinden ay
efemerisi güneş efemerisinden farklı
olur. Bu sebeple ay efemerisi zamânın târif ve tespitinde esas
olarak alınmaz.

Efemeris zamânın tespiti: Güneşin ve ayın yıldızlara nazaran yerinin tespitinde nısfünnehâr
(meridyen) dâiresi adı da verilen büyük nısfünnehâr âletleri (geçiş âletleri, “transit instruments”)
kullanılır. Ayın yeri, meridyen geçişinden veya yeri bilinen bir yıldızı örtmesinden, yâni bu yıldız ile arz
arasına girerek onun ışığının arza ulaşmasına mâni olmasından faydalanılarak da tespit edilebilir.
Daha doğru ve hassas ölçmeler için ay’ın hareketini tâkip edebilen özel bir fotoğraf makinası
kullanılarak 20 sâniyelik poz müddetli fotoğraflar çekilir. Bu fotoğraflardan ayın yeri belirlenir. Ay
rasatlarından îtibâren ayın üniversal zaman içinde muayyen bir andaki görünen koordinatları belirlenir.
Bu görünen koordinatlarda paralaks düzeltmesi yapılarak görünen jeosentrik koordinatları elde edilir.
Ayın hesapla bulunan jeosentrik koordinatları
efemeris zamâna bağlı olarak cetveller hâlinde
verilmiştir. Bir rasat neticesinde bulunan koordinatlara tekâbül eden efemeris zamânı ay efemerisinden
(ay zaman cetvelinden) alınır. Efemeris zamânı
ET ile üniversal zaman UT arasındaki fark Dt=
ET-UTformülü ile hesaplanır.

Atom zamânı:

Târif -Kuantum nazariyesine göre, bir atom veya molekül, herbiri bir E enerji seviyesine tekâbül eden,
değişik kuantum hallerinde bulunabilir. Yüksek bir E1 enerji seviyesinden daha düşük bir Eo enerji
seviyesine geçiş olması hâlinde aradaki enerji farkı, frekansı V= (E1-E0)/h bağıntısı ile hesaplanan bir
elektromanyetik enerji hâlinde yayılır. Burada h Planck sâbittir.

Her enerji geçişi bu frekansa tekâbül eden bir tayf çizgisi meydana getirir. Görülebilen ışık tayfındaki
frekanslar 5x1014 devir/sâniye mertebesinde olduğundan bir elektronik düzenle doğru olarak sayılması
güçtür. Dalga boyu 10 milimetre ve frekansı
1010 devir/s mertebesinde olan mikrodalgalar frekans
tespiti için kullanılabilmektedir. Bu tür dalgalarla elektronik bir osilatörün sâbit frekansta titreşmesi
temin edilebilmektedir. Mikrodalga elde etmek için amonyak, sezyum, hidrojen, talyum ve rubidyumdan
faydalanılmaktadır.

Mikrodalga elde edilmesi ve atom saatleri:

Amonyak - 1946 yılında R.W.Paund tarafından başlatılan çalışmalar neticesinde 1947 yılında
W.V.Smith ve arkadaşları tarafından NH3 molekülünün 3,3 inversiyonuna tekâbül eden tayf çizgisi
kullanılarak bir osilatörden kararlı bir titreşim elde edildi. Dalga sonra 1954 yılında C.H. Townes maser
adı verilen ilk mikrodalga amplifikatörünü geliştirdi. Bu âletle üst enerji seviyesine çıkarılmış amonyak
molekülleri diğerlerinden ayrılarak uyumlu, insıcamlı
(cohorent) ve sâbit frekanslı bir ışın destesi elde
edilebildi. Ancak frekans, biraz âletin yapısına ve daha çok amonyak molekülündeki azot izotopuna

N15

bağlı olmaktadır. Takribi frekanslar n14 için 23.870.129.300 devir/s ve için 22.789.421.700
değerlerini almaktadır.

Sezyum - Sezyum atomunun en dıştaki elektronunun “sipin”inin çekirdekle aynı veya ters yönlü
olmasına bağlı olarak birbirine çok yakın iki enerji hâli vardır. Bir fırında meydana getirilen bir sezyum
atomu huzmesi bir mıknatısın önünden geçirildiği takdirde bir kuantum enerji hâlindeki sezyum
atomları ayrılır. Diğerleri bir radyo frekansı atomu bir üst enerji seviyesine çıkarmaya uygun değerde
ise bu alan içinden geçerken atomlar enerji alırlar ve ikinci mıknatıs tarafından yollarından saptırılırlar.
Sapan sezyum atomları uygun bir detektörle sayılırlar. Radyo frekansı elektromanyetik alanın frekansı



sezyum geçiş frekansına eşit olmadığı
takdirde detektöre hiçbir atom giremez. Atom ve moleküllerin
huzme usûlü ile incelenmesi I.I. Rabi ve arkadaşları tarafından 1939’da geliştirilmiştir. Sonra 1955
yılında L. Essen ve J.V.L. Parry tarafından İngiltere’de National Physical Laboratory (Millî Fizik
Laboratuarı) ve ABD Deniz Kuvvetleri Rasathânesi ile müşterek bir çalışma sonucu sezyum - 133
atomunun frekansının 9.192.631.770 ± 20 devir/sâniye (efemeris zaman sâniyesi) olduğu tespit
edilmiştir. Bu teknikten faydalanılarak yapılan atom saatleri 1012 de 5 hatâ ile zamânın ölçülmesini
mümkün kılmıştır. İlk yapılan sezyum saatleri takriben 30 kg ağırlığındaydı. Bu tip saatler uçaklarla
taşınarak saatlerin 1 mikrosâniye hassâsiyetle ayarlanmasında kullanılmaktadır.

Diğer atom saatleri -Hidrojen “maser”i, N.F. Ramsey ve arkadaşları tarafından Harvard
Üniversitesinde yapılmıştır. Buna dayalı saat makinalarında doğruluk 1012 de 1 mertebesinde olup
sezyuma kıyasla frekans 1 420 405 751,8 devir/sâniyedir.

Talyum huzmesi kullanılarak Neuchatel Rasathânesinde J. Bunami daha yüksek hassâsiyet elde
etmiştir. Talyum’un geçiş frekansı 21 310 833 945 devir/sâniyedir.

Rubidyum gaz hücresinden elde edilen titreşimin frekansı 6 834 681 610 devir/sâniyedir. Frekans
1/10-11 mertebesinde doğrudur. Ancak hücrenin yapısına ve ayarlamalara bağlı olarak değişik
frekanslar elde edildiğinden ölçü standardı veya esası olarak kabul edilmez. Buna karşılık huzme tüplü
atom saatlerinde frekans, yapım ve ayarlardan müstakildir.

Sâniye -Metrik sistemde sâniye resmî kabul neticesinde değil, fakat gelenek olarak vasatî güneş
zamânı sâniyesi, yâni bir vasatî güneş gününün 1/86400’ü, alınmıştır. Arzın mihveri etrâfındaki, dönüş
hızının değişken oluşu sebebiyle bu zaman birimi kifâyetsiz kalmıştır. Bunun için 1955 senesinde
Milletlerarası Astronomi Birliği efemeris zamânı (ET) sâniyesini, 1900 senesi 0 Ocak saat 12h ET ânını
esas alarak, bir tropik (deverânî) senesinin 1/31 566 925,9747’si olarak târif etti. Bu târif 1960’taki
Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansında tasdik edildi.

Genel Konferans 1964’te de bir atom sâniyesini sezyum-133 atomunun radyasyonunun 9 192 631 770
periyodu olarak târif etti. Bu, metrik sistemin yerini alan Milletlerarası
Birim Sisteminde (SI) 1967’de
sâniye için tek târif olarak kabul edildi. Efemeris zamânı (ET) sâniyesi Milletlerarası Astronomi Birliği
tarafından 1964 senesinde kabul edilen sâbitler cümlesi arasında zaman birimi târifi olarak kalmıştır.
1968 senesinde 1 atom sâniyesi 1 vasatî güneş sâniyesinden 3/108 nispetinde kısaydı. Bu fark
sebebiyle atom saati ortalama güneş zamânını gösteren saate göre 1 senede 1 sâniye fazla
gösterecektir.

Atom zamânı ölçekler: Atom osilatörlerine bağlı, çeşitli başlangıç anlarına sâhip ölçekler (takvimler)
kabul edilmiştir. Bu ölçeklerin başlangıçları diğer zamanlara bağlanmıştır.

Efemeris zamânı ve atom zamânı: Atomlar ve atom içindeki parçacıklar elektrik, manyetik ve nükleer
kuvvetlerden, buna mukâbil gök cisimleri de gravitasyonel kuvvetlerden mütessir olurlar. Bu tesirler
sebebiyle efemeris zamânı ile atom zamânı arasında çok küçük de olsa bir fark ortaya çıkabilir.
Efemeris sâniyesi, târifi sebebiyle sâbit kalan îtibârî veya nazarî bir zaman birimidir. Atom radyasyonu
ise ölçmenin yapıldığı yerdeki manyetik ve elektrik alana bağlı olarak değişebilir.

Radyoaktivite ile zaman ölçülmesi: Bir radyoaktif elementin atomlarının şuâ neşrederek zamanla
bozundukları ve çekirdek bileşimlerinin değiştiği bilinmektedir. Bu bozunma elementin cinsine bağlıdır,
fakat sıcaklık, basınç ve benzeri dış tesirlere bağlı olmadığı görülmüştür. Radyoaktif bozunma
hâdisesine dayalı, pek hassas olmayan, fakat uzun zaman aralıklarını ölçmek için çok faydalı olan bir
çeşit zaman ölçme usûlü geliştirilmiştir. Bu mevzuda ilk çalışmalarda uranyum ve toryumun kurşuna
dönüşmesi kullanılmıştır. Sonra radyoaktif rubidyumun stronsiyuma ve radyoaktif potasyumun argona
dönüşmesinden istifâde edilerek kayaların yaşları tahmin edilmiştir. W.F. Libby tarafından geliştirilen
karbon-14 usûlü 100 yıldan 50.000 yıla kadar yaşların tahmin edilmesine imkân vermektedir. Bu usûl
kozmik şuâların tesiriyle atmosferde teşekkül eden ve hayatları boyunca canlıların vücûdunda
bozunmayan karbon-14’ün ölçülmesi esâsına dayanır. Yarı ömrü takriben 5600 yıl olan C14 miktarının
C12 miktarına nispetinden bu cismin veya canlı kalıntısının yaşı hesaplanır.

Zaman sistemlerinin kullanılışları: Denizcilik, havacılık ve uzay yolculuklarında, hassas yer
ölçmelerinde, uydu tâkibinde ve arzın ekseni etrafındaki dönme miktarının bilinmesini gerektiren
hallerde ve birçok teknik ve ilmî işlerde üniversal zaman veya dünyâ zamânının doğru olarak bilinmesi
gerekir. Gök cisimlerinin hareketlerinin tedkikinde efemeris zamâna ihtiyaç vardır. Atom zamânı ile de
zaman birimi târif edilir.

Zaman ve frekans yayınları: Zamanı doğru tâyin ihtiyacı zaman sinyalleri yayınlayan radyo
istasyonları ile gönderilir. Birçok memlekette zaman sinyali yayınları 0,001 sâniyeye kadar “koordine”
edilmiştir. Her yıl, atom frekansından istifâde edilerek, üniversal zamâna uygun zaman sinyalleri
verecek şekilde sâbit frekans yayınları yapılır. Frekansın 10-10 mertebesine kadar sâbit kalması temin


edilebilmektedir. Böylece havacılık ve denizcilik için gerekli dünyâ zamânı ve fizikçiler için gerekli sâbit
frekans, radyo yayını ile temin edilmektedir.

İzâfiyet ve zaman ölçülmesi: Birbirlerine nazaran hareket etmeyen saat makinalarının
senkronizasyonu (ayarlarının birbirine uydurulması) işlemi târif edilmiştir. Ancak, saat makinaları
birbirlerine nazaran hareketli ise ve/veya farklı gravitasyonel alanlarda bulunuyorlarsa güçlükler çıkar.

Saat makinalarının ayarlanması elektromanyetik dalga yayınlarıyla yapılmaktadır. Herhangi bir râsıta
göre ışığın hızının râsıtın hızına bağlı olmadığı, râsıta göre sâbit kıldığı Michelson-Morley tecrübesi ile
gösterilmiştir. Zaman sinyallerinin değerlendirilmesinde izâfiyet nazariyesinden istifâde edilerek gerekli
tashihler yapılabilir.

Sun’î peykler ve bunlara yerleştirilen saat makinalarından istifâde edilerek arz yüzeyindeki uzak
noktalar arasında saatlerin 0,1 mikrosâniye ile 30 mikrosâniye arasında bir farkla senkronizasyon
temin edilebilmektedir (1 mikrosaniye= 0,001 saniye).

Newton mekaniğinde zaman mutlak bir unsurdur ve bütün kâinat için aynıdır. İzâfî mekanikte ise bu
doğru değildir. İzâfî tesirler v/c nispetinin karesine bağlı olarak ortaya çıkar.

ZAMAN AŞIMI (Bkz. Mürûr-ı Zaman)

ZAMBAK (Lilium);

Alm. Lilie (f), Fr. Lis (m), İng. Lily. Familyası: Zambakgiller (Liliaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler:
Batı Anadolu ve Karadeniz bölgesi.

50-100 cm boyunda beyaz, sarı veya kırmızı renklerde olan çok yıllık soğanlı ve otsu bir süs bitkisi.
Çiçekler hoş kokuludur. Bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirildiği gibi Batı ve Kuzey Anadolu’da tabiî
olarak yetişen yabânî türleri de bulunur. Nemli ve kumlu topraklardan hoşlanır. Taşlık ve kayalık yerleri
sever. Memleketimizde yabânî olarak yetişen zambakların başında akzambak, kırmızı zambak, Zigana
zambağı ve Trabzon zambağı gelir.

Kullanıldığı yerler: Dâhilen (% 2’lik) idrar arttırıcı ve balgam söktürücü etkiye sâhiptir. Zambak
çiçeklerinden su buharı destilasyonu ile zambak suyu elde edilir ve sivilcelerin tedâvisinde kullanılır.
Ayrıca zambak esansı parfümeride de kullanılır.

ZAMBAKGİLLER (Liliaceae);

Alm. Liliazeen, Liliengewächse pl., Fr. Liliacées pl., İng. Liliaceae. Dünyânın çoğu yerlerinde yayılmış
olan, fakat sıcak bölgelerde daha çok rastlanan, çoğu çok yıllık, otsu, bir kısmı odunsu bitkiler. Toprak
altında soğan, rizom veya yumruları vardır. Yapraklar yassı ve şeritsi veya kalp şeklinde, bâzan da
küçük zarımsı pul şeklinde veya etlidir. Bu familyanın takriben 250 cins ve 4000 kadar türü bulunur.
Memleketimizde ise 32 cins, 200 kadar türü mevcuttur. Bu familyaya âit bâzı bitkiler şunlardır:
Adasoğanı, çiğdem, sarısabır, mügeçiçeği, sarmısak, soğan, kuşkonmaz, sümbül, lâle gibi. Bunların
çoğu süs bitkisi olarak yetiştirilmekte olup, kıymetli birer salon ve bahçe bitkileridir.

ZAMBİA

DEVLETİN ADI ............................................Zambia Cumhûriyeti
BAŞŞEHRİ
...................................................................... Lusaka
NÜFÛSU ...................................................................... 8.300.000
YÜZÖLÇÜMÜ ..........................................................752.614 km2
RESMÎ DİLİ
.................................................................... İngilizce
DÎNİ...................................... Putperestlik, Hıristiyanlık, İslâmiyet
PARA BİRİMİ.................................................................. Kwacha
Güney Afrika’da yer alan bir devlet. 8° 12’ ve 18° 03’ güney enlemleri ile 22° ve 33° 42’ doğu


boylamları arasında kalır. Zambia’nın komşu olduğu ülkeler, kuzeyde Zaire; doğuda Tanzanya,
Malami, Mozambik; güneyde Zimbabwe, Namibia, batıda Angola’dır.

Târihi

Zambia’nın ilk târihi hakkında pek az şey bilinmektedir. Buraya ilk gelen Avrupalılar, 1514’te
Portekizliler oldu. Fakat ülkede ilk defâ büyük çapta keşif yapan misyoner David Livingstone’dur.
1850’de ülkeye gelen Livingstone ölünceye kadar (1873) İngiltere lehine sömürgeleştirme hazırlıkları



yaptı.

Zambia târihinde diğer önemli bir şahıs olan Cecil John Rohdes 1888’de ülkedeki mahallî şeflerle
mâdenler üzerine anlaşmalar imzâladı. Bölgeyi keşf ve geliştirme için İngiltere hükümetinin imtiyaz
tanıdığı
İngiliz Güney Afrika şirketini kurdu. İngiliz hükümeti buna ülke üzerinde tam ekonomik ve
siyâsî kontrol imkânı tanıdı. 1924’e kadar ülkeyi gerçekten yöneten bu şirketti. 1924’te İngiliz hükûmeti
kontrolü üzerine alarak, Kuzey Rodezya himâye devletini kurdu.

1953’te Kuzey Rodezya (şimdiki Zambia), Güney Rodezya (şimdiki Rodezya) ve Nyasaland (şimdiki
Malami) Rodezya ve Nyasaland federasyonunu kurdular. Afrikalıların çoğunluğu, yönetim beyazların
elinde olduğundan, muhâlefet ettiler. 1962’de Nyasaland federasyondan ayrıldı ve 31 Aralık 1963’te
federasyon dağıldı.

1964 Ocağında Kuzey Rodezya’da iç bağımsızlık tanıyan bir anayasa uyarınca seçimler yapıldı. 24
Ekim 1964’te ülke Zambia ismini alarak bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlığını kazanmasından sonra
devlet başkanı olan Kenneth Kaunda 1991’de yapılan başkanlık ve parlamento seçimlerini
kaybedinceye kadar bu görevini devam ettirdi. 1991’de seçimleri kazanan Frederick Chiluba devlet
başkanı oldu.

Fizikî Yapı


Zambia topraklarının çoğu hafif dalgalı yüksek bir yayla üzerindedir. Yaylanın deniz seviyesinden
yüksekliği 915 m ilâ 1525 m arasında değişmektedir. Güneye doğru uzanan ve Afrika’nın nehirlerinden
biri olan Zambezi’nin meydana getirdiği vâdi yaklaşık olarak 600 m yüksekliğindedir. Kuzeydoğudaki
yaylayı kuzey-güney istikâmetinde akan LuangwaNehri keser. Zaire hudûdundan doğan Kafve Nehri,
güney istikâmetinde akarak batı yaylasına uzanır. Luangwa ve Kafve nehirleri Zambezi’nin kollarıdır.
Zambia’nın kuzeyinde üç göl bulunur: Tanganika, Nweru ve Bangweulu gölleri. Bunlardan sâdece
Bangweulu tamâmen Zambia hudutları içindedir. Kuzeydoğuda Muchinga Dağları 2130 m yüksekliğe
ulaşır. Zaire sınırı boyunca yükseklik ortalaması 1280 m’dir.

İklim

Zambia ekvatora yakın olmakla birlikte, iklimi daha çok rakımla (yükseklikle) ilgilidir. Ülkede üç mevsim
görülür. Mayıstan ağustosa kadar ülke soğuk ve kuraktır. Kasıma kadar sıcaklık yükselir ve yağış
görülmez. Aralık-nisan arası yağışlı geçer. Güneyde yıllık yağış miktarı 584 mm, kuzeyde 1278 mm’dir.
Ülkedeki ortalama yıllık yağış miktarı ise 814 mm’dir. Sıcaklıklar soğuk mevsimde 16°C ilâ 27°C, sıcak
mevsimde 27°C ilâ 32°C arasındadır. Sâdece kasım ayında, vâdilerde aşırı sıcaklık görülür.

Tabiî Kaynaklar

Zambia’nın büyük bölümünü meydana getiren yüksek yaylalar kesif ormanlarla kaplıdır. Kobalt, bakır,
çinko, altın, kurşun, vanadyum, manganez ve mâden kömürü ülkenin başlıca yeraltı zenginlikleridir.

Nüfus ve Sosyal Hayat

8.300.000 nüfuslu Zambia’da nüfus yoğunluğu 11’dir. Halkın % 43’ü şehirlerde, kalanı köylerde yaşar.
En büyük nüfus merkezleri başşehir Lusaka ile Kitwe ve Ndola’dır.
Zambialıların çoğu Bantu kabilelerine mensuptur. Bantular M.S. 1200 yıllarında Kongo havzasından
göç etmiş ve Zambia’daki bir kısım Pigmeleri (Cüce Orta Afrika Zencileri) sürmüşlerdir. Bugün
Zambia’da 8 büyük etnik gruba ayrılmış 73 kabile vardır. Güneybatıda Barotseler, kuzeyde Bembalar
ve doğuda Çeva önemli etnik gruplardır. Zambia’da % 1,5 civârındaki Avrupalıların çoğu şehirlerde
ikâmet eder.

Zambialılar 30’a yakın lehçe kullanır. En çok konuşulan diller arasında Bemba, Lozi, Nyanja, Tonga,
Luvale ve Lunda sayılabilir.

Halkın büyük çoğunluğu putperest, % 21’i Protestan ve Müslümandır.

Zambia bağımsızlığını kazanmadan önce ilkokul paralı ve yıllığı 30 dolardı. Ortaokul ise 50 dolardı.
Çok kimse bu yüzden çocuklarını okula gönderemiyordu. Bağımsızlığını kazandıktan sonra okul
parasız oldu. Okuma-yazma oranı % 54’tür. Lusaka’da modern bir üniversite mevcuttur.

Siyâsî Hayat

Zambia Cumhûriyeti 136 üyeli bir parlamentoya sâhiptir. 11 üyesi devlet başkanı tarafından atanır.
Parlamento üyeleri beş yılda bir seçilir. Devlet başkanı anayasaya göre 5 yılda bir doğrudan halk
tarafından seçilir. Ülke 9 eyâlete ayrılmıştır. Üye olduğu milletlerarası kuruluşlar: Birleşmiş Milletler,
Afrika Birliği Teşkilâtı ve İngiliz Milletler Topluluğudur.


Ekonomi

Zambia’da çalışan nüfûsun % 65’i tarımla, % 35’i sanâyi ve ticâretle uğraşır. Ülkenin belli başlı tarım
ürünleri mısır, tütün, yerfıstığı, pamuk ve şekerdir. Tekstil, lastik, boru, patlayıcı madde ve tütün
sanâyileri gelişmiş durumdadır. Önceleri yabancı
sermâyenin elinde olan mâden işletmesi, 1969’dan
îtibâren yavaş yavaş devletleştirilmiştir. Kauçuk ve fildişi ülkenin önemli zenginlik kaynaklarındandır.

Zambia’nın belli başlı ihraç malları bakır, kurşun, çinko ve tütündür. Ülke en çok mâmul maddeler ve
makinalar ithal eder. Bakır ana ihraç malı olup, dünyâ piyasasında bakır fiyatlarının düşmesi
Zambia’ya büyük ölçüde tesir etmektedir. Meselâ 1980 başlarında bakır fiyatlarındaki düşüş, ekonomik
sıkıntıya sebep olmuştur. İthal mallarının çoğu Suudi Arabistan, Almanya ve ABD’den gelir. İhraç
mallarının çoğu Japonya, Fransa, İngiltere ve ABD’ye gider.

Ulaşım: Denize kendi topraklarından çıkış yolu olmaması, Zambia için mesele teşkil etmektedir.
Hâlihazırdaki demiryolu Zimbabwe’ye irtibatlıdır. Dares Salam’a giden bir petrol boru hattı döşenmiş ve
Tanzanya’nın Dar es Salaam’a bağlanan demiryoluna irtibat için demiryolu yapılmıştır. Denize doğru
geniş
bir karayoluna ihtiyaç duyulmaktadır. Zaire’den denize çıkış sağlayan mevcut karayolunun
kullanılması güç ve pahalıdır.

ZAMİR;

Alm. Pronomen, Fürwort (m), Fr. Pronom (m), İng. Pronoun. Bir ismin yerine kullanılan, ismin yerini
tutan kelime veya ek. İsim olmayıp ismin yerini tutan kelimelerdir. Kelime durumundaki zamirler dörde,
ek zamirleri de ikiye ayrılır.

Kelime zamirler:

1. Kişi (Şahıs) zamirleri: Bunlar kişi adlarının yerlerini tutmak için kullanılır: Ben, sen, o, biz, siz, onlar
gibi. Ayrıca, asıl şahıs zamirlerinden daha kuvvetli mânâya sâhip olan “kendi” kelimesi dönüşlülük
zamiri adını alan bir başka şahıs zamiridir.
2. İşâret zamirleri: Varlıklar işâret edilerek onların adları yerine kullanılan zemirlerdir: Bu, şu, o, bunlar,
şunlar, onlar gibi.
3. Belirsiz zamirler: Yerlerine kullandıkları isimleri belirsiz olarak bildiren zamirlerdir. Bâzısı, birkaçı,
pekazı, pekçoğu, herkes gibi.
4. Soru zamirleri: Varlık adlarının yerini soru yolu ile tutarlar: Kim, ne, kimler, neler gibi.
Ek durumundaki zamirler de iyelik ve ilgi zamirleri olarak ikiye ayrılırlar.
İyelik zamirleri, âit olduğu kişinin yerini tutar. Ekleri: -(i)m, -(i)n, -(s)i, -(i)miz, -(i)niz, -leri’dir. Meselâ;
ev-im, ev-in, ev-i, ev-imiz, ev-iniz, ev-leri veya sıra-m, sıra-n, sıra-sı, sıra-mız, sıra-nız, sıra-ları gibi.
İlgi zamiri ise, tek şekilli bir ek olan -ki ekidir. Bu ek, isim tamlamasında tamlananın yerini tuttuğu için
ilgi zamiri adını almıştır. Meselâ; bizim-ki, annemin-ki, Seyfi’ninki gibi.


ZAMK (Bkz. Tutkal)

ZAPPELİN, Ferdinand Von;

Zeplinin ilk yapımcısı. Württemberg’in başlıca mahkeme görevlilerinden birinin oğludur. LudwigsburgAskerî Akademisini, Tübingen Üniversitesini bitirmiş ve 1859’da askerî görev almıştır. 1864’te ABD’ye
giden Zeppelin,Amerikan sivil savaşına katılmıştır. Daha sonraları Mississippi sularındaki deneycilere
katılmıştır. Bundan sonra ilk balonunu yapmıştır. Avrupa’ya döndükten sonra Württemberg’de
Prusya’ya karşı yapılan Yedi Hafta Savaşlarına (1866) katılmış, Fransız-Prus Savaşında (1870-1871)
subay olarak görev almıştır. 1891’de 53 yaşındayken general rütbesine yükseldi ve âniden emekli
oldu. Bundan sonra vaktini, kontrol edilebilir balonlarla uğraşarak geçirdi.

Dış ve iç kaynaklardan aldığı yardımlar sâyesinde deneylerini tamamlayarak 1900’de bir hava gemisini
uçurmayı başardı. İlk uçuşu yirmi dakika kadar sürdü. 1914’e kadar zeplin adı verilen balonları 1800
km’den fazla uçuş yapmış ve bunlardan 13’ü düşmüştü. Birinci Dünyâ Savaşının başlarında İngiltere’yi
bombalamak için kullanılan Zeplinler kısa zamanda tehlikeli hâle geldi. Sonra da uçaklar zeplinlerin
yaptığı işi yapmaya başladı.

ZAPTİYE;

yurt içinde genel düzen ve güveni korumakla görevli askerî teşkilâta eskiden verilen ad. Osmanlı
Devletinde 19. yüzyılın sonlarına kadar İstanbul’da zâbıta işleri Yeniçeri Ağalarıyla, Kaptanpaşalar,
Bostancıbaşılar, diğer yerlerde Beylerbeyiler, Sancakbeyleri tarafından görülürdü. Tanzimattan sonra


1869 yılında çıkarılan Nizamnâme ile zaptiye teşkilâtı kuruldu ve zabıta işleri bu teşekkül tarafından
yerine getirildi. Seraskerliğe bağlı olan zaptiye teşkilâtı bölük, tabur ve alaydan meydana gelirdi.
Zamanla bu teşkilâtın görevini yapacak polis ve jandarma teşkilâtlarına geçildi. (Bkz. Jandarma, Polis)

ZARAR;

Alm. Verlust, Schaden (m), Fr. Perte (f), dommage (m), İng. Loss, damage. Bir işletmenin öz
sermâyesinde meydana gelen eksilme. Bir iktisâdî birimin giderleri, gelirlerini aşınca aradaki fark
sermâye eksilmesiyle karşılanır. Dolayısiyle, zarar, gelirin gideri aşması
hâli olarak ifâde edilen kârın
zıddıdır. Bir işletmenin zarara uğraması; sermâyesini verimli şekilde kullanmaması, mâliyetinin altında
fiyatla satış yapması
gibi hallerde söz konusu olur. Zararla işletmenin nakit yetersizliği aynı mânâda
değildir. Zarar etmeyen bir işletmenin finansman sıkıntısı olabilir. Buna karşılık zarar eden bir
işletmede likidite noksanı görülmeyebilir.

ZARF;

Alm. Umschlag (m), Kuvert (n), Fr. Enveloppe (f), contenant (m), İng. Envelope; cover; wrap. İçinde
muhâfaza ettiği maddenin dışardan görülmesini ve dışarıya sızmasını önleyen, kullanma maksadına
göre şekillendirilmiş kılıf veya kab. Mektup, evrak gibi şahıs veya teşkilâtlarla ilgili özel yazışmalar
kapalı, düz ve umumiyetle kağıttan yapılmış zarflarda taşınır. Bu tür zarflarda kolaylık olması için bir
taraf zamklanmıştır. Zamk ıslatılarak açık olan kenar kapatılabilir. Zarf bir örtüdür.

Zarfın PTT hizmetlerinde önemi büyüktür. Mektup ve evraklar dağılmadan, tahrib olmadan, ilgisiz
kişilerin göremeyeceği bir şekilde üzerlerinde yazılı olan adrese ulaşmasını sağlar. Zarf üzerinde
gönderenin ismi sol üst köşeye; gideceği adres ise sağ
alt köşeye yakın yazılır. Düzgün yazılmış bir
adres PTT dağıtıcısına büyük kolaylık sağlar.

Balonlarda ve hava gemilerinde bulunan balon bölmeleri uçucu gazın kaybolmaması için şekil verilmiş
bir nevi zarftır. Buradaki görevi gazın sızmadan bir arada kalmasını sağlamaktır. Mayınlarda kullanılan
zarf da böyledir. Mayın zarfı, patlayıcı maddeleri toprak, su içinde ıslanmaya, mekanik sıkışmalara
karşı korur. Patlayıcı madde ve ateşleme donanımı mayın zarfı içinde kalır. Derin sularda dahi su,
zarftan iç kısımlara geçemez.

Zarf, dilbilgisinde bir kelime çeşidi olarak mânâya yer, yön, zaman, nicelik azlık-çokluk, soru ifadesi
kazandırmak için diğer kelimelerle birlikte kullanılır.

ZARGANA (Belone acus);

Alm. Hornhecht, Fr. Aguglia, İng. Gar-pike. Familyası: Zarganagiller (Belonidae). Yaşadığı yerler:
Bütün denizlerde bulunur. Tatlı suda yaşayan türleri de vardır. Özellikleri: Yılana benzer ince uzun
vücutlu bir balık. Boyu 1 metre kadar olabilir. Küçük balıklarla beslenir. Ömrü: 18 yıl kadar. Çeşitleri:
7 türü bilinmektedir.

Dünyânın bütün denizlerinde yaşayan ince, uzun vücutlu bir balık. Daha önceleri Uskumrumsugiller
(Scombresocidae) familyasında kabul edilirdi. Sırtı yeşilimsi, karın tarafı beyazdır. Çeneleri leylek
gagası gibi sivridir. Alt ve üst çenelerinde keskin ince dişleri vardır. Sırt ve anal yüzgeçleri alt alta olup
çatallı kuyruğa yakındır. Vücudunu örten ufak pulları vardır. Ele alındığında kolayca dökülürler. Çevik
ve hareketli bir balıktır. Çoğunun boyu 60 cm’dir; fakat bir-iki metre gelenleri de vardır. Türkiye’de
Akdeniz, Marmara ve Karadeniz’de boldur. Bizdekilerin boyları 40-70 cm, ağırlıkları 200-300 gr
kadardır. Hamsi, çaça, gümüş, çamuka ve kıraça gibi balıklarla beslenir. Düşmanlarından kaçmak için
su yüzüne çıktığı ve sıçradığı da görülür. İlkbaharda yumurtlar. 18 yıl kadar yaşar. Bir yaşındakilerin
boyları 30 cm kadardır. Dişileri, erkeklerden daha çabuk gelişirler. Fosfor oranı yüksek, besleyici bir
balıktır. Tavası, buğulaması ve fırında pilakisi meşhurdur. Zarganaların etleri lezzetlidir. Fakat,
kemikleri yeşilimsi olduğundan bâzı kimseler tarafından pek beğenilmezler. Tatlı sularda yaşayan 2
türü vardır. Bunlardan biri Asya ve Hindistan ırmaklarında rastlanan ve boyu 30 cm’yi bulan
“Xenetodon cancila” türü, diğeri ise Amazon’da yaşayan “Potamorhaphis guianensis” türüdür.

ZATÜLCENP;

Alm. Brust, Rippen- fellentzün dungi, Pleuresie, Pleuritis (f), Fr. Pleurésie (f), İng. Pleurisy. Akciğerleri
örten zarların iltihaplanıp, bu zarlar arasında sıvı toplanması hâli. Tıp lisanındaki ismi, plörezidir.

Akciğerleri örten zarlara plevra denir. Plevra; kan ve lenfa yollarıyla gelen mikropla iltihaplanabildiği
gibi başta akciğer olmak üzere kalp zarı, göğüs duvarı gibi komşu organ hastalıklarının ilerlemesiyle
de hastalanabilir. İltihaplı plevranın cilâsı bozulur, sertleşir, elastikiyetini kaybeder, üzerinde fibrin
pıhtıları görülür. İltihap devam eder ve ilerlerse cerâhatli bir sıvı toplanması meydana gelir.


Plevra iltihaplarında yan ağrısı vardır. Hastalar ağrı sebebiyle derin nefes almaktan korkarlar. Plevra
iltihapları kuru veya sıvılı olabilir. Toplanan sıvı, serofibrinoz, kanlı, cerahatli veya yağlı olabilir.

Zatülcenpin en çok görülen sebepleri şunlardır: Tüberküloz (verem), kalp yetmezliği, mediyasten urları,
büyük anevrizmalar, viral zatürreler, akciğer damarlarının tıkanması, kanserler, kollagen doku
hastalıkları, bâzı mantar hastalıkları. Zatülcenpin belirtileri; kuru veya sulu oluşuna ve altta yatan asıl
sebebe göre değişir.

Primer kuru plevra iltihapları âniden veya birkaç gün içinde yavaş yavaş yükselen ateş, halsizlik,
iştahsızlık ve yan ağrısı ile başlar. Çok defâ bir tahriş öksürüğü bunlara ilâve olur, balgam yoktur.
Muâyenede göğsün hasta olan tarafının solunuma az katıldığı görülür. Dinleme ile özel sesler duyulur
(frotman= sürtünme sesi).

Sulu plöreziler, kuru plörezi safhasından sonra veya doğrudan doğruya akut, subakut veya çok defâ
olduğu gibi sinsi olarak başlar. Umûmiyetle hastalık belirtileri tamâmiyle meydana çıkmadan önce hafif
öksürük, kırıklık, halsizlik, başağrısı, iştahsızlık, hafif ateş gibi başlangıç belirtileri görülür. Sıvı
toplanması arttıkça ateş de yükselir. Ateş yükseldikçe nabız da hızlanır. Sıvının artmasıyla dokunun
zorluğu da ortaya çıkar. Hastalar fazlaca terler. Yan ağrısı, sıvının artmasıyla kaybolur.

Zatülcenpin kendine has muâyene ve röntgen bulguları vardır. Şüpheli kalan vak’alarda göğüs
duvarından özel bir iğne ile girilerek, sıvı toplanıp toplanmadığı araştırılır. Sıvı alınırsa incelenerek
özellikleri tespit edilir ve hastalığın sebebi bulunmaya çalışılır. Gerektiğinde plevradan parça almak
sûretiyle de incelemeler yapılmakta ve teşhis için kıymetli bilgiler elde edilmektedir.

Plevranın (akciğer zarı) cerahatli iltihaplarına ampiyem ismi verilir. Mikroplar çok defâ komşuluk
sebebiyle, nâdir olarak da kan yoluyla plevraya gelirler. Akciğerin zatürre, apse, tüberküloz gibi çeşitli
hastalıkları, göğüs yaralanmaları ampiyeme yol açabilirler. Ampiyemdeki muâyene bulguları
plörezideki gibidir. Ancak ampiyem, hiçbir zaman kendiliğinden şifâ bulmaz, ateş ilk günlerden îtibâren
yüksektir ve hastanın durumu daha ciddîdir. Cerahat akciğer açılıp, öksürükle balgam hâlinde dışarı
atılabilir. Ampiyem, yemek borusuna, soluk borusuna, göğüs duvarına da açılabilir. Antibiyotiklerin
tedâviye girmesinden önce çok ağır olan ampiyemin gidişâtı, bugün tedâviye erkenden başlanılması
şartıyla çok düzelmiştir.

Tedâvi: Ateşli devrede yatak istirahati, bol kalorili, poteinli ve vitaminli beslenme, ateşin düşürülmesi
lüzumlu ve faydalıdır. Zatülcenpin altında yatan sebep biliniyorsa asıl hastalığın tedâvisi cihetine gidilir.
Aşırı sıvı toplanıp rahatsızlık hissi artarsa sıvı boşaltılır. Ampiyemlerde ise cerahatın hergün
boşaltılması ve kuvvetli antibiyotik tedâvisi şarttır. Gerekirse ameliyata başvurulur.

ZATÜRRE;

Alm. Lungenentzündung, Pneuonie (f), Fr. Pneumonie (f), İng. Pneumonia. Akciğerlerin bakteri, virüs,
riketsiya gibi çeşitli mikroorganizmalarla veya kimyevî ajanlarla ve yabancı maddelerle ihtihaplanması
hâli. Tıp lisanındaki adı pnömonidir.

Pnömoniler, anatomik dağılışşekillerine göre lober ve lobüler olarak ayrılmışlardır. Lober pnömonide
akciğerin bütün bir lobu yaygın olarak iltihaplanmıştır. Daha ziyâde çocuk ve yaşlılarda rastlanan
lobüler, diğer adıyla bronkopnömonilerde, ihtihap yer yer odaklar hâlindedir ve bronşiyoller de iltihaba
katılmışlardır. Lober pnömonilerin çoğu pnömokok denen mikroplarca meydana getirilmektedir.
Bronkopnömoniler; kronik, boğmaca, grip, kızıl, difteri, tifo gibi hastalıkların gidişi esnâsında meydana
gelir. Kaşeksi, ihtiyarlık, raşitizm, beslenme bozuklukları, müzmin ishaller, müzmin nefrit, dolaşım
yetmezliği bronkopnömoniler için zemin hazırlar.

Pnömoniler (Zatürreler), omilin cinsine göre şöyledir:

1. Bakteriyel zatürreler:
a) Pnömokoksik zatürre: Lober zatürrelerin tipik misâlini teşkil etmektedir. Pnömokoklar, normal
kişilerin boğazında hastalık yapmadan uzun zaman bulunabilirler.

Zatürre, ilkbahar ve kış mevsimlerinde daha fazla görülmektedir. Bunun sebebi, grip ve nezle gibi virüs
enfeksiyonlarının bu mevsimlerde daha sık görülmesi ve virüslerin boğaz mukozasını hasara
uğratarak, zâten boğazda mevcut olan pnömokoklara giriş
kapısı hazırlamalarıdır. Pnömokokların
birçok insanın boğazında mevcut olmasına rağmen hastalığın seyrek görülmesi, bu
mikroorganizmaların akciğerlere kadar ilerlemesini engelleyen kuvvetli bir müdâfaa tertibatının
bulunmasındandır (mukus salgısı, epiglot refleksi, lenf akımı vb.). Bu müdâfaa tertibatının soğuk, alkol,
morfin, narkoz gibi sebeplerle bozulduğu hallerde boğazdaki pnömokoklar akciğerlere inme imkânını
bulmaktadırlar. Akciğerlere inen pnömokoklar ödem husûle getirip, üremeye başlayarak hastalık


tablosunu meydana getirirler.

Genellikle hastalık birden bire başlar. Başlangıç belirtileri, titreme başağrısı, sür’atle yükselen ateş,
öksürük, yan ağrısı ve paslı balgamdır. Devamlı bir gidiş gösteren yüksek ateş, tedâvi görmeyen
hastalarda 5 ilâ 10’uncu günler arasında kriz şekline döner. Ateş, yaşlı ve zayıf bünyeli hastalarda
fazla yüksek değildir. Yan ağrısı bâzan çok şiddetli, bâzan da künt (kısa kısa) bir ağrı
şeklindedir;
hastalık ilerledikçe şiddeti azalır. Başlangıçta kuru bir öksürük vardır. Umûmiyetle ilk gün içerisinde az
miktarda yapışkan ve paslı bir balgam çıkmaya başlar. Yaşlı ve zayıf hastalarda paslı balgam yerine
kanla karışık sulu bir balgam bulunabilir.

Başağrısı, huzursuzluk, uykusuzluk ve ruhsal bozukluklar sık rastlanan belirtilerdendir. Nefes darlığı da
sık görülür. Ağır vak’alarda ölüm en fazla 6 ilâ 8. günler arasındadır.

Zatürreli hastanın görünümü ağır bir hasta intibaını verir. Hasta çok terler, yüz kırmızı, hafifçe
morumsu ve ızdıraplıdır. Vak’aların 1/3’inde dudak kenarında uçuk görülür.

Muâyenede, akciğerlerde zatürre ile ilgili anormal bulgular ve sesler tespit edilir. Nabız sayısı, ateşle
birlikte artmıştır. Kandaki beyaz küre (lökosit) sayısında artış vardır. Akciğerlerin röntgenle tetkiki,
teşhise oldukça yardımcı olur. Balgamın mikroskobik muâyenesi de önemlidir. Lober pnömoninin
başlıca komplikasyonları; zatülcenp, ampiyem, kalp zarları iltihapları, menenjit, akciğer apsesi, eklem
iltihabı, karın zarı iltihabı, tükrük bezi iltihabı ve nâdir olarak da konjonktivit, sarılık ve nefrittir.

b) Streptokoksik zatürreler: Genellikle bronkopnömoni (Lobüler pnömoni) şeklindedirler. En çok grip ve
kızamık gibi solunum yollarının viral enfeksiyonları sırasında ortaya çıkarlar. Hastalığın seyri
esnâsında ampiyem (akciğer zarları arasında iltihap birikmesi) sık görülür. Hastalığın başlangıcı sinsi
olup, âşikâr morarma, aşırı terlemeyle berâber görülen düzensiz bir gidiş gösteren yüksek ateş, bulantı
ve kusma vardır. Hastalığın gidişi, pnömokoksik zatürreden daha ağırdır ve ölüm nispeti daha fazladır.

c) Stafilokoksik zatürreler: Bunlar da pronkopnömoni tarzındadırlar. En fazla grip komplikasyonu olarak
ortaya çıkarlar. Yeni doğanlarda ve süt çocuklarında, büyük çocuklara ve erişkinlere nispetle daha
fazla görülür. Nâdir görülen bir zatürre türüdür. Çok sayıda apselere, bronş genişlemelerine ve akciğer
fibrozisine bu tür zatürrelerde fazla rastlanır. Hastalığın başlangıcında çok defâ boğaz ağrısı, öksürük,
kırıklık vardır. Sonra ekseriya titreme, yüksek ateş, nefes darlığı, morarma, şiddetli yan ağrısı, terleme
ortaya çıkar, öksürük şiddetlenir, kanlı ve iltihaplı balgam çıkmaya başlar. Ağır vak’alar tedâvi
edilmediği takdirde birkaç gün içinde ölümle neticelenir.

d) Friedlaender zatürresi: Erken teşhis çok mühimdir, zîrâ tedâvi edilmeyen hastaların % 80’i ölür.
Nâdir görülürler. Lober veya lobüler tarzda olabilirler. Bunlar akciğer cerahatlenmelerine yol açarlar.
Zayıf ve dayanıksız kişilerde, yaşlılarda, alkoliklerde, müzmin hastalığı bulunanlarda daha sık görülür.
Ağır vak’alarda çok defâ sarılık bulunur.

e) Hemophilus influenza zatürresi: Nâdir görülen bir zatürredir.

Bunlardan başka, vebâ, tularemi ve tüberkülozda da pnömoni benzeri durumlar vardır.

Bakteriyel zatürrelerin tedâvisi: İlk yapılacak iş, zatürrenin âmilini, yâni sebebini bulup uygun olan
ilâcı tespit etmektir. Yatak istirahati, iyi bir bakım çok mühimdir. Hastalar önceleri sulu, sonraları
yumuşak gıdâlarla beslenmelidirler. Yan ağrısına karşı yüksek dozda kodein ve diğer ağrı kesiciler
verilir. Sıcak tatbikatı da faydalıdır. Zatürre tedâvisinde en tesirli antibiyotik penisilindir. Zatürre neticesi
ortaya çıkan komplikasyonlar da tedâvi edilir.

2. Viral zatürreler: Viral zatürrelerin bir kısmı psittakozis, grip, çiçek, su çiçeği, kızamık, lenfositler
koryomenenjit, enfeksiyöz mononükleoz, bulaşıcı sarılık, kedi tırnağı hastalığı gibi bilinen bir virüs
hastalığının gidişi esnâsında husûle gelirler.
a) Primer tipik zatürre: Etken, Aeton ajanı
olup, bu gerçek bir virüs değildir. Fakat hastalık tablosu, viral
zatürrelerin bir örneğidir. İnsandan insana tükrük damlacıklarıyla bulaşır. Hastalık daha ziyâde okul,
kışla gibi sıkı bir temas hâlinde yaşayan insanlarda görülür. Kuluçka süresi 2-3 hafta kadardır. Hastalık
başağrısı, kırıklık, iştahsızlık, nezle, farenjit ve anjinle veya sâdece ateşle sinsi olarak kendini gösterir
ve bundan sonra tahriş öksürüğü başlar. Öksürük nöbetleri hastaları çok rahatsız eder. Yan ağrısı
nâdirdir. Nabız hızlanmamıştır. Hastalık değişik tablolar arz edebilir. Hastalığın gidişi iyidir. Ölüm çok
nâdirdir.

Tedâvide, tetrasiklin, codein, ağrı kesiciler verilir. Yatak istirahati lüzumludur. Diyette (perhizde) önemli
bir değişikliğe gerek yoktur.

Psittacosis zatürresi: Papağan, güvercin, kanarya gibi kuşlarda bulunan viral bir hastalığın insanlara
bulaşmasıyla hûsule gelir. (Bkz. Papağan Hastalığı)


3. Q Humması: Hastalığın âmili riketsiya grubundan bir mikroorganizmadır. Kenelerin dışkısı ile veya
bu bulaşık dışkının kurumuş tozları ile bulaşmış
olan et ve derilerle uğraşan insanlarda meslek
hastalığı olarak görülmüştür. Mikrobu taşıyan keneler vâsıtasıyla sığırlara, keçi ve koyunlara geçerek,
bunlarda gizli bir hastalık meydana getirdiği ve bunların sütleri veya süt ürünleriyle de insanlara
bulaştığı anlaşılmıştır.
Bu hastalık, her mevsim ve yaşta görülebilir. Bâzı vak’alarda şiddetli başağrısı, göz dibi ağrıları, adale
ağrıları, bulantı, nezle, boğaz ağrısı gibi başlangıç belirtileri vardır. Bundan sonra ateş yükselir. Bol
terlemeler olur. Yan ağrısı, kuru öksürük vardır. Sonradan balgam eklenir. Muâyenede belirgin bulgu
yoktur. Filmde zatürre odakları görülür. Hastalık tam şifâ ile neticelenir. Ölüm çok nâdirdir. Nekâhat
devri haftalarca sürer ve hastalar kendilerini çok halsiz hissederler. Kesin teşhis mikrobun balgam
veya kandan elde edilmesi veya özel testlerle konulur. Tedâvide belirtilerle mücâdele edilir ve
tetrasiklin verilir.

Zatürre, memleketimizde çocukluk döneminin önemli bir hastalığı olmaya devam etmektedir.
Yurdumuzdaki bebek ölümlerinin 1/3 kadarı zatürreden olmaktadır. Bebeklerde görülen zatürre, daha
ziyâde kızamığın bir komplikasyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Zatürreden ölüm ise, beslenmesi
bozuk olan bebeklerde daha çok görülmektedir. Zatürre ve diğer enfeksiyon hastalıklarından husûle
gelen bebek ölümlerini azaltmak için, topluma sağlık eğitimi uygulamak, kötü beslenme şartlarını
ortadan kaldırmak ve çocukların aşılanma hizmetlerini aksatmadan yürütmek şarttır.

ZAYIFLAMA;

Alm. (Ab) schwachung (f); Entkräftung (f), Fr. Affaiblissement (m), atténuation (f), İng. Debility,
attenuation. Çeşitli sebeplere bağlı olarak, kişinin kilo kaybetmesi hâli. Zayıflamaya yol açan birçok
hastalık vardır. Bunlar arasında çeşitli kanser türleri, zehirli guatr (hipertiroidim), tüberküloz gibi
müzmin enfeksiyon hastalıkları, anoreksi nervosa gibi ruh hastalıkları sayılabilir.

Durup dururken kısa zamanda süratle kilo kaybeden insanlar, kanser yönünden araştırılmalıdır.
Kanserli hastalardaki zayıflamanın asıl sebebi iştahsızlıktır. Hasta o derece zayıflar ki bir deri, bir
kemik hâlini alır. Bu tür aşırı zayıflığa “kaşeksi” adı verilir.

Hipertiroidismde hastanın iştahı oldukça artmış olmasına rağmen, hasta giderek zayıflar. Bunun
sebebi de vücut metabolizmasının aşırı derecede artmış olmasıdır.

Anoreksia nervosa denen ruh hastalığı; daha ziyâde genç kız ve kadınlarda görülür. Hastanın aklî
dengesi ve davranışları
normal görünmektedir. Fakat bu hastalar yemek yemekten nefret ederler. Bir
deri, bir kemik hâlini almışlardır. Normal kilonun çok altında olduklarının ve kilo almaları lazım
geldiğinin şuurunda oldukları halde, yemek yemeye yanaşmazlar. Hastalığın temelinde, psikolojik ve
sosyal problemler yatmaktadır. Tedâvisi çok güçlük arz eder.

Çeşitli müzmin enfeksiyon hastalıklarının seyri esnâsında görülen zayıflama, bu hastalıkların tedâvi
edilmeleriyle düzelmektedir. Zayıflamanın en çok görülen sebeplerinden birisi de, yeterli gıdâ maddesi
bulamama veya mevcut gıdâlardan bilgili bir şekilde istifâde edememe hâlidir. Bu durum bugün en çok
Afrika ülkelerinde, Hindistan, Endonezya ve Filipinler’de görülmektedir. Bu ülkelerde hergün açlık ve
açlığın yol açtığı hastalıklar sebebiyle binlerce insan ölmektedir. Protein ve kalori yetersizliğine
uğrayan çocuklarda “Marasmus” ve “Kwashiorkor” denen beslenme bozukluğu hastalıkları
görülmektedir. Bu çocuklar şiş bir karına sâhiptirler. Kemikleri sayılabilmekte ve normal beslenmeye
geçilmezse bu çocuklar bir süre sonra ölmektedir.

Her insanın yaşına, boyuna göre ideal bir vücut ağırlığı hesaplanabilmektedir. Bu ideal ağırlığın
üstündeki insanlar şişman olarak vasıflandırılırlar. Şişmanlığın ise sağlığa birçok zararları vardır (Bkz.
Şişmanlık). Hem şişmanlığın sağlık üzerine olan menfî tesirlerinden korunmak hem de mütenâsip bir
dış görünüşe kavuşmak için, insanlar fazla kilolarını atmak istemektedirler. Çeşitli rejimler, yâni
şişmanlığı azaltıcı ve önleyici beslenme metodları her zaman ve özellikle kadınlar arasında büyük
rağbet görmektedir.

Vücutta gereğinden fazla aldığı enerjiyi depo etme kâbiliyeti vardır. Eğer bir insan, bir süre yemek
yemezse veya az yemek yerse, biriktirdiği enerjiyi harcayacaktır, yâni depoladığı yağı eritmiş olacaktır
Vücut ağırlığı, gereğinden az veya çok yemekle azaltılıp arttırılabilir. Jimnastik, yüzme, gibi sporlar kilo
vermeye yardımcı olursa da insanı asıl zayıflatan husus, aldığı besinleri azaltmasıdır. Birçok ülkede,
birtakım zayıflatma cihazları, masaj makinaları, vibrasyon ve akupunktur makinaları da
kullanılmaktadır. Fakat bu makinaların nasıl zayıflattığı ilmî olarak yeterli açıklanabilmiş değildir.

Bütün zayıflama rejimlerinin temeli daha az besindir. Ancak sağlıklı bir zayıflama rejimi esnâsında
protein, vitamin ve mineral ihtivâ eden besinlerden yeteri kadar alınmalıdır. Seçilecek rejim,
uygulanacak kimseye uygun olmalıdır. Bunun için de zayıflamak isteyen şahıs rastgele bir rejim


uygulamamalı, mutlaka bir doktor veya diyet uzmanının (diyetisyen) tavsiyesine göre hareket etmelidir.
Çok sıkı bir rejimle süratli kilo vermek sağlık açısından oldukça zararlıdır. Muhteviyatı
ne olursa olsun
bütün zayıflama rejimlerinin temelinde karbonhidratlı gıdâların azaltılması yer almaktadır (tatlılar,
pastalar, çörekler, börekler vs.).

ZEÂMET (Bkz. Timar)

ZEBERCET;

Alm. Topas (m), Fr. Topaze (f), İng. Topâz. Flüorlu alüminyum silikat Al2SiO4(OH,F)2 yapısında,
kıymetli taş özelliğine sâhip silikat minerali. Beyaz zebercet buji porseleni yapımında kullanılır. Isıya
dayanıklılığı oldukça yüksektir. Katışıksız zebercet renksiz olabilir ve pırlanta kesim yoluyla
traşlandığında elmasla karıştırılabilir. Zebercet sarı, mavi veya kahverenginin çeşitli tonlarında da
olabilir. Taşın rengi ekseriya kararsızdır ve güneş
ışığında renk değiştirir. Meselâ Sibirya’nın
kahverengi zeberceti güneş
ışığında beyazlaşır. 1750’lerde ilk defâ bir kuyumcu Brezilya zebercetinin
hafifçe ısıtıldığında pembeleştiğini buldu. Sonra bu metod yaygınlaştı. Böyle yanık zebercete çoğu
yerde Brezilya yakutu denir ve nâdir bulunan tabiî kırmızı zebercetle aynı isimle anılır.

Zebercet granit ve pegmatit kristalleri içinde bulunur. Brezilya’nın Ouro Preto bölgesinde çok çıkar.
Sibirya, Seylan ve Nijerya’da da zebercet yatakları oldukça fazladır.

Zebercetin sertliği 8, özgül ağırlığı 3,5-3,6 ve kristal sistemi ortorombiktir. Zeytunî renkli ve bileşimi
magnezyum-demir silikat olan krizolite de yanlışlıkla zebercet denilmektedir. Ayrıca zebercet, topaz
olarak da bilinmektedir.

ZEBRA (Equus zebra);

Alm. Bergzebra, Fr. Zebre de montagne, İng. Mountain zebra. Familyası: Atgiller (Equidae).
Yaşadığı yerler: Afrika’nın uçsuz bucaksız otlaklarında. Özellikleri: Katır iriliğinde, beyaz zemin
üzerine siyah çizgili vücûdu vardır. Sürüler hâlinde yaşar. Otla beslenir. Çeşitleri: Üç türü vardır. Dağ
zebrası (E. zebra), Greyvi zebrası (E. greyvi), Burşeli zebrası (E. burchelli).

Afrika’da Büyük Sahra’nın güneyinde yaşayan vücûdu çizgili katır iriliğinde bir memeli. Çizgili yaban
eşeği olarak da bilinir. Vücûdunun beyaz tonu üzerindeki siyah çizgiler tırnaklarına kadar devam eder.
Tek parmaklılar takımındandır. Geviş getirmez. Sürüler hâlinde yaşar. Koku alma ve görme duyusu
güçlüdür. Kısa ve dik bir yelesi, iri kulakları vardır. Kuyruk ucu püsküllüdür. Grubun bireyleri birbirine
çok düşkündür. En büyük düşmanları aslan ve kaplandır. Zebra; vahşî, hızlı, ele geçmez bir hayvandır.
Tekme ve dişleriyle kendini korur. Su içerken aslan saldırısına karşı çok dikkatlidir. Açık tepe ve
ovalarda yaşarlar. Ormanlardan kaçınırlar. Genellikle sabah ve akşamları gezer, aralıklarla suya gider,
ayakta durarak da dinlenirler. Su kenarlarından pek uzaklaşmazlar. Ürktüklerinde sürü heyecanla
koşmaya başlar. Sürüden kaybolan bir bireyi saatlerce, hattâ günlerce ararlar.

Kuzey Doğu Kenya’da yarı çöllerde bulunan Greyvi zebrası (E. greyvi) en büyük zebra olup 1.5 metre
yüksekliktedir. Güney Batı Afrika’nın dağ zebrası (E. zebra) en küçük zebradır. Bunun yüksekliği ise

1.2 metre civârındadır. Fakat bunların soyu gün geçtikçe azalmaktadır. Doğu Afrika’da en çok yaygın
olan Burşeli (E. burchelli) zebrasıdır. Buna “ova zebrası” diyenler de vardır. Ehlileştirilememiştir.
Gebelik dönemi 12 ay olup, yavru doğumdan hemen sonra anneyi tâkip eder. Afrika yerlileri zebranın
etini yerler. Fakat başkaları için ağır bir tadı vardır. Bâzan antilop ve zürafalarla da berâber gezerler.
Eşek ile zebranın eşleşmesinden meydana gelen meleze “zebroid” denir.

ZEBRABALIĞI (Pterois volitans);

Alm. Zebrafisch, Fr. Foissoin de Zébre, İng. Zebrafish. Familyası: İskorpitgiller (Scorpaenidae).
Yaşadığı yerler: Hint Okyanusu ve Güneydoğu Pasifik’te yaşar. Akvaryumda da beslenir. Özellikleri:
Uzunluğu 30 cm kadardır. Vücûdunda siyah beyaz yollar vardır. Dikenleri zehirlidir. Küçük balıklarla
beslenir. Çeşitleri: Tek türdür.

Vücûdu siyah ve beyaz çizgilerle süslü bir deniz balığı. Sırt ve göğüs yüzgeçlerinde uzun, oynak zehirli
dikenleri vardır. İnsana battığında çok ızdırap verir, hattâ öldürebilir. İskorpitgiller âilesinin en zehirli
türüdür. Vücûdu kemiksi dikenlerle kaplanmış olduğundan fark edilmesi oldukça güçtür. Çoğunluğu ılık
ve kayalık denizlerde yaşar. Küçük balıkları avlayarak beslenir. Avlarını âdeta hipnotizma eder.
Zebrabalığı ile karşılaşan bir balık bulunduğu yerde donakalır. Titreyerek yutulmasını
bekler. Çok obur
bir balıktır. Esâret hayatında ölü balıkları yediği de görülmüştür. Akvaryumlarda süs balığı olarak da
beslenir. Fazla yem verilmemelidir. Tıkabasa yemesi sonucu hazımsızlıktan ölebilir. Boyu 30 cm
kadardır. Hint okyanusu ve Güneydoğu Pasifik’te yaşar.


ZEBÛR;

meşhur dört büyük ilâhî kitaptan biri. Allahü teâlâ tarafından Dâvûd aleyhisselâma indirilmiştir. Benî
İsrâil’in peygamberlerinden olan Dâvûd aleyhisselâm, peygamberlikle sultanlığı kendinde toplamış bir
peygamberdir (Bkz. Dâvûd aleyhisselâm). Dâvûd aleyhisselâmın çok güzel ve tesirli sesi olup,
kendisine İbrânî dilinde Zebûr kitabı geldi. Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Biz Dâvûd’a (aleyhisselâm)
Zebûr’u verdik.” (İsrâ sûresi: 55) buyrulmuştur.

Bu kitap manzum şekilde olup, Tevrât’tan sonra indirilmiştir. Vâz ve nasîhat şeklindedir. Tevrât’ı
açıklamış, onun hükümleriyle amel etmeye çağırmıştır. İçinde, helâl ve harama dâir hükümler yoktur.
Zebûr, Tevrât’ı neshetmemiş, onun hükümlerini yürürlükten kaldırmamıştır. Ayrı bir şerîat kitâbı
değildir. Dâvûd aleyhisselâm da hazret-i Mûsâ’nın getirdiği dîni kuvvetlendirdiğinden, resûl olmayıp,
İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden biridir.

Dâvûd aleyhisselâmın çok güzel, pek yanık ve tatlı sesle okuduğu Zebûr’u, dinleyenler hayran kalıp,
kendinden geçerdi. Zebûr okunacağı zaman, insanlar, cinler, ehil ve yırtıcı hayvanlar durur, kuşlar
üzerlerine kanat gerer, rüzgâr dinerdi.

Hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere Peygamber efendimiz bir gün Ebû Mûsel Eş’arî’yi (radıyallahü anh)
Kur’ân-ı kerîm okurken dinledi ve; “Gerçekten sana Dâvûd’un (aleyhisselâm) mizmarlarından (güzel
ses ve âhenginden) biri verilmiştir.” buyurdu. Resûlullah efendimiz onun sesini Dâvûd
aleyhisselâmın sesine benzetmiştir.

Kur’ân-ı kerîmden önce inzâl edilen (indirilen) bu Zebûr ve diğer ilâhî kitapların elde asılları olmayıp,
hepsi zamanla tahrif veya yok edilmişlerdir.

ZEHEBÎ;

fıkıh, hadis ve târih âlimi. İsmi, Muhammed bin Ahmed bin Osman bin Kaymâz bin Abdullah
et-Türkmânî el-Mısrî, künyesi Ebû Abdullah, lakabı ise Şemsüddîn’dir. Babası
Şihâbüddîn Ahmed’in
kuyumculuk sanatındaki mahâretinden dolayı, Zehebî, yâni “kuyumcu” diye meşhur oldu.

Zehebî, aslen Türkmâniyye âilesinden olup, dedesi Diyârbekir’e bağlı Meyyâfârikîn şehrindendi.
Dedesi Fahrüddîn Ebû Ahmed Osman, ticâret ve sanatla meşgul olurdu. Fakat mârifet ve
hüsn-ül-yakîn sâhibiydi. 1274 (H.673) senesi Rebîülâhir ayında Şam’da doğdu. 1348 (H.748) senesi
Zilkâde ayının üçünde, Mısır’da vefât etti. Bâbüssagîr denilen yere defnedildi.

Çocukluğu, dînine bağlı olan âilesinin himâyesinde geçti. Çocuk terbiyesini çok iyi bilen, El-Basbas
diye meşhur Alâeddîn Ali bin Muhammed el-Halebî isimli bir mürebbînin elinde yetişti. Onun
mektebinde dört sene okudu ve terbiye gördü. Daha sonra Şâgûr Mescidinin imâm ve hatîbi olan
Mes’ûd bin Abdullah es-Sâlihî’den, Kur’ân-ı kerîmi öğrendi ve huzûrunda tam kırk hatim indirdi. Ondan
sonra oradaki bâzı âlimlerin meclislerine gidip, derslerini dinledi. Meşhur Iraklı âlim İzzüddîn el-Fârûsî,
1291 senesinde Dımaşk’a geldiği zaman, Zehebî onun meclisine gidip, hadîs-i şerîf dinledi.

Zehebî on sekiz yaşındayken, kırâat ve hadîs-i şerîf ilmine yöneldi. 1292 senesinde Şeyh-ul-Kurrâ
(kırâat âlimlerinin reîsi) Cemâleddîn Ebû İshak İbrâhim bin Dâvûd el-Askalânî’den kırâat ilmini okudu.
Bundan başka, Mecdüddîn Ebî Bekr bin Muhammed el-Mürsî, Şemsüddîn Ebû Abdullah Muhammed
bin Mensûr el-Halebî ve Ebû Hafs Ömer bin Kavvâs’tan da kırâat ilmini öğrendi ve genç yaşta bu
ilimde yüksek derecelere kavuştu. Sonra da Şemsüddîn Ebû Abdullah Muhammed bin Abdülazîz
ed-Dimyâtî’den okudu.

Zehebî, kırâat ilmi yanında, hadîs ilmine de çok önem verdi. Birçok hadis âlimiyle görüştü. Bizzat
kendisi, Şihâbüddîn Gâzî bin Abdurrahmân ed-Dımaşkî, Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed
el-Makdisî, Mahmûd bin Yahyâ et-Temîmî ed-Dımaşkî, Muhammed bin Nâsırüddîn el-Müezzin,
Mahmûd bin Muhammed el-Harâitî’den hadîs-i şerîf dinlediğini haber verdi.

Zehebî’de ilim öğrenmek, âlimlerle görüşüp onlardan istifâde etmek arzusu çoktu. Fakat babasından
ilim öğrenmek için seyâhate çıkma teşvîki görmedi. Babası da yanından ayırmak istemedi. Fakat 20
yaşına basınca, babası, yakın yerlere gidip gelmesine izin verdi.

1294 senesi, Zehebî’nin ilmî yolculuklara başlama senesi olarak kabul edilir.

Zehebî, ilk seyahatini 1294 senesinde Baalbek’e yaptı. Orada el-Muvaffak en-Nasîbî’den kırâat ilmi
öğrendi ve Kur’ân-ı kerîmin tamâmını okudu. Hadis âlimi İmâm Tâcüddîn Ebû Muhammed
el-Magribî’den hadîs-i şerîf dinledi. Bu seyâhatinde birçok âlimle görüştü. Daha sonra Haleb’e gitti.
Orada Alâüddîn Ebû Sa’îd el-Emevî ile görüşüp, derslerini dinledi.

Ayrıca Haleb ve civârında birçok âlimden ilim ve ahlâk öğrendi. Hama, Humus, Trablus, Kerk, Maaria,
Basra, Nablûs, Remle, Kudüs, Tebük ve o civardaki birçok şehre ilim öğrenmek için yolculuklarda


bulundu.

Zehebî, 1296 senesi Receb ayında Filistin’e oradan da Mısır’a gitti. İlk önce İbn-üz-Zâhirî diye bilinen
Cemâlüddîn Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Muhammed el-Halebî ile görüştü. Ondan hadîs-i şerîf dinledi.

Ayrıca, birçok zâtla görüştü. Orada Ebü’l-Meâlî Ahmed bin İshak el-Ebrekûhî, Şeyh-ül-İslâm
Kâdı’l-Kudât Takıyyüddîn Ebü’l-Feth, Muhammed bin Ali ve Allâme Şerefüddîn Abdülmü’min bin Halef
ed-Dimyâtî’den ilim öğrendi. Daha sonra İskenderiye’ye gitti. Orada Ebi’l-Haccâc Yûsuf bin Hasan
et-Teymî el-Kâbisî el-İskenderânî ile görüştü ve ondan Tecrid adlı
eserini dinledi. Ayrıca kırâat
âlimlerinden İmâm Şerefüddîn Ebi’l-Hüseyin Yahyâ bin Ahmed el-Cüzâmî el-İskenderânî’den kırâat
ilmini okudu. Sahnûn adıyla meşhûr İmâm-ül-Mukrî Sadrüddîn Ebi’l-Kâsım Abdurrahmân bin
Abdülhalîm ile görüştü. Sonra Belbîs’e gitti ve orada hadîs-i şerîf dinledi.

1298 senesinde, babasının vefâtının akabinde, hac farîzasını yerine getirmek için yolculuğa çıktı.
Mekke ve Medîne’de birçok âlimden hadîs-i şerîf dinledi. Nahiv, Arap dili ve edebiyâtının inceliklerini
Mavaffakuddîn Ebû Abdullah Muhammed bin Ebi’l-Alâ en-Nasîbî el-Ba’lbekî’den ve Şeyh Behâüddîn
Muhammed bin İbrâhim’den öğrendi. Ayrıca meğâzî, siyer ve umûmî târih hakkında hocalarından çok
şey dinledi.

Zehebî, ders aldığı
İbn-i Teymiyye’ye bâzı îtikat ve fıkıh meselelerinde uymayıp, muhâlefet etti ve
nasîhatlerde bulundu. Bâzı görüşlerinin yanlış olduğunu söyledi.

1328 senesinde Zâhiriyye Medresesinin Hadis Külliyesine müderris oldu. Medrese-i Nesefiyye’de ders
okuttu. Ayrıca Meşhed-i Urve, Dâr-ül-hadîs-it-Tenkiziyye, Dâr-ül-Hadîs-il-Fâdiliyye ve Ümmü Sâlih
Mescidi gibi yerlerde hadis bölümü başkanlığı yaptı.

Zehebî’nin son zamanlarında gözleri görmez oldu. Buna rağmen ders vermeye devâm etti. 1348

(H.748) senesi Zilkâde ayının üçünde, Pazartesi gecesi, gece yarısından önce Mısır’da vefât etti.
Bâbüssagîr denilen kabristana defnedildi. Zamânın büyük âlimleri cenâze namazında bulundu.
Tâcüddîn Sübkî bunlardandı. Talebeleri, sevenleri, hakkında mersiyeler söylediler.
Zehebî, çeşitli ilimlerde meşhur olması yanında, zühd, verâ ve sağlam îtikat sâhibiydi. Zaman zaman
tasavvuf erbâbı ile görüşerek sohbetlerinde bulundu. Talebesi Takıyyüddîn bin Râfî es-Selâmî;
“Zehebî, sâlih, hayırlı, mütevâzî, güzel ahlâk sâhibi, sohbeti tatlı bir zâttı. Zamanlarını, eser yazmak ve
ibâdetle geçirdi. Çok cömertti” diye bildirdi.

Eserleri:

Zehebî, çeşitli ilimlere âit birçok eser yazdı. Eserleri, zamânında ve daha sonraki asırlarda okundu.
Eserlerinden bâzıları
şunlardır:

1. El-Erbeûn-el-Büldâniyye: Taberânî’nin Mu’cem-üs-Sagîr’inden derlenmiştir.
2. Er-Risâlet-üz-Zehebiyyetü ilâ İbn-i Teymiyye: Zehebî, hocası ve arkadaşı olan İbn-i Teymiyye’ye
nasîhat etmekte ve bâzı hareketlerini ayıplamaktadır.
3. Târih-ül-İslâm ve Vefeyât-ül-Meşâhiri vel-A’lâm: İslâmın başlangıcından, 9. asrın başlarına kadar
sene sene vak’aları anlatmıştır. Kitabını yetmiş tabakaya bölmüş, her tabakanın sonunda meşhur
kimselerin hâl tercümelerini de vermiştir. Zehebî’nin en meşhur eserlerindendir. Eserine birçok nâdir
rivâyetleri de kaydetmiştir. Bu eser matbûdur.
4. Düvel-ül-İslâm: Zehebî bu eserini, Târih’inden derlemiştir. Et-Târîh-üs-Sagîr diye tanınır.
Matbûdur.
5. Siyeru A’lâm-in-Nübelâ: Zehebî’nin en meşhur eserlerindendir. Bu eserini de tabakalara göre tertib
etmiştir. İslâmiyetin başlangıcından, Hicrî 700 senesine kadar yazmıştır. Peygamber efendimizi ve
Hulefâ-i Râşidîni ayrı iki cilt hâlinde toplamıştır. Bu eseri son zamanlarda neşredilmiştir. İslâm târihi
araştırmaları için mühim bir kaynaktır.
6. El-İber fî Haberi men Aber: Târîh-ül-Evsat diye de bilinen bu eserini Et-Târîh-ül-Kebîr’inden
derlemiştir. Yalnız bâzı ilâvelerde bulunmuştur. Daha sonra bu târihine bir de zeyl yazmıştır.
7. Et-Tıbb-ün-Nebevî: Çok faydalı bir eserdir. İbrâhim Ezrâk’ın yadığı
Teshîl-ül-Menâfî kenarında
Mısır’da basılmış, ayrıca 1976 yılında ofset yoluyla Hakîkat Kitabevi tarafından basılmıştır.
8. El-Müstedrek alâ Müstedrek-il-Hâkim, 9. Ehâdîs-üs-Sıfat, 10. El-İ’lam bi Vefeyât-il-A’lâm, 11.
Tabakât-üş-Şüyûh, 12. Tezkiret-ül-Huffâz.
ZEHİR;

Alm. Gitt, Fr. Poison, İng. Poison. İnsan veya canlı vücûduna girince kimyevî tesiriyle, organların


vazifesini bozan, hattâ öldürebilen maddelere verilen genel ad. Aslında zehirin umûmî bir târifi
yapılamaz. Keçi, yirmi gram morfin yiyip, sıçramasına devam eder. Oysa morfin zehirdir. Ada
tavşanları zevkle belladon yer de müteessir olmaz. Tuz rûhu da zehir olamaz. Zîrâ insan mîdesi bizzat
bunu yapıyor ve hiçbir zararı olmuyor. Zehirli ve faydalı
maddelerin tam târifini yapmak çok güçtür.
Çünkü:

Zehir, bunu alan canlının türüne tâbidir. Keçiye zehir olmayan morfin insan için zehirdir.

Zehir, aynı cinse mensup canlıların şahsiyetine tâbidir. Babaya zararsız olan sigara, üç yaşındaki
çocuğunu öldürür.

Zehir, alınan doza tâbidir. Her cismin bir dayanabilecek miktarı vardır. Ancak bu miktardan fazlası
zehirdir. En şiddetli zehir bildiğimiz siyanürlerin kanda dolaşan miktarı zehirlemez. Mîdeye doldurulan
beş litre su ise, insanı öldüren zehirdir. Hattâ yeni doğan bir bebek için bir bardak su zehirdir.

Zehir alışmaya da tâbidir. Alışmış bir ihtiyara dokunmayan sigara miktarı, ilk defâ içen ihtiyarı
öldürebilir.

Zehir, zamana da tâbidir. Sabah aç karna içilen bir sigaranın zehir tesiri, öğle yemeğinden sonra içilen
aynı sigaranın tesirinin on katıdır.

Zehir, berâber alındığı diğer maddelere de tâbidir. Aynı
miktar kafeini hâvi çay ve kahvenin tesirleri
başka başkadır. Aynı miktarda ispirto bulunduran absent ile şarabın zehir tesirleri de farklıdır.

Amerika’daki vahşilerin oklarının ucuna sürdükleri kürar ismindeki zehir, adaleyi hareket ettiren sinir
uçlarını felce uğratır. Adale hareket edemez. Kürar zehirlerin en fenâsıdır. Ağrı yapmadığından, insan
zehirlendiğini anlamaz. Elini, ayağını oynatamayarak yere yıkılır veya taş gibi dikilip kalır. Görür ve
işitir ise de, gözünü kırpamaz, dilini oynatıp, bağıramaz. En son teneffüs adaleleri uyuşarak, ses
çıkaramadan ölür.

Zehirlenme akut veya kronik olabilir. Meselâ tek doz fosfor, cıva klorür veya arsenik alınmasından
kısa süre sonra ortaya çıkan belirtiler akut zehirlenmedir. Bunun tersine günlerce düşük dozda arsenik
alan kişide sindirim bozukluğu, deri döküntüsü, kol ve bacak sinirlerinde vazife bozukluğundan başka
belirtiler görülmeyebilir. Bu tür zehirlenmeye kronik zehirlenme denir.

ZEHİRLENMELER;

Alm. Vergiftungen (f. pl.), Fr. Empoisonnements (m. pl.), intoxications (f. pl.), İng. Poisonings. Bir
zehirin organizmaya alınması, birikmesi veya organizmanın bunu kendi bünyesinde üretmesi
neticesinde meydana gelen, çeşitli dokulardaki geçici veya dâimi, menfî (zararlı) değişiklikler.
Zehirlenme, bir defâda alınan zehirle husûle gelebildiği gibi, küçük dozların üst üste alınmasıyla da
meydana gelebilir. Zehirlenmenin ağırlığı alınan maddenin miktarına ve vasıflarına bağlıdır.
Zehirlenmeler çeşitli sebeplerden olabilir. Bunların başlıcaları:

Endüstri mahsulleri ile: Bu zehirlenmeler çok çeşitli maddelerle meydana gelir. Bunların başında
boya sanâyiinde kullanılan anilin, metilalkol; kauçuk endüstrisinde benzen, toluen, ksilol; eskiden
tabâbette kullanılan bugün boya ve kozmetik sanâyiinde kullanılan arsenik; bakırla uğraşanlarda bakır;
akü sanâyiinde kullanılan antimon, kadmium ve kurşun; gene matbaacı, boyacı ve ressamlarda
kurşun; tütünle uğraşanlarda ve devamlı sigara içenlerde nikotin; fâre zehirinde kullanılan strikinin ve
talium, termometre yapan ve cıva ile uğraşanlarda cıva; haşere öldürücüler, ilâçlarda ve yangın
söndürücülerde karbon tetroklorür; DDT, kömür ocakları, grizu patlamalarında kezâ iyi yanmamış
mangal ve bozuk sobalarda, otomobil ekzoz gazlarında karbon monoksit; evlerde böcek öldürücü
olarak kullanılan naftalin; nihâyet harplerde forsgen ve kloropikrin gazlarıyla zehirlenmeler olabilir.

İlâçlara bağlı zehirlenmeler: Eter, azot protoksit gibi anestetik maddelere bağlı zehirlenmeler,
uyuşturucu maddeler başta morfin, esrar gibi maddeler; romatizma ve kalp hastalıkları tedâvisinde
kullanılan antikogulan (pıhtılaşmayı önleyici) ilâçlar, antikolinerjik (ülser tedâvisinde kullanılan) ilâçlar,
antiallerjik (allerjiyi önleyici) ilâçlar, uyku ilâçları, intihar kastı ile alınan asitler, alkaliler, uyuşturucu
ilâçlar, kezâ aspirin, keyif verici madde olarak içilen alkollü içkiler, epilasyon (kıllanmada) ve radiolojik
tetkiklerde kullanılan, suda eriyen, baryum tuzlarına bağlı zehirlenmeler görülebilir. Bu zehirlenmeler
özel klinik belirtiler gösterir. Bu belirtilere bakarak zehirlenmenin hangi maddeyle husûle geldiğini
tahmin etmek mümkün olabilir. Fakat bu konuda yapılan soruşturma veya zehirlenen şahsın mesleği
oldukça faydalı bilgiler verir. Tabiatiyle intihar kastı olup olmadığı, son zamanlarda bu şahsın rûhî
durumu ve sosyal münâsebetlerinde değişiklikler olup olmadığı sorulup araştırılır.

Bu tip zehirlenmelere teşhis konduktan sonra zehirlenmeye sebep olan maddenin antidotu
yapılmalıdır. Zehirli maddeyi ağızdan alanlara süt içirilir, sonra mîde yıkaması yapılır, mushil verilir,
lavman yapılır. Zehirli maddeyi injeksiyon yoluyla almışlarda kol veya bacak hangisinden injeksiyon


yapılmışsa bağlanır. Kezâ yılan sokmasında olduğu gibi zehirin kan dolaşımına geçmesi de bu yolla
önlenir. Hemen solunum, dolaşım ve beyinde ortaya çıkabilecek belirtiler için tedbirler alınır. Bu
tedbirler sun’î solunum, kalbin takviye edilmesi, şoka karşı tedâvi, kan nakli, ihtiyaçları önleyici
müsekkin ilâçlar ve antibiyotikler yapılır.

Asitlerle zehirlenme vak’alarında mîde sondası takılır, süt ve hafif alkaliler; alkalilerle zehirlenmede ise
bol su ve süt içirilmesi ile diğer tedbirler alınır.

Gıdâ zehirlenmeleri: Gıdâ zehirlenmeleri zehirli mantar, çimlenmiş patates, çavdar mahmuzu ihtivâ
eden unlar, toksik maddeler, yâhut bakteriler veya bunların toksinleri ile bulaşmış gıdâlarda husûle
gelir. Eskiden gıdâ zehirlenmesinin bekletilmiş yemeklerde meydana gelen bâzı zehirli maddelerden
veya kalaysız bakır ve alüminyum kaplarda teşekkül eden bakır ve alüminyum oksitle ortaya çıktığı
zannedilirdi. Halbuki bugün bunların bakteri ve bakteri toksinleriyle husûle geldiği anlaşılmıştır.

Bakteriyle husûle gelen gıdâ zehirlenmeleri: Bu zehirlenmelere sebep olan bakteriler Salmonella tifi
ve Salmonella Paratifi A ve B’dir. Daha nâdir olarak alfa hemolitik streptokoklar, koli basili,
pyocyaneus, proteus basilleri ve enterekoklar gıdâ zehirlenmesine sebep olabilir. Bu tip gıdâ
zehirlenmeleri en fazla et, yumurta, balık, süt ve süt mâmullerinin yenilmesi ile veya diğer yiyeceklere
bu bakterilerin bulaşması ile ortaya çıkar. Bâzan da Salmonella enfeksiyonu geçirmekte olan bir
hayvanın etini yemek veya hastalık taşıyan insanların (portörlerin) yiyeceklere bakteri bulaştırması ile
zehirlenme meydana gelir. Bu sebepten aşçıların ve gıdâ maddeleri satan kimselerin sık sık sağlık
kontrolünden geçirilmesi gerekir. Bu tip gıdâ zehirlenmeleri en çok sıcak iklimlerde veya sıcak
mevsimlerde görülür. Aynı gıdâyı yiyen bir grup insanda fabrika ve okul gibi müesseselerde patlak
verir. Bu zehirlenmelerde klinik tablo süratle gelişir. Üşüme ile ateş, adale ağrıları, bulantı, kusma,
kramp tarzında karın ağrıları ve ishaller vardır.

Toksinlerle husûle gelen zehirlenmeler: Bâzı stafilokoklar sıcaklığa dayanıklı bir toksin (zehir) ifraz
ederler. Gıdâ ile bulaşmış bu toksinler zehirlenmeye sebep olur. Bu zehirlenmelerde gene et, süt ve
süt mâmülleri, kremalı pastalar ve balık konserveleri ile husûle gelir. Bu tip zehirlenmelerin sebebi
elinde çıban, dolama veya cerahatli iltihaplar veya burun-yutak bölümünde iltihap bulunan kimselerin
yukarıdaki gıdâ maddelerini mikroplarla kirletmeleridir.

Hastalığın belirtileri önceki bakteriyle ortaya çıkan gıdâ zehirlenmesi gibidir. Ancak bu hastalarda ateş
bulunmaz; hastalık daha kısa sürede kendini gösterir ve şoka eğilim daha fazladır.

Botulismus: Bu zehirlenme clostridium botulinum adında bir mikrobun husûle getirdiği toksin ile
ortaya çıkar. Ülkemizde az görülür. Evlerde konserve hazırlamak âdetinde olan batı ülkelerinde sık
rastlanır.

Hastalık baş ağrısı, baş dönmesi ve halsizlikle başlar. Görme bozuklukları, çift görme, şaşılık, göz
kapaklarında düşüklük yutma güçlüğü, konuşma bozukluğu, tansiyon düşüklüğü, solunum felci ile
ölüm olabilir.

Botulismus zehiri bulaşmış yemekler ve konservelerde ekşime ve etkili kokular vardır. Kutu içinde gaz
teşekkülüne bağlı olarak konserve kutusunun altı ve üstü kabarmıştır. Bu tip konserveler
yenmemelidir.

Bakterilere bağlı
olmayan toksik maddeler yenilmesine bağlı gıdâ zehirlenmeleri: Bu

zehirlenmeler arasında mantar zehirlenmesi, midye, çavdar mahmuzu ve bakla, çimlenmiş patates
zehirlenmeleri zikredilebilir.

Diğer zehirlenme sebepleri: Yılan, akrep, örümcek, arı ve karınca gibi hayvanların sokmasına bağlı
zehirlenmeler olabilir. Bu zehirlenmelerin bâzıları tehlikeli olmayabilir. Fakat engerek yılanı ve akrep
sokması tehlikelidir. Öldürücü olabilir. Hemen tedbir alınması gerekir.

ZEHİRLİ GAZLAR;

Alm. Giftgase (n. pl.), Fr. Gaz (m. pl.) toxiques (asphyxiants), İng. Poison gases. Düşman birliklerinin
doğrudan doğruya veya yiyeceklerini etkilemek sûretiyle hareket kâbiliyetini azaltmak maksadıyla
kullanılan çeşitli özelliklere sâhip kimyâsal ve biyolojik ajanlar. Zehirli gazlar savaşlarda en son
kullanılan silâhlardan olup, havadan veya yerden çeşitli metodlarla atılarak bölgeye yayılır. Zehirli
gazların etkilerini azaltan veya tamâmen yok eden karşı
kimyâsal ve biyolojik ajanlar da zehirli gazlar
sınıfında mütâlâa edilir Zehirli gazların canlılara etkisi teneffüs yolu ile veya cilde temas ederek vücut
içine girmesiyle olur. Zehirli gazların silâh olarak kullanılması düşman birliklerinin ve tesislerinin zarar
görmeden ele geçirilmesine yardımcı olur. (Bkz. Kimyâsal Silahlar, Biyolojik Savaş)

Zehirli gazlara karşı korunma:


Zehirli gazlara karşı korunmada alınacak birinci tedbir maskedir (Bkz. Maske). Maske yüzü tamâmen
örterek teneffüs edilecek havanın aktif kömür ve fiber filitrelerden geçirilerek zehirli gazları emmesi
sağlanır. Maske tam zamânında ve uygun bir şekilde kullanılırsa ciğerler ve gözler gazların etkisinden
korunmuş olur. Gazın mevcut olduğunu gösteren alarm cihazları varsa maske zamanlı kullanılabilir.

Diğer bir korunma yolu koruyucu giyilen özel elbiseler biyolojik veya kimyâsal zehirli gazların vücutla
temâsını keser. Hattâ biyolojik gazlarda bulunan mikroorganizmaların tahrip olmasına sebep olur.
Bütün tedbirlere rağmen zehirlenme mevcut ise zehirli gazın cinsine göre antidot kullanılarak tehlike
azaltılır. Zehirli gazların etkisini azaltmak için su ile temizlenme en iyi çâredir. Gözler ve yüz devamlı
su ile yıkanırsa zehirli gazın etkisi azalır. Zehirli gazlara karşı umûmiyetle atropin antidotu enjeksiyon
yoluyla kullanılır. Biyolojik gazların sebep olduğu hastalığın cinsine göre tedâvisi yapılır.

Kimyâsal ve biyolojik zehirli gazlar insanların ihtiyacı
olan hubûbat ve hayvana da tesir edecek şekilde
kullanılabilir. Bölgenin bitki örtüsünü tamâmen yok eden 2,4 D (diklorofenooksiasetik asit), kocodilik
asit gibi kimyâsal silâhlar bunlardandır.

Kimyâsal ve biyolojik zehirli gazların kullanılması 1899 Hagne ve 1925 Cenova protokolları ile
yasaklanmışken bilhassa Birinci Dünyâ Savaşında Almanlar ve Amerikalılar; 1936 senesinde
Etyopya’da İtalyanlar ve 1937 ile 1943 senelerinde Çin’de Japonlar bu gazları bol miktarda
kullanmışlardır. 1971 senesinde Cenova Silâhsızlanma Konferansı
ile zehirli gazların kullanımı
tamâmen yasaklanmış ve 1972 senesinde ABD’deki zehirli gaz stokları tahrip edilmiştir. Halbuki aynı
konferansta teklif ve imzâsı bulunan Sovyet Rusya, 1979 ile 1986 seneleri arasında Afganistan’da
tonlarca zehirli gaz kullanmıştır. 1980-1986 seneleri arasında da İran ve Irak birbirlerine karşı zaman
zaman zehirli gaz kullanmışlardır.

ZEHRÂVÎ;

Endülüs’te yetişen meşhur tıp âlimi. İsmi, Halef bin Abbâs ez-Zehrâvî olup, künyesi Ebü’l-Kâsım’dır.
930-1013 seneleri arasında yaşamıştır. Kurtuba yakınlarındaki Ez-Zehrâ’da doğduğu için Zehrâvî
ismiyle meşhur oldu. Batı ilim âleminde Ebü’l-Kâsis, Bukasis ve Al-Zahravivs olarak bilinir. Zamânında
ilim ve kültür seviyesi en yüksek olan Kurtuba Üniversitesinde öğrenim gördü. Özellikle tıp ilminin
nazarî ve tatbikî sâhalarında derinleşerek söz sâhibi oldu. Endülüs Emevî halîfelerinden Üçüncü
Abdurrahmân ile sonra yerine geçen İkinci Hakem devrinde saray doktoru olarak çalıştı ve
hükümdârların özel tabibi oldu.

Müslüman cerrahların babası
olarak kabul edilen Zehrâvî, daha çok cerrâhî sâhasında başarılı ve
meşhurdur. Cerrâhîye ilk önem veren âlim, meşhur Râzî idi. Ali bin Abbâs onun yolunu tâkip etmiş,
sonra İbn-i Sînâ yetişmiştir. Endülüs’te de İbn-i Zühr bu sâhada temâyüz etti. Tıp ve cerrâhîyi
birleştirerek tıp ilminde hamle yaptı. Fakat cerrâhînin başlı başına bir ilim hâline gelmesi Zehrâvî
sâyesinde olmuştur. Zîrâ o, sâdece nazariyelerle uğraşmadı. Bizzat ameliyâtlar yaparak, metodlar ve
âletler keşfetmeyi ve bunları mahâretle kullanmayı başardı. Avrupa’da İslâm âlimleri ve ilimlerinin ışığı
sâyesinde teşekkül eden rönesans hareketinde Zehrâvî’nin de büyük tesiri ve rolü oldu. O devirde
Avrupa’da Zehrâvî’nin eserleri ve bunlarda ortaya koyduğu tıbbî ve cerrâhî usûller de temel mürâcaat
kaynağıydı.

Zehrâvî, daha o devirlerde birçok günlük âcil hâllerde cerrâhî usûllerini başarı ile tatbik etmiş, burun
ameliyatları yapmış, gümüş nitratı kullanmıştır. Dağlama yoluyla da önceleri hiç yapılmamış birçok
cerrâhî tedâvîyi başarmıştır. Hayâtının büyük bir kısmını doğduğu yer olan Medînet-üz-Zehrâ’da tıp ve
eczâcılık araştırmalarıyle geçiren Zehrâvî, ayrıca din ve zamânının diğer fen ilimlerini de tahsil etmiştir.
O, cerrâhî uygulamalarda çok hassastı. Ameliyatlarda kullandığı âletleri kendisine has bir metodla
mikroplardan temizledikten sonra kullanıyordu. Bu işte bilinen ve Maddet-üs-safra denilen bir
maddeden faydalandı. Günümüzde yapılan araştırmalar bu maddenin bakterileri imhâ edici özelliğe
sâhip olduğunu ispatlamıştır.

Zehrâvî’nin en çok meşgul olduğu ve çağdaşlarını da en fazla yoran hastalıklardan biri kanserdi. Onun
bu hastalık için ortaya koyduğu tedâvi usûlleri günümüze kadar uygulanagelmiştir. O, akciğer
iltihaplanmaları üzerinde çalışmış
ve ameliyatla göğsü yarıp dağlama yoluyla bunu tedâvî etmeyi
başarmıştır. Böbrek taşlarını düşürme ve ameliyatla çıkarmayı ilk defâ gerçekleştiren yine odur.
Yaptığı ameliyat günümüz operatörlerininkiyle aynıydı. Göz, kulak, burun, boğaz ve diş cerrâhîsinde
önderlik etti ve ilk defâ fıtık ameliyatını gerçekleştirdi. Kadın hastalıkları dalında yeni usûl ve âletlerle
büyük gelişmeler kaydetti. Çocuğun ters doğumuna müdâhaleyi ilk defâ o tavsiye etti. Bu metod
doğuma çok yardımcıydı. Zehrâvî’den asırlar sonra Stutgartlı Jinekolog Walcher (1806-1935) bu yolu
kullanmaya teşebbüs etti ve Müslüman bir ilim adamının buluşu olan bu usûl, Avrupalı bir hekime mâl
edilerek Walcher Durumu adıyla meşhur oldu. Vaginal taş ameliyâtını tıp dünyâsına kazandırarak,
doğumda büyük bir yardımcı olan kolpeurynter âletini yaptı.


Ebü’l-Kâsım Zehrâvî, ameliyâtlarda kendine has anestezi metodlarını tatbik etti ve bunun için
banotundan faydalandı. Mafsal iltihâplarını tedkik ederek, tedâvisi üzerinde durdu. Varis, yâni damar
genişlemesi hastalığı üzerinde çalışmalarda bulundu. Poliplerin çıkarılmasında çengel uyguladı ve bir
hizmetçisine başarılı bir trakeotomi ameliyâtı yaptı. Fransız cerrahı Pare’yi şöhrete ulaştıran ve 1552
senesinde ilk defâ onun tarafından yapıldığı sanılan, büyük damarların bağlanmasını altı asır önce
Zehrâvî gerçekleştirdi. Ameliyât sırasında mum ve alkol kullanarak kanamayı durdurmayı başardı.
Pratisyen cerrahlara sun’î dikişi, kürk dikişi, karın yaralarında sekiz dikişi, bir ipliğe geçirilen iki iğneli
dikişi, bu münâsebetle kedi barsakları ile yapılan dikişi, barsak ameliyatında kalkük kullanmayı öğretti.
Bütün ameliyât dikişlerinde, özellikle karın çukuru altındaki cerrâhî müdâhalelerde, ilk defâ havsalayı
(kalça boşluğunu) yatakta yüksekte tutan o oldu. Yirminci asrın başlarında Alman cerrahı Friedrich
Trendelenburg (1844-1924), Zehrâvî’nin bu buluşuna sâhip çıkıp kendine mâl etmiş, Ebü’l-Kâsım’ın
ismi unutturulmuştur.

Zehrâvî ayrıca birçok diş operasyonlarını târif etmiştir. Bunlar arasında diş
çekme, tespit etme, kökünü
besleme ve takma dişle ilgili bilgiler vermiştir. Diğer metallerin ağız içinde kimyâsal reaksiyona
gireceğini düşünerek altın tel kullandı. Demir, bakır ve altından yapılmış cerrâhî âletlerini esaslı bir
şekilde geliştirdi. Cerrâhî ameliyatlarda dikişler için kullanılacak ipek ipliği îmâl etti. Burun içindeki
fazlalık et parçalarını
temizleyip almak için ilk defâ senânin denilen orijinal bir âlet yaptı. Yine ilâçları
mesâneye vermek için mâdenî şırıngayı ilk defâ o yapıp kullandı.

Ebü’l-Kâsım Zehrâvî’yi meşhur eden ve Avrupa’da cerrâhînin temeli olan Te’lif adlı eseridir. İki ciltten
meydana gelen eser 900 sahîfedir. Eserin asıl adı
Et-Tasrif Limen Acize an’it-Te’lif’tir. Otuz
bölümden meydana gelen eserin birinci ve ikinci bölümlerinde hastalıkların genel değerlendirmesi
yapılarak tedâvileriyle ilgili bilgiler verilmektedir. Üçüncü bölümden yirmi beşinci bölüme kadar olan
kısımda ilâçların terkibi anlatılmaktadır. Yirmi altıncı bölümde hastalık, sağlık ve yiyecek rejiminden
bahsedilmektedir. Yirmi sekizinci bölüm ise basit ilâçlarla yiyeceklere ayrılmıştır. Kitabın en önemli
kısmını 30. bölüm meydana getirmektedir. Burada cerrahlıkla ilgili bilgiler anlatılmaktadır.

Te’lif’in seksenden fazla yazma ve basılı kopyası vardır. Birçok defâ lâtinceye ve İbrâniceye tercüme
edildi. Eserin birinci ve ikinci kısımları 1519 senesinde Ausburg’da Lâtince olarak basıldı. Cerrâhî ile
ilgili cüz’ü, meşhur Gerard de Cremona tarafından Lâtinceye tercüme edilmiştir. Bu bölümü Fâtih
Sultan Mehmed Han zamânında Amasya Hastânesi başhekimi Sabuncuzâde Şerefeddîn tarafından
bâzı ufak tefek ilâvelerle Cerrahiye-i İlhâniye adıyla Türkçeye tercüme edilmiştir.

Avrupa’da cerrâhînin temelinin atılmasına sebep olan bu eser, Salerno, Montpelleier ve diğer Avrupa
tıp fakültelerinde asırlarca ders kitabı olarak okutulmuştur. Ebü’l-Kâsım Zehrâvî’yi Müslümanlardan
çok, asırlarca eserinden istifâde eden Avrupalılar tanımışlar, buluşlarını ve tedâvî şekillerini kendilerine
mâl etmişlerdir.

ZEKÂ;

Alm. Intelligenz, Klugheit (f), Fr. Intelligence, İng. Intelligence. En geniş mânâsıyle bir genel zihin
gücü. Psikolog Terman’a göre, zekâ “mücerret (soyut) düşünme yeteneği”dir. Davis, zekâyı, “edinilen
bilgilerden faydalanarak meseleleri halletme kâbiliyeti” olarak açıklar. Stern ise, “yeni karşılaşılan
hallerin gereklerini, düşünme yeteneğinden faydalanarak karşılayabilme, yeni hayat şartlarına
uyabilme gücü” olarak görür. Bergson’un klâsik târifine göre zekâ, “evvelce elde edilmiş tecrübe ve
bilgilerden istifâde ederek bugünkü hayat meselelerini çözmek ve hayat şartlarına uymak kâbiliyeti”dir.
Hinsie ise zekâyı, üç ana gruba ayırarak târif etmektedir. Bu müellife göre, abstre (mücerret, soyut)
fikir ve sembolleri anlama ve kullanma kâbiliyeti teorik zekâyı; muhtelif makina ve âletleri anlama,
çalıştırma ve keşfetme kâbiliyeti mekanik zekâyı, insânî münâsebet ve ictimâî hâdiselerle ilgili
durumlarda akıllı ve mantıkî bir şekilde hareket etmek kâbiliyeti ise sosyal zekâyı teşkil etmektedir.

Zekâ, akılla karıştırılmamalıdır. Zekâ, bir meleke, bir alışkanlıktır. Bu kuvvet yardımı ile insan, bilinen
şeylerden bilinmeyenleri çıkarır. Delilleri toplayarak aranılan şeyleri bulur. Zekâ, sebep ile netice
arasındaki bağlılıkları bulmak, benzeyiş ve ayrılışları anlamaktır. Akıl anlayıcı bir kuvvettir. Hakkı
bâtıldan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırt etmek için yaratılmıştır. İsviçreli Clapare de zekâyı,
“yeni icap ve vaziyetlere, zihnin en iyi şekilde uyması”dır diye anlatmıştır. Yâni muhite uymayı
sağlayan bir kuvvettir. Tek hücreli hayvanlar, muhitin yalnız tesir etmesi ile hal değiştirerek bu tepkiye
uyar. Daha ileri olan eklembacaklılarda, tepkilere sevkitabiî (içgüdü)ler de katılır. Kemikli hayvanlarda,
bu iki kuvvete alışkanlık da karışır. En yüksek hayvanlarda ve insanlarda ise, muhite uymak için yeni
bir faaliyet, bir davranış ortaya çıkar ki, bu da zekâdır.

Bergson diyor ki: “Her asrın geri kalmış kısımları, tabiate uymak, hayvanlar ve kendileri arasında
münâsebet kurmak için âletler yapmıştır. Bu aletler, zekâ ile yapılmıştır.” Alet yapmak, teknikte
yükselmek akla değil, zekâya alâmettir. Zekâ, içgüdüden yukarı, akıldan aşağı, bir şuur basamağıdır.


Aklın tatbikçisi gibi olan zekâ, akıldan önce teşekkül etmektedir. Akıllı kişiler, teorik yollar ve kâideler
ortaya koyar. Zeki kimse, bunların pratiğe tatbikini sağlar. Zekâ düşünebilme kuvvetidir. Fakat,
düşüncelerin doğru olması için, akıl lâzımdır. Zeki insan düşüncelerinin doğru olabilmesi için bir takım
prensiplere muhtaçtır. Bu prensipleri idâre eden akıldır.

Her zeki kimseyi akıllı sanmak doğru değildir. Zeki bir kimse, büyük bir kumandan olabilir. Akıllı
kimselerden öğrendiği usûlleri, yeni harp vaziyetlerine uydurarak, kıtaları fethedebilir. Fakat aklı az ise,
bir hatâ ile, başarıları felâkete döner. Meselâ Napolyon’un zekâ saçan askerî plânları, zaferleri ve
akılsız hareketlerinin sonu olan felâketleri meydandadır. Üçüncü Selim Han zamânında, Napolyon’un,
Suriye’de, İslâm askerleri karşısında bozguna uğrayarak nasıl kaçtığı târihlerde yazılıdır. Bir arslanın
zekâsı, insan zekâsı kadar kuvvetli olsaydı, bu arslan öteki arslanlardan, on bin kat daha çok korkunç
olurdu.

Zekâ, yeni doğmuş bir çocukta potansiyel olarak vardır, zamanla olgunlaşır. Fikrî gelişimin en hızlı
olduğu zaman onuncu yaşa kadar olan dönemdir. Zekânın gelişmesi, beynin ve sinir sisteminin
olgunlaşmasına dayanır.

Normal olarak, zekâ, doğuştan îtibâren şahsın olgunluğa erdiği 15-25 yaşlara kadar devamlı olarak
artmaktadır. Fizikî ve bedenî büyüme ve gelişmede de olduğu gibi, zekâdaki gelişmenin ilk beş
senesinde çok süratli olmasına mukâbil, 10-16 yaşlarda gitgide yavaşlamakta ve 15-20 yaşından
sonra tamâmiyle durmaktadır. 20 yaşına kadar gelişen zekâ, ondan sonra 7-8 senelik bir duraklamayı
tâkiben hızla zayıflamakta ve düşmektedir.

Zekânın ölçülmesi: Zekâ birtakım testler aracılığıyla ölçülebilir. Bu gâyeyle birçok test geliştirilmiştir.
Târihte bilinen ilk zekâ testi Osmanlı Devletinde uygulanmıştır. O zaman saraya bağlı olan Enderun
adlı mektebe, Müslüman ve gayri müslim çocukları bir çeşit zekâ testiyle seçilerek alınırlardı. Enderun,
idâreci ve devlet adamı yetiştirirdi (Bkz. Enderun). Batıda kullanılan ilk zekâ testini bir Fransız
psikologu olan Alfred Binet ve Dr. Theodor Simon yapmıştır. “Binet-Simon Testi” adı altında 1905
yılında yayınlanan bu test, Paris ilkokullarında başarısız kalan öğrenciler arasında zekâca geri
olanlarla zekâca normal olup, olumsuz çevre faktörlerinden dolayı başarısız kalanları ayırt etmek
gâyesiyle meydana getirilmiştir.

Zekâ testleri muhtelif yaşlardaki çocukların normal olarak (yâni % 50’sinin) yapabilecekleri işlerden,
çözebilecekleri problemlerden ve cevaplandırabilecekleri sorulardan meydana getirilmiştir. Bu tipik
sorular, problemler ve işler, etraflı incelemelerden sonra tespit edilmiştir.

Binet-Simon Testi son yıllarda revizyondan geçirilerek Stanford-Binet Testleri adı altında hâlen
çocuklarda geniş ölçüde kullanılmaktadır. 8 yaşındaki bir çocuğa kendi yaşından iki yıl öncesine âit
olandan başlanarak testler uygulanır. Çocuk bunları
bildiği gibi, 8 yaşına âit problemleri de çözebilir,
daha ileri yaşlara âit olanları yapamazsa normal zekâlı sayılırlar. Böyle bir çocuğun doğum yaşı gibi
zekâ yaşı da sekizdir. Şâyet 8 yaşındaki bir çocuk kendi doğum yaşının problemlerini çözemeyip,
ancak 7 yaş
seviyesine kadar olan problemleri halledebiliyorsa zekâ yaşı 7 olarak kabul edilir.
Dokuzuncu yaşa kadar olan problemleri çözüyorsa, 9 zekâ yaşında sayılır. Buna göre çocuğun zekâ
yaşı, doğum yaşından üstün veya düşük oluşuna göre zekâsının üstün veya düşük olduğu anlaşılır.

Zekâ yaşının doğum yaşına bölünmesiyle zekâ derecesi tespit edilir. Kesirden kurtarılması için 100 ile
çarpılarak elde edilen rakama “zekâ bölümü” (IQ) adı verilir. Yâni:

 Zekâ Yaşı
Zekâ Bölümü (IQ)=...........
Doğum Yaşı x 100

İnsanları zekâ derecelerine göre düşükten yükseğe doğru sıralarsak, normal dağılma eğrisi (çan eğrisi)
elde edilir.

Zekâ bölümlerinin (IQ) mânâları
şunlardır:

IQ 0- 25 arası “ağır gerilik” (idio)
IQ 26-50 arası “orta gerilik” (embesil)
IQ 51-75 arası “hafif gerilik” (debil)
IQ 76-90 arası “sınır zekâlılar”
IQ 91-110 arası “normal zekâ”
IQ 111-125 arası “ileri zekâ”
IQ 126-140 arası “üstün zekâ”


IQ 140-155 arası “çok üstün zekâ”

IQ 156-ve üzeri “dehâ”

Üstün zekâlılık: 1000 rastgele çocuk alınırsa, ancak 10 tânesinin bölümü 140 ve biraz üzerinde olur.
160 ve 160’ın üzerinde olanların oranı ise binde birden bile azdır. Bir bakıma yeryüzündeki tekniğin
bulucuları ve taşıyıcıları bu zekâlardır. Üstün zekâlı çocuklar üzerinde yapılan geniş araştırmalar,
bunların özellikleri hakkında bize şu bilgileri vermektedir: Her şeyden önce, bu çocuklar vücut sağlığı
bakımından normalden üstün bulunmaktadırlar. Öyle ki, doğdukları zamanki boy ve ağırlık ölçüleri
normalin üstündedir. Bebeklik devresinde daha az hastalık geçirmekte ve öteki bebeklerden daha
fazla uyumaktadırlar. Bu çocuklar erken diş çıkarmakta, erken yürümekte ve erken konuşmaktadırlar.
Okulda çabuk ilerleme göstermekte ve teorik konulara daha fazla ilgi duymaktadırlar. Genel olarak el
mahâretini gerektiren konulara, beden eğitimi ve resim derslerine fazla ilgi göstermemektedirler. Vakit
geçirmek için yaptıkları faaliyetlerde okuma büyük yer almaktadır. Oyun oynarken kendilerinden büyük
arkadaşları tercih etmektedirler. Ergenlik çağına akranlarından daha erken girmektedirler.

Şurası da muhakkaktır ki, sâdece üstün zekâya sâhip olmak her şey demek değildir. Çok zeki oldukları
halde hayatlarını cezâevlerinde geçiren kimseler de çoktur (Bkz. Psikopati). Zekânın üstünde akıl
dediğimiz kuvvet vardır ve zekânın iyi yönde kullanılması önemlidir. Dînî ve ahlâkî terbiye, çevre
şartları ve hayat tecrübeleri zeki doğmuş olmanın yanısıra büyük ehemmiyet taşır. Öte yandan, okulda
ve okul sonrası yaşayışta elde edilen başarılar tabiî ki, alınan eğitimle de ilgilidir. Eğitim ancak mevcut
olan bir kâbiliyeti geliştirir.

Üstün zekâlı çocuklar yalnız kendileri, âileleri veya memleketleri için değil, bir bakıma bütün dünyâ için
önem taşımaktadırlar. Çünkü, özellikle ilim dallarında onları bekleyen çözülmemiş problemlerin
cevapları; yapılacak keşifler, bulunacak ilâçlar bütün insanlığın malı olacaktır.

Zekâ geriliği: Çocukluk çağlarının en sık görülen rûhî şikâyet konusu, zekâ geriliğidir. Dünyâ Sağlık
Teşkilâtı bunu, “zihin kâbiliyetlerinin eksik veya yetersiz gelişmesi” diye târif etmektedir.

Zekâ geriliğinin sebepleri:

1. İrsî (soyaçekim) zekâ gerilikleri: Hafif derecedeki zekâ geriliklerinin büyük bir kısmını bu grup
meydana getirir. Anne ve babanın geri zekalı olması
hâlinde çocuk da geri zekâlı olabilecektir.
Alkolizm, toksikomani, aşırı yaşlılık buna etken olabilir.
2. Gebelik sırasında annenin ve bebeğin karşılaştığı tehlikeler, önemli birer sebep sayılabilir: Çocuğu
düşürme denemeleri, özellikle hâmileliğin ilk üç ayında annenin kızamıkçık, çiçek, toksopalsmosis,
kabakulak, kızamık, çocuk felci, su çiçeği, mikrobik sarılık, grip, boğmaca, tifüs, kızıl, sıtma geçirmesi
gibi. Bu hastalıklardan birine yakalanan kadının, doğacak çocuğunun muhakkak geri zekâlı olması söz
konusu değildir. Gebelikte röntgen çektirme, sigara ve alkol kullanma yine zekâ geriliğine sebep
olabilir.
3. Doğum sırasında çocuğun beyninin zedelenmesi, beynin oksijensiz kalması yine önemli
sebeplerdendir.
4. Dört-beş yaşına kadar beyin ve sinir sistemi hızlı bir olgunlaşma (tekâmül) hâlindedir. Bu
olgunlaşmayı engelleyen sebepler (enfeksiyonlar, kafa travmaları ve zehirlenmeler), zekâ gelişiminin
duraklamasına veya aksamasına yol açabilirler. Beynin, daha çok virüs adı verilen mikroplarla ortaya
çıkan, ansefalit dediğimiz iltihâbî hastalığında hayâtî tehlikeleri olabilir. Hastalığı atlatanların bir
çoğunda zekâ geriliği görülür. Küçük yaşlardaki boğmaca diğer bir sebeptir. Menenjit, ciddî kafa
darbeleri, ağır orta kulak iltihapları, beyni etkileyen zehirlenmeler zekâ geriliğine yol açabilirler.
5. Beynin gelişmesini doğuştan veya erken çocukluk çağında engelleyen mühim sebeplerden biri de
kafatasının yapı
anormallikleridir. Mikrosefali (küçük beyin) bunun tipik örneğidir. Kafa içi sıvılarının
basınç artması sonucu başın büyümesi ve gelişmekte olan beynin sıkışması
şeklinde meydana gelen,
hidrosefali denen hastalıkta zekâ geriliği oldukça sıktır. Bütün bunların dışında, kromozom
anormallikleri yine irsî (soyaçekim) bir başka zekâ geriliği sebebidir. Mongolismus denen, Moğol ırkını
andıran çocuklar, geri zekâlıların önemli bir kısmını meydana getirirler. Zekâları hafif veya orta
derecede geridir. Normalde 46 olan kromozom sayısı 1 artarak 47 olmuştur. Daha çok ileri yaşlarda
doğum yapan annelerin çocukları arasında da rastlanır.
Zekâ geriliğinin sıralanması: Zekâ gerilikleri, zekâ bölümlerine göre şu şekilde sıralanır:

IQ’su 0-25 olanlar ağır geridir (idio): Bütün zekâ faaliyetleri hemen hemen yok gibidir. Buna ilâveten
birtakım bedenî gelişme kusurları da vardır. Kurumlarca korunması gerekir. Bâzı basit alışkanlıkları
bile kazandırmak mümkün değildir. Bâzıları birkaç cümleyle konuşma öğrenebilir. Büyük kısmı
konuşmaz. Çoğu tuvalet, beslenme alışkanlıkları kazanamaz. Büyük bir kısmında yürüme bile


gelişemez. Çoğu erken yaşta ölür.

IQ’su 26-50 arası olanlar orta geridir (embesil): Normal bir çocuğun kâbiliyetinin yaklaşık en fazla
yarısı kadar kâbiliyeti gelişeceğinden, konuşmaları ve sosyal intibakları daha sınırlı ve geç olacaktır.
Çok az bir kısmı 10-12 yaşından sonra basit okuma yazma öğrenebilir. Kelime hazineleri kıttır. Günlük
yaşantıları için gerekli olan basit uyum ve alışkanlıkları kazanabilirler. Fazla sorumluluk taşımayan
basit el zanaatlerinde veya tarla-bahçe işlerinde 13-14 yaşından îtibâren çırak niteliğinde
çalıştırılırlarsa, işe uyum sağlayabilirler. Esâsen en doğru yol da budur. Çevrelerince geri oldukları
kolayca fark edildiklerinden, alay konusu edilmemeleri, bilakis korunmaları, desteklenmeleri gerekir.

IQ’su 51-75 arası olanlar hafif geridir (debil): Zorlukla da olsa ilkokul öğretimine başlayabilirler, bir
kısmı okulu bitirebilir, bir kısmı
ise okula hiç devam edemez. Bu seviyedeki gerilerin kendine mahsus,
hafif ve yavaş ilerleyen eğitim programı
çerçevesinde, özel alt sınıflarda eğitim görmeleri gereklidir.
Büyük şehirlerimizin bâzı ilkokullarında böyle sınıflar vardır. Bu çocuklarda dikkat, muhâkeme, hâfıza,
irâde zayıf gelişir. Fikir üretimi kıttır. Heyecanları değişken olup, telkine kolayca yatkın olduklarından
gençlik ve yetişkinlik yaşlarında kolayca suça yönelebilirler, şaka kaldırmazlar. Geri oldukları kolayca
fark edilemez, uyumsuzlukları terbiyesizlik sayılabilir. Yetişkin çağa vardıklarında 11-12 yaşındaki bir
çocuğun zekâsına sâhip olabilirler.

IQ’su 76-90 arası olanlar sınır zekâlıdırlar: Normalle geri arasındaki kişilerdir.

Zekâ geriliğinin oranları: Bu bölümlenmeye göre, zekâ bölümü (IQ) 75’ten aşağı
olan çocuklar geri
zekâlı sayılır. Bunların çocuk kesimindeki oranı % 3 dolayındadır. Sınır zekâlılar ise % 10-15
arasındadır. Zekâ bölümü 90’ın üstünde olanlar normal zekâlılardır. Bütün geri zekâlıların yaklaşık %
75’i hafif, % 20’si orta, % 5’i ağır gerilerdir.

Zekâ geriliğinde tedâvi: Şâyet bir çocukta zekâ geriliği ortaya çıkmışsa, bunun giderilerek tedâvisi
mümkün değildir. Burada esas tedâvi, mevcut zekâ kâbiliyeti ile en yüksek verimde, çocuğun
aktivitesini ve topluma uyumunu sağlayabilmek, mümkün olan seviyede öğretimini sürdürebilmektir.
Yâni eğitimini yapmaktır. Psikomotor eğitim (yürüme, denge, koşma hareketleri, ince el becerileri)
önceleri önemlidir. Konuşma eğitimi özel bir yer tutar. Ayrıca günlük hayatta gerekli olan bilgiler ve
alışkanlıkların (beslenme, tuvalet, tehlikelerden sakınma gibi) kazandırılması gerekir. Bu
uygulamalarda müsbet davranış ve fiilleri teşvik, tasdik etme ve mükâfatlandırma, daha sonra da
tekrarlayarak pekiştirme başlıca prensiptir. Menfi davranışlar engellenmeli ve doğrusu öğretilmelidir.
Âile ile de işbirliği yapılarak, evdeki yaşayışın da tedâvinin paralelinde tesirini sağlamak gereklidir.

Zekâ testleri: Zekâ testlerinden sık kullanılanlardan bâzıları
şunlardır:

Cattell Zekâ Testi: Kültürden arınmış bir testtir. Bütün toplumlara uygulanabilir. Üç çeşidi vardır:
Birincisi 4-8 yaş arasındaki çocuklar ve debiller (hafif zekâ gerisi olanlar) için; ikincisi 8-12 yaş arası
çocuklar ve bütün yetişkinler için; üçüncüsü yüksek seviyedeki genç ve yetişkinler için hazırlanmıştır.
Sorulan soruların belli bir zaman içinde cevaplanması istenir.

Alexander Pratik Zekâ Testi: Bu testle ilkokulu bitiren çocukların teknik kâbiliyetlerini ölçmek ve
onları daha ileri sınıflara (özellikle sanat okullarına) yöneltmek maksadıyla hazırlanmıştır. Test aynı
zamanda özel sınıflarda okutulması icab eden çocukların tespitinde çok işe yaramaktadır. Testte tahta
kutulardan, boyalı küplerden çeşitli problemler çözülmesi istenir.

Porteus Labiret Testi: Zekâ fonksiyonunun özel bir şeklini ölçer. Meselâ, bâzı vaziyetlerde temkinli
davranmak, ileriyi görmek, çeşitli engellerden kendini korumak gibi. Bu test bilhassa bir insanın
bugünkü hayâtındaki davranışlarda gösterdiği kâbiliyeti tespit eder.

Binet-Terman Testi: Sözlü bir testtir. Okul, âile bilgisine ve kültürüne dayanır. Binet-Terman testinden
bâzı örnekler:

Yaş 4:

1) Anlayış: “Ne yaparsın?”

-Uyku gelince

-Üşüyünce

-Acıktığın zaman

2) Dört rakamı ezberden tekrarlamak:

-4-3-7-9

-4-8-5-6


-9-1-5-7

Yaş 7:
1) Farklarını söylemek:
-Sinekle kelebek
-Taşla yumurta
-Tahtayla cam
Yaş 10:
1) Saçma cümleler: “Burada saçma olan nedir?”
a) Adamın biri diyor ki: “Öyle bir yol biliyorum ki, evimden şehre doğru yokuş aşağı, şehirden evime


doğru da yokuş aşağı.”
b) Dün polisler vücûdu parçalara ayrılmış bir ceset buldular. Bu şahsın kendini öldürdüğü zannediliyor.
c) Bir mühendis diyor ki: “Trende ne kadar çok vagon varsa tren o kadar çabuk gider.”
d) Dün bir tren kazâsı oldu, fakat çok önemli değil, yalnız 48 kişinin öldüğü söyleniyor.
Yaş 12:
1) Benzeyişleri kavramak: “3 şey nasıl birbirine benzer?”
a) Yılan, inek, serçe
b) Kitap, öğretmen, gazete
c) Yün, pamuk, deri
d) Bıçak, kuruş, demir tel
e) Gül, patates, ağaç
Binet-Terman zekâ testinin değerlendirmesi ise şöyle olur:
140 ve üstü deha
120-140 yüksek zekâ
95-120 normal zekâ
80-95 orta zekâ
70-80 aşağı zekâ
50-70 debil
20-50 impesil
0-20 idio


ZEKÂ GERİLİKLERİ;

Alm. Schwachsinn (m), Fr. Arrierations (f. pl.) mentales, İng. Feeble-mindedness, backwardness.

Çeşitli sebeplerden dolayı meydana gelen ve değişik derecelerde olabilen zekâyla ilgili hastalıklar.
Zekâ, öğrenme, öğrenilenden faydalanabilme, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları
bulabilmek kâbiliyetidir (Bkz. Zekâ). Zekî insan, öğrendiğini değerlendiren ve yeni durumlara yeni
çözümler getirebilen kişidir.

Zekâ geriliği, gelişim dönemlerinden kaynaklanan ve ahenkli davranışlardaki bozulmayla birlikte olan,
genel zihnî fonksiyonlarda normalin altında olma hâlidir. Sebebi ne olursa olsun, zekâ geriliği gösteren
çocukta en belirgin özellik, konuşmanın başlamamış olması veya çok yavaş gelişmesidir. Beden
gelişmesi de yavaştır. Başı dik tutma, emekleme, yüzme, oturma, koşma genellikle geç başlar.

Zekâ geriliği oranının, toplam nüfûsun % 2-3’ü kadar olduğu kabul edilmektedir.

Zekâ gerilikleri şu şekilde tasnif edilebilir:

1. Derin zekâ geriliği: 0-5 yaş arası
çocuklar, tam bağımlı çocuklardır. Genellikle kurum ve
hastânelerde devamlı bakım ve gözetim altında tutulurlar, pek uzun yaşamadıkları ileri sürülmektedir.
6-20 yaş arasındakiler tek tek kelimelerle sınırlı olarak ihtiyaçlarını anlatabilirler, tuvalet eğitimi ve
yeme gibi konularda çok az da olsa eğitilebilirler. 21 yaş üstündekilerde ise bâzı hareket ve konuşma,

ses kâbiliyetlerinde ilerleme olabilir. Tuvalet ve yeme alışkanlıklarını sürdürebilirler, özel bakımı
gerektirirler.

2. Ağır zekâ geriliği,
3. Orta derecede zekâ geriliği,
4. Hafif derecede zekâ geriliği,
5. Sınırda ve donuk zekâlı normal çocuklar: Ağır öğrenen çocuklar olarak bilinirler. Bunlar için özel
eğitim uygulanmamakta, ilkokul eğitimini 1-2 sene geriden tâkip etmektedirler. Bunlar geri zekâlı
düzeyde değillerdir, ama yaşıtlarından çok daha geç ve güç öğrenirler. Çabuk kavrayamaz ve
öğrendiklerini çabuk unuturlar.
Zekâ testleriyle çocukların zekâ yaşları tespit edilebilmektedir. Şâyet yedi yaşındaki bir çocuk kendi
yaşı için hazırlanmış testleri başarırsa, zekâsı yaşına uygundur denir. Şâyet on iki yaş için hazırlanmış
testi de başarırsa zekâsı yaşına göre çok üstündür denir.

Zekâ geriliklerinin sebepleri:

1. Doğum öncesi faktörler:
İrsiyet, alkolizm, toksikomani, aşırı yaşlı ana-baba vb.

2. Lipid metabolizmasına bağlı bozukluklar.
3. Karbon hidrat metabolizmasına bağlı bozukluklar.
4. Hormonal bozuklukları: Normal tiroid bezinin az çalışması.
5. Kromozom bozuklukları: Down sendromu (Mongolizm).
6. Gebelik sırasında annenin geçirmiş olduğu enfeksiyon hastalıkları: Frengi, kızamıkçık, çiçek, su
çiçeği, toksoplasmosis, kabakulak, kızamık, mikrobik sarılık, grip, boğmaca, sıtma, kızıl vb.
7. Gebelik zehirlenmesi, kontrol altına alınmayan annenin şeker hastalığı, yetersiz beslenme,
kontrolsuz ilâç kullanma, sigara, alkol ve benzeri alışkanlıklar.
8. Doğum esnâsında meydana gelen travmalar, bebeğin oksijensiz kalması, kan uyuşmazlığı sonucu
meydana gelen öldürücü sarılık (Kernicterus) zekâ geriliklerine yol açabilmektedir.
9. Çocuklarda meydana gelen menenjitler, beyin iltihapları, travmalar, çocuk beyin felci, sara nöbetleri
ve zehirlenmeler de zekâ geriliklerine yol açabilmektedir.
10. Sosyal ve moral sebeplerden zekâ geriliği olabilmektedir: Toplumun sosyal şartları, âilenin yapısı
ve görgüsü, maddî imkânsızlıklar, eğitimsizlik, beslenme bozuklukları, harp, esâret gibi ağır şartlar vb.
Teşhis: Bebeklik çağında teşhis koymak zor olup, îtina isteyen bir iştir. Anne ve babadan çok iyi bir
hikâye alınmalı ve şüpheli kalan her şey sorulmalıdır. Çocuğun dikkatli bir gözlemi ve muâyenesi, zekâ
geriliği teşhisini koyma kadar, sebepleri konusunda da aydınlatıcı olmaktadır. Nörolojik belirtilerin
görülüş sıklığı ve ciddiyeti, zekâ geriliği konusunda oldukça mühim ipuçları vermektedir. İdrar, kan ve
kromozom tetkikleri de teşhiste oldukça faydalı olabilmektedir. İşitme ve konuşmanın
değerlendirilmesi, psikiyatrik ve psikolojik muâyene ile çocuğun zekâ yaşının tespiti, teşhisinin diğer
unsurlarını teşkil etmektedir.

Çok değişik durumlar zekâ geriliğini taklit edebilir. Özellikle körlük ve sağırlık, yanlışlıkla zekâ geriliği
şeklinde değerlendirilir. Konuşma bozuklukları ve çocuk beyin felci, çocuklar normal olduğu halde,
sıklıkla zekâ gerisi intibaını verebilmektedir. Bunun için teşhis konurken çok dikkatli olunmalıdır.

Zekâ geriliklerini önleme: Bunun için en önemli husus, zekâ geriliğine yolaçan faktörlerin
giderilmesidir. Bunu sağlamanın en etkili yolu da toplumun eğitimidir. Ayrıca, kan uyuşmazlıklarının
önceden tespiti gibi konularda genetik, danışma da önemli bir yer tutar.

Hastalıkların erken teşhisi ve uygun tedâvi metodlarıyla, hasar yapmadan kontrol altına alınabilmesi de
oldukça mühimdir. Meselâ troid bezinin yeterli çalışmama hâli erkenden tespit edilip tedâvi cihetine
gidilince, çocukta meydana gelecek olan zekâ geriliği önlenmektedir.

Tedâvi: Tedâvide gâye; zekâ geriliği gösteren çocukların kapasitelerini, ulaşabilecekleri en üst
seviyeye çıkartmak, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek hâle getirmek, âilelerine ve topluma yük
olmaktan kurtarmak ve nispeten mutlu bireyler hâline getirmektir.

Tedâvi, hastalığın cinsine göre değişmekle berâber temelde davranışşekillendirilmesi, ana-babadan
faydalanma, bakım ve kısımlardan faydalanma, fizikî rehabilitasyon ve birtakım özel eğitimleri ihtivâ


etmektedir.

ZEKÂT;

İslâmın beş temel şartından dördüncüsü. Zekât vermek, Hicretin ikinci senesinde Ramazan ayında
farz oldu. Zekât, malla yapılan bir ibâdettir. Kazancı
yerinde ve ihtiyâcından fazla malı olan
Müslümanın bunun yüzde iki buçuğunu, yâni kırkta birini senede bir defâ muhtaç olanlara vermesi
demektir. Bu farz, varlıklı Müslümanlar için geçerlidir. Kazancı, ancak kendi geçimine yeten kimseler
zekât vermez.

Zekât, lügâtta “temizlik, bereket, artma” mânâlarına gelir. Müslümanların mallarını ve canlarını, maddî
ve mânevî kirlerden temizleyen, verimsizlikten, hoşnutsuzluklardan koruyan bir ibâdettir. Zekâtını
hakkıyla veren bir kimse mutludur. Allahü teâlânın emri olan zekât borcunu yerine getiren zengin, hem
Rabbine karşı kulluk yapmış
ve hem de insanlara iyilik etmiş olur. Bu ibâdet onu gayretli, çalışkan,
sağlam irâdeli bir hâle sokar. Malında, kazancında bereket, evinde, âilesinde huzur, sıhhat ve
muhabbet gibi nice üstün hâller görülür.

Malının zekâtını
vermeyen zengin, Allahü teâlâya isyân etmiş ve insanlara da kötülük yapmış olur.
Böylelerine âhirette çok azap yapacağını Allahü teâlâ haber veriyor. Tevbe sûresi 34. âyetinde
meâlen; “Malı, parayı, zekâtını Müslüman fakirlerine vermeyenlere çok acı azâbı müjdele!”
buyuruyor. Bu azâbı bundan sonraki âyet-i kerîme şöyle bildiriyor: “Zekâtı
verilmeyen mallar, paralar
Cehennem ateşinde kızdırılıp, sâhiplerinin alınlarına, böğürlerine, sırtlarına mühür basar gibibastırılacaktır.” (Bakara sûresi: 43)

Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Mallarınızı
zekât ile koruyunuz, hastalıklarınızı sadaka ile tedâvî
ediniz. Belâ dalgasını duâ ve niyâz ile karşılayınız.”

Zekât, sosyal adâletin temelidir: Zekât ibâdeti, hem şahıslara ve hem de topluma sayısız faydalar
sağlar. Zekâtını veren zengin, Allahü teâlânın verdiği nîmetler karşısında şükretmiş olur. Şükür ise,
nîmeti arttırır. Şükretmemek nîmetin elden gitmesine sebep olur. Zekât, insanlar arasında sevgi, saygı,
birlik ve berâberlik bağlarını kuvvetlendirir. Zengin-fakir arasında meydana gelebilecek kin ve
düşmanlığa engel olur. Fakir ve zengin arasındaki düşmanlığı ortadan kaldırır. Kardeşliği, muhabbeti
arttırarak, cemiyete huzur sağlar. İnsanları
isyankâr olmaktan, hak yiyici ve saldırgan olmaktan
koruyup, topluma faydalı hâle getirir.

Müslüman olan zenginlerin, fakirlere zekât vermesini Allahü teâlâ emir buyurmuştur. Bu emir, sosyal
adâletin temelini teşkil eder. Zenginin malından zekat vermesi, mevsiminde bir ağacın dallarını
budamak gibidir. Ağacı budadığımız zaman görünüşte biraz küçülmüş gibi olur. Fakat zamânında
budanan dalların arkasından daha gür ve daha genç dallar çıkar. Bu hâliyle ağaç daha verimli ve güzel
görür. Zengin de malının zekâtını bu şekilde zamânında verirse, parası ve malı biraz noksanlaşmış
gibi görünür ama, Allahü teâlâ zekâtı verilen malın bereketini daha çok arttırır ve malın kazâdan,
belâdan korunmasını sağlar. Zekât, malın kırkta birini hak eden fakirlere vermek demektir. Dînimizde
eli, ayağı tutup da çalışabilenlerin dilenmesi haramdır. Zekât, çalışamayacak derecede hasta ve sakat
olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ, böyle fakirleri, milletin içinde kırkta bir olarak
yaratmıştır. Bunlara zekât veren zengin bir Müslüman, hem dînî ibâdetini yaparak, Allahü teâlânın
rızâsını kazanır, hem sosyal yardım yapmış olur. Hem de, malını, servetini fakirlerin haklarından ve
tecâvüzlerinden korumuş olur. Millî servet hesap edilip, kırkta biri muhtaçlara verilecek olursa, hiçbir
Müslüman memleketinde, sıkıntı olmaz, komünizm vesâir tehlikeler baş kaldıramaz. Baş kaldırmasına
sebep de kalmaz. Zekât, öşür ve sadakalar hep sosyal yardım olup, ekonomik felâketleri önlemek için
emrolunmuş, ilâhî tedbirlerdir. Bunlara ne kadar çok riâyet edilirse, komünizm, insanın insanı
sömürmesi gibi felâketler o kadar önlenmiş olur.

İnsanların dünyâ ve âhiretteki saâdeti (kurtuluşu), Allahü teâlânın her emrine itaat edip, boyun
bükmelerine ve yarattıklarına acıyıp onlara iyilik etmelerine bağlıdır. Zekât, hem emre itaattır ve hem
de insanlara iyilik etmektir.

Malın hakîki sâhibi, Allahü teâlâdır. Zenginler, O’nun vekilleri memurları, fakirler ise, muhtaç halde olan
kullarıdır. Vekillerin, Allahü teâlanın verdiği maldan fakirlere vermesi lâzımdır. Zerre kadar iyilik eden
karşılığını bulacaktır. Hadîs-i şerîfte “Allahü teâlâ iyilik edenlere, karşılığını elbette verecektir.”
buyruldu. İmrân sûresi 180. âyet-i kerîmede meâlen; “Allahü teâlânın ihsân ettiği malın zekâtını
vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını sanıyor. Halbuki, kendilerine kötülük yapmış
oluyorlar. O malları, Cehennemde azâp âleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp, baştan
ayağa kadar onları sokacaktır.” Kıyâmete ve Cehennem azâbına inanan zenginlerin, mallarının
zekâtını, tarlalarının, meyvelerinin öşrünü vererek, bu azaplardan kurtulmaları gerekmektedir.

Sevgili Peygamberimiz bir hadîs-i şerîfte; “Ey Âdemoğlu! Benim malım, benim malım dersin. O


maldan senin olan, yiyerek yok ettiğin, giyerek eskittiğin ve Allah için vererek, sonsuz
yaşattığındır.” buyurdu. Malını seven, onu düşmanlarına bırakıp gitmemelidir. İnsanın dünyâ
malından hiç ayrılmaması mümkün değildir. Çünkü ölüm vardır. Hepsini Allah için veremeyen zengin
hiç olmazsa zekâtını verip azaptan kurtulmalıdır.

Kimler zekât verir? Akıllı olan ve bülûğ çağına giren ve hür olan Müslüman erkek ve kadının, zengin
olup, şartları bulununca, zekât vermeleri farzdır. Dört çeşit malı bulunup zengin olan kimse zekât verir.
Bu mallar, altın ve gümüş, ticâret eşyâsı, hayvanlar ve toprak mahsûlleridir. Nisap miktarı malı olan
kimse zengindir. İhtiyaç eşyâsı ve kul borçları nisâba katılmaz.

Ödünç alma karşılığı olan borçlar, zekât vermek farz olduğu günden önce ödeme zamânı gelmiş olan
tecilli kul borçları ve ihtiyaç eşyâsından mevcut olanlar nisâb hesâbına katılmaz. Zekât farz olduktan
sonra yapılan borçlar özür olmaz. Bunların zekâtı
verilir. Geçmiş senelerin ödenmemiş zekâtları kul
borcu sayılır. Bunlar, yeni nisâba katılmaz.

İhtiyaç eşyâsı: İnsanı ölümden koruyan şeylerdir. Bunların birincisi nafakadır. Nafaka, insan hayatta
olduğu müddetçe muhtaç olduğu eşyâların tamâmı demektir. Bunlar iktisâdî ve sosyal şartlara göre
değişir. İnsan için lâzım olan nafaka üçtür. Bunlar yiyecek, giyecek ve evdir. Yiyecek deyince, mutfak
eşyâsı da anlaşılır. Ev demek, ev eşyâsı da demektir. Binek hayvanı veya arabası, silâhları, hizmetçisi
ve sanat âletleri ve lüzumlu kitapları da ihtiyaç eşyâsı sayılır.

Nisap miktarı: Zekâtı verilecek her mal için ne kadar bir kısmının veya buna karşılık verilecek altın,
gümüş ve mal miktarına dâir ölçüdür. Dînimizde bu ölçüye “zekât nisâbı” ismi verilmektedir. Belirlenen
bu miktar mala sâhip olan bir Müslümanın, bu mallarının üzerinden bir kamerî yıl (354 gün) geçmesi
veya elinde kalması netîcesi zekât vermesi farz olur.

Zekât malları nelerdir? Dört çeşit zekât malına sâhip olan kimse, zengin olunca bunların zekâtını
verir:

1. Senenin ekserî zamânında, çayırda parasız otlayan dört ayaklı hayvanlar: Yılın yarıdan
fazlasında parasız, çayırda otlayan hayanlara, üretmek için veya sütü için olursa “sâime” hayvan denir.
Sâime hayvan sayısı, nisâb miktarı olduktan bir yıl sonra zekâtı verilir. Yük için, yük taşımak için,
binmek için olursa sâime denilmez ve zekât lâzım olmaz. Deve, sığır gibi başka cinsten sâime
hayvanlar, birbirlerine ve diğer ticâret eşyâsına eklenmezler.
Hayvanın zekât nisâbı: Koyun ve keçi 40 adet olunca birisi zekât olarak verilir. Sığır 30 adet olunca, bir
dana zekât olarak verilir. Manda da sığır gibidir. Devenin nisabı beştir. Beş devesi olan, bir koyun verir.
Atın nisabı yoktur. Binmek ve yük için olmayan her at için, bir miskal (4.8 gram) altın verilir.

2. Altın, gümüş ve kâğıt paralar: Altın ile gümüşün on iki ayardan ziyâdesi, para olarak kullanılsın,
kadınların süsü gibi, helâl olarak kullanılsın veya haram olarak kullanılsın, ev, yiyecek, kefen satın
almak için saklanılsın, kılıç ve altın diş gibi ihtiyaç eşyâsı olsalar bile, nisâba katılıp zekâtı verilecektir.
Hac, adak ve keffâret için saklanan paraların zekâtı verilir. Çünkü kul borcu değildirler. Senetli veya iki
şâhitli olan yâhut îtiraf olunan alacak, iflas edende ve fakirlerde de olsa nisaba katılır. Ele geçince,
geçmiş yılların zekâtı da verilir.
Altın ile gümüşün ağırlığı ve ticâret eşyâsının mal oluş kıymeti nisab miktarı olduktan îtibâren bir Hicrî
sene (354 gün) elde kalırsa yıl sonunda elde bulunanın, kırkta birini ayırıp Müslüman fakirlere vermek
farzdır. Altının nisabı 20 miskal, yâni 96 gramdır. Gümüşün nisabı da 672 gramdır.

Kâğıt paraların, bakır ve her türlü mâdenî paraların kıymeti 200 dirhem (672 gr) gümüş veya 20 miskal
(96 gr) altın olduğu zaman bu paranın zekâtını vermek lâzımdır. Ticâret niyetiyle kullanılması
şart
değildir ve değeri kadar altın verilir. Kâğıt paraların nisapları, çarşıda bulunan en ucuz altın para ile
hesap edilir. Çünkü bunlar, şimdi altın karşılığı senetlerdir ve kâğıt parçaları olup, kendi kıymetleri
azdır. Nisab miktarı olamaz. Altın karşılığı olan îtibârî kıymetleri, hükûmetler tarafından konmuştur. Her
zaman değişmektedir.

3. Ticâret için alınıp, ticâret için saklanılan ticâret eşyâsı: Eşyânın ticâret niyetiyle satın alınması
lâzımdır. Öşür vermesi lâzım gelen topraklardan hâsıl olan ve mîras olarak ele geçen veya hediye,
vasiyet gibi kabul edince mülk olan şeylerde, ticârete niyet edilse de bunlar ticâret malı olmaz. Çünkü
ticâret niyeti, alış-verişte olur.
Canlı cansız her mal, meselâ yerden, denizden çıkarılmış tuzlar, oksitler, petrol ve benzerleri, ticâret
eşyâsı olurlar. Altın ile gümüş her ne niyetle olursa olsun hep ticâret eşyâsıdır.

Ticâret eşyâsının zekâtı, altın nisâbına göre verilir. İhtiyaç eşyâsından ve kul borçları çıkarıldıktan
sonra kalanın kırkta biri (yüzde ikibuçuk) zekât olarak verilir.

4. Yağmur suyu veya nehir suyu ile sulanan, haraçlı olmayan bütün topraklardan (uşurlu toprak

olmasa bile) ve vakıf topraktan çıkan şeyler: Bunların zekâtına “öşür” denir. Öşür vermek Kur’ân-ı
kerîmde, En’âm sûresinin 141. âyetinde emredilmiş, onda birinin verilmesi de Peygamber efendimiz
tarafından bildirilmiştir. Öşür, mahsulün onda biridir. Haraç ise, beşte bir, dörtte bir, üçte bir, yarıya
kadar olabilir. Bir topraktan, ya öşür veya haraç vermek lâzımdır. Kul borcu olan, borcunu düşmez.
Öşrünü tam verir. (Bkz. Öşür)

Zekât kimlere verilir: “Zekâtlar (sadakalar), Allah’tan bir farz olarak fakîrlere, miskinlere
(düşkünlere), zekât memurlarına, müellefe-i kulûba (kalpleri İslâma alıştırılmak, ısındırılmak
istenenlere), kölelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalanlara verilir. Allahü teâlâ
bilendir, hikmet sâhibidir.” (Tevbe sûresi: 60)

Bunlardan müellefe-i kulûba Ebû Bekr radıyallahü anh zamânında zekât verilmesine lüzum kalmadı.
Bu hususta Eshâb-ı kirâmın (radıyallahü anhüm ecmaîn) icmâı (sözbirliği) vardır. Onun için sekizinci
sınıf bugün mevcut değildir. Ancak İslâmiyete yardım için, düşmanın zararını önlemek için müellefe-i
kulûba mal, para her zaman ödenir. Fakat bu, beytülmâlın zekât bölümünden değil, başka bölümden
ödenir. Görülüyor ki müellefe-i kulûb denilen kimselere ödeme yapılması yasak edilmemiş, onlara
zekât verilmesi yasak edilmiştir. Bu sebeple zekât yalnız aşağıda yazılı yedi sınıfta bulunan
Müslümanlara verilir.

1. Fakir: Nafakasından fazla, fakat nisap miktarından az malı olana fakir denir. Maaşı kaç lira olursa
olsun, evini idârede güçlük çeken her fakir memur, îmânı var ise, zekât alabilir ve kurban kesmesi, fıtra
vermesi lâzım olmaz.
2. Miskîn: Bir günlük nafakasından fazla bir şeyi olmayan kimseye miskîn denir. Müslüman olmayana
zekât verilmez.
3. Sâime hayvanların ve toprak mahsullerinin zekâtlarını toplayan “sâî” ile şehir dışında durup
rastladığı tüccardan ticâret malı zekâtını toplayan “âşir”, zengin dahi olsalar, işleri karşılığı zekât verilir.
Sâi ve âşir İslâm devletinde zekât toplayan memurlardır. Sâime yılın fazlasında parasız çayırda
otlayan üretmek ve sütü için olan hayvanlardır.
4. Efendisinden kendisini satın alıp, borcunu ödeyince, âzâd olacak köle.
5. Cihâd ve hac yolunda olup, muhtaç kalanlar. Din bilgilerini öğrenmekte ve öğretmekte olanlar da,
zengin olsalar bile, çalışıp kazanmaya vakitleri olmadığı için zekât alabilirler. Hadîs-i şerîfte; “İlim
öğrenmekte olanın kırk yıllık nafakası olsa da, buna zekât vermek câizdir.” buyruldu.
6. Borcu olan ve ödeyemeyen Müslümanlar.
7. Kendi memleketinde zengin ise de, bulunduğu yerde yanında mal kalmamış olan ve çok alacağı
varsa da, alamayıp muhtaç kalan.
Bunların hepsine veya birine vermelidir. Zekât parasıyla, ölen kimseye kefen alınmaz, ölenin borcu
ödenmez. Câmi, cihat, hac yapılmaz. Hayır kurumlarına, kâfire (Müslüman olmayana) zekât verilmez.
Bunlara fıtra, adak, sadaka, hediye verilebilir.

Anaya, babaya ve dedelerin hiçbirine ve kendi çocuklarına ve torunlarına zekât verilmez. Bunlara
sadaka-ı fıtır (fitre), adak ve keffâret gibi vâcip olan sadakalar da verilmez. Nâfile sadaka verilebilir.
Kocası, hanımına da zekât veremez. Kadın da, fakir olan kocasına veremez. Fakir olan gelinine,
dâmâdına, kayın vâlideye, kayın pedere ve üvey çocuğuna zekât verilebilir.

ZEKERİYYÂ ALEYHİSSELÂM;

İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. İsmi Zekeriyya bin Âzan bin Müslim bin Sadun olup, soyu
Süleymân aleyhisselâma ulaşır. Yahyâ aleyhisselâmın babasıdır. Mûsâ aleyhisselâmın getirdiği dînin
emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etti. Marangozluk yapar elinin emeğiyle geçinirdi. Kavmi tarafından
şehit edildi..

Zekeriyyâ aleyhisselâm zamânında Şâm vilâyeti Batlamyüsilerin elindeydi. Onlar Kudüs’te bulunan
Beyt-ül-Makdis’e hürmet ederlerdi. Beyt-ül-Makdis mâmur olup gece ve gündüz orada ibâdet edilirdi.
Mescidde Hârûn aleyhisselâm neslinden din büyükleri vardı. O zamanlarda İsrâiloğulları arasında
peygamber yoktu. Bunlar bir peygamber göndermesi için gece gündüz Allahü teâlâya duâ ettiler.
Allahü teâlâ, Beyt-i Makdis’te Tevrât yazmayı
ve kurban kesmeyi idâre eden Zekeriyyâ aleyhisselâmı
peygamber olarak vazîfelendirdi. Zekeriyyâ aleyhisselâm insanlara nasîhat ederek doğru yola çağırdı.
İsrâiloğullarından onun bildirdiklerine inananlar olduğu gibi, inanmayıp karşı çıkanlar daha çok oldu.

Zekeriyyâ aleyhisselâm, İmrân bin Mâsân isminde bir dostunun kızı olan Elîsa ile evlendi. Elîsa ile
hazret-i Meryem kardeş olup babaları
İmran idi. İmrân önce Elîsa’nın annesi ile sonra bunun başka
erkekten olan kızı Hunne ile evlenmişti. Hazret-i Meryem’in annesi olan Hunne; “Cenâb-ı Hak bana bir


oğul ihsân ederse Beyt-ül-Makdis’e hizmetçi yapacağım.” diye adakta bulundu. Kızı oldu. Adını
Meryem koydu. Hazret-i Meryem doğmadan önce babası
İmrân vefât etti. Hunne kızı Meryem’i teslim
etmek üzere Beyt-ül-Makdis’e götürdü. Orada bulunan âlimlere niyetini anlatıp nezrinin kabûlünü ricâ
etti. Meryem, Beyt-i Makdis’e kabul edildi. Fakat Meryem’in kimin himâyesinde kalacağı husûsunda
Beyt-i Makdis hizmetçileri olan âlimler arasında anlaşmazlık oldu. Zekeriyyâ aleyhisselâm; “Çocuğu
himâyeme ben alacağım. Akrabâlık yönünden çocuğa en yakın benim.” dedi.

Diğer âlimler de çocuğu himâyelerine almak istediler. Çekilen kur’a netîcesinde hazret-i Meryem’in
Zekeriyyâ aleyhisselâmın himâyesinde kalması kararlaştırıldı.

Zekeriyyâ aleyhisselâm hazret-i Meryem’i evine götürdü. Onu hanımı Elîsa büyüttü. Sonra da hazret-i
Meryem için Beyt-i Makdis’te yüksek bir oda yaptırdı. Hazret-i Meryem bu odada hem Allahü teâlâya
ibâdet etti, hem de Zekeriyyâ aleyhisselâmdan Tevrât okudu. Zekeriyyâ aleyhisselâm ona hergün
yiyecek getirir, ibâdetten bir şey öğretirdi. Bir kış günü odasına girdiğinde önünde dünyâ yiyeceklerine
benzemeyen türlü türlü nîmetler gördü. Nereden geldiğini sorduğunda; “Allahü teâlâ tarafından
geliyor.” diye cevap verdi. Bu yiyecekler Allahü teâlânın kudretinden hazret-i Meryem’e verdiği bir
kerâmetti. (Bkz. Meryem)

Zekeriyyâ aleyhisselâm 99 veya 120 yaşına geldiği halde neslini devâm ettirecek bir evlâdı yoktu.
Hanımı da zâten çocuk doğurmuyordu ve 98 yaşındaydı. Gerek Zekeriyyâ aleyhisselâmın, gerekse
hanımının çocuk sâhibi olma yaşları geçmişti. Fakat içine bir evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir
evlâd ihsân etmesi için Allahü teâlâya duâ etti. Allahü teâlâ ona Yahyâ isminde bir oğlan çocuğu ihsân
edeceğini Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla bildirdi. Birgün Zekeriyyâ aleyhisselâm odasında namaz
kılarken beyaz elbiseler içersinde Cebrâil aleyhisselâm gelerek Allahü teâlânın kendisine Yahyâ
isminde bir oğul ihsân edeceğini müjdeledi. Ayrıca onun hazret-i Îsâyı tasdik edeceğini, zamânın
büyüklerinden ve bütün kötülüklerden uzak, nübüvvetle (peygamberlikle) muttasıf, sâlihler
zümresinden bir zât olacağını haber verdi.

Zekeriyyâ aleyhisselâm bu müjdeye sevinip arzusunun çabukluğunu arz ederek: “Yâ Rabbî! Bana vâd
ettiğin çocuğun meydana geleceğine delil ve alâmet olmak üzere, bu gönlüme yerleşmesi ve kalbimin
bana vâdettiğin şeyde mutmain olması için bir nişan ver. O alâmetle bu nîmeti şükürle karşılayayım.”
diye münâcaatta bulundu. Allahü teâlâ Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsını kabul ederek; “Senin için
alâmet, birbiri ardınca üç gece (ve gündüz) insanlarla konuşmamandır.” Bir hastalık ve sebeb
olmaksızın, sen sıhhatli olduğun halde üç gece (ve gündüz) dilini konuşmadan alıkoymandır” buyurdu.
Yahyâ aleyhisselâm ana rahmine düşünce Zekeriyyâ aleyhisselâm konuşamaz oldu. Meramını ancak
işâretle anlatabiliyordu. O, bu üç gün içinde devamlı ibâdet ve zikirle meşgul oldu. Cenâb-ı Hakka
karşı hamd ve şükür vazîfesini yerine getirdi.

Müddet tamam olunca Zekeriyyâ aleyhisselâmın oğlu Yahyâ aleyhisselâm dünyâya geldi. Yahyâ
aleyhisselâmın doğumu ile, Zekeriyyâ aleyhisselâm ve âilesi sevince gark oldular. Yahyâ
aleyhisselâmdan altı ay sonra Îsâ aleyhisselâm dünyâya geldi. İsrâiloğulları Îsâ aleyhisselâm
beşikteyken Allahü teâlânın kudretiyle konuşmasına rağmen, onun babasız dünyâya gelmesiyle ilgili
olarak Zekeriyyâ aleyhisselâma iftirâ ettiler. Zekeriyyâ aleyhisselâmı
şehit etmek üzere aramaya
başladılar. Yahûdîlerin iftirâlarını ve kendisini öldürmek istediklerini haber alan Zekeriyyâ aleyhisselâm
“Takat getirilemeyen şeyden uzaklaşmak, peygamberlerin sünnetidir.” kâidesince Yahûdîlerin
bulundukları yerden uzaklaştı. Yahûdîler, onu yakalamak için peşine düştüler. Zekeriyyâ aleyhisselâm
Beyt-ül-Makdîs yakınlarında ağaçlı bir bahçeye girdi. Bir ağacın yanından geçerken ağaç: “Ey Allah’ın
peygamberi! Bana gel” diye seslendi. Ağaç yarıldı
ve Zekeriyyâ aleyhisselâm içine girdi. Sonra
kapandı ve onu gizledi. İsrâiloğulları Zekeriyyâ aleyhisselâmın izini tâkip edip nereye gittiğini
anlayamadılar. O sırada mel’ûn İblis (şeytan) gelerek onlara; “Bu ağacı bıçkı ile kesin, burada ise
meydana çıkar. Yoksa ne kayb edersiniz.” dedi. Kâfirler o ağacı biçerek Zekeriyyâ aleyhisselâmı
şehit
ettiler. Zekeriyyâ aleyhisselâmın türbesi Halep’tedir.

Mûcizeleri:

1. Kalemleri, kendi kendine Tevrât’ı yazardı. Zekeriyyâ aleyhisselâm Beyt-i Makdis’te maiyyetinde
yetmiş kişi olduğu halde Tevrât yazarlardı. Yahûdîlerin biri gelip; “Hak peygamber olsaydın, elinde
Tevrât yazmağa muhtaç olmazdın; sen de elinle yazıyorsun, emrindekilerle aranızda hiçbir fark
görmüyorum.” diye konuştu. Hazret-i Zekeriyyâ bu söze çok üzüldü ve meraklandı. Cebrâil
aleyhisselâm gelip: “Ey Zekeriyyâ, buradan kalkınız! Kaleminize emr ediniz, kendi kendine yazsın!”
dedi. Zekeriyyâ kalkıp, emr edince, kalem istenen şeyi yazmaya başladı. O saatte kalem on iki sûre
yazdı. Bu mûcize ile birçok kimse îmân etti.
2. Zekeriyyâ aleyhisselâm hazret-i Meryem’i terbiyesi altına aldığı vakti, yazılması lâzım gelen
kefâletnâmeyi, kalemsiz, hokkasız yazmışlardır.

3. Kur’ân-ı kerîmde bildirildiği gibi, Zekeriyyâ aleyhisselâm ve Beyt-i Mukaddes hademe ve
kayyimlerinden yirmi dokuz kişi arasında hazret-i Meryem’in kefâleti hakkında meydana çıkan ihtilaf
üzerine herkes kendi kalemini Ürdün suyuna atmışlarken, yalnız Zekeriyyâ aleyhisselâmın kalemi
suyun üzerinde dikilmiş kalmıştır.
4. Ağaçlar, Zekeriyyâ aleyhisselâmla konuşurlardı. Yahûdîlerden bir tâife kendisini şehit etmek üzere
araştırırlarken, kendileri de onlardan kaçtığı vakit, bir ağaç; “Ey Allah’ın peygamberi, gel bende gizlen
seni ben muhâfaza ederim” diye dile gelmişti.
5. Zekeriyyâ aleyhisselâm su üzerinde yürür ve mübârek ayakları
ıslanmazdı. Kendisi için suda
yürümekle, karada yürümek arasında fark yoktu.
6. Zekeriyyâ aleyhisselâmdan mûcize istendiği vakitte, yakınlarındaki ağaçlara mübârek eliyle işâret
etmiş, hemen ağaçlar, köklerinden kopup, önlerine gelip kalmışlardır.
Kur’ân-ı kerîmin Âl-i İmrân, Meryem, Enbiyâ ve En’am sûrelerinde Zekeriyyâ aleyhisselâmla ilgili
haberler verilmektedir.

ZEKİ ÖMER DEFNE;

Cumhûriyet devri şâirlerinden. 1903’te Çankırı’da doğdu. İlk ve ortaokulu Çankırı’da bitirdikten sonra
Ankara Orta Muallim Mektebine kaydoldu. 1920’de bu okulu bitirdi. Bir müddet ilkokul öğretmenliği
yaptı. Yeterlilik imtihanını vererek Kastamonu Lisesinde Türkçe-edebiyat öğretmeni, müdür yardımcısı
ve vekili olarak çalıştı. İstanbul Kabataş
Lisesinde vazife yaparken İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı
Bölümünü bitirdi (1939). Kabataş Lisesinde ve Alman Lisesinde
edebiyat öğretmenliğine devam etti. 1950-1969 yılları arasında Galatasaray Lisesinde edebiyat
öğretmenliği yaptı. 1969’da emekliye ayrıldı. 2 Aralık 1992’de İstanbul’da öldü.

1923 senesinden îtibâren şiir denemelerine başlayan Zeki Ömer Defne’nin Mûsikî adlı ilk şiiri
Çankırı’da Halk Yolu gazetesinde yayımlandı. Çınaraltı, Sanat ve Edebiyat, Hareket, Ün, Şadırvan,
İstanbul, Edebiyat Dünyası
ve Çağrı
dergilerinde yayımlanan şiirlerini umûmiyetle hece vezniyle
yazdı. Tabiat, vatan, millet ve aşk temalarını işlediği şiirlerinde, halk şiiri geleneğinden, destanlardan
faydalanarak yerli motiflerle süslü yurt güzellemeleri yazdı. 1980’den sonra Türk Edebiyâtı
dergisinde
yayımlanan şiirlerinde daha çok serbest mısralara da yer verdi. Bir takım misallerle günlük olayları
anlattı.

Şiirlerini; Denizden Çalınmış Ülke, Sessiz Nehir, Kardelenler adlı kitaplarında topladı. Denizden
Çalınmış Ülke adlı eseri 1971’de Millî Eğitim Bakanlığı yayınları arasında neşredildi.

ZEKİ VELÎDİ TOGAN;

târihçi yazar. 10 Aralık 1890’da Başkırdistan’ın Sterlitamak şehrinde doğdu. İlk tahsiline Ötek
Medresesinde başladı. Gayri Rus Muallim Mektebi ve Kazan Üniversitesinde tahsil hayâtına devam
etti.

Tahsilini tamamladıktan sonra Kazan Kasimiye ve Ufa Osmaniye Medreselerinde Arap edebiyatı ve
Türk târihi dersleri verdi. Kazan Üniversitesi Târih Coğrafya ve Etnografya Derneği adına Taşkent,
Buhara, Fergana’da târih, edebiyat ve etnografya araştırmalarında bulundu (1913-1914). Bu
araştırmalar sırasında Yûsuf Has Hâcib’in yazdığı
Kutadgu Bilig adlı eserin yeni bir nüshasını buldu.
Ufa Müslümanlarının temsilcisi olarak 1916’da Duma’ya seçildi. 1917 Sovyet devriminden sonra
Başkırdistan topraklarında bir Türk Devleti kurdu. 1920’de bu devletin başkanlığına seçildi. Sovyet
idâresi ile arası açılınca, Güney Türkistan’a giderek, Sovyet idâresiyle mücâdele eden basmacılarla
işbirliği yaptı. Mücâdelesinin başarısızlıkla neticelenmesi üzerine Fransa’ya gitti. Paris
kütüphânelerinde ve Berlin Devlet Kütüphânesinde doğu yazma eserleri üzerinde çalıştı.

Zeki Velîdi Togan, 1925’te Türkiye’ye çağrıldı. 1927’de İstanbul Dârülfûnûnunda Türk târihi ve târihte
usul muallimliğine tâyin edildi. 1932’de yapılan Birinci Türk Târih Kongresinde resmî târih tezine aykırı
fikirler savunduğu için görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Daha sonra Viyana’ya gitti. ViyanaÜniversitesinde İbn-i Fadlan’ın Seyahatnâmesi adlı teziyle doktorasını bitirdi. Bonn ve Göttingen
üniversitelerinde ders verdi.

1939’da tekrar Türkiye’ye dönen Zeki Velîdi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde profesör
olarak göreve başladı. Daha sonra ordinaryüs profesör oldu. Turancı siyâsî faaliyetlerde bulunduğu
iddiasıyla 1944’de tutuklandı. Bir sene kadar tutuklu kaldıktan sonra, mahkeme sonucunda berat etti.
1948’de Edebiyat Fakültesindeki görevine tekrar döndü. 1950’de İslâmî Tetkikler Enstitüsünü kurarak,
ölünceye kadar bu enstitünün müdürlüğünü yaptı. İstanbul’da 1970’te öldü.

Zeki Velîdi, genelde Rusya ve Orta Asya’daki Türkler üzerine 300 kadar makâle ve kitap yazdı.


Anılarını
Hatıralar adlı eserinde 1961’de yayınladı. Diğer eserlerinden bâzıları
şunlardır: 1) Bugünkü
Türkeli Türkistan ve Yakın Târihi (1947), 2) Umûmî Türk Târihine Giriş
(1946), 3) Târihte Usul
(1950), 4) Türklüğün Mukadderâtı Üzerine (1970), 5) Oğuz Destanı.

ZELZELE;

Alm. Erdeben (n), Fr. Tremblement de terre, séisme (m), İng. Earthquake. Yeraltındaki kayaların
büyük basınçların tesiriyle değişmesi ve kırılması neticesinde yeryüzünde meydana gelen sarsıntı.
Binâlarda ciddî hasarlar yapıp yeryüzünün görünüşünü değiştirebildiği gibi geniş çapta can ve mal
kaybına da sebep olabilir.

Her şey Allahü teâlânın yaratmasıyladır. Bunlar bir sebeple hâsıl olduğu gibi, zelzeleyi meydana
getiren sebebe göre üç çeşide ayrılır. Bunlar yeraltındaki büyük boşlukların göçmesine dayanan
çöküntü zelzeleleri; yanardağ püskürmesi, mağma faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan volkanik
zelzeleler ve yer kabuğunun kırılması, kayması gibi hareketleriyle meydana gelen tektonik
zelzelelerdir. Jeolojik zelzelelerin % 90’ı
tektonik tiptendir. % 3’ü çöküntü, % 7’si volkanik tiptir
Türkiye’deki zelzelelerin çıkış sebebi Jeolojik hareketlere dayanır. Karmaşık bir yapıya sâhip olan
zelzeleyi izah edebilmek için yerkabuğunun mozaik gibi dizilmiş
hareketli plakalardan meydana geldiği
düşünülebilir. Bu plakaların herhangi bir hareketi yerkabuğunda kopma, kayma, genleşme, göçme ve
volkanik püskürme gibi jeolojik hâdiseler meydana getirir. Bir günde binlercesinin meydana geldiği
böyle zelzelelerin çok azı insanlar tarafından hissedilebilir. Kimisinin şiddeti çok düşük, kimisi de
insanların olmadığı yerlerde cereyan eder. Bu hafif sarsıntılar ancak sismograf denen âletlerle tespit
edilebilir. Yer altında iç merkez, ocak, odak veya hiposantr denen zelzelenin başlangıç noktasında
meydana gelen sarsıntı dalgalar hâlinde yayılarak yeryüzünde üst merkez veya episantr denen bir
noktada zelzele şoku olarak ortaya çıkar. Burası yeryüzünde zelzelenin merkezidir ve buradan
uzaklaştıkça şiddeti azalır.

Zelzele esnâsında meydana gelen titreşimli dalgaları kaydedip grafiklerini çizdirmek için sismoloji
merkezi denen yerlerdeki sismograf âletleri kullanılır. Çeşitli merkezlerce elde edilen kayıtlar
karşılaştırılarak zelzelenin derinliği ve merkezi tespit edilebilir. Hafif bir sarsıntı ve yeraltından gelen
gürültülerle başlıyan zelzele âniden şiddetlenerek tesirini gösterip tekrar yavaşlamaya başlar. Neticede
söner ve hissedilmez olur. Bu hâdiseler cereyan ederken sismoloji merkezlerinde hızları ve doğrultuları
değişik üç çeşit dalga hissedilir. P, S ve L diye adlandırılan bu dalgalardan “P” dalgaları en hızlı yayılır
ve yayılma doğrultusunda gidip gelme şekinde titreşim yaptığından boyuna dalgalar da denir. En önce
bu dalgalar hissedilirler. “S” dalgalarının hızı biraz daha azdır ve titreşim hareketi yayılma doğrultusuna
dik düzlem üzerinde olmak üzere aşağı yukarı olacak şekildedir. Bu sebeple enine dalgalar da denir.
“L” dalgaları veya uzun dalgaların hızları çok azdır. Kayıt merkezlerine en son gelirler ve grafikler
üzerinde şiddetli tesirler yaptıkları gibi en yıkıcı tesirleri de bu dalgalar yaparlar. P, S, L dalgalarının
yayılma hızlarının farkından, dolayısıyla yayılma sürelerinden faydalanarak zelzele merkezinin
sismoloji merkezlerine uzaklıkları tespit edilir. Üç istasyona uzaklığı
tespit edildikten sonra bu uzaklık
yarıçap olmak üzere kayıt üslerinden çemberler çizilir. Çemberlerin kesiştiği nokta zelzelenin merkezi
olarak ortaya çıkar.

Zelzelenin şiddetini ölçmek için önceleri gözleme dayalı ölçekler kullanıldı. Sonraları teknolojinin
gelişmesiyle birlikte âletlerle ölçü değerlerine dayalı ölçekler kullanılmaya başlandı. İlk ölçeklerden
olan Cancanı-Mercalli-Sieberg şiddet ölçeği gözlem ve titreşim ivmesine dayanmaktaydı. Zelzele
şiddeti bu sistemde 12 dereceye ayrılmaktadır. Günümüzde ise âletlerle yapılan ölçümlere dayalı
Rıchter ölçeği kullanılmaktadır. Amerikalı Charles F. Rıchter tarafından geliştirilen bir ölçekte
maksimum şiddet 9 ile ifâde edilir. Çünkü şimdiye kadar kaydedilen en şiddetli deprem 8,9 Rıchter
derecesindedir. 4,5 şiddetinde bir zelzele hafif hasarlar yaparken 6 şiddetinden sonra tehlikeli neticeler
ortaya çıkar. Her sene yaklaşık yüz civarında 6 şiddetinin üstünde zelzele olur. Yedi veya daha şiddetli
zelzeleler senede yaklaşık 25 kadardır. Sekiz şiddetinin üstünde ise senede bir-iki zelzele vukû bulur.
Zelzelelerin şiddeti meydana getirdikleri hasar ve can-mal kaybıyla orantılı değildir. Şiddeti az olan bir
zelzele çok büyük hasarlara ve kayıplara yol açabilir. Aksine çok şiddetli bir zelzelede can ve mal
kaybı az olabilir. Bunların böyle olması yapıların malzeme ve şekilleri, yangınlar, sismik deniz
dalgaları, su ve kanalizasyon arızaları gibi sebeplerden olabilir. Zelzele şiddetinin yerkabuğunun
jeolojik özellikleriyle çok yakın ilişkisi vardır.

Zelzeleler 4-16 sn gibi kısa süreler devam etmesine rağmen insanlar üzerinde çok uzunmuş gibi bir
tesir yapar. Ânî olarak meydana geldiği için insanlar üzerinde esrarlı bir hava bırakır. Berâberinde
gelen yangınlar daha da tehlikeli olur. Zelzele kuşağı üzerinde bulunan ülkeler, yapılar dayanıklı
olması yanında yangına karşı sağlam tesislerin kurulmasına da önem verirler.

Zelzelelerin en sık olduğu yerlerde şiddet de en yüksektir. Zelzelenin az veya hafif olduğu, çok sık ve
şiddetli olduğu veya hiç olmadığı bölgeler gözönüne alınarak çizilmiş ve zelzele kuşakları ve


bölgelerini gösterir haritalar vardır. Yeryüzünü teşkil eden plâkaların birleşme veya ayrılma bölgeleri
zelzelenin fazla olduğu yerlerdir. Türkiye de böyle bir bölgede bulunmaktadır. Biri Büyük Okyanus
çevresi, diğeri Akdeniz çevresi, Alpler, Antiller ve Hindistan’ı
da içine alan bölge olmak üzere iki büyük
zelzele kuşağının yanında Kanada ve Sicilya gibi oturmuş
zelzele görülmeyen yerler de vardır.
Türkiye’de zelzelelerin çoğu Kuzey Anadolu, Doğu Anadolu fayları ve Ege’nin çökmüş bölgelerinde
meydana gelir. Bunların içinde en sık Kuzey Anadolu fayında görülür. Buna göre memleketimizin en
fazla görülen zelzeleyi belirten birinci dereceden başlayarak 2., 3., 4. ve hiç görülmeyen 5. derece
zelzele bölgelerini gösterir haritalar mevcuttur.

Allahü teâlâ her günahın cezâsını hemen dünyâda vermez, hesap ve cezâ yeri âhirettir. Fakat
kullarının bâzı suçlarına cezâ vermede acele eder. Bu suçların çirkinliği ve büyüklüğü o kadar çok olur
ki, Allahü teâlânın gazabının hemen gelmesine sebep olur. Eski ümmetler, günahları, isyanları
sebebiyle hemen helak edilirdi. Muhammed aleyhisselâmın ümmetine, bu dünyâda her günah
sebebiyle umûmî helak yapılmayacağı bildirildi. Bu, ümmet-i Muhammed’e (sallallahü aleyhi ve sellem)
Allahü teâlânın bir rahmetidir. Fakat Allahü teâlânın peygamberine ve O’nun varisleri olan âlimlerine
sövülmesi, hakâret edilmesi, insanların birbirine nasihatı, iyilik göstermeyi terketmesi ve günah
işlemelerine göz yumması, aralarındaki işlerde zulüm, haksızlığın çoğalması, çirkin işlerden zinânın,
fuhuşun artması... gibi günahlar sebebiyle helakları umumî olur. İnsanların umûmî felâketine sebep
olan ilâhî azabın çeşitleri çoktur: Hiç yağmur yağdırılmaması, derelerin, çeşmelerin kuruması, otların
ekinlerin bitmemesi, yer sarsıntılarının, zelzelelerin olması vs. bunlardandır. Hazret-i Ömer buyurdu ki:
“Zulüm ve zinâ artınca zelzeleyi bekleyiniz.”

Zelzelenin zararlarını en aza indirmek için alınacak tedbirler:

1. İlk 2-3 sn içinde zelzelenin şiddetlenip şiddetlenmemesine göre tedbir almak. Eğer şoklar hafif ise
zelzele uzaktadır ve asıl şok gelmeden tehlikeli yerden uzaklaşmak.
2. Kaçarken yanan ocak gibi şeyleri bırakmamaya dikkat etmek.
3. İki üç katlı evlerin üst katları daha emindir. Merdivenler en tehlikeli yerleri teşkil ederler.
4. Duvar, kiriş ve devrilebilecek eşyâlardan uzak durup, masa, sıra gibi altı emin yerlere sığınmak.
5. Dışarda binâlardan uzak durmak.
6. Kıyılarda sismik dalgaların tehlikesine karşı sâhilden uzaklaşmak.
7. Heyelanlı alanlarda kaya parçalarının yuvarlanabileceğini gözönüne almak.
8. Zelzelenin birinci dakikasından sonra tehlikenin çoğu geçmiştir. Bu takdirde yangın büyümemesi için
yanan şeyleri söndürmek.
9. Zelzele sonrası su ve elektrik sistemlerini kontrol edip tedbir almak.
10. Asıl zelzeleden sonra hafif sarsıntılar olabilir. Bunların sağlam bâzı binâları yıkabileceği gözönüne
alınmalı.
11. Bu tedbirlerle birlikte yapılacak en önemli iş, soğukkanlılıkla Allahü teâlâya sığınmak ve yersiz
telaşlara kapılarak bâzı zararlara sebep olmamaktır.
İstanbul’un büyük zelzeleleri: Osmanlılar zamânındaki en eski zelzele 1489 yılında olmuştur. Can ve
binâ kaybı hakkında bilgi yoktur. 1509 yılındaki zelzelede ise İstanbul 45 gün aralıklı olarak
sallanmıştır. Bu zelzelede minâre hiç kalmamış 109 câmi ve mescit, 1070 ev büyük zarar görmüştür.
Ölü sayısı ise değişik kaynaklarda 3000-5000 arasında gösterilmektedir. Bu zelzelede surların bâzı
yerleri, su bentleri de kısmen yıkılmıştı. Sultan İkinci Bâyezîd Han çıkardığı bir fermanla Anadolu
sancaklarından 37.000, Rumeli sancaklarından 29.000 kişiyi İstanbul’a getirtmişti. Bunların başına
verilen 3000 usta ile iki ay içinde yıkıntılar temizlenmiş, surlar, hisarlar ve evler yeniden yapılmıştı.

28 Haziran 1648 günü akşamdan önce olan büyük zelzele için zamânın meşhur târihçisi Nâimâ “Nice
hâneler ve ocaklar ve minâre külahları yıkıldı, benzeri bu asırda görülmemiştir” demektedir.

11 Temmuz 1690 gecesi akşam namazından sonra meydana gelen zelzele birkaç gün devam etmiş,
Topkapı surları dâhil İstanbul’da pekçok yapı zarar görmüştür.

24 Mayıs 1719 günü saat beş sıralarında meydana gelen zelzele üç dakika sürmüş ve büyük tahribat
meydana gelmiştir.

3 Eylül 1754 günü hava karardıktan sonra iki dakika süren zelzele aralıklarla beş, altı gün devam
etmiştir. Pekçok binânın yerle bir olduğu bu zelzelede, Fâtih ve Bâyezîd câmilerinin kubbeleri çatlamış,
pâdişâhın emriyle bunlar ve diğer harap olan binâlar derhal tâmir edilmiştir.


23 Mayıs 1766’da Kurban Bayramında olan zelzele iki dakika kadar sürmüştü. Aralıklarla üç ay kadar
devam eden sarsıntılardan İstanbul bir taş yığını hâline gelmiş harâbeye dönmüştü. Fâtih Câmii,
Kapalı Çarşı, Baruthâne, Saraçhâne, Tophâne, Yeniçeri kışlaları, Saray-ı Hümâyun ile surların bâzı
yerleri yıkılmıştı.

10 Temmuz 1894’te öğle üzeri meydana gelen zelzele çok büyük hasara sebep oldu. Kapalıçarşı,
Bitpazarı, Çadırcılar, Yağlıkçılar, Yeniçeriler Çarşısı, Bodrum ve Kellekesen Hanları, Uzunçarşı,
Tahtakale, Kutucular, Kantarcılar baştan başa yıkıldı. Bir kısım câmilerin harap olduğu, Gedikpaşa,
Kadırga, Kumkapı, Yenikapı, Langa ve Samatya’da yüzlerce evin yıkıldığı bu zelzelede pekçok insan
öldü. Sultan İkinci Abdülhamîd Han yaralıların tedâvisi, çadırların kurularak halka ve muhtaçlara
yardım edilmesini emretmiştir. Bunların yanında saray mutfağı halka ekmek dağıtmak üzere seferber
olmuştur.

Dünyâda Olan Önemli Zelzeleler
Yıl Şiddeti Ölü Sayısı
Yeri

1737 .... -.......... 300.000 Kalküta (Hindistan)
1883 .... -.......... 100.000 Cava (Endonezya)
1908 ..7.5............58.000.... Calabria (İtalya)
1920 ..8.5..........200.000Gansu Eyâleti (Çin)
1932 ..7.6............70.000Gansu Eyâleti (Çin)
1939 ..8.0............32.962..Erzincan (Türkiye)
1970 ..7.8............66.794............Kuzey Peru
1976 ..7.5............23.000............ Guatemala
1976 ..7.8..........240.000......Tangshan (Çin)
1980 ..7.2 .............. 4800.......... Güney İtalya
1985 ..8.1.............. 9000............Mexico City
1990 ..7.740.000’den fazlaGilan, Zencan (İran)


Türkiye’de Olan Önemli Zelzeleler
Yıl Şiddeti Ölü Sayısı
Yeri

1924 ........9 ............ 50 .................. Erzurum
1924 ........9 ............ 60 .................. Erzurum
1925 ........9 .......... 140 ........ Ardahan (Kars)
1925 .... 5.9 .......... 330 .... Dinar ve dolayları
1928 ........8 ............ 52 ............ İzmir-Torbalı
1938 .... 6.6 .......... 200 .................... Kırşehir
1938 ........8 .......... 132 ................ Dikili-İzmir
1939 ........ -............ 13 .. Tercan ve dolayları
1939 ......11 ......40.000 .................. Erzincan
1940 ........ -............ 37 ..........Develi-Erciyes
1941 ........7 .......... 192 ............ Van-Başkale
1942 ........ -............ 16 .................... Bigadiç
1942 ........9 .......... 500 ............Niksar-Erbaa
1943 ......10 ........ 4000 ........................ Ladik
1944 .... 7.2 ........ 2831 ............ Bolu-Gerede
1944 ........ -............ 30 ........ Edremit Körfezi
1946 .... 5.7 .......... 650 .............. Varto-Hınıs



1949 ........8 .......... 450 ...... Karlıova (Bingöl)
1966 ........8 ........ 2394 .............. Varto-Hınıs
1967 .... 7.2 ............ 89 ................ Adapazarı
1967 ........7 ............ 92 .... Pülümür (Tunceli)
1968 ........ -............ 29 ..........Amasra-Bartın
1969 ........8 ............ 53 .... Alaşehir (Manisa)
1970 .... 7.3 ........ 1086 ...................... Gediz
1971 ........8 ............ 57 ......................Burdur
1971 ........9 .......... 870 ...................... Bingöl
1971 .... 6.9 ........ 2868 ...... Lice (Diyarbakır)
1976 ......11 ........ 3683Van (Muradiye-Çaldıran)
1976 ......11 .......... 131 ............ Ağrı-Diyadin
1977 ........ -.............. 9 .............. Elazığ-Palu
1983 .... 7.1 ........ 1330 .......... Erzurum-Kars
1986 .... 5.8 .............. 9 .. Malatya-Adıyaman
1988 .... 3.2 .............. 4 ........................ Kars
1992 .... 6.8 .......... 653 .................. Erzincan


ZEMAHŞERÎ;

tefsir, fıkıh ve lügat âlimi. İsmi, Kâsım bin Ömer, künyesi Ebü’l-Kâsım, lakabı Allâme Cârullah’tır. 1074

(H.467) senesinde Hârezm’in Zemahşer kasabasında doğdu. 1144 (H.538)te bir arefe gecesi
Cürcâniyye’de vefât etti.
Zemahşerî, ilim öğrenmek için seyâhatler yapmış ve birkaç defâ Bağdat’a gitmiş, bir müddet Mekke’de
kalmıştır. Mekke’de bir müddet bulunması üzerine kendisine Cârullah ünvânı verilmiştir. Bağdat’ta Ali
bin Muzaffer en-Nişâbûrî’den, Ebü’n-Nasr el-İsbehânî’den ve Ebû Mansûr el-Cevâlikî’den ilim
öğrenmiştir. Fıkıh ilmini Şeyh Sedîd-i Hayyatî’den tahsil etti. Arapçayı çok iyi bilen Zemahşerî, tefsir,
fıkıh, lügât, belâgat ilimlerinde derin bilgi sâhibi oldu. Bilhassa belâgat ilminde, fevkalâde ileri olan
Zemahşerî’nin yazdığı
Keşşâf Tefsîri, bu bakımdan çok beğenilmiş ve tanınmıştır. Ehl-i sünnet
âlimleri belâgatla ilgili bilgilerde onun tefsirinden istifâde etmişlerdir.

Zemahşerî, Hanefî mezhebinde olmasına rağmen îtikâd bakımından Mu’tezilîdir. Ölürken Mu’teziliden
dönüp tövbe ettiği söylenmektedir. Ancak tefsirinde açık ve kapalı olarak Mu’tezile îtikadına yer verdiği
görülür. Keşşâf Tefsîri belâgat husûsunda büyük bir değer taşıyan ve Kur’ân-ı kerîmin belâgatını
gösteren bir şâheserdir.

Eserleri:

1) Keşşâf an Hakâik-it-Tenzil, 2) Esâs-ul-Belâga, 3) Mukaddimet-ül-Edeb, 4) Kudûrî Muhtasarı
Şerhi, 5) El-Fâik fî Garâib-il-Hadîs, 6) El-Makâmât, 7) Er-Râiz fil-Ferâiz’dir.

ZEMBEREKOTU (Bkz. Atkuyruğu Otu)

ZEMZEM;

Mekke-i mükerremede, Mescid-i haram içerisinde, Kâbe’nin Hacer-i esved köşesi tarafında bulunan
kuyudan çıkan mübârek su. Zemzemin çeşitli isimleri vardır. Allahü teâlâ zemzem ile İsmâil
aleyhisselâmı suya kandırdığı için, “Sakıyyullâh-ı
İsmâil”, inananlara fayda verdiği için “Nâfiâ”, doya
doya içenlerin Cehennem azâbından kurtulacakları müjdesinden dolayı, “Büşrâ”, berrak ve
sâfiyetinden dolayı “Muazzibe”; bozulmadığı
için, “Sâlime”; sıhhat ve berekete sebep olduğu için
“Meymûne”; yemeğin yerini tuttuğu için “Kâfiye”; içenler rahatlık ve âfiyet bulduğu için “Âfiye”
denilmiştir.

Zemzem suyu, İbrâhim aleyhisselâm zamânında çıkmıştır. Buhârî’de Abdullah ibni Abbâs’ın bildirdiği
hadîs-i şerîfte hâdise şöyle cereyan eder:

Hazret-i İbrâhim zevcesi (hanımı) Hâcer ile oğlu hazret-i İsmâil’i bugünkü Mekke-i mükerreme şehrinin


bulunduğu yere getirdi. Yanlarına da içi hurma dolu bir sepet ve su dolu bir testi bıraktı. O sırada
Mekke-i mükerremede kimsecikler olmadığı gibi içecek su da yoktu. İbrâhim aleyhisselâm onları
bırakıp Şam’a dönüp gitmek üzereyken hazret-i Hâcer; “Ey İbrâhim! Görüşecek bir ferd, yiyip içecek bir
şey bulunmayan bir vâdide bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” dedi. İbrâhim aleyhisselâm cevap
vermeyip yoluna devâm edince, Hâcer tekrar; “Bizi burada bırakmayı sana Allahü teâlâ mı emretti?”
diye sordu. İbrâhim aleyhisselâm; “Evet Allahü teâlâ emretti.” diye cevap verince; “Öyleyse Allahü
teâlâ bizi zâyi etmez ve korur.” diyerek oğlunun yanına döndü. Bir müddet sonra su bitip oğlunun
susuzluktan toprak üstünde yuvarlandığını görünce üzüldü. Su bulma ümidi ile Safâ ile Merve tepeleri
arasında koşuşmaya başladı. Hacda Safâ ile Merve tepeleri arasında gidip gelme buradan gelir. Bu
sırada Cebrâil aleyhisselâm topuğu ile veya kanadı ile yeri kazıp su çıkardı. Hazret-i Hâcer bunu
görünce zâyi olmasın diye hemen suyun etrâfını çevirip havuz hâline getirdi. Bir taraftan da testisini
doldurmaya çalışıyordu. Cebrâil aleyhisselâm Hâcer’e; “Sakın mahvoluruz diye korkmayınız. İşte
şurası Beytullah (Kâbe)dır. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Allahü teâlâ o beytin ehlini zâyi
etmez.” dedi. Hâcer bu şekilde yaşarken Cürhüm Kabîlesi geldi. Hâcer’den izin alıp oraya yerleşti.
Zemzem suyunun çıktığı yer sonradan İbrâhim aleyhisselâm tarafından kazılarak kuyu hâline getirildi.
Önceleri kurak ve ıssız bir yer olan Mekke, Zemzemin ortaya çıkması ile şenlendi. Kuşlar gelip cıvıl
cıvıl dolaşmaya başladı.

Yemen kabîlelerinden Cürhümîler, burada yerleşip Mekke şehrini kurdular. İsmâil aleyhisselâm
büyüyünce, babasına yardım edip, Allahü teâlânın emriyle Kâbe’yi yaptılar. Allahü teâlâ Mekke’yi
mübârek kılıp, insanların Kâbe’yi tavâf etmesini emreyleyince, her taraftan insanlar akın akın Kâbe’yi
tavâfa geldiler ve zemzemin suyundan içtiler. Açlar doyup susuzlar kandı ve hastalar şifâ buldu. İsmâil
ve çocukları, gelen hacıların ibâdetlerini kolayca yapmalarını sağlayıp, İsmâil’in (aleyhisselâm)
akrabâları olan Cürhümîler de onların hukûkuna riâyet ettiler. Yıllar sonra İsmâil aleyhisselâm vefât
etti. Muhammed aleyhisselâmın nûrunu taşıyan oğlu Kaydar da vefât etti. Cürhümîler, akrabâlıkları
münâsebetiyle Kâbe’nin idâresini ele geçirdiler. Zamanla Kâbe’ye ve Harem-i şerîfe hürmetsizlik edip
Harem-i şerîfte günâh işlediler. İsmâil’in (aleyhisselâm) torunları çevreye dağıldılar, sonunda
Cürhümîler de, düşmanları olan Huzâa kabîlesi tarafından Mekke’den çıkarıldı. Huzâalar Mekke’ye ve
Kâbe’nin idâresine hâkim oldular. Cürhümîler, çıkarlarken Zemzem kuyusuna Kâbe’nin kıymetli
eşyâlarını doldurup, ağzını kapatarak, kuyuyu belirsiz hâle getirdiler. Yıllar geçince hâfızalardan
silinerek tamâmen unutuldu.

Aradan uzun seneler geçti. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin dedesi Abdülmuttalib’e
bir gece rüyâsında zemzemin yeri haber verildi. Abdülmuttalib zemzem kuyusunu bulup, oğulları ile
berâber onu kazdı. İçinden kılıçlar, zırhlar ve altından yapma geyik sûretleri çıktı. Zemzem kuyusunu
tamâmen temizleyip Kâbe’yi ziyârete gelenlere zemzem dağıtmaya başladı. Peygamber efendimizin
asr-ı saâdetlerinde (zamanlarında) hacılara zemzem dağıtma (sikâye) vazîfesi Abdülmuttalib’in oğlu
Abbâs’a verildi (Bkz. Abbâs bin Abdülmuttalib). Yüzbinlerce hacı içtiği, yıkandığı ve memleketine
götürdüğü halde, kuyudaki zemzem tükenmiyor, şimdi her gün motorla ve geniş bir hortum ile gece
gündüz çekildiği halde bitmek bilmiyor.

Zemzem kuyusu, Mescid-i harâm içinde, Hacer-i esved köşesi karşısında ve köşeden sekiz metre
uzakta bir odadadır. 1,8 metre yükseklikte taş bileziği vardır. Bu odayı, İstanbul’da Beylerbeyi Câmiini
yaptıran Sultan Birinci Abdülhamîd Han yaptırmıştır. Odanın mermer döşeli zemîni duvarlara doğru
meyillidir. Duvar diplerinde olukları vardır. Kuyuya su sızmayacak şekilde ustalıklı yapılmıştır. Kuyu
ağzı, bu hizâdan bir buçuk metre kadar yüksektir. Târihin kıymetli yâdigârı olan bu güzel sanat eseri,
1963 (H. 1383) yılında yıktırıldı. Kuyu ağzı ve birkaç metre çevresi, yeryüzünden birkaç metre aşağı
indirildi.

Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:

Yeryüzünde bulunan kuyuların en hayırlısı, Zemzem suyunun mübârek kuyusudur.

Zemzem-i şerîfin suyu mübârektir.

Zemzem suyu hastalara şifâ verir. Onu içenler, yemek yemiş gibi açlıklarını giderirler.

Zemzem suyu ne için içilirse, ona şifâdır.

Kim hac niyeti ile Beyt-i şerîfe (Kâbe’ye) gelip yedi tavâf etse, sonra Makâm-ı
İbrâhim’e gelip iki
rekat tavâf namazı kılsa, ondan sonra Zemzem kuyusuna gelip suyundan içse, Cenâb-ı Hak
onu, anasından doğduğu gün gibi günâhından tertemiz yapar.

Zemzem içmeden önce şu duâ okunur: “Allahümme innî es’elüke ilmen nâfian ve rızkan vâsian ve
şifâen min külli dâin ve sekamin birahmetike yâ erhamerrâhimîn: Allah’ım! Senden faydalı ilim, bol rızık
ve her türlü hastalıktan şifâ dilerim.”


Câbir’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; “Zemzem suyu ne için içilirse, ona şifâdır.”
buyruldu. Abdullah ibni Abbâs; “Zemzem-i şerîfin kendisine mahsus en açık husûsiyeti, hangi niyetle
içilirse faydasının da ona göre olmasıdır.” buyurdu. Eğer içen şifâ niyeti ile içerse şifâ bulur, muhâfaza
için içerse hıfzolunur; harâret gidermek için içilirse, harâreti giderir. Bütün bunlar, hadîs-i şerîfte
bildirileni denemek kastıyla değil, hâlis niyetle olmalıdır. Yoksa Hak teâlâ, imtihân için hareket edeni
rezil ve rüsvâ eder. Abdullah ibni Mübârek hazretleri zemzemi içerken, kıyâmet günü olacak olan
susuzluğun giderilmesi için niyet ederek içerlerdi.

Bahr-ül-Amîk ve Menâsik-i İbn-ül-Acemî kitaplarında buyruldu ki: Zemzem-i şerîfi cenâb-ı Hak’tan
mağfiret talebiyle içenlerin; “Yâ Rabbî! Ben, Resûlullah efendimizin; «Zemzem-i şerîf her ne niyetle
içilirse, şifâsı onun içindir.» buyurduklarından haberdar oldum. Yâ Rabbî! İşte ben onu günahlarımın
affedilmesi için içiyorum. Ey Allah’ım! Beni magfiret eyle.” diyerek içmelidir. Hastalıklardan şifâ için
içenler ise; “İlâhî! Ben zemzem-i şerîfi, şifâ için içiyorum. Yâ Rabbî! Muzdarib olduğum bu hastalıktan
beni kurtar!” diye duâ ederek içmelidir.

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’in torunu Muhammed radıyallahü anh anlatır: “Bir gün İbn-i Abbâs’ın
huzurundaydık. Bir adam geldi. İbn-i Abbâs, ona nereden geldiğini sordu. Zemzem kuyusundan
geldiğini söyleyince; “Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sünnet-i şerîfi üzere Zemzem
içebildin mi?” buyurdu. O zât da; “Zemzem içtim. Ama sünnet-i şerîf üzere nasıl içildiğini târif ederseniz
memnun olurum.” deyince; “Zemzem içileceği vakit kıbleye dönmeli ve Allahü teâlânın ismini anarak
doyuncaya kadar içmeli, içme esnâsında üç nefes alıp, sonunda Allahü teâlâya hamdetmelidir.” Ayakta
su içilmez. Zemzem suyu, abdest aldıktan sonra kalan su ve ilaç yutmak için içilen su ayakta içilebilir.

Zemzem suyunun Harem hâricine nakli, Müslüman memleketlerine teberrüken götürülmesi, abdest
alınması ve gusl edilmesi câizdir. Ancak zemzem ile istincâ yapanlar, sıkıntılı hastalıklara tutulurlar.

ZENBİLLİ ALİ EFENDİ;

Osmanlı âlimlerinin meşhurlarından. Sekizinci Osmanlı
şeyhülislâmıdır. İsmi, Ali bin Ahmed bin
Cemâleddîn Muhammed, lakabı, Alâeddîn el-Hanefî er-Rûmî’dir. Evliyânın ve âlimlerin meşhurlarından
olan Cemâleddîn Aksarâyî’nin torunudur. Dedesine nispetle Cemâlî denilmiş ve Ali Cemâlî ismiyle
tanınmıştır. Evinin penceresinden bir zenbil sarkıtır, suâl sormak isteyenler, suâllerini kâğıda yazıp
zenbile koyardı. O da çekip suâllerin cevâbını yazar, zenbili tekrar sarkıtırdı. Bu sebeple, Zenbilli Ali
Efendi ismiyle meşhur olmuştur. Doğum târihi bilinmemekte olup, 1526 (H.932) senesinde İstanbul’da
vefât etti. Türbesi Zeyrek Yokuşundadır. Aslen Aksaraylıdır. O zaman Aksaray, Karaman eyâletine
bağlı olduğu için, kendisine Karamânî nispeti de verilmiştir.

Zenbilli Ali Efendi, ilim tahsiline memleketinde başlayıp, Alâeddîn Ali bin Hamza Karamânî’den ders
aldı. Bu ilk tahsilinden sonra İstanbul’a gitti. Orada, zamânın en meşhur âlimlerinden olan Molla
Hüsrev’in derslerine devam edip, ondan ilim öğrendi. Daha sonraMolla Hüsrev, onu Bursa’ya
gönderip, Sultan Medresesi müderrisi Hüsâmzâde Mevlânâ Muslihüddîn’den ders almasını tavsiye etti.
Bu zâtın derslerine devam edip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. İlimde yetiştikten sonra hocası
Mevlânâ Muslihüddîn, onu kendisine muîd (yardımcı müderris) seçti. Mevlânâ Muslihüddîn’in kızı ile
evlenip dâmâdı oldu. Çeşitli medreselerde müderrislik yaptı.

Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde, Edirne’de TaşlıkAli Bey Medresesine müderris olarak tâyin edildi.
Fakir olduğu öğrenilince, pâdişâh tarafından kendisine, bir miktar kıymetli elbise ile beş bin akçe ihsan
olundu. 1477 (H.882)’de Edirne’de Beylerbeyi, sonra da Sirâciyye Medresesine geçti. Bu sırada
kendisini çekemeyenlerin tutumları karşısında, müderrislikten istifâ edip, bir rivâyete göre Şeyh
Muslihüddîn Ebü’l-Vefâ’ya, diğer bir rivâyete göre de, Halvetiyye büyüklerinden Şeyh Mes’ûdî
Edirnevî’ye talebe olup, tasavvufta kemâle geldi.

Fâtih Sultan Mehmed Hanın vefâtından sonra, İkinci Bâyezîd Han tarafından, Bursa Kaplıca
Medresesine müderris tâyin edildi. İznik’teki Orhan Gâzi, Bursa’daki Murâd Gâzi medreselerinde de
müderrislik yaptı. Daha sonra, İkinci Bâyezîd Medresesi müderrisliği ve Amasya müftiliği vazîfeleri
verilerek Amasya’ya gönderildi. Bir müddet bu hizmetlerde bulunduktan sonra, hacca gitmek üzere
Amasya’dan ayrıldı. O sene Hicaz’da bâzı karışıklıkların çıkması sebebiyle, bir sene Mısır’da kalıp
ertesi sene hac yaptı. Mısır’da kaldığı sırada oranın âlimleriyle görüşüp, ilmî incelemeler ve
müzâkereler yaptı. Ertesi yıl hacca gitti. Hacda iken, Efdalzâde Hamîdüddîn Efendi vefât edince, 1497
(H.903)’de şeyhülislamlığa tâyin edildi. İkinci Bâyezîd Han, Zenbilli Ali Cemâlî Efendi gelinceye kadar,
fetvâ işlerinin Sahn-ı Semân Medresesi müderrisleri tarafından yürütülmesini emretti. Zenbilli Ali
Efendiye ayrıca yeni yapılmış olan Bâyezîd Medresesi müderrisliğinde de vazîfe verildi. Bundan sonra,
şeyhülislâmların, Bâyezîd Medresesinde müderrislik yapmaları da âdet hâline geldi.

Yavuz Sultan Selim Hanın tahta çıkmasından sonra da vazîfesine devâm eden Zenbilli Ali Efendi, hak
severliği ve doğruluğu ile dikkati çekmiştir. Pâdişâhın her hareketinde, İslâmiyete uymasında yardımcı



olmuştur. 1516 (H. 922)’de yapılan Mısır Seferi için fetvâ vermiştir.

Zühdü, takvâsı, istikâmeti ve doğruluğu ile meşhur olan Zenbilli Ali Efendi, dîne uymayan her çeşit
hükme ve karara şiddetle karşı çıkardı. Celâlli olmasıyla tanınan Yavuz Sultan Selim Hanın, şiddetli
hareketlerini bile teskine muvaffak olurdu. Bir defâsında Yavuz Sultan Selim Han, TopkapıSarayı
hazîne görevlilerinden 150 kişinin sorumsuz davranışlarından dolayı îdâmını emretmişti. Zenbilli Ali
Efendi, bu karârı
duyunca derhal dîvân-ı hümâyûna koştu. Vezîrler ayağa kalkıp saygı ile karşıladılar
ve baş köşeye oturttular. Şeyhülislâmın dîvâna gelmesi âdet olmadığından, niçin geldiğini sordular.
Pâdişâhla görüşmek istediğini söyledi. Durum Pâdişâha arzedildi. Yavuz Sultan Selim Han, huzûra
girmesine izin verdi. Arz odasına girip selâm verdi. Pâdişâhın hürmet göstermesinden sonra,
gösterilen yere oturdu. Sonra Pâdişâha; “Fetvâ vazîfesinde (şeyhülislâmlıkta) bulunanların bir işi de,
Pâdişâhın âhiretini korumak, onları dînen hatâ olan şeylerden sakındırmaktır. Duyuldu ki, 150 kişinin
îdâm edilmesine pâdişâh fermânı çıkmış. Fakat onların öldürülmeleri için, dînen bir sebep tespit
edilmiş değildir. Recâ olunur ki, af buyrula!” dedi. Zenbilli Ali Efendinin bu sözlerine kızan Pâdişâh; “Bu
iş saltanatın gereğidir. Âlimler böyle işlere karışırsa, devlet idâresi kargaşaya uğrar. Sorumsuzluklara
göz yummak, beğenilecek tutum değildir. Bu işlere karışmak sizin vazîfeniz değildir.” deyince; “Bu
karar âhiretinizle ilgilidir ve buna karışmak da bizim vazîfemizdir. Eğer affederseniz ne iyi, ne güzeldir.
Yoksa âhirette cezâya müstehak olursunuz.” cevâbını verdi. Bu sözler Pâdişâhın kızgınlığını yatıştırdı.
“Affettik!” diyerek lütûf gösterip, neşeyle sohbete başladı. Konuşma bittikten sonra, gitmek üzere ayağa
kalkan Zenbilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selim Hana; “Âhiretinizle ilgili olan hizmeti yerine getirdim.
Mürüvvetle ilgili bir sözüm daha var.” dedi. Pâdişâh; “Onu da söyle.” deyince; “O sözüm de şudur ki,
Pâdişâhın affına uğrayan o kişilerin, işlerinden el çektirilip, el açarak sokaklarda dolaşmaları,
Pâdişâhın şânına lâyık mıdır?” dedi. Pâdişâh, bu isteği de kabul etmekle berâber, vazîfelerinde kusur
ettikleri için, bunları tâzir edeceğini belirtti. Zenbilli Ali buna karşı da; “Tâzir (azarlama) Pâdişâhın
reyine kalmıştır. Orasını siz bilirsiniz. Bizim arzumuzu kabul etmeniz bize yeter.” dedi ve teşekkür
ederek, Pâdişâhın huzûrundan ayrıldı. Yavuz Sultan Selim Han da onu medhederek uğurladı.

Zenbilli Ali Efendi, Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde de vazîfesinde kalıp, Rodos Seferine katıldı.
Rodos’un fethinden sonra orada imâmlık ve hatiblik yapıp, İslâm müesseseleri kurdu. ZenbilliAli
Efendi; İkinci Bâyezîd Han, Yavuz Sultan Selim Han ve Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde olmak
üzere, 24 sene şeyhülislâmlık yaptı. Ömrünü ilme, talebe yetiştirmeye ve İslâma hizmete harcamıştır.
Üstün hâlleri, ahlâkı, başarılı hizmetleriyle meşhur olup, tasavvufta da kemâle ermiştir. Kendisine
“Mevlânâ Sûfî Ali Cemâlî” de denilmiştir.

Zenbilli Ali Efendinin El-Muhtârât adlı eseri bir fıkıh kitabı olup, çok kıymetlidir. Bundan başka;
Muhtasar-ul-Hidâye, Âdâb-ül-Evsiyâ ve Risâle fî Hakk-ıd-Deverân adlı eserleri vardır.

ZENCEFİL (Zingiber officinale);

Alm. Ing-werstaude (f), Ingwer (m), Fr. Gingembre (m), İng. Ginger. Familyası: Zencefilgiller
(Zingiberaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.

100 cm boyunda kamış görünüşünde çok yıllık otsu bir bitki. Yapraklar mızrak şeklinde sivri uçlu ve
tarçın kokuludur. Çiçekler sarı renkli ve çoğu bir arada bulunurlar. Zencefilin vatanı Güney Asya
olmakla berâber Hindistan, Batı Afrika gibi birçok tropik bölgelerde ekimi yapılır. Memleketimizde
ancak seralarda yetiştirilir. Nemli iklimi ve sulak yerleri sever.

Kullanıldığı yerler: Bitkinin kökleri nişasta, reçine ve uçucu yağlar taşır. Kökler yassı ve grimsi
renklidir. Kuvvetli kokulu ve biraz acımsı lezzetlidir. Baharat olarak kullanılır. Zencefil yağının hazmı
kolaylaştırıcı tesiri vardır. Ayrıca yatıştırıcı ve gaz söktürücü etkiye sâhiptir.

ZENCEFİLGİLLER (Zingiberaceae);

Alm. Zingiberazeen, Ingwegewächse pl., Fr. Zingibéracées pl., İng. Zingiberaceae. Tropik ve
Subtropik bölgelerde yetişen sürünücü rizomlu veya yumrulu çok yıllık otsu bitkiler. Yapraklar büyük
saplı, aşağıda kın şeklinde, düz veya eliptik şekillerdedir. Çiçekler tüp şeklinde birleşik ve üç lopludur.
Bu familyada uçucu yağ bakımından zengin tohumlar veya rizomlar taşıyan bitkiler vardır. Familyada
1400 kadar tür vardır. Önemli bitkileri şunlardır. Zencefil, havlıcan, zerdecöp, cedvar vb.

ZENCİ;

Alm. Neger, Schwarzer (m), Fr. Nègre (m), İng. Negro, black. Genellikle Afrika’da yaşayan siyah bir
ırk. Afrika kelimesinin anlamı da siyah demektir. Nuh aleyhisselâmın üç oğlundan biri olan Ham’dan
Hindistan, Habeş ve Afrika halkı
meydana geldi. Zengibar ahâlisine zenci denir. Afrika’da yaşayanlar
tabiî olarak parlak güneş
ışığına ve sıcaklığa adapte olmuştur. Zencilerin özelliklerini şöyle
sıralayabiliriz: Zencilerin deri renkleri Kuzey Afrika’da açık kahverengi, Orta Afrika’nın batısında


siyahımsı kahverengi olarak değişmektedir. Saç renkleri koyu kahverengi-siyah arasında değişir.
Saçlar dalgalı, kıvrık ve serttir. Vücut tüyleri seyrektir. Gözlerinin renkleri genelde koyu kahverengi, dışı
sarıdır. Burun kemikleri alçak, basık ve geniştir. Burun kanatçıkları çok geniş, burun delikleri de
yuvarlaktır. Dudakları kalın ve dolgundur. Başları uzun ve yüksek olup, alın yuvarlaktır. Yüzleri uzun ve
oval ile kare şekli arasında değişir. Yukardan aşağı doğru genellikle genişleme vardır. Kol ve bacaklar
uzun, gövde kısa ön kol ile bacakların altı üstlere nazaran daha uzundur. Zenciler çok kısa (Negritu)
türleriyle çok uzun (Sudan) türleri arasında değişirler.

Dünyânın birçok yerinde bugün zenciler yaşamaktadır. Yüzyıllar boyunca bu ırk Avrupalılar tarafından
köle olarak kullanılmış ve dünyânın çeşitli yerlerine götürülmüşlerdir. Zenci ırk bugün hâlâ Afrika’nın
çeşitli devletlerinde ikinci sınıf insan muâmelesi görmektedir. Amerika’da ise uzun süren
mücâdelelerden sonra normal vatandaş haklarını kazanmışlardır.

ZENDLER;

İran’daki Müslüman hânedanlardan. Zendler Hânedanı, Kaçarlardan Ali Merdan’ın Luri asıllı bir askeri
olan Muhammed Kerim Zend tarafından Güney İran’da kuruldu. Muhammed Kerim Zend, Ali Merdan’ı
öldürüp, 1750’de Güneyİran’da hükümdarlığını îlân etti. Mazenderan’daki Kaçarların reisi Muhammed
Hasan ile mücâdele etti. Safevîlerin vekili olarak Şiraz’da hüküm sürdü. Muhammed Kerim Han, otuz
yıl hükümdarlık yaptı. Zamânında İngiltire ile ticârî münâsebetleri geliştirdi. Muhammed Kerim Hanın
1779’da ölümüyle âile içinde saltanat mücâdelesi dolayısıyla huzursuzluk başladıysa da, Ali Murâd
tahtı ele geçirdi. Câfer Şah (1785-1789), Zendlerin rakibi Kaçarlarla mücâdele etti. Fakat İsfehan’ı
Kaçarlara terk etmek zorunda kaldı. Lütfi Ali Han (1789-1795) Kaçarlara karşı başarılı muhârebelerde
bulundu ise de, Kirman’da öldürüldü. Bundan sonra Kaçarlar İran’a tamâmen hâkim oldular.

Zend Şâhları:

Muhammed Kerim Han ................(1750-1779)


Ebü’l-Feth ile Muhammed Ali ortaklaşa (1779)

Şiraz’daSâdık ..............................(1779-1781)


İsfehan’da Ali Murâd ....................(1779-1785)


Câfer ............................................(1785-1789)


Lütfi Ali..........................................(1789-1795)


ZENGÎ ATÂ;

on üçüncü asırda Türkistan’da yaşamış olan evliyânın büyüklerinden. Babası, Ahmed Yesevî
hazretlerinin ilk hocası Arslan Baba’nın torunlarından Tâc Hoca’dır. Doğum târihi ve yeri kesin olarak
bilinmemektedir. 1258 (H.656) senesinde Taşkent yakınlarındaki Zengî Atâ köyünde vefât etti. Kabri
oradadır.

Âlim ve evliyâ bir âileye mensup olan Zengî Atâ uzun yıllar dede ve babasından zâhir ve bâtın ilimlerini
öğrendi. Ahmed Yesevî hazretlerinin halîfelerinden Hâkim Atâ’nın hizmetine girdi. Onun yüksek ilim ve
feyzinden istifâde etti. Taşkent’te ikâmet edip, bir müddet Taşkent halkının hayvanlarına çobanlık
ederek onların gönlüne girmeye çalıştı. Hocası
Hâkim Atâ 1186 (H.582) senesinde vefât edince, onun
hanımı Anber Ana ile evlendi. Zengî Atâ’nın Anber Ana ile evlenmesi şöyle oldu: Hâkim Atâ biraz
esmerceydi. Bir gün Anber Ana’nın kalbinden “Keşke kocam siyah almasaydı.” şeklinde bir düşünce
geçti. Allahü teâlânın velî kulu Hâkim Atâ, onun bu düşüncesini Allahü teâlânın izniyle anlayıp; “Sen
beni beğenmiyorsun ama, benden sonra dişinden başka beyaz yeri olmayan bir karaya düşeceksin.”
buyurdu. Anber Ana bu düşüncesinden dolayı pişman olup, tövbe ettiyse de, Allahü teâlânın sevgili
kulu dilek dilemiş, iş işten geçmişti. Hâkim Atâ vefâtına yakın Harezm’de ilim tahsil etmekte olan
oğulları
Muhammed Hoca ile Asgar Hoca’yı çağırttı. Onlara; “Ölümünden sonra gün doğusundan kırk
ebdâl gelecek, içlerinde gözü zayıf ve ayağı aksak bir kara ebdâl vardır. İddet (bekleme) müddeti
bitince ananızı onunla evlendirirsiniz.” dedi. Hakîkaten Hâkim Atâ’nın vefâtından kısa bir müddet sonra
bahsettiği kırk kişi geldi. İçlerinden biri arkada kalmıştı. Târiflere uygun olan o mübârek kimse Zengî
Atâ idi. Kalın dudaklı, dişlerinden başka beyaz yeri olmayan oldukça esmer bir kimse olan Zengî Atâ
Anber Ana’nın iddet müddeti bitince bir yakınını
gönderip nikâh talep etti. Anber Ana kabul etmeyip;
“Ben Hâkim Atâ’dan sonra kimseye varmam.” deyip reddetti. Bu sırada boynu tutulup yüzünü
çeviremez oldu. Çok sıkıntı çekti. Zengî Atâ’ya durum haber verildi. Zengî Atâ adam gönderip; “Bilmez
misin ki bir gün hatırından keşke “Hâkim Atâ esmer olmasaydı.” düşüncesi geçmişti de Hâkim Atâ
bunu kerâmetle bilip; “Yakında benden siyaha eş olursun.” demişti.” buyurdu. Anber Ana takdirin böyle
olduğunu anlayıp nikâha rızâ gösterdi. Nikâha râzı
olur olmaz da boynu eski hâline geldi. Zengî Atâ ile


evlendiler. Çocukları oldu. Soylarından sâlih kimseler, âlimler ve evliyâlar yetişti.

Taşkent’te çobanlık yapıp âilesinin geçimini sağlayan Zengî Atâ, kırlarda namazını kılar, namazdan
sonra Kur’ân-ı kerîm okur, Allahü teâlâyı zikr ederdi. Akşam da yakmak için topladığı odunları sırtına
yüklenir evine götürürdü. Taşkent’te bulunduğu sırada Uzun Hasan Atâ, Seyyid Atâ, Sadr Atâ ve Bedr
Atâ isimli gençleri tasavvufta yetiştirdi. Ahmed Yesevî hazretlerinin yolu Zengî Atâ’dan sonra Seyyid
Atâ ve Sadr Atâ vâsıtasıyla devam etti. Seyyid Atâ, Hâce Azîzân (Pîr-i Nessâc Ali Râmitenî)
hazretleriyle sohbet etti. Sadr Atâ’nın halîfeleri daha uzun zaman Yeseviyye yolunu devam ettirdiler.
Onun halîfeleri, Eymen Baba, Şeyh Ali, Mevdûd Şeyh şeklinde sıralanır. Mevdûd Şeyh’in iki meşhur
halîfesi, Hoca Abdullah ve Kemal Şeyh idi. Hoca Abdullah’ın halîfesi Hadım Şeyh, onun da halîfesi
Cemâlüddîn Buhârî idi. Reşâhat sâhibi, Cemâlüddîn Buhârî’den nakiller yapmıştır.

Zengî Atâ 1258 (H.656) senesinde Şâş (Taşkent) yakınlarında Semerkant yolunun on birinci
kilometresindeki Zengî Atâ köyünde vefât edip oraya defn edildi. Zengî Atâ’nın kabri belli olup, ziyâret
edilmektedir Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri; “Ne zaman Zengî Atâ’yı ziyârete gitsem, kabrinden “Allah!
Allah!” sesleri işitirim.” buyururdu.

ZENGÎLER (Musul Atabeyliği);

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın kumandanı, Aksungur’un oğlu İmâdeddîn Zengî tarafından
el-Cezîre ve Sûriye’de kurulan atabeylik.

Irak Seçluklu Sultanı Mahmûd, iki oğluna atabey tâyin ettiği Zengî’yi 1127 senesinde Musul Vâlisi
yaptı. Atabey Zengî Musul’a hâkim olunca, büyük ve kuvvetli bir devlet kurmaya çalıştı. Niyeti, önce
bölgeyi hâkimiyeti altına alıp, sonra Haçlılarla mücâdele etmekti. Bu yüzden Diyarbekir ve Sûriye’nin
Arap ve Türk hâkimlerine karşı bir fetih siyâseti tâkip etti. Aynı siyâseti Haçlılara karşı da uyguluyordu.
Arzusunu gerçekleştirmek için harekete geçen Zengî; Sincâr, Habr, Nusaybin ve Harran’ı ele geçirdi.
Arkasından Haleb’e hâkim oldu (1128). Bu durum Haçlıların Haleb üzerindeki arzularına da son verdi.
Zengî’nin Dımaşk’ı (Şam’ı) alması için önce Hama ile Humus’u ele geçirmesi gerekiyordu. 1130
senesinde Hama’yı ele geçirdi ise de, Humus önünde başarılı olamayarak, Musul’a döndü.

Zengî’nin genişleme hareketleri karşısında, toprakları tehdit altında kalan Artuklular birleştiler. İki taraf
arasında yapılan muhârebede Zengî, Artuklu ordusunu geri çekilmeye mecbur etti. Bir süre sonra iki
taraf arasında barış yapıldı ve 1130 yılında antlaşma imzâlandı. Daha sonra Artuklulardan Dâvûd ile
mücâdeleye başlayan Zengî, Amid’i (Diyarbekir) ele geçirdi ve şehri, adına hutbe okumak şartıyla
Artuklulardan Tîmûrtaş’a bıraktı (1141). Zengî’nin idâresi altına almak için çalıştığı devletlerden birisi
de Böriler idi ve bir müddet sonra onlar da Zengî’nin hâkimiyetini tanımak mecbûriyetinde kaldılar.
Böylece bölgede güçlü bir hâkimiyet tesis ettikten sonra Haçlılarla mücâdeleye başladı ve Esârib
Kalesini kuşattı. Kudüs kralının yardıma gelmesine rağmen Haçlıları
yendi ve kaleyi ele geçirdi. Sonra
Haçlı Kontluğu işgâlindeki Urfa üzerine yürüdü. Çünkü Urfa Kontluğu, Zengîler Devletini ikiye ayıran
bir durumda ve ticâret yolu üzerinde çok mühim mevkideydi. Nice bir siyâsetle Hıristiyanları birbirinden
ayırıp, Haçlılar arasında çıkan anlaşmazlıktan faydalanan Zengî, Katoliklerden memnun olmayan
Ermenilerin de desteğiyle, 1144 senesinde Urfa’yı ele geçirdi ve zaferi bütün İslâm dünyâsında
sevinçle karşılandı. Urfa’nın Müslümanlar eline geçmesi, Hıristiyan âleminde büyük şaşkınlığa sebep
oldu. Papanın teşvikiyle Hıristiyan âleminde İkinci Haçlı Seferinin hazırlığı başlatıldı.

Atabey Zengî’nin, Irak Selçuklu sultanları ve Abbâsî halîfeleriyle olan münâsebetleri zaman zaman
değişik bir seyr tâkip etti. 1146 senesinde Caber Kalesini kuşatan Zengî, muhâfızlarından biri
tarafından öldürülünce, toprakları oğulları Nûreddîn Mahmûd ve Seyfeddîn Gâzi arasında bölündü.
Nûreddîn Mahmûd, Sûriye’nin idâresini alıp, Haleb’i başşehir yaparken, Seyfeddîn Gâzi, el-Cezîre
bölgesini idâresi altına alarak Musul’u başşehir yaptı. Böylece Zengîler ikiye ayrıldı.

Zengî’nin ölümü üzerine, Selçuklu şehzâdelerinden Alb Arslan bin Mahmûd, atabeyliğin idâresini ele
geçirmeye çalıştı ise de, başarılı olamadı. Seyfeddîn Gâzi, Musul’a gelerek babasının yerine geçti;
kardeşi Nûreddîn ile anlaştı. Kardeşinden aldığı kuvvetlerin de yardımıyla Urfa üzerine yürüyen
Nûreddîn Zengî, şehri kolayca ele geçirdi. Haleb bölgesine hâkim olup, Hıristiyanların elinde bulunan
Keferlâsâ ve Artah’ı aldı. 1148’de Seyfeddîn Gâzinin Musul’da vefât etmesi üzerine yerine ağabeyi
Kutbeddîn Mevdûd geçti. Kardeşi Nûreddîn’le birlikte hareket eden Mevdûd, Haçlılardan Antakya,
Harim, Famiye, Irka ve Cebele kalelerini aldı. Daha sonra Mısır işleri ile ilgilenen Nûreddîn Zengî,
emirlerinden Şirkûh ve yeğeni Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi bölgeye gönderdi. 1169 yılında Şirkûh, Mısır’da
hâkimiyeti ele geçirdi. Selâhaddîn-i Eyyûbî, Nûreddîn Zengî’nin emriyle 1171 yılında Fâtımîleri
tamâmen ortadan kaldırdı (Bkz. Eyyûbîler). Kutbeddîn Mevdûd’un 1170 senesinde ölümü üzerine
oğulları
İmâdeddîn ile Seyfeddîn Gâzi arasında anlaşmazlık çıktı.

İmâdeddîn, amcasından yardım isteyince, Nûreddîn, Musul üzerine yürüyerek, şehri kısa bir
kuşatmadan sonra ele geçirdi. Seyfeddîn Gâzi ile barış antlaşması yapıldı. Bu antlaşmaya göre,


Seyfeddîn Gâziye Musul, İmâdeddîn’e Sincar veriliyordu. Bu anlaşmazlıktan en kârlı Nûreddîn çıktı.
Nusaybin ve Habur gibi yerleri kendi topraklarına kattı. Böylece Seyfeddîn resmen amcasına
bağlanmış oldu. Nûreddîn Zengî, 1173 yılında Anadolu’ya girerek, İkinci Kılıç Arslan’a âit bâzı
kasabaları ele geçirdi. Bu esnâda Bağdat Abbâsî halîfesi tarafından; Musul, el-Cezîre, İrbil, Hilât,
Sûriye, Mısır ve Konya, hükümdarlığını tasdik eden bir menşûr verildi. Fakat çok geçmeden Sultan
Nûreddîn Zengî, bir boğaz iltihabından Şam’da vefât etti (1174). Kendi yaptırdığı Nûriye Medresesine
defnedildi. 1147-1149 yılları arasında gerçekleşen İkinci Haçlı Seferlerini netîcesiz bırakan İslâm
kahramanlarından biri olan Nûreddîn Zengî, kurduğu eğitim kurumları ve sosyal tesisler, yaptığı îmâr
faâliyetlerinin yanında güçlü bir devlet kurucusu olan Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi yetiştirmesiyle de
tanınmaktadır. Haleb, Şam, Hama, Humus, Ba’albek, Menbic ve diğer şehirlerde büyük medreseler,
câmiler, imâretler, kervansaraylar, hastahâne ve dâr-ül-hadîsler yaptırıp, masraflarının karşılanması,
tâmirâtı ve yaşatılması
için büyük vakıflar bıraktı. Şam’da yaptırdığı büyük hastâne, devrin en meşhur
mütehassıs doktorlarının hizmet verdiği bir sağlık müessesesiydi. Hadis üniversitesi mâhiyetindeki ilk
dâr-ül-hadîsi o kurdu ve pekçok kitap vakf etti. Rasathâne kurdurarak, güneş saati yaptırdı. Dindar
olup, ilim adamlarının hâmisiydi. Karargâhında dahi Kur’ân-ı kerîm okutup, hürmetle dinlerdi.
Haksızlıkların önüne geçmek ve devletin menfaatlerini korumak için, hassas bir haber alma teşkilâtı
kurdu. Sultanlığı devrindeki siyâsî hâdiseler büyük, bulunduğu çevre çok karışık bir yapıya sâhip
olmasına rağmen, halkının sağlığını ve huzûrunu korudu.

Nûreddîn Zengî’nin vefâtından sonra, on bir yaşındaki oğlu Melik-üs-Sâlih İsmâil tahta çıkarıldı ise de,
Mısır’da güçlenen Selâhaddîn-i Eyyûbî, toprakların büyük bir kısmına hâkim oldu. Nûreddîn Zengî’ye
bağlı olarak Musul’u idâre eden ve ötedenberi amcasının Haçlılara karşı yaptığı bütün seferlere katılan
yeğeni İkinci Seyfeddîn Gâzi de, daha önce kendisine âit olan Harran, Nusaybin, Urfa, Habur ve Surûc
gibi şehirleri geri almaya çalıştı. Dımaşk emirleri, Dımaşk’ı da alması için onu dâvet ettiler. Fakat o, bu
dâvete uymadı. Dımaşk emirleri de şehri Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye teslim ettiler (1174). Bunun üzerine
Seyfeddîn Gâzi, Selâhaddîn Eyyûbî’ye karşı sefere çıktı ise de Cibâl-üt-Türkmân denilen mevkide
yapılan savaşı kaybederek Musul’a çekildi (1176). Kısa bir süre sonra da hastalanarak öldü.

Seyfeddîn Gâzinin yerine vasiyeti üzerine kardeşi İzzeddîn Mes’ûd geçti. Mes’ûd, 1180’de
MelikSâlih’ten Haleb’i aldı. BöyleceZengîlerin Haleb kolu sona erdi. Bir süre sonra Sincar hâkimi olan
İkinciİmâdeddîn Zengî, Sincar’a karşılık Haleb’in kendisine verilmesini istedi. Verilmediği takdirde
şehriSelâhaddîn Eyyûbî’ye teslim edeceğini bildirdi. İzzeddîn Mes’ûd, emirlerle meşveret ettikten
sonra,Haleb’i, Sincar karşılığında kardeşi İmâdeddîn’e verdi.

Selâhaddîn Eyyûbî, zayıf şahsiyetli olan İmâdeddîn’inHaleb’e hâkim olmasından faydalanmakiçinZengîler üzerine sefer düzenledi. Önce Urfa’yı, daha sonra Hıms, Rakka, Surûc ve Nusaybin’i aldı.
1182 senesinde Musul’u bir ay kadar kuşattı ise de geri çekildi. Selâhaddîn Eyyûbî, 1183 senesinde
Amid’i ele geçirdikten sonra, Haleb üzerine yürüdü. Haleb hâkimi İkinci İmâdeddîn Zengî ile
Selâhaddîn-i Eyyûbî arasında bir antlaşma yapıldı. Buna göre Haleb’i Selâhaddîn Eyyûbî’ye bırakan
İmâdeddîn Zengî, bunun karşılığında Sincar ve bâzı kasabaları alıyordu.

İzzeddîn Mes’ûd’un 1193’te ölümünden sonra yerine vasiyeti üzerine oğlu Nûreddîn Arslanşâh geçti.
Diğer taraftan İzzeddîn Mes’ûd’un ölümünden faydalanmak isteyen İmâdeddîn Zengî, Nusaybin
civârındaki bâzı
köyleri ele geçirdi. Bu yüzden Nûreddîn’in Nusaybin üzerine sefer düzenlemek için
harekete geçtiği sırada İmâdeddîn Zengî öldü ve yerine oğlu Kutbeddîn Muhammed geçti. Nûreddîn,
mücâdeleye devam ederek Nusaybin’i ele geçirdi. Fakat asker arasında baş gösteren bir salgın
hastalık ve Eyyûbî sultânı Melik Âdil’in Nusaybin üzerine yürümesi, Nûreddîn Arslanşâh’ı
şehri boşaltıp
Musul’a çekilmek mecbûriyetinde bıraktı (1198).

1201 senesinde yeğeni Kutbeddîn’in Nusaybin’de Eyyûbî sultânı Âdil adına hutbe okutması üzerine
harekete geçen Nûreddîn, Nusaybin şehrini aldı ve kaleyi ele geçireceği sırada, Muzaffereddîn
Gökböri’nin Musul ve çevresine sefer düzenlediğini öğrendi. Bunun üzerine geri dönen Nûreddîn,
durumun sandığı gibi tehlikeli olmadığını görünce, tekrar yeğeninin üzerine yürüdü ve Tell A’far’ı zapt
etti. Fakat emirlerin çoğu Kutbeddîn’in yardımına geldiler. Yapılan savaşta mağlup olan Nûreddîn,
Musul’a dönerek, barış yapmak mecbûriyetinde kaldı (1204). Bir süre sonra Muzaffereddîn Gökböri,
Sultan Âdil’e karşı Nûreddîn ile anlaştı. Bu ittifâka, Türkiye Selçuklu Sultanı
Birinci Keyhüsrev, Haleb
Eyyûbîlerinden Melik Zâhir ve Erzurum hâkimi Tuğrulşâh da katıldı. Halîfe Nâsır’ın araya girmesiyle
Müslümanlar arasında muhtemel büyük bir savaş önlendi. Sultan Âdil, Habur ve Nusaybin’in
kendisinde kalması
şartıyla anlaşmaya râzı oldu. Nûreddîn Arslanşâh tutulduğu hastalıktan
kurtulamıyarak, 1211 senesi Ocak ayında vefât etti.

Nûreddîn Arslanşâh’ın vefâtından sonra, atabeylik emirler ve şehzâdeler arasında mücâdele sahası
hâline geldi. Bu durumdan faydalanan Eyyûbî sultânı Eşref, 1220’de Sincar’ı teslim alarak, Zengîlerin
buradaki kolunun hâkimiyetine son verdi. Nâsıreddîn Mahmûd’un 1223 senesinde ölmesiyle
Musul’daki Zengîler hâkimiyeti de sona erdi.


Zengîlerin hâkim olduğu bölgelerde halk, adâlet ve emniyet içinde yaşıyordu. Bu atabeylik devrinde
zirâat her tarafa yayıldı ve özellikle meyvecilik çok gelişti. Zengîlerin sağladıkları emniyet sâyesinde
ticârî faâliyetler arttı. Musul, Ortadoğu ile Yakındoğu arasında büyük bir ticâret merkezi hâline geldi.

Zengîler, Selçuklularda olduğu gibi, edebiyâtın gelişmesine yardımcı oldular. Ahmed bin Münir
el-Kayserânî, Müslim bin Hazir ve Haysa Bahsa bu devirde yetişen belli başlı
şâirlerdendir. Bu
dönemde yetişen din âlimleri de çoktur. Bunlardan Türk asıllı Ebû Abdullah Vâsıtî ve fıkıh âlimi
Abdullah bin Muhammed en meşhurlarıdır. Târihçiler bakımından Zengîlerin dönemi en zengin
devrelerden biridir. Meşhur târihçilerden el-Azimî, Usâme bin Munkız, İbn-i Şeddâd ve İbn-ül-Esîr bu
dönemde yetişmiştir.

Güzel sanatlara önem veren Zengîler, bir kısmı zamânımıza kadar gelen, çok sayıda mîmârî eser
yaptırdılar ve pekçok medrese inşâ ettirdiler. Birinci Seyfeddîn Gâzi, Musul’da el-Atika adıyla bilinen
medreseyi yaptırdı. Musul’daki Ulu Câmiye, Birinci Seyfeddîn Gâzi başlamış, Nûreddîn Mahmûd da
tamamlamıştır. Bu sebeple câmi, Câmi-i Nûri adıyle anılmaktadır. Zengî atabeyleri içinde îmâr
yönünden en çok faaliyet gösteren Nûreddîn Mahmûd bin Zengî’dir. O, Sûriye’nin önemli bütün
şehirlerinin surlarını tâmir ettirdi. Dımaşk’ta iç kaleye bir câmi yaptırdı. Yeni bir kapı olarak
Bâb-ül-Ferec’i açtırdı ve Dâr-ül-Adl denilen bir binâ inşâ ettirdi. Haftanın iki gününde kendisi burada
dâvâlara bakardı. Ayrıca Dâr-ül-Hadîs ile Mâristân, yaptırdığı meşhûr eserler arasındadır. Kendi adına
nispetle Nûriye adında bir medrese de yaptırdı ki, kabri bunun içindedir. Diğer Zengî atabeyleri
devrinde ise, Medreset-ül-İzziyye, Medreset-ül-Nûriyye ve Kâhiriyye adlarıyla bilinen medreseler
yaptırıldı. Zengîlerin emirlerinden Mücâhiddîn Kaymaz da, Musul’da câmi, tekke, medrese ve köprü
gibi birçok mîmârî eser inşâ ettirdi.

Zengîler
Tahta Geçiş Târihi

İmâdeddîn Zengî bin Aksungur .............. 1127
Birinci Seyfeddîn Gâzi............................ 1146
Kutbeddîn Mevdûd ................................ 1149
İkinci Seyfeddîn Gâzi.............................. 1169
Birinci İzzeddîn Mes’ûd .......................... 1176
Birinci Nûreddîn Arslanşâh .................... 1193
İkinci İzzeddîn Mes’ûd............................ 1211
İkinci Nûreddîn Arslanşâh ...................... 1218
Nâsıreddîn Mahmûd .............................. 1219
Yönetimin Bedreddîn Lü’lü
tarafından ele geçirilmesi ...................... 1211


Haleb’de

Nûreddîn Mahmûd bin Zengî.................. 1146
Nûreddîn İsmâil ...................................... 1174
Musul kolu ile birleşmesi ........................ 1181


ZENTA SAVAŞI;

Osmanlı ve Avusturya orduları arasında, 11 Eylül 1697’de, Tisa Irmağı kıyısındaki Zenta’da yapılan ve
Osmanlıların mağlubiyetiyle sonuçlanan savaş. Avusturya ile harpler 1683 yılında başladı. Sultan
Dördüncü Mehmed Han (1648-1687), Sultan Üçüncü Süleyman Han (1687-1691), Sultan İkinci Ahmed
Han (1691-1695) zamanlarında devam eden Avusturya harplerine İkinci Mustafa Han (1695-1703) son
vermek istiyordu. Bu gâyeyle 1695 ve 1696 yıllarında iki defâ sefere çıkılıp, Lipve ve Lügoş geri alındı.
27 Ağustos 1696’da Ulaş Zaferi kazanıldı. 1697 yılında üçüncü sefere çıkıldı.

Harp Meclisi, Belgrad’da 10 Ağustosta toplandı. Müzâkereler sonunda Temaşvar’a gidilmeye karar
verildi. Tuna, Temş ve bir nehir daha geçildikten sonra Tisa Nehri kenarına gelindi. Avusturya
ordusundan Mareşal Prens Öjen de Savua’nın da kuvvetlerinin büyük kısmı Tisa Nehri yakınında
bulunuyordu. Osmanlı ordusu, Tisa’yı geçip, Erdel’e taarruz etmek istiyordu. Osmanlı donanmasının
Tisa Nehri ağzına gelmesi istendi. Prens Öjen, Osmanlı harekât plânını câsuslar vasıtası ile öğrendi.


Avusturyalılar, Osmanlı ordusunun Tisa’yı geçmesinden önce oraya yetişmek istedi. Avusturyaöncüleri ve Prens Öjen kuvvetleri, Osmanlı ordusu Zenta mevkiinde nehri geçerken yetişti. Osmanlı
ordusu sefer plânı gereği Tisa Nehri üzerinde köprü kurarken düşmanın gelmesi üzerine, âni tedbirlere
başvuruldu. Boşnak Câfer Paşa bir miktar kuvvetle düşmanın baskınına mâni olmak için karşıya
geçirildi. Câfer Paşa karakol vazifesi yapacaktı. Düşmanın fazlalığı karşısında karakol birliği geri
çekildi. Boşnak Câfer Paşa dönerken, atı yuvarlanıp esir düştü. Prens Öjen, Osmanlıların bütünüyle
daha karşıya geçmemesinden istifâde ederek, 11 Eylül 1697’de taarruzu başlattı. Vezir-i âzam Elmas
Mehmed Paşa, düşmanın taarruzu üzerine Zenta’ya doğru çekildi. Zenta’dan Temaşvar’a 7000 asker
geçmişti. Vezir-i âzam, düşmanın taarruzuna mâni olmak için karşıya geçişin tamamlanmasını istedi.
Yeniçeri Ağası Mahmûd Paşa bu teklife karşı çıktı. Köprü başında metris alındı. Metris alınınca,
müdâfaa hattı daraldı. Askerlerin son değişiklikten haberi olmadığından, baskın zannıyla panik başladı.
Elmas Mehmed Paşa panik ve geri çekilmenin önüne geçmek için yalın kılıç köprüyü tuttu. Vezir-i
âzamı, kaçan askerler şehit ettiler. Düşman köprüyü zapt edip, top atışlarıyla yıktı. Temaşvar muhafızı
olup, Serhad kurtlarından Koca Câfer Paşa, Anadolu Beylerbeyi Mıcırlıoğlu İbrâhim Paşa, Rumeli
Beylerbeyi Küçük Câfer Paşa, Yeniçeri Ağası Mahmûd Paşa, Diyarbekir Vâlisi Kavukçu İbrâhim Paşa,
Adana Vâlisi Fazlı Paşayla pekçok sancakbeyi, ocak ağaları, alaybeyleri ve ordunun sekizde biri
fâciada kayboldu. Harp malzemeleri, pekçok araba, silâh, mühimmat, ordu hazinesi, düşmanın eline
geçti. Nehrin karşı tarafında bulunan Osmanlı ordusu, geçiş olmadığından yardımda bulunamadı.
Sultan İkinci Mustafa Han ve ordunun geri kalanı Temaşvar’a çekildi. Avusturyalılar da çok kayba
uğradığından Sultanın yanındaki Osmanlı kuvvetlerine taarruz edemedi.

Sultan Mustafa Han, Temaşvar’ı
takviye edip, Belgrat’a gelerek, Edirne’ye döndü. Orduda, serhad
boyları ve vefât edenlerin yerine tâyinlerde bulunuldu. Zenta Savaşının Osmanlılara çok tesiri oldu. Bu
arada Rusya’nın da Azak’ı işgal etmesiyle İkinci Mustafa Han 1699’da Karlofça Antlaşmasını
imzâlamak zorunda kaldı.

ZEPLİN;

Alm. Zeppelin (m), Luftschiff (n), Fr. Zeppelin (m), İng. Zeppelin, airship. Hafif bir gazla doldurularak
havada askıda kalma özelliği kazandırılmış, idâre edilebilir balonlu hava gemisi. Zeplini balondan
ayıran en büyük özellik tahrik ve dümen sistemidir (Bkz. Balon). Zeplin’de gaz olarak Helyum kullanılır.

Zeplin, iskeleti mâdenî birçok balon hücrelerin bir araya gelmesinden hâsıl olan aerodinamik yapıya
sâhip bir gemi görünümündedir. Zeplinin irtifâ kazanması ve kaybetmesi balon hücrelerine hafif gaz
doldurup boşaltmakla, ileri hareketi ise bir pervâneli motor tarafından sağlanır. Zepline yön verme, irtifâ
kazandırma veya kaybettirme dümenlerle de temin edilir. Prensip olarak Zeplinin yapı ve havadaki
hareketi denizaltının yapı ve su altındaki hareketine benzer. (Bkz. Denizaltı)

Zeplinin târihî gelişimi 1783 senesinde ilk balon uçuşu ile başlar. 1851 senesinde Henri Giffard isimli
bir Fransız kâşif üç beygir gücünde buhar kuvvetiyle çalışan pervâne motorunu geliştirince, balona
yatay yönde hareket imkânı sağlanmış oldu. İçten patlamalı benzin motor tatbikatı 1872’de Alman
mühendisi Paul Haenlein ile başlamıştır. 1883 Ekiminde ise elektrik motoru ile çalışan ilk zeplin
yapıldı. Almanların 1900 senesinde yaptığı
LZ-1 Zeplini 140 metre boyunda ve 13 metre çapında
büyük bir hava gemisi idi. Bu gemi 24 adet boyuna ve 16 adet dâire biçiminde enine mukavim
elemanlardan meydana geliyor ve 16 beygir gücündeki motoru ile saatte 33 kilometre hız yapıyordu.
Yatay ve baş-kıç doğrultusundaki denge kontrolları hem dümen hem de uç taraflarda bulunan balon
odaların gaz basınçları ayarlanarak yapılıyordu. Bunu Almanların ABD’ye harp tazminatı olarak yaptığı
LZ-126 “Los Angeles” tâkip etti. 1928 senesinde yapılan LZ-127 “Gıraf Zeppelin” 590 seferde 13.110
kişi ve 200 ton yük taşımıştır. 1936 senesinde yapılan LZ-129 “Hindenburg” zeplini 1100 beygir
gücünde tahrik motoruna sâhip olup, saatte 110 kilometre hız yapıyordu. Bu zeplinle Atlantik seferleri
düzenlenmiş, on seferde 1002 kişi taşınmıştır. 1938 senesinde yapılan LZ-130 “Graf Zeppelin” ise
helyumla çalışıyordu. İkinci Dünyâ Savaşının başlaması ile zeplin inşâası
da durdu. Günümüzde çeşitli
kolaylıkları düşünülerek üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.

ZERDAÇAL (Zerdeçöp) (Curcuma longa);

Alm. Gelbwurzel, Kurkuma (f), Fr. Curcuma (m), İng. Turmeric. Familyası: Zencefilgiller
(Zingiberaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.

Sarı
çiçekli, büyük yapraklı, rizomlu çok yıllık otsu bir bitki. Vatanı Hindistan olmakla berâber çoğu
tropik bölgelerde yetişir. Bitkinin toprak altındaki ana rizomları yumurta veya armut şeklindedir. Yan
rizomları ise parmak şeklindedir. Rizomların üst yüzü sarımsı, iç yüzü ise sarı renklidir. Tadı acımsıdır.

Kullanıldığı yerler: Bileşiminde uçucu yağlar, reçine ve kurkumin adında sarı renkli boya maddesi
vardır. Tedâvide mîdevî ve gaz söktürücü etkiye sâhiptir. Sanâyide gıdâ maddeleri, ipekli kumaşlar ve


derilerin boyanmasında kullanılır.

ZERDALİ (Bkz. Kayısı)

ZERDE;

Alm. Mit safran zubereitete süsse Reisspeise, Fr. Espéce de soupe au riz et au safran qu’on sert
froide, İng. Dish of sweetened rice colored with saffron. Pirinç, şeker, safran, nişasta ve suyla yapılan
bir çeşit tatlı. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, düğün ve sünnet töreni yemeklerinde ikrâm edilir.

Yapılışı: Bir çay bardağı pirinç, ılık suda yarım saat bekletilir. İyice yıkandıktan sonra, 5 bardak su ile
ağır ateşte 20-25 dakika pişirilir. İçine 1,5 su bardağı
şeker, 1-2 damla safran boyası ilâve edilerek beş
dakika daha kaynatılır.

Bir çorba kaşığı gülsuyunda ezilmiş 2 çorba kaşığı nişasta ilâve edilerek, 1-2 dakika daha
kaynatıldıktan sonra ateşten alınır. Buharı geçince, kâselere boşaltılır. Üzeri kuş üzümü, beyaz
çamfıstığı ve nar tâneleri ile süslenebilir.

ZERDEVA (Bkz. Sansar)

ZERKÂLİ;

Endülüs’te yetişen meşhur astronomi âlimlerinden. İsmi, İbrâhim bin Yahyâ et-Tecîbî en-Nekkâş olup,
künyesi Ebû İshak’tır. Zerkâlî diye meşhur oldu. 1029 senesinde Tuleytula şehrinde doğdu. Küçük
yaşta ilim öğrenmeye başladı. Kısa zamanda din ve fen ilimlerini öğrenen Zerkâlî, astronomi ilminde
söz sâhibi oldu. Astronomi çalışmalarını ve rasadlarının çoğunu Tuleytula’da yaptı. Ömrünün sonuna
doğru Kurtuba’ya yerleşti ve 1087 senesinde burada vefât etti.

Zerkâli, ilk defâ Batlemyüs’ün aksine dünyânın gerçek yörünge noktası hareketini ve güneşin ta’dîl
merkezinin asırlık değişikliğe bağlı olduğunu keşfederek kânuna bağladı. Halbuki, Batlemyüs, güneş
sisteminin yörünge noktasını sâbit ve ta’dîl merkezini de değişmez kabul etmişti. Güneşin yörünge
noktasını 12 sâniye kadar doğru bir yön, yâni doğudan batıya doğru bir değişiklik vererek güneş için
yeni bir teori ortaya atıp değişim merkezindeki düzensizliği de ortadan kaldırdı.

Zerkâlî, Tuleytula adıyla meşhur olan ilk astronomi cetvellerini düzenledi. Güneş, gezegenler ve diğer
yıldızların hareketlerini ilgilendiren bu cetveller, kısa zamanda Avrupa’nın her tarafında kullanılmaya
başlandı. Sabır ve dikkatle incelemeler yapan Zerkâlî dünyânın güneşe olan uzaklığını hesapladı.
Ayrıca bu mesâfeyi güneş
yörüngesine dayanan gün dönümleri ile gece ve gündüz eşitliğinin
prestesyonuna intibak ettirebilmek için Tuleytula’da 402’den fazla gözlem yaptı vepresesyon vüs’atini
de aynı tarzda doğru olarak hesapladı.

Zerkâlî’nin hazırladığı Zîyc, 1450 senesinde birçok eksikliklerle Lâtinceye tercüme edildi. Bu
tercümenin bir nüshası Pâris Kütüphânesinde bulunmaktadır. Bu Zîyc, kendisinden sonra yapılan
bütün zîyclere esas oldu. Tercümenin önsözünde trigonometri cetvellerinin nasıl çıkarıldığı konusunda
bilgi verilmiş ve buna bir de sinüs cetveli ilâve edilmiştir. Eserde ayrıca 35 sâbit yıldızın kataloğu ile
berâber meyil cetvellerine yer verilmiş ve Safiha Usturlâbı hakkında açıklamalar yapılmıştır.

Zerkâli çalışmalarında usturlab kullanmıştır. Batıda Zerkâlî Safihası adıyla meşhur olan âlet Afakî bir
şekilde, her yerin ufkunu temsil edecek sûrette ufuk dâiresi hareketli yapılmış, menâzırî usûl ile ayın
tutuluş durumu resimlenmiş, dâirevî ve safihadan ibârettir. Bu âletin özelliklerinden bahseden
Zerkâlî’nin risâlesi, Kitâb-ül Amel Bis-safiha ez-Zicîya, Lâtince, İbrânice ve diğer dillere tercüme
edilmiştir. Bir örneği Paris Kütüphânesinde mevcut olan âlet hakkında Mîrim Çelebi, Sultan İkinci
Bâyezîd Hanın emriyle Farsça mükemmel bir eser yazmıştır.

Zerkâli ayrıca:

1) El-Amel-bis-Safihat-iz-Zîciyye, 2) Et-Tedbîr, 3) El-Medhal ilâ İlm-in-Nücûm, 4) Risâletün fî
Tarîkati İstikdâm-is-Safihat-il-Müştereke li Cemî-ul Urûd adlı eserleri de yazmıştır.

ZERKÂNÎ;

on yedinci ve on sekizinci asırlarda Mısır’da yaşamış hadis, siyer ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi,
Muhammed bin Abdülbâkî’dir. Künyesi, Ebû Abdullah’tır. Babası gibi Zerkânî nisbesiyle meşhur oldu.
1645 senesinde Mısır’da Zerkan köyünde doğdu. 1710’da Kâhire’de vefât etti.

Muhammed Zerkânî ilk önce âlim olan babasından ilim öğrendi. Sonra da zamânın büyük âlimleri,
Nûreddîn Ali Şebrâmelîsi, Şeyh Yâsîn Hımsî, Şeyh Muhammed Bâbilî, Muhammed bin Halîl, Aclûnî,
Cemâleddîn Abdullah Şibrâvî gibi zâtlardan ilim tahsil etti. Fıkıh, hadis ve diğer Arabî ilimlerde üstün


dereceye yükseldi. Bütün hocalarından icâzet (diploma) aldı. Ezher Üniversitesinde ders okuttu.
Tasavvuf yolunu Ebi’l-İkrâm bin Vefî’den öğrendi. Birçok kıymetli eser yazdı. 1710 senesinde
Kahire’de vefât etti. Cenâze namazını büyük âlim Şeyh Muhammed Kûşî kıldırdı ve orada defnedildi.

Eserleri:

1) Telhîsü’l-Mekâsıdü’l-Hasene: Hadis ilmine dâirdir. 2) Şerhu’l-Beykûniyye, 3) Şerhu’l-Mevâhibü
Ledünniyye: Bu eser İmâm-ı Kastâlânî’nin Mevâhibü Ledünniyye adlı eserinin şerhidir. Peygamber
efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem hayâtına dâir olup sekiz cilttir. 1911 senesinde Mısır’da, 1973
senesinde Lübnan’da basılmıştır. 4) Şerhu Muvatta-ı
İmâm-ı Mâlik, 5) Vusûlu Emânî.

Naklettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları:

Bir kul üzerine Allahü teâlânın nîmeti büyüdüğü müddetçe, insanlardan gelen sıkıntılar da
büyür. Bunlara tahammül edemeyen, sabredemeyen kimseden o nîmet gider.

Dikkat ediniz! Sizin hastalığınızı ve onun şifâsını
size söyleyeyim mi? Dikkat ediniz! Şüphesizsizin ilâcınız istiğfârdır.

Allahü teâlâ hastalığı yarattığı zaman onun ilâcını da yarattı. Öyleyse tedâvi olunuz.

Buyurdu ki: “Bir kimse günahları sebebiyle ilimden mahrum kalır. Çünkü bir nur olan ilmi, Allahü teâlâ
bir kimseye verirse, o kimse Allahü teâlânın emirlerine uyar, yasaklarından kaçınır. Günahlar ilim
nûrunu söndürür. İlim nûrunun sönmesi ise, ya o kulun o ilimden bir şey anlamaması sûretiyle o
ilimden mahrûmiyetine, yâhut öğrendiği ilmin faydasını görmemeye sebep olur. Hattâ öğrendiği ilim her
iki dünyâda da o kimse için zararlı olur.”

“Günah işleyen kimse helâl rızıktan mahrum olur. İnsan helâl yoldan kazansa bile günah işlemesi
sebebiyle bereketini göremez. Günah işleyen kimse işlerinde zorluklarla ve mânilerle karşılaşır. Bir işe
başladığı
zaman, önüne bir mâni çıkıverir veya yapacağı işler ona zor gelir. Bir işi yaparken onda
yorgunluk ve isteksizlik meydana gelir. O işi yapmaya muvaffak olamaz.

Günahlar kulu dünyâ ve âhiret helâkına sebep olan şeylerin içerisine düşürür. Günahlar iyice
yerleşince öldürücü olur. Bedenin sıhhati, bedenin kuvvetini muhâfaza eden gıdâyı almak, zararlı
maddeleri vücûdundan atmak, bedene zarar veren şeylerden sakınmakla olur. Bunun gibi kalbin gıdâsı
da îmândır. Sâlih ameller, îmânı kuvvetlendirir ve parlatır. Tövbe-i Nasûh insandaki günahları dışarı
atar. Günahlardan sakınmak ise, kalbin sıhhatini muhâfaza eder. Bunlar da takvâ ile mümkün olur.
Takvâ üç şeyi içine alır. Îmân gıdâsı, tövbe-i nasûh ile günahları atmak ve günahlardan sakınmaktır.
Bu üç taneden birisi noksan olursa takvâ da noksan olur.”

ZERRİN (Bkz. Nergis)

ZEYBEK;

Ege bölgesinde bilhassa Aydın, Muğla, Denizli, Manisa, İzmir yörelerinde köy ve çiftliklerde yaşıyan
Türklere verilmiş bir isim. Din, karakter, örf ve âdetlere bağlılık yönünden tamâmen Türk köylüsünün
aslıdırlar. Mert ve cesur, mazlumun dostu kimselerdir. Bunlar tek tek olduğu gibi gruplar hâlinde de
yaşarlar. Aralarından her hususta liderlik yapabilecek olanı başkan seçerler. Buna efe denir (Bkz. Efe).
Efenin yanında çalışanlara da kızan denir. Kızanlar efeye itaat ve bağlılıkta çok samimi olup, aksi
harekette bulunanların o toplulukta bulunamayacağı anlayışındadırlar.

Zeybek kıyâfeti; diz altına kadar şalvar, kuşak, üstte işlemeli cepken, başta fes üzerine sarılmış telli
çevre veya börk, silâhlık, ayakta desenli yün çorap, yemeni veya çizme şeklindeydi. Koyu renklerin
yanında sarının da kullanıldığı bu giyim kuşam Türk yiğidinin ince zevkinin bir ifâdesini gösteriyordu.

Osmanlıların son zamanlarında bozulan asayişten istifâde ederek dağlara çıkan zeybekler efelik
karakterini tamâmen zedelediler. Devletin zaptiye kuvvetleri ile çarpışacak kadar ileri gidenler,
yakalandıkça cezâya çarptırıldılar. İstiklâl Harbinde düşmana karşı yaptıkları savaşlarla eskiden
kaybolan itibarlarını kazandıkları gibi kendilerini de affettirdiler. Yunanlılara aman vermeyen çete
muhârebelerine savaş sonuna kadar devam eden efeler ve zeybekler cumhûriyetten sonra tamâmen
ortadan kalktılar. Zeybekler, târihî bir hatıra olarak millî bayramlarda görülmekte, oynadıkları zeybek
oyunları ile eski günleri hatırlatmaktadırlar. Oynanan meşhur zeybek oyunları: Çakıcı zeybeği, dağlı
zeybeği, Yörük Ali zeybeği, ikili-dörtlü zeybek, alıdaverin zeybeği, soğukkuyu zeybeği, harmandalı
zeybeği, ortaklar zeybeği, bulanık zeybeği, seğmen sekmesi zeybeği, alaylar zeybeği.

ZEYD BİN HÂRİSE;

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin âzâdlı kölesi. Yemenli olup, tahmînen mîlâdî 575
yılında doğmuştur. Künyesi, oğluna nispetle, Ebû Üsâme’dir. Yemen’in muhterem ve şerefli bilinen


Kudâs kabîlesine mensuptur. Annesi ise Tay kabîlesi kollarından Maanoğullarına mensup Su’da binti
Sa’lebe’dir. 629 (H.8) senesinde Mûte Gazâsında şehit oldu.

Zeyd bin Hârise radıyallahü anh çocuk yaşlarında annesi ile akrabâlarını ziyârete giderken başka bir
kabîlenin baskınına uğradı. Esir alınan Zeyd, Mekke’ye Sûk-ı Ukâz denilen panayıra getirilerek satılığa
çıkarıldı. Hâkim bin Hizâm, Zeyd’i 400 dirheme satın aldı ve halası hazret-i Hadîce’ye hediye etti. O da
Peygamber efendimize hediye etti. Peygamber efendimiz onu âzâd ederek yanında alıkoydu. Zîrâ
âzâd olan Zeyd bin Hârise’nin gidecek yeri olmadığı gibi, Resûlullah efendimizden daha iyi ona
bakacak kimsesi de yoktu. O da seve seve Resûlullah efendimizin yanında kalarak hizmet etti. Anne
ve babası, oğullarının nereye götürüldüğünü, ne yapıldığını bilmiyorlardı. Zeyd’in babası Hârise, evlat
ateşiyle yanıp tutuşuyor, diyâr diyâr dolaşarak oğlunu arıyordu.

Netîcede, İslâmiyetin gelmesinden bir süre önce Benî Kelb kabîlesinden bâzıları Kâbe’yi ziyârete
gelmişler ve Zeyd’i görmüşlerdi. Dönüşte âilesine haber verdiler. Bu habere çok sevinen Hârise derhal,
kardeşi Ka’b ile birlikte yanına fazla miktarda para alarak Mekke’ye geldi ve Peygamber efendimizin
huzurlarına çıktı. Sonra:

“Ey Kureyş
kavminin efendisi! Ey Abdülmuttalib’in torunu! Ey Benî Hâşim soyunun oğlu! Siz Harem-i
şerîfin komşususunuz. Misâfirlere ikram, esirlere ihsan eder, onları esâretten kurtarırsınız. Oğlum
kölenizdir. Kurtulması için ne kadar para isterseniz verelim, serbest bırak ve dileğimizi geri çevirme!”
dedi. Peygamber efendimiz; “Zeyd’i çağırıp durumu kendisine bildirelim. Onu serbest bırakalım.
Şâyet sizle gelmeyi tercih ederse sizden herhangi bir para almam. Onu alıp gidersiniz. Eğer
beni tercih eder, yanımda kalmayı
isterse, Allah’a yemîn ederim ki, beni tercih edeni kimseye
terk etmem, yanımda kalır.” buyurdular. Peygamber efendimiz Zeyd’i çağırıp babasıyla gitmek
isteyip istemediğini sordu. Zeyd radıyallahü anh; “Ben hiç kimseyi size tercih etmem. Siz benim hem
amcam, hem de babam makâmındasınız. Sizin yanınızda kalmak istiyorum.” dedi. Zeyd’i almak için
gelmiş olan babası ve amcası üzülüp, bu duruma kızdılar.

Peygamber efendimiz Zeyd’i çok severdi. Kendisine olan bu bağlılığını ve sevgisini görünce, onu
Kâbe-i muazzamanın duvarında bulunan Hacer-i Esved taşının yanına götürüp oradakilere hitâb
ederek; “Şâhit olunuz, Zeyd benim oğlumdur. O bana vâris, ben ona vârisim.” buyurdu. Babası
ve amcası bu durumu görünce kızgınlıkları geçti. Sevinç içinde memleketlerine döndüler. Bundan
sonra Zeyd’e, Zeyd bin Muhammed (Muhammed’in oğlu Zeyd) denilmeye başlandı. Bu hâdiseler
olduğunda henüz İslâmiyet gelmemişti. Daha sonra Allahü teâlânın, Ahzâb sûresinin 5. ve 40.
âyetlerindeki; “Evlâtlarınızı babalarının ismiyle çağırın, böylesi Allah katında daha doğrudur.”
“Muhammed (aleyhisselâm) sizden hiçbir erkeğin (Zeyd gibi) babası değildir.” emirleriyle evlat
edinmek de kaldırılınca, hazret-i Zeyd babasının ismiyle, yâni “Hârise’nin oğlu Zeyd” (Zeyd bin Hârise)
diye çağrılmaya başlandı.

Zeyd bin Hârise ilk îmân edenlerdendir. Hazret-i Hadîce, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ali’den sonra
dördüncü, âzâd olmuş köleler içinde ise ilk Müslüman olmakla şereflendi. Peygamber efendimiz,
Zeyd’i Mekke’de Ümmü Eymen’le radıyallahü anhâ evlendirdi. Bundan, Eshâbın büyüklerinden hazret-iÜsâme doğdu. Peygamber efendimiz daha sonra kendi halasının kızı Zeyneb binti Cahş’la evlendirdi.
Bu evlilikleri kısa sürdü ve ayrıldılar.

Zeyd bin Hârise radıyallahü anh, Mekke’deyken pekçok ezâ ve cefâlara katlandı. Peygamber
efendimizle birlikte Tâif’e gittiklerinde hiç kimse îmân etmedi. Geri dönerlerken yolda Tâifliler taşa
tuttular. Zeyd bin Hârise, Peygamberimizi atılan taşlardan korumak için, önüne, arkasına, sağına,
soluna geçerek siper olmuş, böylece pekçok yerinden yaralanmıştı. Hicret izni çıkınca Medîne’ye
hicret ederek, Ensâr’dan Gülsüm bin Hidm’in evinde misâfir kaldı. Üseyd bin Hâfız’la din kardeşi oldu.

Zeyd bin Hârise, Bedr’den Mûte Harbine kadar Peygamber efendimizin bulunduğu bütün gazvelere
katıldı. Yalnız Müreysi Gazâsında Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Zeyd bin
Hârise’yi, Medîne’de yerine vekil bıraktığı için bulunamadı. Bunun dışında pekçok seriyyede de
(Peygamber efendimizin katılmadığı savaşlarda) bulunmuş, bir çoğunda kumandanlık ederek, şecâati,
kahramanlığı ile örnek olmuştur.

Peygamber efendimiz de, Zeyd’i ve oğlu Üsâme’yi çok severdi. Bir hadîs-i şerîfte; “Bana insanlar
arasında en sevimli gelen kişi, benim ve Allah’ın ihsânına mazhar olan kişidir. Bu zât Zeyd’dir.”

buyurmuştur.

Allah’ın ihsânı; Müslüman olmasını nasip etmesi, Peygamberimizin ihsânı
ise onu hürriyetine
kavuşturmasıdır.

Kur’ân-ı kerîmde Eshâb-ı kirâm içinde Zeyd’den başka hiçbir kimsenin ismi açıkça zikredilmedi.
Sâdece Zeyd’in ismi geçmektedir. Bu, onun için büyük şeref olmuştur.


Hicretin sekizinci senesinde Peygamber efendimizin Busra Vâlisine elçi olarak gönderdiği Hâris bin
Umeyr radıyallahü anh şehit edilmişti. Bu habere pek üzülen Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve
sellem Zeyd bin Hârise’nin idâresinde bir ordu hazırlatarak: “Cihâda çıkacak olan şu insanlara, Zeyd
bin Hârise’yi kumandan tâyin ettim! Zeyd bin Hârise şehit olursa yerine Câfer bin Ebî Tâlib
geçsin. Câfer bin Ebî Tâlib şehit olursa, Abdullah bin Revâha geçsin. Abdullah bin Revâha da
şehit olursa, Müslümanlar aralarında münâsip birini seçsin ve onu kendilerine kumandan
yapsın!” buyurdu. Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm, isimleri sayılan kahramanların şehit olacağını
anlayarak ağlamaya başladılar; “Yâ Resûlallah! Keşke sağ kalsalar da kendilerinden istifâde etseydik!”
dediler. Peygamber efendimiz onlara cevap vermeyip sustular.

Mücâhidler hazırlıklarını bitirmişler, kumandanlarını bekliyorlardı. Sevgili Peygamberimiz, beyaz İslâm
sancağını Zeyd bin Hârise hazretlerine teslim etti. Ona, Hâris bin Ümeyr’in şehit edildiği yere kadar
gitmesini veİslâmı tebliğ etmesini, kabul etmedikleri takdirde düşmanla çarpışmasını emir buyurdular.

Üç bin kişilik İslâm ordusu; “Allahü ekber! Allahü ekber!” sesleri arasında yürümeye başladı. Sevgili
Peygamberimiz Medîne’de kalan sahâbîler, mücâhid ve gâzileri VedâYokuşuna kadar tâkip ettiler.

Peygamber efendimiz, orada bir hutbe irâd ederek, mücâhidlerle vedâlaştıktan sonra yolcu etti. Zeyd
bin Hârise kumandasındaki İslâm ordusu Sûriye’de bulunan Mûte isimli köye geldiklerinde, 100.000
kişilik Rum ordusuyla karşılaştılar. Dağ taş düşman askeriyle dolmuştu.

Her iki taraf da harp düzenine girdiler. Bu sırada, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem
emri gereği İslâm ordusundan bir heyetin, Rum ordugâhına doğru ilerlediği görüldü. Bunlar Rum
ordusuna, İslâma gelmelerini, yoksa cizye vermelerini teklif ettiler. Fakat onlar, bu dâveti reddettiler.
Artık kaybedilecek zaman yoktu. Kumandan Zeyd bin Hârise hazretleri, elinde mukaddes İslâm
sancağı olduğu halde, ordusuna hücum emrini verdi. Bu ânı bekleyen mücâhidler, “Allahü ekber!
Allahü ekber!” nidâları ile ileri fırladılar. Tekbir sadâları ve vurulanların feryadları ayyuka çıkıyor, daha
harbin başında, meydan, kan gölü hâline geliyordu. Elinde Resûlullah’ın beyaz sancağı olan hazret-i
Zeyd düşmanın ortalarında görülüyordu. Kumandanlarını bu şekilde gören sahâbiler, ondan geri
kalmıyor ve bütün gayretleri ile düşmana saldırıyorlardı. Bir ara, birkaç mızrağın, kumandanları hazret-i
Zeyd’in mübârek göğsüne saplandığı görüldü. Arkasından diğer mızraklar, onu tâkip etti. Şanlı
sahâbînin vücûdu, delik deşik olmuştu. Zeyd bin Hârise özlediği şehâdete kavuşmuştu.

Hazret-i Zeyd bin Hârise’den sonra, hazret-i Câfer ve hazret-i Abdullah bin Revâha da şehit oldular.
Netîcede hazret-i Hâlid bin Velîd’i kumandan seçtiler ve Mûte’de 100.000 kişilik bir orduya karşı gâlip
geldiler.

Resûlullah efendimiz Mûte’ye orduyu gönderdikten epey sonra bir gün minberde konuşma
yapıyorlardı. Birden bire efendimizin gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı ve konuşmalarını keserek:

“İşte Zeyd şehit oldu. Bayrağı Câfer aldı. O da şehit oldu. Bayrağı Abdullah aldı. O da şehit
oldu. Şimdi bayrağı Hâlid bin Velîd aldı. Cenâb-ı Hak zaferi Hâlid’e müyesser kıldı.” buyurdular.

Zeyd bin Hârise radıyallahü anh orta boylu ve güzeldi. Onun fazîleti hakkında bildirilen bâzı hadîs-i
şerîfler şunlardır: Üsâme bin Zeyd’den gelen rivâyette Peygamber efendimiz; “Zeyd bana kavmimin
en sevgilisidir.” buyurmuştur.

Yine diğer bir hadîs-i şerîfte; “Cennet’e baktım. Bir de gördüm ki, Cennet narlarının herbiri deve
derisinden yapılmışşişirilen tulum gibi, kuşları, büyük develer gibi iri. Bunların arasındaki bir
gence gözüm ilişti. “Sen kimsin?” diye sordum. O da Zeyd bin Hârise olduğunu söyledi. Sonra
baktım ki, Cennet’te gözlerin görmediği kulakların duymadığı, hâtır ve hayâle gelmeyen şeyler
vardır.”

ZEYD BİN SÂBİT;

Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden. 610 yılında Medîne’de doğdu. 665 (H.45) veya 674 (H.55)te aynı yerde
vefât etti. Nesebi; Zeyd bin Sâbit bin Dahhâk bin Zeyd bin Lûzân bin Amr bin Abdiaf bin Ganm bin
Mâlik bin Neccâr el-Ensâriyyi’l-Hazrecî, Benî Neccâr’dır. Annesi, Nevvâr binti Mâlik bin Muâviye bin
Adî’dir. Künyesi, Ebû Sa’îd veya Ebû Sâbit’tir. Ayrıca Ebû Hârice veya Ebû Abdurrahmân da
denilmektedir. Lakabı ise el-Kârî’ veya el-Mukrî veya el-Farzî yâhut da Kâtib-ül-Vahy,
Hibr-ül-Ümme’dir. Babası
Sâbit hicretten önce Evs ile Hazrec kabîleleri arasında (Yevm-ül-Buâs)
adıyla bilinen bir muhârebede ölmüştü. Babası öldüğünde çocuk olan Zeyd radıyallahü anh henüz altı
yaşlarında idi. Annesi tarafından büyütüldü, yetiştirildi.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, İslâmiyeti yaymak üzere Eshâb-ı kirâmdan Mus’âb
bin Umeyr’i (radıyallahü anh) Medîne’ye göndermişti. Bu sırada on bir yaşlarında olan Zeyd bin Sâbit
de, Mus’ab bin Umeyr vâsıtası ile Müslüman oldu. Müslüman olunca hemen, Kur’ân-ı kerîmin


vahyolunan âyetlerini ezberlemeye başladı. Bir taraftan ezberliyor, bir taraftan da Benî Neccâr
kabîlesinin çocuklarına öğretiyordu. Kur’ân-ı
kerîme olan muhabbet ve sevgisinden Peygamber
efendimiz Mekke’den Medîne’ye hicret etmeden önce, on yedi sûreyi ezberlemişti. Hicretten sonra,
Peygamberimiz onun bu hâlini büyük bir memnûniyetle karşıladı.

Bedr Savaşı yapıldığında Zeyd bin Sâbit on üç-on dört yaşlarında idi. İslâm ordusu hareket etmek
üzereyken o da katılmak istedi. Fakat yaşı küçük olduğu için Resûlullah efendimiz izin vermedi. Emre
itâat edip Medîne’de kaldı. Aynı sebeple Uhud Savaşına da katılamadı. Hendek Harbinde hazırlık için
önce hendek kazma işinde çalışmış, sonra savaşa katılıp, büyük fedâkârlıklar göstermişti.
Peygamberimiz; “Bu ne güzel bir genç.” diyerek onu taltif buyurmuşlardır.

Tebük Gazvesinde Mâlik bin Neccâr’ın sancağınıÜmâre bin Hazm taşıyorken Resûl-i ekrem, sancağı
alıp, Zeyd bin Sâbit’e vermiş, Ümâme’nin, “Yâ Resûlallah! Yoksa aleyhimde bir şey mi duydun?”
demesi üzerine de; “Hayır! Kur’ân-ı kerîm öncedir. Zeyd ise Kur’ân-ı kerîmi senden daha çok
bilir.” buyurmuştur. Hudeybiye Antlaşmasında, Mekke’nin Fethinde, Huneyn Gazvesinde ve Tâif
Muhâsarasında ve Vedâ Haccında bulunmuştur. Resûl-i ekrem efendimizin vefâtından sonra, hazret-i
Ebû Bekr devrinde meydana gelen Yemâme Harbine katılarak, yalancı peygamberlik iddiâ eden
Müseylemet-ül-Kezzâb’a karşı savaşırken yaralanmıştı.

Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin hayâtı müddetince, vahy kâtipliğinden başka,
yazılar da yazardı. Peygamberimiz, bâzı hükümdarlar tarafından gönderilen mektupların hatâsız
tercüme edilmesi için, Zeyd’e (radıyallahü anh) Süryânî ve İbrânî lisanlarını öğrenmesini emir
buyurmuşlardı. Çok zekî olan hazret-i Zeyd, on beş gün gibi kısa bir zamanda, her iki dili de
öğrenmeye muvaffak olmuştu. Bundan sonra bu lisanlarla Medîne’ye gönderilen hükümdarların
mektuplarını tercüme etti.

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem vefât ettiği sırada Eshâb-ı kirâmdan Kur’ân-ı kerîmi
tamâmen ezberlemiş olan çok hafız vardı. Hazret-i Ebû Bekr zamânında dinden dönme olayları
sebebiyle çıkan savaşlarda çoğu şehit olmuştu. Yemâme Savaşında yetmiş hâfız şehit edilmiştir.
Böylece sayıları bir hayli azalmaya başlamıştı. Bu durum karşısında hazret-i Ömer, hazret-i Ebu Bekr’e
mürâcaat edip, o zaman dağınık sahifelerde yazılı olan Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin bir kitap hâlinde
toplanmasını ricâ etti. Hazret-i Ebû Bekr bu iş için Zeyd bin Sâbit’i çağırıp; “Ey Zeyd sen genç ve akıllı
birisisin. Senin ayıplanacak ve seni töhmet altında bırakacak hiçbir hâlin yoktur. Resûl-i ekremin
hayâtında O’nun vahiy kâtibi idin. Sen Kur’ân-ı kerîm âyetlerini bir araya topla” buyurdu. Bunun üzerine
Zeyd bin Sâbit bu iş
için bir heyet kurarak büyük bir titizlikle ve gayretle Kur’ân-ı kerîm âyetlerini bir
araya toplayıp mushaf hâline getirdi. Bu mushafı hazret-i Ebû Bekr’e teslim etti. (Bkz. Kur’ân-ı Kerîm)

Hazret-i Ömer halîfeliği sırasında Zeyd bin Sâbit’i Medîne kâdılığına tâyin etti. Medîne’den bir yere
gidince de Zeyd bin Sâbit’i yerine vekil olmak üzere Medîne’de bırakırdı. Hazret-i Ömer’in danışma
meclisinde bulunurdu.

Zeyd bin Sâbit, hazret-i Osman’ın halîfeliği sırasında da ona en başta gelen yardımcılardan olmuştur.
Hazret-i Osman onu Beytülmâl emini tâyin etti. Hazret-i Ebû Bekr devrinde bir kitap hâlinde bir araya
getirilen Kur’ân-ı kerîmin tek nüshası, hazret-i Osman’ın emriyle Zeyd bin Sâbit başkanlığında bir
heyet tarafından altı tâne daha mushaf-ı
şerîf yazılıp, belli merkezlere gönderilmiştir. Hazret-i Ali
zamânında Medîne’den ayrılmamıştır.

Hazret-i Muâviye’nin halifeliği sırasında elli yaşının üzerindeyken Medîne’de vefât etti. Vefât haberi
Müslümanları çok üzmüştür. Cenâzesinde Abdullah ibni Abbas, Saîd bin Müseyyib ve Ebû Hureyre de
bulunup, göz yaşı dökmüşlerdir. Cenâze namazını Mervan bin Hakem kıldırdı.

Zeyd bin Sâbit radıyallahü anh, Eshâb-ı kirâm arasında, ferâiz bilgilerini en çok bilendi. Nitekim bir
hadîs-i şerîfte; “Sizin ferâizi en çok bileniniz Zeyd’dir.” buyruldu. Eshâb-ı kirâm arasında fıkıh
ilminde dört sahâbe meşhurdur. Bunlar, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Mes’ûd, Abdullah bin Ömer ve
Abdullah bin Abbas’tır. Bütün dünyâya yayılan fıkıh ilminin kaynağı bu dört büyük sahâbidir.

Hazret-i Zeyd, daha hazret-i Ömer devrinde ferâizle ilgili meseleleri tertip ederek, bu ilmin esaslarını
bizzat yazıp, tedvîn etmiştir.

Fıkıh ilminin her meselesinde, Eshâb-ı kirâmın en yüksek müctehidlerindendi. Daha Resûl-i ekrem
efendimiz zamânında fetvâ vermek şerefine kavuşmuştu. Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i
Osman, hazret-i Ali ve hazret-i Muâviye devirlerinde Medîne’nin en büyük müftüsüydü. Eshâb-ı kirâmın
fakihlerinin ilk tabakasındandı. Fetvâları toplandığı
zaman büyük ciltler ortaya çıkar. Zeyd bin Sâbit
kırâat ve tefsîr ilminde de baş imâm idi. Kırâat ilminde Eshâb-ı kirâmın en yükseklerindendi. Kur’ân-ı
kerîmin tamâmını güzelce ezberlemiş, kendisinden İbn-i Abbâs, Ebû Abdi’r-Rahmân es-Sülemî gibi
Sahâbe-i kirâm Kur’ân-ı kerîm okumuşlardır.


Hazret-i Zeyd bin Sâbit’in bu ilimdeki üstünlüğü, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiînin ileri gelenlerinin îtirâfı ve
takdiri ile sâbittir.

Şimdi onun zamânından bu zamâna kadar, on dört asırdan beri, hâlen ondan rivâyet edildiği şekilde
Kur’ân-ı kerîm okunmaktadır.

Zeyd bin Sâbit’in oğlu Hârice-tebni-Zeyd, Fukahâ-i Seb’a denilen yedi büyük âlimden birisidir.

Zeyd bin Sâbit’in Peygamber efendimizden rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları
şunlardır:

Kim İslâm dîninden başka bir milletin (dînin) yemini üzerine yalan yere, bile bile yemîn ederse, o
dediği gibi olur. Kim kendini bir şeyle öldürürse, kıyâmet günü onunla azâb olunur. Bir kişi
üzerine, mâlik olmadığı
şeyde nezretmek yoktur. Bir mümine lânet etmek, onu öldürmek gibidir.

Kim dünyâlık peşinde olarak sabahlarsa, Allahü teâlâ onun işini zorlaştırır, malzemesini dağıtır.
Kendisini aç gözlü kılar, yoksulluğu gözünün önünde canlandırır. Dünyâdan da nasîbinden
fazla bir şey kendisine verilmez. Ama âhiret düşüncesiyle sabahlayan kimsenin işini Allahü
teâlâ kolaylaştırır, varlığını
(servetini) korur, kalbini zenginleştirir, kendisi yüz çevirdiği hâlde
dünyâ kendisine teveccüh eder (yönelir).

ZEYD BİN ZEYNELÂBİDÎN;

Tâbiînden fıkıh âlimi. Hazret-i Hüseyin’in torunu ve İmâm-ı Zeynelâbidîn’in oğludur. Yâni, Zeyd bin
Zeynelâbidîn Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir (radıyallahü anhüm). KünyesiEbü’l-Hüseyin olup,
Hâşimî ve Kureşî nisbetleri verildi. Medîne’de 698 (H.79) yılında doğdu. Emevî halîfesiHişâm bin
Abdülmelik zamânında, kendisine taraftar gözüken münâfıkların kışkırtması netîcesinde, halîfenin
askerleriyle yaptığı savaşta şehit oldu. Şehâdeti, 740 (H.122) yılında olmuş, cesedi Kûfe’ye, başı
Mısır’a defnedilmiştir.

İlk önce babası Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin’den ders almaya başlayan Zeyd bin Ali Zeynelâbidîn,
ağabeyi Muhammed Bâkır, Ebân bin Osman, Urve bin Zübeyr, Abdullah bin Hasan, Abdullah bin Ebî
Râfi ve daha birçok âlimden ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etti. Medîne’den başka diğer İslâm
memleketlerini de dolaşarak oralarda ilim tahsil etti. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem)
Eshâbından bâzılarını gördü. Hitâbette eşi olmadığı gibi, fıkıh ve kırâat ilminde de zamânının bir
tânesiydi. Güzel konuşmaları ile etrâfındakilerin dikkatini çeker, dinleyenlere sözleri tesir ederdi.

Zamânındaki bölücüler, Zeyd’in (rahmetullahi aleyh) değişik memleketlere ilim için yaptığı seyahatleri
bahâne ederek, halîfeyi aleyhine kışkırttılar. Onun ilim için dolaşmayıp, hilâfete geçmek için çevresine
adam topladığını söyleyince, Medîne dışına çıkışı yasaklandı. Fakat Zeyd rahmetullahi aleyh bir
fırsatını bularak Kûfe’ye gitti. Orada Ehl-i beyt taraftarı gözüken bölücülerin kışkırtması ve halîfenin
yakalattıracağı korkusuyla savaş için hazırlanmaya başladı. Kendisine binlerce kişi bîat etti. Başka
şehirlerden de yardım vâdettiler. Halîfenin askerleri Kûfe’ye yaklaştıkları sırada taraftarları kendisine;
“Ebû Bekr ve Ömer’e düşman ol.” dediler. O da; “Büyük dedem olan Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve
sellem) sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem.” dedi. Bunun üzerine 400 kişi hâriç, diğerleri onu
savaş alanında terk ettiler. Zeyd, bunlara; “Ve kad rafadûnî.” dedi. “Beni terkettiler.” mânâsına gelen
bu kelimeden dolayı, hıyânet edenlere râfızî denildi. Hazret-i Zeyd’in yanında kalanlara ve sonradan
onların yolunda olduklarını söyleyip sapıtanlara da Zeydî denildi. Burada yapılan savaşta Zeyd
rahmetullahi aleyh şehit edildi. Daha sonra oğlu Yahyâ, Horasan taraflarına gitmiş, fakat onun da sonu
şehâdetle netîcelenmiştir.

Vaktini ilim öğrenmek ve yaymak, ibâdet ve Kur’ân-ı kerîm okumakla geçiren bu mübârek zât için,
İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe rahmetullahi aleyh; “Zeyd bin Ali Zeynelâbidîn zamânında ondan daha
büyük fıkıh âlimi, sorulara ondan daha seri cevap veren ve daha açık konuşan kimse görmedim.”
buyurdu.

Fıkıh ilminde ilk kitap yazan kişi olarak bilinen Zeyd bin Zeynelâbidîn, birçok âlime ilim öğretti.
Bunlardan, oğulları
Hüseyin ve Îsâ, kardeşinin oğlu Câfer-i Sâdık, Zührî el-A’meş, eş-Şu’be, İsmâil
es-Süddî gibi âlimler en meşhurlarıdır. El-Mecmu-ul-Kebîr fil-Fıkh adlı kıymetli bir eser yazmıştır.

ZEYDÎLER;

halîfeliğin Zeyd bin Zeynelâbidîn’e ve soyundan gelenlere âit olduğunu söyleyen Şiî-Zeydiyye fırkası
mensuplarına verilen ad.

Oniki imâmın dördüncüsü olan Zeynelâbidîn’in oğlu Zeyd’e tâbi olan ve ; “Hazret-i Ali, Eshâbın en
efdalidir. Bununla berâber Ebû Bekr, Ömer ve Osman’ın (radıyallahü anhüm) hilâfetine câizdir diyen
Zeydîler, imâmetin (halîfeliğin), Zeynelâbidîn’den sonra oğlu Zeyd’e ve onun soyundan gelen


kimselere âit olduğunu söylemelerinden dolayı bu adı almışlardır.

Âlim ve fâzıl bir zât olan Zeyd bin Zeynelâbidîn ve oğlu Yahyâ’nın vefât etmelerinden sonra bir müddet
dağınık halde kalan Zeydîler, Abbâsî halîfelerinin siyâsî otoritelerinin zayıflamasından istifâde ederek
hazret-i Ali’nin torunlarından olan Hasan bin Zeyd’in etrâfında toplandılar. Abbâsîlere kırgın halkı ve
şîanın diğer kollarından olan kimseleri de, berâberlerine alarak 864’te Taberistan’da isyan ettiler.
Deylem bölgesi halkını ve henüz tam Müslüman olmamış Hazar Denizinin güney-batı sâhilleri halkını
kendi taraflarına çektiler.

Bağımsızlıklarını
îlân edip Rey’i ele geçirdiler ve Zeydîler Devletini kurdular. Fakat kısa bir müddet
sonra yenilgiye uğrayarak Deylem’e çekildiler. 870’te tekrar harekete geçerek Rey, Cürcan ve Kumis’i
aldılar. Fakat başarıları sürekli olmadı. 875’te Taberistan’a tekrar hâkim oldular. Bu bölgede Zeydîlerin
kurduğu devlet, “En-Nâsır-Lil-Hak” ünvânıyla bilinen el-Utruş’un 917’de vefâtına kadar devam etti.
Daha sonraki zamanlarda küçük bir fırka hâline gelen Zeydîler, fazla bir varlık gösteremediler.

Zeyd bin Zeynelâbidîn ve oğlu Yahyâ’nın vefâtından sonra dağılan Zeydîlerden bir kısmı da Yemen
taraflarına gitmişti. Abbâsî halîfelerinin denetim ve kontrolünden uzak olan bu bölgede hazret-i
Hasan’ın soyundan gelen el-Kâsım bin Tabataba’nın etrâfında toplandılar. Ressîler adıyla anılan
Yemen Zeydîleri, Kuzey Yemen’deki San’a’da yerleştiler ve hâkim oldukları bölgeleri; Hâricîlere,
Karamita ve diğer fırkalara karşı korudular. Zaman zaman San’a’yı ellerine geçirdiler. El-Kâsım bin
İbrâhim’in torunu olan ve “Hâdîlil-Hak” ünvânıyla bilinen Hüseyin zamânında bağımsız bir devlet
kurdular (860). Yemen’i merkez yapıp, İslâm dünyâsının her tarafına fikir ve görüşlerini anlatacak ve
siyâsî propagandalarını yapacak dâîler (propagandacılar) gönderdiler. 1062 yılında Süleyhîler
tarafından San’a alınıp, Zeydî hâkimiyetine son verildi. Daha sonra 1099’da Hamdânîlerin idâreyi ele
alması üzerine onların hâkimiyetine girdiler.

Başkalarının hâkimiyeti altında dağınık bir hâle gelen Zeydîler, 1150’de Ahmed el-Mütevekkil’in
idâresinde tekrar Yemen’de iktidarı ele geçirdiler. Hamdânîlere karşı zaman zaman hâkimiyet
mücâdelesi verdiler. Fakat fazla bir zaman geçmeden 1174’te Yemen, Eyyûbîler tarafından zapt
edilince, Zeydiyye imâmlarının Yemen’deki yetkileri önemli ölçüde kısıtlandı. İlk Resûlîler zamânında
bir dereceye kadar yeniden kuvvetlenen Zeydîler iktidarı, 1281’de tekrar sona erdi.

Bu devreden sonra aralarında mücâdele ederek bölünen Zeydîler, 1538’de Osmanlı hâkimiyetine
girdiler.

On altıncı asrın sonlarından îtibâren Zeydîler, Osmanlılara tâbi olarak Yemen’e tekrar hâkim oldular.
On dokuzuncu asrın ortalarına doğru 1840’larda, Mustafa Reşid Paşanın hâince tutumu sâyesinde
Yemen’in Kızıldeniz’e hâkim noktasında üs elde eden İngilizler, diğer Avrupa kavimleri ile birlikte
Zeydîleri Osmanlı Devletine karşı kışkırttılar. 1849 yılında bölgeye gelen Osmanlı kuvveti Yemen’i
ikinci defâ Osmanlı hâkimiyetine aldı. Fakat İngiliz ve diğer Avrupa devletlerinin kışkırtmaları ile
Zeydîler, ikide bir isyan ediyorlardı. 1911’de yapılan bir anlaşma barış getirdi ise de, 1918’de
Osmanlılar, Yemen’i tamâmen terk etmek mecbûriyetinde kalarak idâreyi Zeydî İmâmı Yahyâ’ya
bıraktılar. Bilhassa İngiliz sömürgesinden Yemen, şeklî olarak Zeydî imamlarının idâresinde kaldı.
1967’de İngilizlerin bölgeden çekilmesiyle ayrı ayrı bağımsızlıklarına kavuşan Güney ve Kuzey Yemen
cumhûriyetleri 1990’da birleştiler (Bkz. Birleşik Yemen Arap Cumhûriyeti). Zeydîlik bugün Yemen’in
resmî mezhebidir.

Zeydiyyenin temel görüşleri şunlardır: Zeydiyyeye göre; taşıdığı vasıflar îtibâriyle imâm, hazret-i Ali
olmalıdır. Çünkü o, imâmet için gerekli bütün şartları taşımaktadır. Onlara göre imâm, takvâ ve ilim
sâhibi olmalı, en küçük şüpheli şeylerden dahi kaçınmalıdır. İmâmın ismet yâni günahlardan korunmuş
olması
şart değildir. İsmet sıfatı peygamberlere âittir. İmâm, Hâşimî soyundan olmalıdır. Bu ise hazret-i
Ali ve hazret-i Fâtıma’nın çocuklarında yürür. Gâib İmâm fikrini reddeden Zeydîler, imâmın kendi
imâmetini açıkça îlân etmesi gerektiğini söylerler. Şîanın diğer kolları tarafından gâsıb olarak görülenhazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’in halîfeliklerini meşrû kabul ederler. Buna göre hazret-i Ali,
sahâbenin en üstünüdür. Ancak en üstün birinin bulunması hâlinde de ondan daha az üstün olan daha
az fazîletli olan biri imâmet mevkiine getirilebilir. Böylece hazret-i Ali’den önceki halîfelerin imâmetlerini
meşrû sayarlar. Böyle olmalarına rağmen sahâbeden bâzılarını küfürle ithâm eden kolları vardır.

Büyük günah işleyen kimse hakkında Mû’tezîle ve Hâricîler gibi düşünen Zeydîler; “Büyük günah
işleyen kimse tam mânâsı ile tövbe etmedikçe temelli olarak Cehennem’de kalacaktır” derler.
Netîcesine bakmaksızın emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i-anil-münker (iyiliği emir, kötülüğü yasaklama)
esâsının tatbik edilmesini isterler. Zeydîler; İmâmiyyeden farklı olarak; mest üzerine mesh etmeyi, âdil
ve zâlim olsun her imâmın arkasında namaz kılmayı ve Ehl-i kitabın kestiğini yemeyi câiz görürler ve
müt’a nikâhını kabul etmezler.

ZEYNEB BİNTİ CAHŞ;



Peygamber efendimizin mübârek hanımlarından. İsmi Zeyneb, künyesi Ümmü Hakem’dir. Benî Es’ad
kabîlesinden Burre’nin kızı olup, annesiResûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin halası Ümeyme’dir.
Burre, îmân etmediği için Cahş denildi. Bi’setten yirmi sene önce Mekke’de doğdu ve 640 (H.20)
yılında Medîne’de vefât etti.

Zeyneb radıyallahü anhâ, ilk îmân edenlerdendi. Mekke’den Medîne’ye hicret ettiği zaman bekârdı.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin âzâdlı kölesi olan Zeyd bin Hârise’ye radıyallahü anh 623 (H.2)
yılında nikâhlandı. Bir yıl sonra, hicretin üçüncü senesinde ayrıldılar. Zeyneb (r.anhâ), Zeyd’den
(radıyallahü anh) ayrıldıktan sonra geçen birkaç ay içinde, bir âzâdlı tarafından zevceliğe lâyık
görülmediği zannıyla üzülüyordu. Resûl aleyhisselâm halasının kızının durumuna üzülüp, onun şerefini
iâde etmek ve câhilliyye âdeti olan, evlatlıkların zevceleriyle evlenme yasağını ortadan kaldırmak
niyetiyle Zeyneb’i (radıyallahü anhâ) nikâh etmek istedi. O zaman otuz sekiz yaşında bulunan Zeyneb
radıyallahü anhâ bunu işitince, sevincinden iki rekat namaz kılıp; “Yâ Rabbî! Senin Resûlün beni
istiyor. Eğer onun zevceliği ile şereflenmemi takdir buyurdunsa, beni ona sen ver.” diye duâ etti. Duâsı
kabul olup, Ahzâb sûresinin otuz yedinci âyet-i kerîmesi gelerek meâlen; “Zeyd, onun hakkında
istediğini yaptıktan sonra (yâni Zeyneb’i boşadıktan sonra), biz onu sana zevce eyledik.” buyruldu.
Zeyneb’in nikâhını, Allahü teâlâ yaptığı
için, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem ayrıca nikâh
yapmadı. Zeyneb radıyallahü anhâ bununla her an öğünür ve; “Her kadını babası evlendirir. Beni ise,
Allahü teâlâ nikâhladı.” derdi.

Zeyneb’in (radıyallahü anhâ) düğün gecesi, Peygamber efendimizin bir mûcizesi daha görüldü.
Duâsınn bereketiyle az yemek çoğaldı. Bütün dâvetliler yediği hâlde, Enes bin Mâlik’in (radıyallahüanh) annesi Ümmü Süleym’in gönderdiği yemek hiç azalmadı. Enes bin Mâlik radıyallahü anh; “Üç yüz
kişi kadar yediği hâlde, Peygamberimizin yemeği kaldır buyurmasıyla kaptaki yemeğin, ortaya
koyduğum zamanda mı çoktu, yoksa kaldırdığım zamanda mı anlayamadım.” buyurdular.

Zeyneb radıyallahü anhâ, ihsânı, sadakayı pekçok severdi. El işlerinde de mâhirdi. İşlediği şeyleri ve
eline geçen her şeyi akrabâsına ve fakirlere verirdi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Zeyneb’in
vefâtının önce olacağını
şu hadîs-i şerîf ile haber verdi: “Zevcelerim arasında bana en önce
kavuşacak olanı, eli uzun olanıdır.” Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem pekçok
iltifâtına kavuşarak, yüksek makamlara sâhip oldu. Sadaka ve ihsânı o kadar çoktu ki; Resûlullah’ın
sallallahü aleyhi ve sellem vefâtından sonra, halîfe tarafından Ezvâc-ı mutahherâta tahsis edilen
parayı alınca, bir peçesini parçalayarak onu kese yapar ve bu keselerle parayı akrabâlarından muhtaç
olanlara ve yetimlere dağıtırdı. Resûlullah’tan sonra, Zevcât-ı tâhirât radıyallahü anhünne arasında, en
önce vefât eden Zeyneb’dir (radıyallahü anhâ). Hicretin yirminci yılında elli üç yaşında Medîne’de vefât
etti. Nâşının, Peygamberimizin Serir’i üzerine konularak taşınmasını vasiyet etti ve öyle yapıldı.
Cenâze namazını halîfe hazret-i Ömer kıldırdı. Kabre, yakın akrabâlarından Muhammed bin Abdullah
bin Cahş, Abdullah bin Ubey, Ahmed bin Cahş ve Muhammed bin Talhâ indirdiler. Âişe radıyallahü
anhâ onun vefâtı üzerine; “O saâdetli ve iyi hâtun aramızdan gitti. Yetimler ve dullar hâmisiz kaldı.”
buyurdu. Âişe radıyallahü anhâ, Zeyneb’i (radıyallahü anhâ) çok medh ve senâ ederdi. Onun
hakkında; “İster dînî muâmeleler, ister takvâ ve sadâkat, ister sıla-i rahm, isterse cömertlik ve
fedâkarlık olsun, Zeyneb’den daha iyi bir hâtun yoktur.” buyurdu.

Ümmü Seleme de, Zeyneb radıyallahü anhâ hakkında; “Zeyneb sâlih, oruç tutan ve ibâdetle vakit
geçiren bir hâtundu.” buyurdu. Çok hassastı. Kuvvetli bir edebiyâtçıydı. On bir hadîs-i şerîf nakletti.

Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir tânesi: “Allahü teâlâya ve âhiret gününe îmân eden bir kadının
zevcinden başka bir ölü için üç günden fazla yas tutması helâl değildir. Lâkin kadın, zevcine
karşı dört ay on gün teessürünü ifâde eder.”

Fransız şâiri Volter, Resûlullah’ın hazret-i Zeyneb’i zevceliğe kabul buyurmasını, târihlere, vak’a ve
haberlere taban tabana zıt ve uydurma, alçak iftirâlarla, şiir düzerek bir tiyatro kitabı yazmıştır.
Edebiyat ve fikir adamına yakışmayan bu çirkin, iğrenç yazısı, kendisini aforoz etmiş olan, büyük
düşmanı papanın hoşuna gitmiş, onu okşayıcı mektup yazmıştır. Müslümanların halîfesi, Sultan İkinci
Abdülhamîd Han, bu piyesin sahnede oynatılacağını işitince, Fransa ve İngiltere hükûmetlerine
ültimatom vererek hemen önlemiş, bütün insanlığı, yüz kızartıcı, aşağılıklardan kurtarmıştır.

ZEYNEB BİNTİ HUZEYME;

Resûlullah’ın hanımlarından. Nesebi, Zeyneb binti Huzeyme bin Abdillah bin Amr bin Abdimenaf binHilâl bin Âmir bin Sa’saa el-Hilâliyye’dir. Lakabı Ümmü’l-Mesâkin’dir.

Müminlerin annesi hazret-i Zeyneb, önce hazret-i Abdullah bin Cahş ile evliydi. Abdullah, Resûlullah’ın
halası Ümeyme’nin oğlu idi. Uhud Savaşında şehit oldu. Diğer rivâyete göre, ilk önce Tufeyl bin
Hâris’in hanımı idi. Tufeyl boşayınca onun kardeşi Ubeyde bin Hâris ile evlendi. O da Bedr Savaşında


şehit oldu.

Peygamber efendimiz, hazret-i Hafsa’dan sonra hicretin üçüncü senesi Ramazan ayında hazret-i
Zeyneb ile evlendi. Kendisine dört yüz dirhem mehr verdi.

Hazret-i Zeyneb, İslâmiyetten önceki devirde fakir, yoksul ve muhtaçlara çok merhamet ettiği ve
şefkatli davrandığı, onlara dâimâ yemek yedirip sadaka verdiği için Ümmü’l-Mesâkin (fakirlerin annesi)
lakabıyla tanınırdı. Çok ibâdet yapar, çok sadaka verirdi. Eline geçen mal ve parayı bekletmeden
hemen sadaka olarak dağıtır, bizzat fakir ve düşkünleri arar, bulur ve onlara yardım ederdi.

Zeyneb binti Huzeyme, Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem nikâhı ile şereflendikten sekiz ay
kadar kısa bir zaman sonra, 626 (H.4) senesi Rebîulâhır ayında otuz yaşlarında vefât etti. Resûlullah
efendimiz namazını kıldırdıktan sonra Medîne’nin Bakî’ kabristanına defnetti. Peygamberimiz hayatta
iken yalnız hazret-i Hadîce ve hazret-i Zeyneb vefât ettiler. Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem
vefâtından sonra ise hanımları arasında ilk vefât eden hazret-i Zeyneb binti Cahş’tır.

ZEYNEB BİNTİ RESÛLULLAH;

Resûlullah efendimizin dört kızından birincisi. Bi’set-i Nebevî yâni Resûlullah efendimize Peygamber
olduğunun bildirilmesinden on sene önce Mekke’de doğdu. Hicretin sekizinci yılında otuz bir yaşında
Medîne’de vefât etti.

Hazret-i Zeyneb, Resûlullah efendimizin sevgi ve şefkatinde büyüdü. Nübüvvetten önce, annesi
hazret-i Hadîce’nin yeğeni Ebü’l-Âs bin Rebî’ ile evlendi.Hazret-i Zeyneb, Resûlullah efendimize
Peygamber olduğu bildirildiğinde îmân etti. Kocası Ebü’l-Âs îmân etmediğinden Kureyş’ten bâzı
kimseler Ebü’l-Âs’ı zorlayıp hazret-i Zeyneb-i boşamasını istediler. Zeyneb’i boşadığı takdirde
Kureyş’ten istediği kızı
verebileceklerini söylediler. Ebü’l-Âs buna yanaşmadı. Hazret-i Zeyneb ile
aralarındaki samîmi ve asîlâne âile münâsebetleri devâm etti. Resûlullah efendimiz Ebü’l-Âs’ı övüp
onun akrabâlığından iyilik geleceğini bildirdiler.

Resûlullah efendimiz, Medîne’ye hicret edince hazret-i Zeyneb kocasının âilesi yanında kaldı. Bir
müddet sonra Ebü’l-Âs müşriklerle birlikte Bedr Savaşına katılmak mecbûriyetinde kaldı. Bedr
Gazâsında esir düştü. Diğer esirlerle birlikte Peygamber efendimizin huzûruna getirildi. Mekke
halkından herkes kendi esirini kurtarmak için fidye gönderdiler. Hazret-i Zeyneb de kayınbirâderiyle,
çehizi arasında annesi hazret-i Hadîce’den kalma gerdanlığı gönderdi. Resûlullah efendimiz gerdanlığı
görünce hazret-i Hadîce’nin hâtırası tâzelendi. SonraEbü’l-Âs’ın, hazret-i Zeyneb’i Medîne’ye
göndermesi şartıyla serbest bırakılmasına karar verildi. Gerdanlığı da kendisine geri gönderdiler.
Resûlullah efendimiz Zeyneb’i getirmek için de Zeyd bin Hârise’yi vazifelendirdiler. Hazret-i Zeyd,
hazret-i Zeyneb’i Medîne’ye götürdü.

Ebü’l-Âs, hazret-i Zeyneb’e çok bağlı olduğundan, ayrılığı sebebiyle sarsılıp üzüntülü günler geçirdi.

Hicretin altıncı yılı Cemâzilevvel ayında Ebü’l-Âs bir kâfileyle Şam’a mal götürdü. Dönüşte bu haber,
Resûlullah efendimize ulaştı. Peygamber efendimiz, Zeyd bin Hârise’yi yüz yetmiş süvârî ile onun
üzerine yolladı. Müslümanlar Ays mevkiinde onları yakalayıp mallarını ele geçirdiler. Fakat Ebü’l-Âs’a
dokunmadılar. Ebü’l-Âs bu durumda Medîne’ye geldi. Daha sonra mallarının Resûlullah tarafından
kendisine verilmesiyle Mekke’nin yolunu tuttu. Mekke’ye varınca mal ve alacakları hesap edip,
borçlarını ödedi. Her işini düzene koydu. Sonra Kureyş’in ileri gelenlerini toplayıp; “Ey Kureyş! Artık
beni dinleyin. Ben şu andan îtibâren İslâmiyeti kabul ediyorum.” dedi ve Kelime-i şehâdeti okudu.
Sonra; “Yemîn ederim ki, ben Muhammed aleyhisselâmın huzûrunda çoktan Müslüman olduğumu
açıklamak istiyordum. Fakat bende mallarınız olduğu için mallarımızın üzerine oturmak istiyor
dedirtmemek için geciktim. Allahü teâlâ beni bu ağır yükün altından kurtarıp yüzü kara çıkarmadığı için
şimdi Müslüman oluyorum.” dedi.

Hicretin yedinci senesiMuharrem ayı başlarında Müslüman olan Ebü’l-Âs, Mekke’den hicretle
Medîne’ye geldi. Peygamber efendimiz, onun hazret-i Zeyneb ile olan eski nikâhının devâmına
hükmedip, yeni nikâh kıymadılar. O sırada Berâe sûresi nâzil olmamıştı. Müslüman kadınlar kendi
müşrik kocalarından ayrılmadı. Kocaları Müslüman olunca nikâhları devâm etti.

Hazret-i Zeyneb ile Ebü’l-Âs’ın biri oğlan, diğeri kız, Ali ve Ümâme isminde iki çocukları vardı.
Çocuklar, Resûlullah efendimizin himâye ve terbiyelerinde büyüdüler. Ali, Mekke’nin fethinde
Resûlullah efendimizin bindikleri devedeydi. Ali, henüz reşîd olmadan babasından önce vefât etti. İbn-i
Asâkir ise onun, Yermük Harbinde şehit olduğunu haber vermektedir.

Hazret-i Zeyneb’in kızı Ümâme, hazret-i Fâtıma’nın vefâtından sonra hazret-i Ali ile evlendi.

Hazret-i Zeyneb, Ebü’l-Âs’ın Müslüman olmasından bir buçuk sene sonra vefât etti. Resûlullahefendimizin mübârek zevcelerinden Ümmü Seleme radıyallahü anhâ vâlidemiz tarafından gasl edildi.


Hazret-i Ümmü Eymen ve hazret-i Sevde de su döktüler. Gaslden sonra Peygamber efendimiz
mübârek peştemâllerini verip; “Bunu da kefenin altından sarınız.” buyurdular. Resûlullah efendimiz,
cenâze namazını kıldırıp, bizzat mübârek elleriyle kabre koydular. Mübârek çehreleri üzüntülü ve
kederliydi. Allahü teâlâya duâ edip, kabir azâbından kurtulmasını niyâz ettiler. Hazret-i Zeyneb’in
vefâtından birkaç gün sonra da Ebü’l-Âs radıyallahü anh vefât etti.

ZEYNÎ DAHLÂN;

on dokuzuncu yüzyılda Haremeyn’de (Mekke ve Medîne) yetişen âlimlerden. İsmi Ahmed bin Seyyid
Zeynî Dahlân’dır. 1816 (H.1231) senesinde Mekke-i mükerremede doğdu, 1886 (H.1304) senesinde
Medîne-i münevverede vefât etti.

Zamânın âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. İlimde yüksek dereceye ulaştı. 1871 (H. 1288)
senesinde Mekke-i mükerreme Şâfiî müftîsi oldu ve Şeyh-ül-ulemâ (Mekke ulemâsının reisi) ünvânını
kazandı.

Harem-i şerîfte ders okutup talebe yetiştirdi. Etrâfına ilim ve irfan nurları saçarak Müslüman sapık ve
bid’at fırkalarına karşı uyandırdı. Ehl-i sünnetin savunuculuğunu yaparak yazdığı kıymetli kitap ve
risâlelerle Ehl-i sünnet îtikâdı dışında olan kimselere susturucu cevaplar verdi. Sünnî îtikâda sâhip
olan âlimleri eser yazmaya teşvik etti. Hindistan’da İngiliz misyonerleriyle mücâdele eden,
müstemlekecilerin zulmünden dolayı Mekke-i mükerremeye hicret eden Rahmetullah bin
Halîlürrahmân el-Hindî es-Saharenpûrî hazretleriyle görüşüp sohbet etti. Rahmetullah Efendi Şeyh
Seyyid Zeynî Dahlân hazretlerinin teşvik ve desteğiyle İzhâr-ul-Hak adlı eserini yazdı.

Bilhassa Mekke Şâfiî müftülüğü makâmına geçtikten sonra vaktinin büyük bir kısmını dînî sualleri
cevaplandırmak, müşkülleri halletmek ve fetvâ vermekle geçiren Zeynî Dahlân hazretleri hayâtının son
senelerinde daha çok eser yazmakla meşgul oldu.Mekke’de ilk matbaa onun zamânında kurulmuştur.
Zeynî Dahlân hazretleri eserlerinin çoğunu bu matbaada bastırdığı gibi, birçok kıymetli İslâmî eserlerin
de basılmasını teşvik etmiştir.

Mekke Şerîfi Avn-ür-Refik ile Osmanlı vâlisi Osman Paşanın arasında çıkan bir anlaşmazlık üzerine
Avn-ür-Refik’le birlikte Medîne-i münevvereye göç eden Seyyid Zeynî Dahlân hazretleri yolculuk
esnâsında rahatsızlandı. Medîne’de 1886 (H.1304) senesinde vefât etti ve orada defnedildi. Hicaz’ı
işgal eden Vehhâbiler, Medîne-i münevveredeki diğer zâtların kabirleri gibi onun kabrini de düzleyip,
belirsiz hâle getirmişlerdir.

Eserleri; Seyyid Ahmed Zeynî Dahlân’ın yazmış olduğu 29 eserinden bâzıları
şunlardır:

1. Şerh-ul-Ecrümiyye: Müellifin en tanınmış
eserlerinden olup, Kahire’de, Mekke’de ve Medîne’de
defâlarca basılmıştır.
2. Mecmuâ Müştemil alâ Erbaa Resâil: Müslümanları namaza ve cemâate teşvik edici bir irşâd
kitabıdır.
3. El-Ezhar ez-Zeyniyye fî Şerhi Metn-il-Elfiyye: Arapça dil bilgisine dâir bir eser olup Kahire’de
basılmıştır.
4. Esne’l-Metâlib fî Necâti Ebî Tâlib: Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib’in kurtulmuş olup
olmadığı ile ilgilidir. Mekkeli şeyh Muhammed Hasaballah’a karşı reddiyedir. Kahire’de basılmıştır.
5. Takrîb-ül-Usûl lit-Teshîl-il-Vüsûl li-Ma’rifet-ir-Rabbi ver-Resûl: Tasavvufa dâirdir.
6. Hulâsat-ül-Kelâm fî Beyâni Ümerâ-i Beled-il-Haram: Vehhâbilerin ortaya çıkışı ve yaptıkları
zulümleri anlatmaktadır.
Kahire’de, Mekke’de ve bir kısmı
İstanbul’da Hakîkat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.

7. Ed-Dürer-üs-Seniyye fî-Reddi alel-Vehhâbiyye: Necid’de Muhammed bin Abdülvehhâb adında
biri tarafından ortaya atılan veEhl-i sünnet âlimleri tarafından reddedilen Vehhâbiliğe karşı yazdığı
reddiyedir. Mısır’da basılmıştır. Ayrıca bir kısmı
İstanbul’da Hakîkat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.
8. Risâletün fi Cevâz-it-Tevessül: Bu da Vehhâbilere ve İbn-i Teymiyyecilere cevaptır. Kahire’de
basılmıştır.
9. Fî-Redd-i alel-Vehhâbiyyeti-Etbâ-ı Mezheb-i İbn-i Teymiyye.
ZEYNELÂBİDÎN;

Tâbiînin büyüklerinden ve oniki imâmın dördüncüsü. İsmi, Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir.
Künyesi, Ebû Muhammed ve Ebü’l-Hasan, lakabı, Seccâd ve Zeynelâbidîn’dir. Hazret-i Hüseyin’in


oğludur. Annesi, Acem pâdişâhının kızı
Şehr-i Bânû Gazâle’dir. 666 (H.46) senesinde Medîne-i
münevverede doğdu. 713 (H.94) yılı Muharrem ayının on sekizinde doğum yerinde şehit edildi. Bakî
Kabristanında amcası hazret-i Hasan’ın yanına defnedildi.

İmâmlığı, yâni tasavvufta insanlara feyz vermesi, doğru yola kavuşturması otuz dört sene sürmüştür.
Hadis, fıkıh ve tasavvuf ilminde âlimdir. Eshâb-ı kirâmın çoğunu görmüştür. Abdullah ibni Abbâs, Ebû
Hüreyre radıyallahü anhüm, hazret-i Âişe, babası
hazret-i Hüseyin, amcası hazret-i Hasan, Ümmü
Seleme ve diğerlerinden hadîs-i şerîfler işitip rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği bâzı hadîs-i şerîfler,
Kütüb-i Sitte adı verilen altı hadis kitabında yazılıdır.

Zeynelâbidîn’den (rahmetullahi aleyh) kendi oğulları, Muhammed Bâkır, Zeyd bin Ali, Abdullah bin Ali,
Ömer bin Ali’den başka Zeyd bin Eslem, Âsım bin Amr, Ebû Seleme bin Abdurrahmân, Tâvus bin
Keysan, Yahyâ bin Sa’îd, Ebü’z-Zinâd ve diğerleri hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. İmâm-ı Zührî;
“Ondan daha üstün fıkıh âlimi görmedim.” demiştir. Tasavvuf ilmindeki yüksek derecesi ve hâlleri de
medhedilmiştir. Her gün ve gecede bin rekat namaz kıldığı ve buna ölünceye kadar devam ettiği
nakledilmiştir.

Hazret-i Ömer’in hilâfeti zamânında Eshâb-ı kirâmın ordusu İran’a gidip, Yezdicürd’ün memleketini
fethettiler. Oradan çok ganîmet ile esir getirdiler. Esirlerin arasında pâdişâhın üç kızı da vardı.
Medîne-i münevvereye geldiklerinde hepsini halîfe Ömer’e (radıyallahü anh) teslim ettiler. Hazret-i Ali
bu kızları satın aldı. Bunlardan Şehr-i Bânû Gazâle’yi oğlu hazret-i Hüseyin’e nikâh etti (Zeynelâbidînbundan oldu). Birisini hazret-i Abdullah bin Ömer’e, diğerini de hazret-i Muhammed bin Ebû Bekr’e
nikâh ederek verdi.

Zeynelâbidîn’in (rahmetullahi aleyh), her abdest aldığında yüzü sararır, vücûdu titrerdi. Sebebini
sorduklarında; “Kimin huzûruna çıkacağımı
biliyor musunuz?” buyururdu. Bir gece teheccüd namazı
kılarken, şeytan ejderha şekline girip, kendisini meşgul etmek istedi. Aldırış etmeyince, ayak parmağını
ısırdı. Namazdan sonra ejderhanın şeytan olduğunu anlayınca ona vurup; “Defol ey mel’ûn!” dedi.
İbâdetlerini tamamlamak için kalktığında gaybdan bir ses üç kere; “Sen Zeynelâbidîn’sin (yâni ibâdet
edenlerin süsüsün).” dedi.

Oğlu Muhammed Bâkır’a buyurdu ki: “Ey oğlum! Dört çeşit kimselerle arkadaşlık etme ve onlara
güvenme. Fâsık olan kimselerle arkadaşlık etme, zîrâ fâsık kimse seni bir lokma ekmek için terk eder.
Cimri ile arkadaşlık etme, cimri senin çok muhtaç olduğun şeylerini elinden almak ister. Yalancı ile
arkadaşlık etme. Yalancı da fâsık bir kadına benzer, senin yakınlarını senden uzaklaştırmak ister ve
senden uzak kimseleri sana yaklaştırmak ister. Bir de sıla-i rahmi terk edenlerle arkadaşlık yapma.
Zîrâ onlar Kur’ân-ı kerîmin üç âyeti ile lânetlenmiştir.”

Buyurdu ki: “Allahü teâlâ, günâhlarına pişman olup, tövbe edenleri sever.”

“Allahü teâlânın bütün yaratıklarını gözleri ile müşâhede ettikleri hâlde, öyle kimseler vardır ki, Allahü
teâlânın varlığı ile birliği hakkında şüpheye düşerler. Yoktan nasıl var edildiklerini gözleri ile gören
pekçok insan var ki, ölümden sonraki dirilmeyi inkâr ediyor. Bunlar gelip geçici olan dünyâya emek
verip, ebedî âhireti unuturlar. Ben bunların bu hâllerine çok şaşarım.”

“Hakîkî cömert, Allahü teâlâya itâat eden, kulların haklarını gözeten, yaptığı iyiliği Allah için yapıp,
karşılığında insanlardan teşekkür beklemeyendir.”

“İnsanlar, zarûret diyerek, yiyecek kazanma peşinde koşarlar. Hâlbuki esas zarûret, günahlardan
kaçınmaktır Fakat çokları bundan kaçınmayıp, yiyecek peşinde koşarlar.”

Zeynelâbidîn rahmetullahi aleyh ibâdet edenleri şöyle sınıflandırırdı: “Allahü teâlâdan korktukları için,
O’na ibâdet ederler. Bâzı insanlar da Allahü teâlânın rahmetini ve Cennet’ini istedikleri için O’na ibâdet
ederler. Bu ibâdet tüccar ibâdetidir. İnsanların diğer bir kısmı ise, Allahü teâlânın gazâbından korkarak
sâdece cenâb-ı Hak ibâdete lâyık olduğu için, şükrünü îfâ etmek için ibâdet ederler. İşte bu, tam
mânâda müttekî olanların ibâdetidir.”

Vefât edecekleri gece oğlu Muhammed Bâkır’dan abdest almak için su istedi. Suyu getirdiklerinde
buyurdu ki: “Bu su içinde hayvan ölmüş, bununla abdest alınmaz.” Yakınları mum ışığında dikkatlice
baktıklarında kabın içinde bir fâre ölüsü gördüler. Oğlu tekrar su getirdi. Abdest aldı ve; “Artık ölümüm
yakındır.” buyurup, vasiyetini bildirdi. O gece Osman bin Hayyâm tarafından zehirletildiği için şehit oldu
713 (H.94).

ZEYNEDDÎN HÂFÎ;

on dördüncü ve on beşinci asırlarda yaşamış evliyânın büyüklerinden ve Hanefî mezhebi fıkıh
âlimlerinden. Halvetiyye yolunun kollarından olan Zeyniyye yolunun kurucusudur. İsmi, Muhammed bin
Muhammed bin Muhammed bin Ali’dir. Künyesi, Ebû Bekir, lakâbı, Zeyneddîn’dir. Hâfî ve Hirevî


nisbeleriyle bilinir. Daha çok Zeyneddîn Hâfî diye meşhurdur. 1356 (H.757) senesinde Horasan’ın Hâf
(veya Havâf) kasabasında doğdu. 1435 (H.838) senesinde Hirat’ta vefât etti.

Küçük yaştan îtibâren ilim tahsiline başlayan Zeyneddîn Hâfî, bu maksatla çok seyahat yaptı.
Memleketi olan Horasan’dan başka, Mâverâünnehr, Irak, Âzerbaycan, Şam, Mısır ve Hicaz’a gitti.
Gittiği beldelerin büyük âlimlerinin sohbetlerinde ve ilim meclislerinde bulunarak ilimde yükseldi.
Celâleddîn Ebû Tâhir Ahmed el-Hocendî, Zeyneddîn-i Irâkî, Ebü’l-Berekât Ahmed Kazvînî,
İbnü’l-Cezerî, Seyyid Şerîf Cürcânî ve daha birçok âlimden ilim öğrenip icâzet aldı. Kâhire’de
Zeyneddîn Abdurrahmân eş-Şebrisî ile görüştü. Tasavvuf erbâbından büyük velî Nûreddîn
Abdurrahmân Mısrî’nin sohbetlerinde bulunup ondan feyz aldı. İlimde ve tasavvufta yüksek dereceye
ulaşan Zeyneddîn Hâfî’ye hocası bizzat icâzet yazdı. Talebe yetiştirmekle vazîfelendirerek memleketi
olan Horasan’a gönderdi. Zeyneddîn Hâfî hazretleri Horasan’da bulunduğu sırada insanlara Allahü
teâlânın emir ve yasaklarını anlattı. Pekçok kimse onun vesîlesiyle hidâyete kavuştu.

Pekçok talebe yetiştirdi. Abdüllatîf Kudsî Bursevî ve Ahmed Semerkandî talebelerinin
büyüklerindendir. Abdüllatîf Kudsî Bursevî Halvetiyye yolunun Zeyniyye kolunu Anadolu’da yaymıştır.
Onun halîfesi Şeyh Muslihuddîn Mustafa Vefâ bin Ahmed (Vefâ Konevî) de İstanbul’da yaymıştır.
İstanbul’da Vefâ semti, ismini ondan almıştır. Pekçok kerâmetler sâhibi olan Zeyneddîn Hâfî ömrünün
sonuna doğru sessiz ve sâkin bir hayat yaşadı. 1435 (H.838) senesi Şevvâl ayının ikinci günü Pazar
gecesi Hirat’ta vefât etti.

Zeyneddîn Hâfî hazretleri zâhirî ve bâtınî ilimlerde çok yüksek, ilim, irfân sâhibi ve çok ibâdet eden bir
zât idi. Haram ve şüphelilerden çok sakınırdı. Olgun ve kâmil bir velî idi. İlim ve mârifet deryâsı olan
sohbetleri hasta ruhların şifâsı, ilim tâliplerinin sığınağı idi. Her hâli sevgili Peygamberimizin sallallahü
aleyhi ve sellem sünnet-i seniyyesine uygun idi. İslâm dîninin yayılması için, herkesin bu kıymetli
bilgileri öğrenmesi ve bunlarla amel ederek dünyâ ve âhiret seâdetine kavuşmaları için çok gayret
ederdi. Bid’at, dalâlet ve sapıklıkların karşısında tam bir kal’a gibi dururdu. Sözleri, sohbetleri çok tesirli
olup, herkes bu büyük zâttan istifâde ederdi. Evliyâdan birçok zât ondan hep medh ile bahs edip onu
övmüşlerdir. Evliyânın büyüklerinden Hâce Muhammed Pârisâ hazretleri Zeyneddîn Hâfî
hazretlerinden “Efendimiz, büyüğümüz.” diye bahsederdi.

ZEYREK (Bkz. Keten)

ZEYTİN AĞACI (Olea europeae);

Alm. Ölbaum (m), Fr. Olivier (m), İng. Olive-tree. Familyası: Zeytingiller (Oleaceae). Türkiye’de
yetiştiği yerler: Ege, Akdeniz, Güneydoğu Anadolu ve Marmara bölgesi.

Nisan-mayıs ayları arasında yeşilimsi-beyaz renkli çiçekler açan, 5-15 m yüksekliğinde, kışın
yapraklarını dökmeyen uzun ömürlü ağaç. Gövdeleri çok dallı, bilhassa yan dallar tepe dallardan daha
gelişmiş, gri renkli ve yer yer çatlamış kabukludur. Yapraklar kısa saplı, karşılıklı dizilmiş, oval veya
mızrak şeklinde, derimsi üst tarafı koyu yeşil, alt tarafı grimsi yeşil renkli ve tüylüdür. Çiçekler bileşik
salkım durumlarında toplanmışlardır. Meyveleri zeytin adını alıp ekim ile ocak ayları arasında
olgunlaşırlar. Oval şekilli ve eriksi olan meyveler önceleri yeşil renkli, daha sonra mor veya siyah renge
dönerler. Zeytin ağaçları 700-2000 yıl kadar yaşayabilirler.

Zeytin ağaçları killi-kireçli ve su geçirebilen topraklarda iyi yetişir. Engebeli ve yamaç, fakat ılık rüzgârlı
olan yerlerde yetiştirilebilir. Ancak yabânî olan zeytin ağaçları aşılanarak verimli hâle
getirilebilmektedirler.

Zeytinin anavatanı Anadolu’dur. Ege adalarından Yunanistan, İtalya, Fransa ve İspanya’ya kadar
uzanmış ve buradan da Kuzey Afrika’ya geçmiştir. Yine Güney Anadolu yoluyla, Suriye, Mısır, Fas’a
kadar uzanarak bütün Akdeniz kıyılarını sarmıştır. Üçüncü bir kol olarak da Afganistan ve Pakistan’a
kadar uzanmıştır.

Dünyâda 80 milyon dekar üzerinde 750 milyon zeytin ağacı vardır. Memleketlere göre zeytin ağacı
varlığı çoktan aza doğru; İspanya, İtalya, Yunanistan, Türkiye, Portekiz, Tunus, Fas, Suriye, Arjantin
ve diğerleri olarak sıralanmaktadır. Zeytinyağı üretiminde ise sırasıyla İspanya, İtalya, Yunanistan,
Türkiye, Tunus, Portekiz, Fas, Cezayir, Arjantin, Suriye, Ürdün ve diğerleri gelmektedir. Yağlık zeytin
ağaçları sofralık çeşitlerine göre % 85 nispetinde olup, son yıllarda sofralık zeytinler daha kârlı hâle
geçmesi ve hem de beslenmede önem kazanması sâyesinde büyük bir artış göstermiştir.

Dünyâda yemeklik (sofralık) zeytin üretiminde ve tüketiminde Türkiye birinci sıradadır. Türkiye’yi
İspanya, Yunanistan ve İtalya tâkip etmektedir. Zeytinyağı üretim ve tüketiminde ise şahıs başına
düşen miktar olarak dördüncü sıranın altındadır.

Türkiye’de 8 milyon dekar alan üzerinde 83 milyon zeytin ağacı bulunmakta ve her geçen yıl da bu


rakam artmaktadır. Son yirmi yılda zeytin ağacı adedinde ikibuçuk misli artış olmuştur. İllere göre en
çok zeytin ağacı
İzmir, Aydın, Muğla, Balıkesir, Bursa, Gaziantep, Çanakkale, Hatay, Manisa, Antalya,
İçel olarak sıralanır. Sofralık zeytin ağacının dağılışı olarak Bursa ilk sırada olup Bursayı, Aydın, İzmir,
Antalya, Balıkesir, Çanakkale, Manisa, İçel, Gaziantep, Hatay ve Muğla tâkip eder. Genel bir
değerlendirme yapılacak olursaMarmara bölgesiyle Akdeniz bölgesi başta gelir. Yılda ortalama

1.400.000 ton zeytin tânesi istihsal edilir. Sofralık olarak ise sâdece bu rakam 600.000 ton kadardır
(1991).
Zeytin su, protein, yağ, selüloz, fosfor, kükürt, kalsiyum, klor, demir, bakır, manganez, A,C,E
vitaminlerinden meydana gelmiştir. 100 gram zeytinde 224 kalori vardır. 100 gram zeytinyağında 30
miligram E vitamini bulunmaktadır. Bileşiminden de anlaşılacağı gibi çok besleyici bir gıdâdır. Zeytinin
et kısmında % 10-25, çekirdeğinde % 25-50 oranında yağ vardır.

Kullanıldığı yerler: Zeytin ve yağı dünyânın en makbul yemeklik yağlarındandır.

Târih boyunca sağlığın korunmasında ve hastalıklara karşı kullanılmıştır. Safra kesesi hastalıklarında,
sindirim organlarının normal çalışmasında, karaciğerin temizleyicisi olması, şişkinliklerin giderilmesi,
kan çıbanı, ekzemanın tedâvisinde, ağrı giderici, raşitizm hastalığı ve saç dökülmesinde hâricen
kullanılmıştır.

Zeytin yaprakları kaynatılarak suyunun içilmesi hâlinde idrar söktürücü, tansiyon düşürücü ve şeker
hastalıklarında; zeytinyağı pişiklerde, mîde-barsak hastalıklarında, kabızlıkta, el ve yüz çatlaklarının
iyileştirilmesinde emniyetle kullanıla gelmiştir.

Zeytin bu özelliklerinden dolayıKur’ân-ı kerîmin 35. âyetinde övülmüş, mübârek bir bitki olarak
bahsedilmiştir. Zeytinden Yüce Peygamberimiz de sık sık bahsetmiş, hurma, su, zeytin ile iftar
edilmesi de fıkıh kitaplarında beyan edilmiştir. Mîdeyi doldurmadığı halde çok besleyici özelliğinden
dolayı
tasavvufta riyâzet yapanlara zeytin verilirdi. Yine çok önemli bir sünnet olan misvak husûsunda
da erak ağacı dalından yapılan misvak bulunmazsa, zeytin ağaçlarının çokça lif veren dal veya
köklerinden faydalanılacağı bilinmektedir.

ZEYTİNGİLLER (Oleaceae);

Alm. Oleazeen, Ölbaumgewächse pl, Fr. Oléacées pl, İng. Oleaceae. Çalı veya ağaçlar yâhut da
odunlu tırmanıcı bitkiler. Yaprakları basit veya parçalı ve karşılıklıdır. Çiçekler tek eşeyli veya erdişidir.
Taç ve çanak yaprakları 4 veya 5 parçalıdır. Meyve eriksi veya üzümsü yâhut kapsüldür.
Memleketimizde 7 cins ve 10 kadar türü vardır. En önemli bitkileri, zeytin, dişbudak, ful, akçakerme ve
leylaktır.

ZIMMÎ;

İslâm devletinin himâyesinde yaşayan gayri müslim vatandaş. Ehl-i zimmet de denir. Zimmet, ahd,
eman, himâye, sâhip çıkma koruma mecbûriyeti emniyetini garanti etmek demektir. Zımmîlerin İslâm
devletinin vatandaşı olması başlıca şu şekillerden biri ile olur. Müslümanlar tarafından harp ile veya
sulh ile fetholunan bir beldenin (memleketin) halkı, cizye ve harac vermeği kabul ederlerse İslâm
devletinin vatandaşı olurlar. Cizye, erkeklerden şahıs başına, harac arâzilerinden, topraklarından
alınan vergidir (Bkz. Cizye, Haraç). Zımmîler cizye vermekle artık onlara dokunulmaz, emniyet içinde
yaşarlar. Canlarını, mallarını, ırz ve nâmuslarını, İslâmın adâletine sığınarak korumuş olurlar.
Ticâretlerinde, işlerinde serbest olurlar. Müslümanlar gibi huzur içinde yaşarlar. Din ve vicdan
hürriyetine sâhip olurlar. Onlara haksızlık yapılmaz. Peygamber efendimiz; “Kim zımmîye zulmeder
veya taşıyamayacağı yükü yüklerse o kimsenin hasmıyım.” buyurmuşlardır.

Ancak zımmîlerden şu hususlara uymaları istenir.

1. Kur’ân-ı kerîme ve Peygamber efendimize dil uzatmamaları,
2. Müslüman kadınlarla zinâ etmemeleri ve evlenme teşebbüsünde bulunmamaları,
3. Müslümanları dinlerinden döndürmeye çalışmamaları,
4. Düşmana yardım etmemeleri ve onların zenginleri ile dost olmamaları.
Zımmîler, bu şartlara uydukları ve İslâm devletinin aleyhine faâliyetlerde bulunmadıkları müddetçe
rahat ve huzur içerisinde yaşamışlardır. Hattâ Osmanlı idâresini kendi dinlerinden olan devletlere
tercih etmişlerdir. Fakat, daha sonraları yabancı devletlerin kışkırtmaları ile Osmanlı Devletine karşı
ayaklanmışlar, nankörlük yapmışlardır. (Bkz. Gayri Müslim)

ZIRH;



Alm. Rüstung (f); Panzerung (f), Fr. Armure (f); Cuirasse (f), İng. Armor; cuirasse. Eskiden savaşlarda
ok, kılıç, balta gibi silâhlardan vücûdu korumak için kullanılan çelik giyecek.

Eskiden beri savaş alanlarında hasımların kesici silâhlarından kendilerini korumaya çalışanlar çeşitli
tipte zırhlar kullanmışlardır. Zırh gömlek, kolçak, dipçek şeklindeki Osmanlı ve Memlûklerin kullandığı
hafif, hareket serbestliği veren zırh ile Avrupalıların kullandıkları zırhlar birbirinden çok farklıdır.
Avrupalılarınki yapılışşekli, ağırlığı îtibâriyle kullananda hareket kâbiliyetini çok sınırlar. Orta Asya’dan
beri Türklerin kullana geldikleri ise küçük parçaların birleşmesinden meydana gelen hafif ve kullanışlı
zırh takımlarıydı. Bilhassa 15 ve 16. yüzyıllara âit Osmanlıların kullandıkları zırhlar göğüs ve sırtı
takviye eden mâdenî plâkalar ve küçük halkaların birbirleriyle birleşmesinden meydana gelen zincir
örgüden yapılırdı. Genellikle zırh gömlek, yarım kollu, arkadan tek yırtmaçlı olurdu. Bileğin, kolun
muhâfazası için kolçak tâbir edilen zırh parçası, dizleri korumak için bacakların diz ve baldır kısmına
dizçek adı verilen zırhlar giyilirdi.

On sekizinci yüzyılda Osmanlı ordusunda kullanma önemi kalmadığı
için zamanla kaldırıldı. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han (1876-1909) zamânında çelik göğüslükler yapıldı.

Süvâriler kendilerini ve çok kıymetli olan atlarını kesici silâh darbelerinden korumak için zırh
kullanmışlardır. Savaşlarda atlara giydirilen zırh, at alın zırhı, boyun zırhı, sağrı zırhı olmak üzere üç
parça olurdu.

Harp gemilerinin korunması için kaplanılan çelik levhalara da zırh denir. On sekizinci yüzyılda harp
gemileri, bordalarına asılmış zincir veya kum torbaları ile korunurdu. Çelik levhalarla korunma 1895
yılında başladı. Birinci Dünyâ Harbinden sonra ise uçak, torpido ve diğer silâhların tesirlerinden
korunmak için zırh kalınlıkları artırıldı. Uçak gemilerinde, güvertedeki zırh kalınlığı 400-450 mm’ye
kadar çıkartıldı.

ZIRNIK;

Alm. Gelbe Arsenblende (f); Auripigment, Operment (n), Fr. Arsenic (m) Juane; Sulfure (m) jaune
d’arsenic; orpiment (m), İng. Yellow arnesic; orpiment. Sarı
renkli tabii arsenik sülfür minerali. Limon
sarısı renginde, özgül ağırlığı 3.45, sertliği 1,5-2 ve kimyâsal bileşimi AS2S3 olan rombik trimentrik
prizma yapısına sâhip çok zehirli bir maddedir.

Zırnık önceleri kral sarısı adı ile renklendirme maksadı ile kullanılırdı. Sanâyide en çok deriden kılları
ayırmak için kıl dökücü olarak kullanılır. Kızıl renkli zırnık da vardır.

ZİFT;

Alm. Pech (n), Fr. Poix (f), İng. Pitch. Taşkömürü, linyit, odun ve ham petrolün ısıtılarak damıtılması
ile elde edilen siyah yapışkan atık. Soğukta sert ve kolaylıkla kırılabilen, vücut sıcaklığında yumuşayan
ve kaynak su içerisinde tamâmen eriyen kokulu bir maddedir. Taşkömürü, linyit ve odunun damıtılması
ile önce katran, katranın damıtılıp muhtelif organik maddeleri ayrıldıktan sonra geride artık madde
olarak da zift elde edilir. Petrolün damıtılmasında benzin, gazyağı, mazot ve mâdenî yağlar ayrıldıktan
sonra, geride kalan maddeye asfalt denir. Asfalt da elde edilmişşekli îtibâriyle zifttir. (Bkz. Asfalt)

Zifti çıkarılacak madde hava ile teması olmayan kapalı bir kazan içerisine konularak ısıtılır. Isıtma
işleminde genellikle buhar kullanılır. Buhar aynı zamanda ayrışmayı da kolaylaştırır. Bir başka metod
ise hava üflenerek oksitleme yolu ile elde etmedir. Bu işlemler sonunda uçucu maddeler bir başka
kapta biriktirilerek yoğunlaştırılır. Su ile karışık halde zift elde edilmiş olur. Ziftin evvelâ suyu ayrılır,
daha sonra sülfürik asit içerisinden geçirilerek kükürdünden temizlenir. Zift buharı yağdan veya aktif
kömürden geçirilerek benzin, toluen gibi kıymetli kimyevî maddelere ayrılır. Odun ve kömür
katranından elde edilen zift için 450-700°C düşük ısı karbonlaşması
ve 900-1200°C arasında ise
yüksek ısı karbonlaşması söz konusu olup, farklı
yapıya sâhip maddeler açığa çıkar. Odundan elde
edilen zifte halk arasında karasakız da denir.

Zifti ilk elde eden Alman tıp profesörü J.J. Becher’dir. 1665 senesinde ilâç yapmak maksadı ile
taşkömürünü damıtmıştır. Odundan elde edilen zift daha sonra gemilerin karinolarına böcek tutmaması
için sürülmeye başlandı. Ziftin tekrar damıtılması ile elde edilen daha akıcı madde (creosote) ise
denizyolu traverslerinin, telgraf direklerinin çürümemesi için kullanıldı. 1865 senesinde ziftten karbolik
asit (fenol) elde edilmesiyle eczâcılıkta antiseptik çığırı açılmış oldu. Ziftin yol yapımında kullanılışı ise
1901 senesine rastlar. Ziftten elde edilen maddelerin sayısı üç yüzden fazladır. Bakalit, naylon, aseton,
etilalkol, metiletilketon, asetikasit, naftalin, benzin züfaten elde edilen organik maddelerdendir.

Odunun damıtılması
ile elde edilen maddeler % 81 su, % 3-4 metil alkol, % 6-8 asetik asit ve % 7
zifttir. Bu şekilde elde edilen ziftte çeşitli yağlar, esterler, ketonlar, alkoller, fenoller ve daha birçok
organik maddeler vardır. Çam ağacı gibi reçineli odundan elde edilen ziftte bol miktarda terebentin de


bulunur. Merhem hâlinde deri hastalıklarında (uyuz, ekzama, mantar gibi) kullanılır. Linyit kömüründen
elde edilen ziftte ise parafinli maddeler çoktur. Bu tür ziftlerden motor yağlama yağları ve yakıtları da
elde edilebilir.

ZİHNİ DERİN;

Türkiye’de çay tarımının başlamasına, gelişmesine ve yerleşmesine önderlik eden zirâat mühendisi.
1880 senesinde Muğla’da doğdu. İlk ve Orta öğreniminden sonra İstanbul Halkalı Yüksek Zirâat
Okulunu bitirdi.

Bir müddet Orman mühendisliği ve öğretmenlik yaptı. 1920 senesinde İktisat Vekâleti, Zirâat Umûm
Müdürlüğü vazifesine tâyin edildi. Vazîfesiyle ilgili bir gezi sırasında Doğu Karadeniz bölgesinin çay ve
turunçgiller üretimine elverişli olduğunu görerek bu bölgede çay tarımının başlatılması için gayret sarf
etti. Bunun üzerine 1924 senesinde Rize yöresinde çay, fındık ve turunçgiller üretimiyle ilgili özel bir
kânun çıkarıldı ve Çay Araştırma Enstitüsü kuruldu. Enstitünün kurucusu olan Zihni Derin aynı iklim
özelliklerine sâhip olan Batum’dan getirttiği çay fidanlarıyla Enstitünün bahçesinde ilk çay fidanlığını
kurdu. Fidanların bir kısmını da deneme üretimi için halka dağıttı. Fakat toprağı
az olan yöre halkı,
geleceği belli olmayan bu ürüne fazla rağbet etmedi. Devletin de gerekli desteği sağlamaması üzerine
Zihni Derin’in çalışmaları neticesiz kaldı. Zihni Derin bu vazifeden ayrılarak çeşitli liselerde ve Ankara
Gâzi Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1936 senesinde Edirne’de İkinci Umûm Müfettişlik
kuruluşunda tarım danışmanlığına 1938 senesinde Zirâat Vekâleti Çay Organizatörlüğüne getirildi. Bu
vazifesi sırasında Batum’dan getirttiği iki ton çay tohumu ile enstitüye bağlı üç fidanlıkta çay fidanı
üretimini sürdürdü.

1940 senesinde çıkarılan bir kânunla çay üreticilerine bâzı maddî kolaylıklar getirildi ve üretilen
çayların devlet tarafından satın alınacağı garanti edildi. Bu özendirici tedbir ve teşvikler üzerine yöre
halkı çay üretimine yöneldi. Zihni Derin’in özel gayretleriyle Doğu Karadeniz bölgesinde çay tarımı
yaygınlaştı. Hayâtında iken gayret ve çalışmalarının meyvesini gören Zihni Derin, 1945 yılında
emekliye ayrıldı. Emekli olmasına rağmen bakanlık organizatörü olarak çay tarımıyla ilgili çalışmalarını
sürdürdü. 1964 senesinde “Çayın 40. Yılı” kutlama törenlerine katılmak üzere Rize’ye giderken bir
trafik kazâsı geçirdi. Kazâda aldığı yaralar neticesinde 1965 yılında öldü. Çay tarımında önder kabul
edilen Zihni Derin’in hâtırasına 1969 yılında TÜBİTAK hizmet ödülü verildi.

ZİKİR;

anmak, Allahü teâlâyı hatırlamak, her sözünde ve her işinde O’nun emirlerine uymak,
yasakladıklarından sakınmak. (Bkz. Tasavvuf)

ZİL (Elektrik);

Alm. Klingel (f), Fr. Sonnette (f), İng. Electric bell. Duyulabilir ses vermesi için yaygın olarak kullanılan
elektrikli bir âlet. Kullanıldığı yerler kapı zilleri, hırsız alarmı, yangın alarmı ve telefon zilleridir.

Elektrikli zilin çalışması, U şeklindeki elektro mıknatısın bobinlerinden akım geçmesiyle yaylı çelik
çubuğa bağlı tokmağı çeker. Bu esnâda tokmak çana vurur. Tokmağın çekilmesiyle devre kesilir, yay
tokmağı geriye iter. Bu anda tekrar devre kapanır ve bobinden akım geçer. Olay bu şekilde devâm
ederek tokmağın sürekli olarak çana vurması sağlanır. Bu ziller hem çağırma işlemi için hem de
okullarda ve fabrikalarda zamânı bildirmek için kullanılır.

Kapı
zilleri genelde 8 veya 12 voltluk gerilimle çalışırlar. Bu gerilim 220 volt şehir cereyanı
transformatörler yardımıyla 8-12 volta indirilerek veya kuru pillerden istifâde yoluyla elde edilir.
Günümüzde muhtelif kuş sesleri (meselâ kanarya sesi) tek tip kesikli ses veren elektronik devrelerden
meydana gelen kapı zilleri de kullanılmaktadır.

ZİMBABVE

DEVLETİN ADI ........................................ Zimbabve Cumhûriyeti
BAŞŞEHRİ
...................................................................... Harare
NÜFÛSU ...................................................................... 9.870.000
YÜZÖLÇÜMÜ ..........................................................390.759 km2
RESMÎ DİLİ
.................................................................... İngilizce
DÎNİ.......................................................................... Putperestlik
PARA BİRİMİ........................................................................Dolar



Güney Afrika’da 15° 36’ ve 22° 25’ güney enlemleri ile, 25° 16’ ve 33° 04’ doğu boylamları arasında
yer alan bağımsız bir devlet. Zimbabve’nin komşu olduğu ülkeler kuzeyde Zambia, batıda Botsvana,
güneyde Güney Afrika ve doğuda Mozambik’tir.

Târihi

M.S. 4. asırda Banbu kabileleri bölgeye girmeye başladılar. On beşinci yüzyılda bugünkü Fort Victoria
şehri yakınında Zimbabve veya Büyük Zimbabve olarak bilinen yerde bir din ve ticâret merkezi
kuruldu. On beşinci asırda Mutota ve Matope yöneticileri doğuda Hint Okyanusuna ve batıda Kalahari
Çölüne uzanan bir krallık kurdular. Sonradan bu krallığa Portekiz, Monomotapa krallığı adını verdi.
1505’te Portekiz Mozambik kıyısındaki Sofala’da bir üs kurdu. Buradan iç kesime giden ticâret yolları
yapıldı. Portekiz’in Zambezi’nin yukarılarına doğru sokulması Monomotapa Krallığını zayıflattı. Ülke
1830’larda güneyden gelen kavimler tarafından istilâ edildi. Bunlardan en önemlisi esas îtibâriyle
günümüzdeki Zimbabve’nin güney kısmında yerleşmiş olan Ndebele idi.

1888’de İngiliz Cecil Rodes, Ndebele şefinden mâden işletme imtiyazı elde etti. Bunun kurduğu İngiliz
Güney Afrika Şirketi, 1889’dan 1923’e kadar ülkede siyâsî ve ekonomik kontrolü elinde tuttu. 1923’te
GüneyRodezya (bugünkü Zimbabve) politik ve siyâsî iktidarı beyaz bir azınlığa veren bir anayasa
altında muhtar bir sömürge olarak İngiltere tarafından ilhak edildi.

1953’te Güney Rodezya ve Kuzey Rodezya (şimdiki Zambia) ve Nyasaland (şimdiki Malawi) Rodezya
ve Nyasaland Federasyonunu kurarak birleştiler. Federasyon 1963’te dağıldı. 1964’te Kuzey Rodezya
ve Nyasaland beyazların idâresinde bağımsızlıklarını kazandılar.

11 Kasım 1965’te Başbakan İan D. Smith tek taraflı olarak Rodezya’nın bağımsızlığını îlân etti.
İngiltere buna karşı çıktı ve BM vâsıtasıyla ekonomik müeyyideler uygulattı. Meselâ Rodezya’ya
gemiyle petrol ihrâcına ambargo koyuldu. Bununla berâber bir miktar petrol ve benzin GüneyAfrika’dan
ve Mozambik’ten ülkeye girdi. Mayıs 1968’de BM Güvenlik Konseyi ticâret ambargosu koydurttu. Mart
1970’te ülkede cumhûriyet îlân edildi. Aralık 1972’de Afrikalılar beyaz yönetime karşı gerilla savaşı
başlattılar. 1978 ortasında altı binin üstünde asker ve sivil öldürüldü. Rodezya birlikleri gerillaları
mağlup etti. 1978’de iktidar zenci çoğunluklara devroluncaya kadar kontrol Simith ve üç tanınmış zenci
liderin elinde olmak üzere anlaşma imzâlandı.

21 Nisan 1979’da ülkenin herkese oy hakkı tanındığı ilk genel seçimde zencilerin çoğunlukta olduğu
parlamento işbaşına geçti. İngiltere’nin Thatcher hükümeti 1979’da Zimbabve ile münâsebetlerini
normal hâle getirmek için gayret safretmeye başladı. Zimbabve nihâyet 18 Nisan 1980’de tam
bağımsızlığına kavuştu. Yapılan seçimleri büyük bir çoğunlukla Mugabe kazandı. Günümüzde de
devlet başkanı olan Mugabe, çeşitli kargaşalıklara rağmen yönetimde kalmayı başardı (1993).

Fizikî Yapı


Zimbabve doğu sınırında dağlarla yükselen, diğer sınırlarda alçalan yüksek bir yayla üzerindedir.
Yaklaşık ülke topraklarının dörtte biri deniz seviyesinden 1200-1500 m yüksektir. Arâzi, doğu sınırı
boyunca bulunan İnyanga Dağlarında 2600 m’yi aşarak en yüksek rakıma ulaşır. Arâzi kuzeybatıda
Zambezi Nehrine ve Kariba Gölüne doğru yavaş yavaş alçalır. Bu nehir vâdisinde yükseklikler 200 m
ile 600 m arasında değişir. Yukarı Zambezi’deki Victoria şelâlelerinin genişliği 1,6 km’yi aşar ve ana
çağlayan 108 m yükseklikten dökülür.

İklim

Zimbabve’de subtropikal bir iklim hüküm sürer. Yağışlı
ılık mevsim Kasım’dan Mart’a kadar sürer ve
soğuk kurak mevsim Mayıs’tan Ağustos’a kadar devam eder. Aradaki aylar geçiş aylarıdır. Yükseklik
sıcaklığa tesir eder. Soğuk mevsimin Temmuz ayında değişik yüksekliklerde sıcaklık ortalaması 11° ilâ
18°C arasında, sıcak ay olan Ekim’de 20° ilâ 31°C arasında değişir. Yaylalarda yağış ortalamaları 650
ilâ 750 mm arasındadır. Yağış doğudaki dağlarda daha yüksek, güneydeki Limpopo ve Sabi
vâdilerinde daha azdır.

Tabiî Kaynaklar

Güneybatıda bitki örtüsünü bodur çalılıklar ve dikenler, doğuda ise yapraklarını dökmeyen ağaçlarmeydana getirir. Ülkenin belli başlı yeraltı zenginlikleri krom, altın, nikel, asbestos, bakır, demir ve
mâden kömürüdür.

Nüfus ve Sosyal Hayat

9.870.000 nüfûsa sâhip olan Zimbabve’de, halkın % 20’si şehirlerde, kalanı köylerde yaşar. En önemli
nüfus merkezleri 863.000 nüfuslu başşehir Harare ve 495.000 nüfuslu Bulawayo’dur.
Zimbabve nüfûsunun % 96’dan fazlasını
zenciler meydana getirir. Zenciler Bantu dillerini konuşan iki


büyük ana gruba ayrılırlar. Bunlar Ndebele (zencilerin % 16’sı) ve Shona (zencilerin % 80’i)’dır.
Nüfûsun % 3’ü Avrupalı, % 1’i kadarı da Asyalı ve değişik ırklardandır. İngiliz asıllı olan beyazların
çoğu Protestandır. Zencilerin çoğu ise Putperesttir.

Beyazlar arasında okuma-yazma oranı % 100’dür. Genel okuma-yazma oranı
ise % 45’tir. Resmî dil
İngilizcedir. Halkın çoğu Shona ve Ndebele dillerini konuşur.

Siyâsî Hayat

Zimbabve Cumhûriyetlerinde Parlamento Senato ve Temsilciler meclisinden meydana gelir. Senato 40
Millet Meclisi ise 100 üyelidir. Senatonun 10, meclisin 20 üyesi devlet başkanı tarafından seçilir. Ülke 8
eyâlete ayrılmıştır. Zimbabve 1980’den îtibâren Birleşmiş Milletlere üyedir.

Ekonomi

Zimbabve ekonomisi çeşitlilik arz eder. Tarım, mâdencilik ve îmâlât sektörlerinin hepsi önemlidir.
Çalışan nüfûsun % 35’i tarımla, % 30’u sanâyi ve ticâretle, % 20’si hizmetlerle, % 15’i hükümet işleriyle
uğraşır.

Ülkenin belli başlı tarım ürünleri tütün, şeker, pamuk, mısır ve buğdaydır. Giyim, kimyâ sanâyileri ve
hafif endüstri gelişmiştir. Îmâlât için gerekli enerjinin çoğu Kariba Hidroelektrik Santralinde üretilir.

Ticârî münâsebetlerde bulunduğu ülkelerin başlıcaları GüneyAfrika, İngiltere, ABD ve Birleşik
Almanya’dır.

ZİNÂ;

Alm. İllegaier Geschlechtsverkenr, Fhebrruch (m), Fornication (f), Fr. Adultére (m), İng. Fornication,
adultery. Dînen ve kânûnen cezâyı gerektiren, meşrû olmayan cinsî münâsebet. Aralarında bir nikâh
bağı bulunmayan mükellef yâni cezâî ehliyete sâhip bir erkekle bir kadın arasındaki gayri meşrû ilişki.

Bugünkü Türk hukûkunda zinâ: Medenî Hukuk yönünden bir boşanma sebebidir. Medeni Kânunun
139/1 maddesi hükmüne göre: “Karı kocadan herbiri, diğerinin zinâ etmesi sebebiyle boşanma
dâvâsında bulunabilir.” Zinâ mutlak boşanma sebeplerindendir. Hâkim, bu konuda ayrıca evlilik
birliğinin temelden çökmediğini araştırarak ve takdir hakkını kullanarak karar veremez.

Türk Cezâ Kânunu’nda zinâ fiili suç teşkil etmektedir. Zinâya verilen cezâ altı aydan üç seneye kadar
hapistir. Cezâ Kânunu’nun 440. maddesine göre: “Zinâ eden kadın hakkında altı aydan üç seneye
kadar hapis cezâsı tertip olunur. Karının evli olduğunu bilerek bu fiilde ortak olan kimse hakkında da
aynı cezâ hükmolunur.” 441. maddede: “Karısı ile birlikte ikâmet etmekte olduğu evde yâhut herkesçe
bilinecek sûrette başka yerde karı koca gibi geçinmek için başkası ile evli olmayan bir kadını tutmakta
olan koca hakkında altı aydan üç seneye kadar hapis cezâsı hükmolunur. Erkeğin evli olduğunu
bilerek bu fiilde şerik (ortak) olan kadın hakkında da aynı cezâ verilir” hükmü vardır. Cezâ Kânunu’nun
416’ncı maddesinin son fıkrası hükmüne göre; “Reşit olmayan bir kimse ile rızâsı ile cinsî münâsebette
bulunanlar fiil daha ağır cezâyı gerektirmediği taktirde, altı aydan üç seneye kadar hapis cezâsı ile
cezâlandırılır.”

İslâm hukûkunda zinâ: Zinâ bütün dinlerde yasak edilmiş olup, çirkin bir fiildir. İnsanlara zarar verir.
Cemiyetin ahlâkî ve âile düzenini yıkar. Hayâ, utanma ve iffet duyguları zedelenir. Akrabâlar ve
arkadaşlar arasında işlenen zinâ fiili, dostlukların yıkılmasına, sevgi bağlarının kopmasına sebep olur.
Nesebin, soyun bozulması, zinânın yayılması ile olur. Zinânın haram ve suç olduğunu Allahü teâlâ,
Kur’ân-ı kerîmde çeşitli âyetlerinde beyan etmektedir. İsrâ sûresinde; “Zinâya yaklaşmayın, çünkü o,
şüphesiz bir hayâsızlıktır, kötü bir yoldur.” buyurdu. Nûr sûresinde; “Zinâ eden kadın ve erkekten
herbirine yüz sopa vurunuz” buyuruyor. Yine aynı sûrede; “Mümin erkeklere söyle! Yabancı
kadınlara bakmasınlar ve zinâ etmesinler! Ve mümin kadınlara söyle! Onlar da yabancı
erkeklere bakmasınlar ve zinâ etmesinler!” buyrulmaktadır. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve
sellem buyurdu ki: “Zinânın dünyâda üç fenâlığı vardır: Biri, güzelliği ve parlaklığı giderir.
İkincisi, fakirliğe sebep olur. Üçüncüsü, ömrün kısalmasına sebep olur. Âhiretteki üç zararına
gelince, Allahü teâlânın gazâbına sebep olur. İkincisi suâlin, hesâbın fenâ geçmesine sebepolur. Üçüncüsü, Cehennem ateşinde azap çekmeye sebep olur.”

Resûlullah zamânında ve daha sonra İslâm Hukuku’nun tatbik edildiği ülkelerde, evlinin zinâ etmesi
hâlinde verilen had cezâsı recm şeklinde olmuştur. Recm, evli olan Müslüman erkek ve kadının
(boşanmış
dul olsalar bile) bir meydanda ölünceye kadar taşlanmasıdır. Recm gibi ağır bir cezâyı
gerektiren zinâ suçunun ispatı, İslâm Cezâ Hukûku’nda ileri derecede sınırlandırılmıştır: Recm cezâsı
için dört erkek şâhidin birlikte ve zinâ halinde gördük demeleri veya kadın ve erkeğin dört kerre îtiraf
etmeleri gerekir. Recm, bu sebeple ender sayılacak olaylarda uygulanmıştır. Cezânın ağırlığı
ölçüsünde suçun ispatı üzerinde hassâsiyet gösterilmesi, İslâm Cezâ Hukûku’nun üstün hoşgörüşünün


ve ince ihtiyatının ulvî bir ifâdesidir.

Evli olmayan kimsenin had cezâsı ise yüz sopa vurmaktır.

İslâm Hukûku’nda zinâ fiiline cezâ verilmesi için gerekli kânûnî unsurlar şunlardır: 1) Fâilde cezâî
ehliyet olmalıdır. Fâilin akıl hastası veya çocuk olmaması ve mümeyyiz (temyiz kudretine sâhip) olması
gerekir. 2) Kasıt bulunmalıdır. Fiil bilerek ve isteyerek yapılmalıdır. Korkutma ile veya cebirle cimâ
edenin fiiline zinâ suçu vasfı verilerek cezâlandırılamaz. Hatâ hâlinde de had cezâsı verilmez.

ZİNCİRLER;

Alm. Kette, Fr. Chaines, İng. Chains. Birbirine geçmiş metal halkalardan meydana gelen bağlama ve
hareket iletim elemanı. Zincirler çok değişik biçimlerde yapılan halka ve baklalardan meydana gelir.
Şekilleri ve kullanma yerlerine göre bağlama, güç ve hareket iletim elemanı olarak ikiye ayrılabilirler.
Kablolar gibi bağlama gâyesiyle kullanılan zincirlerde birbiri içine geçirilen halkalar her iki yöne
bükülebilirler. Kablolardan daha kuvvetli ve uzun ömürlü olmaları
sebebiyle mâdencilik, metalurji,
gemicilik gibi ağır çalışma şartlarında tercih edilirler. Güç ve hareket iletim gâyesiyle kullanılan
transmisyon zincirleri, birbirlerine mafsallı olarak bağlanan birçok rijit elemandan hâsıl olan bir sistem
meydana getirir. Bunlarda bağlantı mafsalları yalnız bir düzlem içinde bükülebilir. Üzerlerine
geçirildikleri karşılıklı iki dişli çark (zincir dişlisi) arasında güç ve hareket iletirler.

Bağlama elemanı olarak kullanılan halkalı zincirler çok eski târihlerden beri kullanılmaktadırlar. En eski
kullanımı M.Ö. 2500’de Mezopotamya’da Ur şehrinde ve daha sonra da Mısırlılarda görülmektedir.
Asurlular M.Ö. 8. yüzyılda S şeklinde bağlantıları olan dökme bronz zincirler kullandılar. Roma
İmparatorluğunda bronz zincirler gemilerin bağlanmasında ve ev eşyası olarak kullanıldı. Köle ve
mahkumlar zincirlenerek bağlanırlardı. Ortaçağlarda ve rönesansta zincirler, halatların zorlama altında
kopmaları sebebiyle ziraat, inşaat, taşıma gibi birçok alanda gittikçe artan bir şekilde kullanıldı.

Günümüzde daha çok ağır çalışma şartlarının olduğu birçok yerde kullanılırlar. Halkaların şekline bağlı
olarak başlıca halkalar, bağlantılı, bağlantısız, halkalı olmak üzere üç çeşittir. Halkaları ortadan
bağlantılı zincirlerde, bağlantı halkaları kuvvetlendirdiği ve ağırlaştırıp sallanmalarını azalttığı için daha
çok gemi zincirlerinde kullanılırlar. Diğer bağlantısız halkalı zincirler kaldırma, çekme, bağlama ve
diğer hallerde kullanılırlar. Halkalı zincirlerin ceraskallardaki gibi zincir dişlileriyle tahrik edilen hassas
kalibreli tipleri de vardır.

Bağlama zincirleri değişik metallerden ve alaşımlardan yapılırlar. Çubuktan kesilip, bükülüp elektrik
kaynağında kaynak edilerek îmâl edilirler. Dövme çelik büyük zincirler ise elle îmâl edilirler. Bu halde
çubuk metalden belli uzunlukta kesilen her halka kenar uçları düzeltildikten ve U şeklinde büküldükten
sonra ocakta ısıtılıp diğer halkaya geçirilip çekiçle birleştirilir.

Karşılıklı millere bağlı iki dişli çark etrafına geçirilip güç ve hareket ileten zincirlere, bunların iki
uçlarının bitişik olması sebebiyle sonsuz zincirler denir. Bu tür zincirler yardımıyla oldukça uzak
mesâfelere (8 m’ye kadar) güç ve hareket iletilebilir. İyi bir verime (% 96) sâhiptirler. Bir milden aynı
anda birkaç mile hareket iletebilirler. Çeşitli ortamlarda (sıcaklık, pislik, toz, rutûbet) iyi bir çalışma
kâbiliyeti gösterirler. Kayış-Kasnak mekanizması aksine hareketi kaymasız iletebilirler. Bunlarda
çevrim oranı hassas olarak sağlanabilir. Hareket ileten millerin devir sayılarının oranı olan çevrim
oranı, zincir dişlilerin diş sayıları ile ters orantılıdır. Bu mekanizmanın mahzurları ise ağır ve pahalı
olması, gürültülü çalışması, iyi bir bakım gerektirmesidir.

Genellikle güç ve hareket iletiminde kullanılan bu tip zincirlerin kesici baklaları olan diğer bir türü de
orman sanâyinde, ağaç kesme ve işlemesinde kullanılır ve kesici zincir adını alır. Güç ve hareket
iletiminde kullanılan zincirlerin rulolu manşonlu, burçlu, dişli ve menteşeli olmak üzere dört ayrı tipi
vardır.

Bisikletlerin tahrikinde de kullanılan rulolu manşonlu zincirlerde iki sıra hâlindeki baklalar birbirlerine
aralarındaki pim ve burçlardan meydana gelen mafsallarla bağlanmışlardır. Ayrıca burçların üzerine
yüzeyi sertleştirilmiş rulolar geçirilerek zincir dişlilerine temasta olabilecek aşınma önlenmek
istenmiştir. Tek, iki veya üç sıralı olabilirler. Bu zincirlerin diğer bir şekli de kademeli rulolu manşonlu
zincirlerdir. Daha büyük bir esnekliğe sâhip bu zincirler oldukça ağır şartlar altında kullanılabilmektedir.

Burçlu zincirlerde burçlar üzerinde rulolar yoktur. Daha hafif olan bu zincirler burç yüzeyleri
aşındığından ancak küçük güç ve hızlarda iyi bir yağlama ile kullanılırlar. Dişli zincirlerde zinciri
meydana getiren baklaların alt kısmı dişşeklindedir. Baklalar birbirine pimler vâsıtasıyla
bağlanmışlardır. Yüksek hızlarda gürültüsüz çalışabilirler. Yapıları diğerlerine göre daha karışık
olduğundan daha dikkatli bakım isterler. Baklaların temas yüzeyleri sertleştirilir.

Menteşeli zincirlerde baklalar döküm yoluyla elde edilir. Baklaları
birbirlerine pimle bağlanan bu
zincirler küçük güçlerde ve düşük hızlarda kullanılırlar. Rulolu manşonlu ve burçlu zincirlerin dişli


çarkları diş aralarında rulo veya burçların oturacağı
şekilde yuvarlatılmıştır. Dişler burç ve ruloların
arasına girerek onları kavrarlar. Dişli zincirlerde ise baklaların alt kısımlarındaki dişler çarkın diş
aralarına geçerek hareket iletirler. Bu zincirler üzerlerindeki tek sıra kılavuz baklalarının dişli üzerindeki
kanala geçmesiyle kılavuzlanırlar.

Zincir mekanizmaları çok iyi bir yağlama ile maksimum çalışma kapasitesine ulaşabilirler. Elle,
damlalıkla, banyolu ve püskürtmeli olarak yağlanabilirler. Banyoluda dişlilerden biri çok az yağ
banyosuna girdiğinden zincir buradan geçerken yağlanır. Püskürtmeli yağlamada yağ bir memeden
basınçla zincir üzerine püskürtülerek yağlama sağlanır.

ZİRAAT (Tarım);

Alm Landwirtschaft (f), Ackerbau (m), Fr. Agriculture (f), İng. Agriculture. İnsanlara gerekli olan
giyecek ve yiyecek maddelerini temin için toprağı işleme, bitki ve hayvan yetiştirme sanatı. Hayvan
yetiştirme için (Bkz. Hayvancılık). Geçmişte olduğu gibi bugün de insanlar bitkilerle çok daha yakından
meşgul olmaktadırlar. Beslenme, giyinme ve endüstri bakımından bitkiler, insanların vazgeçilmez
ihtiyaç kaynaklarıdır. Târih boyunca ülkeler, yetiştirdikleri bitkilerin bolluğu veya kıtlığı ile değer
kazanmışlardır. Açlık tehlikesi insanları memleketlerini terke veya savaşlara mecbur etmiştir. Bugün de
hızlı nüfus artışı, dünyânın çeşitli yerlerindeki açlık problemi, ziraate daha fazla önem verilmesini
gerektirmektedir.

Türkiye ekonomisinin temel sektörü durumunda olan ziraat, nüfûsun büyük bir bölümüne istihdam
imkânı sağlamaktadır. Ancak yıldan yıla kırsal nüfûsun genel nüfus içindeki payının azaldığı
görülmektedir. Meselâ 1960 yılında bu oran % 68.08 iken 1980’de % 56.47’ye düşmüştür. Ancak,
bugün ulaşılan durum henüz gelişmiş ülkelere oranla ülkemiz açısından yeterli değildir. Gelişmişlik
kriterlerinden biri olarak kabul edilen kırsal nüfus oranına göre, gelişmiş ülke kategorisine Türkiye’nin
dâhil edilebilmesi için, kırsal nüfûsun % 10’un altında olması gerekir. Bu oran Almanya’da % 4,
İngiltere’de % 2, ABD’de % 3.1, Yunanistan’da % 37.6’dır.

Türkiye’nin arâzi varlığı: Türkiye, ziraat alanı bakımından yüksek bir potansiyele sâhip
bulunmaktadır. 1950 yılında 16.5 milyon hektar civarında olan toplam ekili ve dikili alanlar bugün 28
milyon hektara yaklaşmaktadır. Türkiye’de ziraat arâzisi, toplam arâzi varlığının % 36.09’unu teşkil
ederken bu oran AET ülkelerinde % 61’dir.

1950’li yıllarda traktörün tarıma yoğun bir şekilde girmesiyle yeni alanların sürülmesi mümkün
olmuştur. Özellikle son yıllarda traktör miktarında önemli bir artış meydana gelmiştir. 1964 yılında
Türkiye’de toplam traktör mevcudu 51.781 iken bu rakam 1983 yılında 53.516’ya ulaşmıştır. Ancak
bugünkü şartlarda artık işlenebilir arâzinin sınırına gelinmiş bulunulmaktadır. Henüz ziraat arâzisinin
büyük kısmı tarla arâzisidir. Tarla arâzisinin mer’a arâzisi aleyhine gelişmesi ülkemizde hayvancılığı
olumsuz yönde etkilemektedir.

Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından hazırlanan istatistiklerine göre ülkemiz ziraat arâzilerinin bitkilere
göre dağılışı
şöyledir.

(Hektar)

Hububat........................................ 13.332.299


Baklagiller ...................................... 1.365.517


Endüstri Bitkileri.............................. 1.278.783


Yağlı Tohumlar .............................. 1.281.751


Yumrulu Bitkiler ..................................269.800


Sebzeler ............................................678.000


Yem Bitkileri ......................................222.505


Bağlar ................................................655.000


Meyve ağaçlarının kapladığı alan .. 1.453.000

Zeytin ağaçlarının kapladığı alan ......814.000

Çay yetiştirilen alan ..............................64.603


Nadas ............................................ 5.854.000


ZİRAATİ YAPILAN BİTKİLER


1. Tarla Bitkileri:
Hububat: Buğday, arpa, çavdar, yulaf, mısır, akdarı, kumdarı, cindarı, çeltik.
Baklagiller: Fasulye, nohut, mercimek, bakla, bezelye, börülce.
Yem Bitkileri: Yonca, burçak, fiğ, üçgül.


2. Endüstri Bitkileri:
Lif bitkileri: Keten, kenevir, jüt, pamuk, kendir, lif kabağı.
Yağ bitkileri: Ayçiçeği, susam, kolza, yağşalgamı, hardal, haşhaş, aspir.
Şeker bitkileri: Şekerpancarı, şekerkamışı.
Nişasta bitkisi: Patates.
Kauçuk bitkileri: Guayül, göksakızı.
Keyf bitkileri: Tütün, kahve, afyon.
Baharat bitkileri: Hardal, anason, şerbetçiotu, kişniş, kekik, kimyon, salep, vanilya, zağfiran.
İlâç bitkileri: Haşhaş, hintyağı, hatmi, çiğdem, banotu, karahindiba, yüksükotu.


3. Sebzeler:
Yapraklı yenen sebzeler: Ispanak, pazı.
Salatalık sebzeleri: Kereviz, maydanoz, tere, kıvırcık salata.
Lahana türü sebzeler: Beyazbaş lahana, karnıbahar, brüksel lahana.
Kökleri yenen sebzeler: Havuç, şalgam, turp, pancar.
Soğanlı sebzeler: Soğan, sarmısak, pırasa.
Fasulye ve bezelyeler: Fasulye, bezelye, bakla.
Patlıcangil meyveleri: Domates, patlıcan, biber.
Kabaklar: Hıyar, kavun, karpuz ve kabaklar.
Baharlı sebzeler: Nâne, dereotu.
Bamya: Bamya.


4. Meyveler:
Sert kabuklu meyveler: Badem, ceviz, fındık, kestâne, antepfıstığı.
Yumuşak kabuklu meyveler: Armut, ayva, elma, muşmula, yenidünyâ.
Taş çekirdekli meyveler: Erik, kayısı, kızılcık, iğde, kiraz, şeftali, vişne, zerdali.
Üzümsü, meyveler: Nar, incir, dut, keçiboynuzu, çilek, muz, üzüm.


5. Turunçgiller:
Altıntop, limon, mandalina, portakal, turunç.

6. Zeytin
7. Çay.
Zirâî üretimin artışında en önemli faktörlerin başında sulama gelmektedir. Ancak, bugün sulanabilecek

8.5 milyon hektar tarım arâzisinin henüz % 30’u sulamaya açılmış durumdadır. Yıldan yıla sulanan
arâzi miktarında artış görülmesine karşılık mevcut su kaynaklarından istifâde etme yetersiz
durumdadır. Türkiye’de toplam ziraat arâzisinin % 76.1’i sulanırken, bu oran Yunanistan’da % 19.6,
İtalya’da % 16.3, İspanya’da % 11.4’tür.
Memleketimiz sâhip olduğu çok değişik iklim ve toprak özellikleri dolayısıyla pekçok bitkinin
yetişmesine elverişli bir ülkedir. Güneyde pamuk, turunçgil, sebze; Güney Doğu Anadolu’da hububat,
fıstık; Batıda üzüm, incir, zeytin, pamuk, tütün, sebze; Kuzeyde fındık, çay, tütün; İç Anadolu’da
hububat, çeltik, şekerpancarı, haşhaş; Trakya’da hububat, ayçiçeği, pancar; Doğu Anadolu’da
hububat, yem bitkileri ve pancar önemli ölçüde yetiştirilmektedir. Step ile deniz arasındaki geçit
bölgelerde ise meyvecilik ziraatı yapılmaktadır.


Ayrıca son yıllarda bilhassa Güney ve Batı Anadolu’da seracılık ve turfanda ziraatçilikte önemli bir artış
meydana gelmiştir. Böylece yılın her mevsiminde tâze sebze bulma imkânı doğmuştur.

Ülkemizde yetiştirilen zirâî mahsüller, kendi ihtiyacımızı karşıladığı gibi önemli bir kısmı da ihraç
edilmektedir. Türkiye, dünyâ ülkeleri arasında gıdâ maddeleri ithal etmiyen yedi ülkeden biridir. İhraç
ettiğimiz zirâî ürünler arasında fındık, pamuk, tütün, nârenciye, kuru üzüm ve incir önemli bir yer
tutmaktadır. Ayrıca turfanda sebze ihrâcâtında da her yıl artış olmaktadır.

ZİRAAT BANKASI;

Türkiye’nin en eski en büyük bankalarından. Yurdumuzdaki tarımla ilgili kredi düzeninin temeli; tarımla
ilgili kredi meselesinin ayrı bir teşkilât kurulması
sûretiyle çözümlenmesine inanan Midhat Paşanın
1863 yılında Niş Vâlisiyken, Pirot kasabasında kurduğu ilk ikraz sandığıyla atılmıştır.

Tuna vilâyetlerinden başlamak üzere, yurdun birçok yerinde kurulan ikraz sandıkları, 1867 yılında
çıkarılan Memleket Sandıkları Nizamnâmesiyle bütün yurda teşmil edilmiştir. Ancak, başlangıçta
büyük bir hızla gelişen bu sandıklar, daha sonraları sermâyesizlik yüzünden yavaş yavaş çalışamaz
hâle gelmiştir. Devamlı sermâye akışını sağlamak gâyesiyle, 1863 yılından başlamak üzere, alınan
âşârdan onda bir kısmı sandıklara tahsis edilmiştir.

Bu hisseye “Menâfi Hissesi” ismi verildiğinden, buna izâfeten memleket sandıklarına da Menâfi
Sandıkları
adı verilmiştir. Bu sandıkların sermâyeleri usulsüz olarak nüfuzlu kişilere dağıtmaları,
dağıttıkları kredileri geri alamamaları ve murâkabeden yoksun olmaları sonucunda, tarım alanlarında
durmadan artan kredi sıkıntısının yeni bir teşkilâtla giderilmesi kararlaştırılmış ve 15 Ağustos 1888
târihli Ziraat Bankası Nizamnâmesiyle, Menâfi Sandıkları kaldırılarak, yerlerine Ziraat Bankası
kurulmuştur. Söz konusu nizamnâmeyle, tarımla ilgili kredi işleri hükümetin murâkabesine tâbi merkezî
bir teşkilâta bağlanmış ve bankanın kredi dağıtımı yanında, kendisine fâizle verilecek paraları da kabul
etmesi öngörülmüştür.

Cumhûriyetin îlânını tâkiben, 19.3.1924 târihinde, Banka bir devlet kuruluşu hüviyetinden çıkartılarak,
anonim şirket hâline getirilmiştir. Bu sûretle dinamik bir karaktere sâhip olması istenmiştir. Ancak,
sermâyesinin hissedarlara dağıtılmasındaki teknik imkânsızlık, bankayı kısmen de özel bir kuruluş
durumuna sokmuştur. Bankanın hukûkî bünyesindeki özellikler zamanla daha açık olarak kendini
hissettirmeye başlamış ve Bankaya yeni bir şekil verme zarûretini doğurmuştur. Hükümetçe yapılan
incelemelerden sonra, 12.6.1937 gün ve 3202 sayılı T.C. Ziraat Bankası
Kânunu ile Banka özerk bir
devlet kuruluşu hâline dönüştürülmüştür.

Daha sonra Banka, 4.7.1938 gün ve 3460 sayılı kânun kapsamına alınarak, 3202 sayılı kânuna ve bu
kânunda açıklık bulunmayan hallerde özel hukuk hükümlerine tâbi, tüzel kişiliğe sâhip, çalışmalarında
özerk ve sermâyenin tamâmı devlete âit bir iktisâdi devlet teşekkülü hâline getirilmiştir.

İktisâdi Devlet Teşekkülleri ve Kamu Kuruluşları hakkında 11.4.1983 târihli ve 60 sayılı Kânun
Hükmünde Kararnâmeye istinâden Bankanın teşkilat kânunu olarak 107 sayılı Kânun Hükmünde
Kararnâme yürürlüğe girmiş, ancak bu Kânun Hükmünde Kararnâmeler daha sonra 8.6.1984 târih ve
233 sayılı Kamu İktisâdî Teşebbüsleri hakkındaki Kânun Hükmünde Kararnâmeyle yürürlükten
kaldırılmıştır. 233 sayılı Kânun Hükmünde Kararnâme çerçevesinde düzenlenen T.C. Ziraat Bankası
Ana Statüsüyle Bankaya bir “Sektör Bankası” hüviyeti içinde modern bir kredi kuruluşuna sâhip olan
bütün çalışma imkânları verilmiştir.

Ayrıca banka: Tarım ürünlerinin üretilmesi, işlenip değerlendirilmesi, pazarlanması; tarıma dayalı
sanâyiyle tarıma girdi sağlayan tarımla ilgili sanâyiye dönük her türlü girişimlerde ve kalkınma plânı
prensiplerine göre üretimde bulunma ve gelişmesiyle ilgili finansman desteği sağlama, kaynak bulma
ve gerekli kredileri düzenleme, tâkip etme ve bu gâyelerin elde edilmesini sağlayacak ortaklıkları
kurmak ve korumak, kurulmuş ve kurulacak ortaklıklara ve yapılmış ve yapılacak teşebbüslere gereği
hâlinde katılmak görevleri yanında tarım sektörünün kalkınma bankacılığı görevini de üstlenmiştir.

Kuruluşunun 129. yılında T.C. Ziraat Bankası; toplam kaynakları, net değerleri, kredileri açısından,
Türkiye’de bütün bankacılık sektörü içinde, aktifler, kaynaklar, krediler, toplam mevduat oranı
yönünden bankacılık sektöründe ön sıraları almaktadır. Ayrıca 10 bölge müdürlüğü, yurt içinde 1280,
yurt dışında 9 şûbe olmak üzere toplam 1289 şûbesi (4’ü Kıbrıs’ta) 11 Dış Temsilciliği, 26 Change
ofisi, 50 bürosu, 41.375’e yakın personelle Türkiye’nin en büyük ve en eski bankasıdır (1994).

ZİRÂÎ MÜCÂDELE (Bitki Koruma);

Alm. Schädlingsbekämpfung, Fr. Lutte agricóle, İng. Agricultural struggle. Bitkileri hastalık ve
haşerelerden korumak için yapılan çalışmalar. Bitkiler, diğer canlılara göre sâbit oluşları ve atmosfere
açık yüzeylerinin daha fazlalığı sebebiyle hastalık ve zararlı böcek tesirlerine her zaman mâruz


kalmaktadırlar. Genel olarak hastalık ve haşerelerin bitkilerde% 10 oranında mahsül kayıplarına sebep
olduğu kabul edilmektedir. Ancak bu oran tropik bölgelerde % 20’ye kadar çıkmaktadır. Mücâdelelerin
yapılmadığı zamanlar bâzı salgın hastalıklar mahsulün tamâmının kaybına sebep olduğu gibi bitkileri
de kurutabilirler.

Bitkileri hastalandırarak mahsül kayıplarına sebep olan âmiller başlıca iki grup altında toplanmaktadır.

Cansız hastalık âmilleri: İklim ve toprak gibi çevre faktörlerinin elverişli olmadığı durumlarda,
bitkilerde çeşitli arazlar meydana gelmektedir. Bitkilerin hastalanmasına sebep olan bu çeşit faktörler
arasında en önemlileri şunlardır: Düşük ve yüksek sıcaklıklar, aşırı rutûbet, topraktaki besin maddesi
noksanlığı, ışık noksanlığı, yıldırımlar, kuvvetli rüzgâr, havadaki çeşitli kimyevî maddeler.

Canlı hastalık âmilleri:

Böcekler: Meyve iç kurtları, meyve ağ kurtları, kırmızı örümcekler, kabuklu bitler, yaprak bitleri,
floksera, süne, kımıl gibi.

Mantarlar: Buğday sürmesi, hububat pasları, bağ ve sebze mildiyöleri, meyve, sebze ve bağ
küllemeleri, yaprak leke hastalıkları gibi.

Bakteriler: Zeytin ağacı kanseri, turunçgil dal yanıklığı, ceviz bakteriyel yanıklığı, pamuk köşeli leke
hastalığı, meyve ağaçları kök kanseri.

Virüsler: Bağlarda bulaşık soysuzlaşma, tütün mozayik virüsü, hıyar mozayik virüsü, pancartepe
kıvırcıklığı virüsü, nârenciye virüsleri.

Nematodlar:Kök ur nematodları, buğday gal nematodu, soğan ve sarmısak nematodu.

Kemiriciler: Tarla fâreleri, kör fâre, tavşanlar, sincaplar.

Yabancı otlar: Sarı
ot, yabânî hardal, köygöçüren, gelincik, yabânî yulaf, karamuk, pelemir, kanyaş,
sarmaşık, pıtrak, yavşan, tilkikuyruğu, ayrık vs.

Zirâî mücâdele metodları:

Zirâî mücâdelede önemli olan koruyucu mücâdeledir. Bitkiyi hastalık ve haşerelerden korumak veya
hastalık ve haşereleri ekonomik zarar seviyesinin altında tutmak esastır. Bunun için çeşitli metodlar
uygulanır.

Kültürel mücâdele: Gübreleme, toprak işlemesi ve münâvebe yapılarak sıhhatli bitki yetiştirilir. Ayrıca
çevredeki hastalık ve haşerelere konukçuluk yapan yabancı otlar ve hastalıklı bitki artıkları sağlam
bitkilerden uzaklaştırılarak bulaşmalar önlenir.

Diğer taraftan bâzı tehlikeli hastalık ve zararlıların yayılmasını önlemek için zirâî karantina tedbirleri
uygulanarak; her türlü hastalıklı bitki aksamının bir bölgeden diğer bölgeye veya bir ülkeden diğer
ülkeye nakli yasaklanır.

Biyolojik mücâdele: Bitkilere zarar veren böceklerin diğer bâzı böceklerle (Parazit, predatör)
öldürülmesidir. Biyolojik mücâdelede kullanılacak canlılar özel olarak yetiştirme laboratuvarlarında
çoğaltılarak uygun zamanlarda zarar görülen yerlere salınır. Ülkemizde Antalya ve Adana’da nârenciye
unlu bitine karşı
Cryptolaemus montrouzieri adlı böcek, laboratuvarda yetiştirilerek biyolojik
mücâdele yapılmaktadır. Biyolojik mücâdele, tabiî dengeyi korumak bakımından son yıllarda üzerinde
en fazla durulan bir mücâdele şeklidir.

İlâçlı mücâdele: Çeşitli ilâçlar kullanılarak yapılan mücâdele şeklidir. Kullanılan bu ilâçlarla hastalık
âmillerinin bitkilere bulaşması önlenir ve bitkide zarar yapan haşereler öldürülür. İlâçlama, etkili olması
sebebiyle bugün için en çok kullanılan bir mücâdele şeklidir. Ancak kullanılan ilâçların insan, hayvan
ve çevre sağlığı üzerinde olumsuz tesirleri bulunmaktadır. Zirâî mücâdele ilâçları kullanıldıkları hastalık
ve haşerelere göre şu gruplara ayrılmaktadır.

Böcek öldürenler (İnsektisit)

Mantarları öldürenler (Fungusit)

Bakterileri öldürenler (Bakterisit)

Yabancı otları öldürenler (Herbisit)

Örümcekleri öldürenler (Akarisit)

Kemiricileri öldürenler (Rodentisit)

Nematodları öldürenler (Nematisit)


Salyangozları öldürenler (Molluskisit)
Kuşları öldürenler (Auenisit)
Karıncaları öldürenler (böcek, tavşan v.s.) (Reperlent)
Çekirgeleri öldürenler (Atraktanlar)

Zirâî mücâdele Âletleri:

Zirâî mücâdelede kullanılan ilâcın uygulama şekline, mücâdelenin yapılacağı yerin büyüklük ve arâzi
yapısına göre çeşitli âletler kullanılmaktadır. Son yıllarda geniş alanlarda bu iş için geliştirilmiş zirâî
mücâdele uçak ve helikopterleriyle ilâçlama yapılmaktadır. Zirâî mücâdelede kullanılan başlıca âletler
şunlardır:

Tozlama âletleri: El körükleri, göğüs körükleri, sırt körükleri, arabalı körükler, motorlu tozlayıcılar,
uçak körükleri.

Püskürtme âletleri: El pülverizatörleri, sırt pülverizatörleri, arabalı pülverizatörler, motorlu
pülverizatörler, sisleme pülverizatörleri (Atomizör).

Zirâî mücâdele ilâçlarının kullanılmasında dikkat edilecek hususlar:

1. Zirâî mücâdele ilâçları
dâimâ kilitli ve meskun olmayan yerlerde, kapalı odalarda ve dolaplarda
saklanmalıdır. Boş orijinal ambalaj kapları başka maksatlar için aslâ kullanılmamalı, çocukların
ulaşabileceği yerlerden uzak tutulmalıdır.
2. İlâçlar, içerisinde gıdâ ve yem maddeleri bulunan mutfak, ahır ve benzeri yerlerde
hazırlanmamalıdır.
3. Zirâî mücâdele ilâçları yalnız ambalajlarının üzerinde kullanma tâlimatlarında gösterilen dozlarda
kullanılmalıdır.
4. İlâçların kullanılması sırasında koruyucu elbise, lastik çizme giymeli, ayrıca koruyucu gözlük ve
maske takılmalıdır.
5. Koruyucu elbiseler sık sık değiştirilmeli ve temizlenmelidir.
6. Zirâî mücâdele ilâçları ile çalışırken yemek yememeli, su ve sigara içilmemelidir.
7. Bilhassa iş esnâsında ve işten sonra alkollü içkilerin kullanılması çok tehlikelidir.
8. İlâçlamadan sonra ve her yemekten önce eller su ve sabunla îtinâ ile yıkanmalıdır. İlâçlar asla
deriye ve göze temas ettirilmemeli ve herhangi bir şekilde temas ettiği zaman bol sabunlu su ile
yıkanmalıdır.
9. Tıkanan meme ve hortumların üfleyerek açılmaya çalışılması tehlikelidir.
10. Rüzgâra karşı ilâç atılmamalıdır.
11. Arılara karşı, zehirli olan ilâçlarla çalışırken özel îtinâ gösterilmeli ve ilâçlama öncesi kovan
sâhiplerine haber verilmelidir.
12. Hazırlanan ilâçlardan arta kalanlarla, âletlerin temizlenmesinde kullanılan suları aslâ su
çukurlarına, derelere, nehirlere, göllere ve denize dökülmemeli bunlar açılan bir çukur içerisine
dökülmelidir.
13. İlâçların kalıntıları
bâzan hayvanlarda bariz bir zarar meydana getirmekle birlikte, ürünlerine
meselâ süte geçebilmektedir. Sebze ve meyveler ise kullanılmadan önce mutlakâ yıkanmalıdırlar.
14. Zirâî mücâdele ilâçları ile çalışanlar bedenî ve rûhî yönden sağlıklı olmalı ve aynı zamanda
kendilerine kullanma, zehirlilik ve dikkat edecekleri hususlar hakkında bilgi verilmelidir.
15. Gündüzleri devamlı olarak 8 saatten fazla ve peşipeşine 6 günden fazla sürelerle, mücâdele
ilâçları uygulamalarından kaçınılmalıdır.
16. Üşüme, bronşit ve mîde rahatsızlığı olan şahıslarla, ellerinde çatlak ve yaralar bulunanlar zehirlere
karşı bilhassa hassastırlar. Böyle kişiler sıvı ve toz ilâçlarla çalıştırılmamalıdır.
17. Eğer iş esnâsında veya işten sonra baş ağrısı, mîde bulantısı, baş
dönmesi, göz kararması ve
diğer rahatsızlıklar meydana gelirse işi derhal durdurmalı, kirli elbiseler çıkarılmalı ve doktor çağırmalı
veya hasta derhal hastâneye kaldırılmalıdır.
ZÎRÎLER;



Kuzey Afrika’da İslâm devleti kuran hânedanlardan. Zîrîler, Mağrib’in iç kısmında oturan Senhâce
Berberî kabîlelerindendir. Hâricilerden Ebû Yezid’e karşı 945’te Fâtımîler’e askerî kuvvet yardımı
yaptılar. Bu yardım üzerine, Fâtımî halîfesi Mu’izz (953-975) zamânında, Zîrîlerden Yusuf Bulukkîn bin
Zîrî’ye İfrikiye Vâliliği verildi. Bulukkîn, Zendler ile mücâdele etti. Sebte’ye kadar bütün Magrib’i
zaptetti. Zîrîlerin hâkimiyeti çok genişleyince, bu toprakları bir kişinin idâre etmesi zorlaştı. Yusuf
Bulukkîn’in torunu Nâsıreddevle Bâdîs (996-1016) zamânında, topraklarda idârî taksimat yapıldı.
Batıdaki bölgeler âilenin Hammâdî koluna geçti Anakol Zîrîlerin merkezi Kayravan olup, İfrikiye’ye
hâkimdiler. Hammâdîlerin merkezi ise Kala idi. Zîrîler, 1041’de Bağdat’taki Abbâsî halîfeliğine
sadâkatını
bildirdiler. Hammâdîler, Mısır Fâtımîlerine bağlı kaldılar. Zîrîler, Fâtımîlerden ayrılınca,
saldırıya uğradı. Fâtımîler, Zîrî topraklarına karşı saldırıya geçip, kuvvet gönderdi. Zîrîler Kayravan’ı
boşaltarak sâhildeki el-Mehdiye şehrine göç ettiler. Hammâdîler de, Bicâye Limanına çekildiler.
Denizciliğe önem vermeye başladılar. Normanlar ile münâsebet kurdular. Zîrîlerin hâkim oldukları
topraklar 12. yüzyılda, önce Normanlar daha sonra da Muvahhidlerin eline geçti.

1. Zîrî Hükümdarları:
Yusuf Bulukkîn bin Zîrî-I ................ (972-984)
Mansûr bin Bulukkîn ...................... (984-996)
Nâsıreddevle Bâdîs ...................... (996-1016)
Şerefeddevle el-Muiz.................. (1016-1062)
Temim ........................................ (1062-1108)
Yahya ........................................ (1108-1116)
Ali .............................................. (1116-1121)
Hasan ........................................ (1121-1148)


2. Hammâdî Kolu
Hammad bin Bulukkîn bin Zîrî-I.. (1015-1028)
Ka’îd .......................................... (1028-1054)
Muhsin........................................ (1054-1055)
Bulukkîn-II .................................. (1055-1062)
Nasır .......................................... (1062-1088)
Mansûr ...................................... (1088-1105)
Bâdîs .................................................... (1105)
Aziz ............................................ (1105-1121)
Yahya ........................................ (1121-1152)


ZİRKONYUM;

Alm. Zirkonium (n), Fr. Zirconium (m), İng. Zirconium. Zr sembolüyle gösterilen metalik bir element.
Zirkonyum yer kabuğunun % 0,028’ini teşkil eder. Tabiatta bakır, nikel, kurşun, kalay, çinko ve cıvanın
toplamlarından daha fazla bulunmaktadır. Dağınık durumda çok rastlanmakla berâber bâzı mineraller
meydana getirdiği de görülmektedir. En çok bulunan minerali silikat yapısında olan zirkondur (ZrSiO4).
Bundan başka baddeleyit (ZrO2) adlı, oksit yapısında bir minerali daha vardır.

Metalik zirkonyum, zirkonyum tetraklorürün (ZrCl4) kalsiyum veya sodyum ile indirgenmesinden elde
edilir. Bu işlem eritilmiş magnezyum ile de yapılabilmektedir. Reaksiyonlar kapalı bomba tipi kaplarda
800°C’de yapılmaktadır. Elde edilen zirkonyum, termik ayrışma reaksiyonlarından faydalanılarak
saflaştırılır.

Özellikleri: Zirkonyumun atom numarası
40, atom ağırlığı 91,22’dir. Peryodik tabloda IVB grubunda
bulunur. Elektron düzeni (Kr) 4d2 5S2 şeklinde olup bileşiklerinde 2+ ve 4+ değerliklerinde
bulunabilmektedir. Kütle numaraları
90, 91, 92, 94 ve 96 olan beş tâne kararlı izotopu; 93, 95 ve 97
kütle numaralı üç tâne de kararsız izotopu vardır.

Zirkonyum beyaz renkli bir metaldir. İki modifikasyonu vardır. 862°C’nin altında a, üstünde ise ß
modifikasyonu kararlıdır. Saf halde yumuşak, bükülebilen ve dövülebilen bir metaldir. Erime noktası
1852°C, kaynama noktası 3580°C ve özgül ağırlığı 6,52 g/cm3tür.


Elementel zirkonyum sülfat asidinde (sıcakta), seyreltik florür asidinde ve altın suyunda çözünür.

Kullanılışı: Yavaş nötronları geçirme özelliğinin yüksek olması ve reaktörde ortaya çıkan şartlara karşı
korrozif direncinin fazla olması sebebiyle nükleer enerji reaktörlerinde kullanılır. Korozyona karşı
direnci çok yüksek olduğundan cerrâhî âletlerde, alaşımlarda vs. kullanılır. Toz hâlindeki zirkonyumdan
vakum tüpü üretiminde gaz giderici olarak faydalanılır.

ZİŞTOVİ ANTLAŞMASI;

Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında 1788-1791 savaşlarına son veren ve Ziştovi’de imzâlanan
barış antlaşması. 1787’de başlayan Osmanlı-Rus Harbi devam ederken 1788’de Avusturya Rusya’nın
yanında Osmanlı Devletine harp îlân etti. Buna karşılık İsveç de Rusya’ya karşıOsmanlı Devletinin
yanında savaşa girdi. Ayrıca Osmanlı
Devleti, iki cephe ile karşı karşıya gelince savaş hâlinde
bulunduğu Prusya ile 1790 yılında antlaşma imzâladı ve Avusturya sınırına yeni kuvvetler gönderdi. 8
Haziran 1790’da Yergöği’de Avusturya kuvvetleri büyük bir bozguna uğratıldı. Bu mağlubiyet üzerine
Avusturya imparatoruİkinci Leopold barış istedi. Prusya’nın da delâletiyle 18 Eylül 1790’da Yergöği’de
dokuz aylık bir mütâreke imzâlandı. Bundan sonra 5 Aralık 1790’da Ziştovi’de başlayan barış
görüşmeleri uzun çekişmelerden sonra 4 Ağustos 1791’de neticelendi. Tamâmı on dört madde olan bu
antlaşmaya göre Avusturya Orsova dışında işgal ettiği bütün yerlerden çıkacaktı. Hotin Kalesi,
Ruslarla antlaşma yapılana kadar, Avusturyalılarda kalıp sonra Osmanlılara terk edilecekti. İki devlet
arasında, daha önce yapılan ticâret antlaşmalarına göre ticâret serbestisi ve ticârî imtiyazlar devam
edecekti. Osmanlılar antlaşmadan sonra Viyana’ya bir büyükelçi gönderdi.

ZİTVATORUK ANTLAŞMASI;

1593-1606 Osmanlı-Avusturya savaşlarına son veren sulh antlaşması (11 Kasım 1606).

1593’te başlayan Osmanlı-Avusturya savaşı başlangıçta Osmanlılar aleyhine cereyan etti. Orta
Macaristan ve Romanya’nın bir bölümü Avusturyalıların eline geçti. Ancak Eflak, Boğdan ve Erdel’de
vaziyetini düzelten ve isyanları bastıran Osmanlılar kısa sürede duruma hâkim oldular.Vezir-i âzam
Mehmed Paşa 1605’teEstergon’u fethetti. Bu zafer Avusturya’nın ümitlerini kırdı ve onları barış
istemeye mecbur bıraktı


Estergon ile Komaron arasında Zitva Çayını Tuna’ya döküldüğü yerde başlayan müzâkereler üç hafta
sürdü. Nihâyet 11 Kasım 1606’da 20 sene müddetle 17 maddelik antlaşma imzâ edildi.

Antlaşmanın önemli maddeleri şunlardı:

Avusturya’nın Osmanlı Devletine vermekte olduğu yıllık otuz bin duka altını tutarındaki haraç
kaldırılacaktı.

Avusturya-Almanya İmparatoru İkinci Rodolphe, bir defâya mahsus olmak üzere Osmanlı Sultanı’na

200.000 kuruş tazminat verecekti.
Antlaşmanın tasdikinden îtibâren her üç yılda bir ihtiyarî hediyeleşme olacak, fakat bunun kıymet ve
miktarı muayyen olmayacaktı.

Osmanlı Sultanı ile Avusturya-Almanya İmparatoru haberleşme protokol muhâberelerinde eşitlik
kâidesine riâyet edeceklerdi.

Yazışmalarda Avusturya İmparatoruna (Kral) tâbiri yerine “RomaCâsârı” ünvânı ile hitap edilecekti. İki
taraf birbirinin arâzisine tecâvüz etmiyecek, tecâvüz meydana gelirse esirler iâde edilip, zarar ve
ziyanlar da karşılıklı olarak ödenecekti.

Hudut boyu ihtilafında Osmanlı Devletinden Budin Beylerbeyi, Avusturya’dan da Raab/Yanıkkale
kumandanı hakem olacaktı.

Yirmi yıl süre ile imzâlanan antlaşma, Sultan Birinci Ahmed Han ve İkinci Rodolphe arasında kalmayıp,
bunların halefleri de uymak mecburiyetindeydi.

İspanya Kralı da, bu antlaşmaya girme hakkına sâhipti.

ZİVİRCİK (Anagyris foetida);

Alm. Anagyriz, Fr. Anagyris, anagyre, bois puant, İng. Anagyris. Familyası: Baklagiller
(Leguminosae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Ege ve Akdeniz bölgesi.

1-3 m boylarında olan çalımsı ve kokulu bitkiler. Yapraklar basit, açık yeşil renkli, alt yüzü tüylü saplı
ve üç yaprakçıklıdır. Çiçekler çoğu bir arada kısa salkımlar hâlinde toplanmışlardır. Taç yaprakları
kelebek şeklinde ve sarı renklidir. Yapraklar ve dal kabukları kötü kokuludur.


Kullanıldığı yerler: Tohumlar alkoloit taşırlar. Müshil ve kurt düşürücü etkisi vardır.Fakat çok zehirlidir.
Zehirli olduğundan tedâvide kullanılmaz. Hâricen çıbanlara karşı yara iyi edici olarak kullanılır.

ZİYÂ GÖKALP;

yirminci asır Türk sosyolog, yazar ve şâiri. 1876’da Diyarbakır’da doğdu, asıl ismi Mehmed Ziyâ’dır.
Önce mahalle mektebinde okudu. DiyarbakırAskerî Rüştiyesi ve Mülkiye İdâdisini bitirdikten sonra
İstanbul’a geldi. Mülkiye Baytar Mekteb-i Âlisine girdi. Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı devirmek için
faaliyet gösteren gizli bir cemiyete girdiği için tevkif edildi. Daha sonra Diyarbakır’a sürüldü. Burada
amcasının kızıyla evlendi.

1908’de İttihat ve Terakkinin Diyarbakır Şûbesini kurdu. 1911’de Selanik’e yerleşti. 1912’de Ergani’den
meb’us seçildi. Meclisin 18 Ağustosta feshiyle bu vazifesi dört ay devam etti. 1914’te İstanbul
Darü’l-Fünûnunda içtimaiyat (sosyoloji) dersleri okuttu. İstanbul’un işgâlinden sonra İngilizler
tarafından Malta’ya sürüldü. Dönüşünde bâzı arkadaşları ile Ankara’ya gitti. Te’lif ve Tercüme
Reisliğine tâyin edildi. 1923’te Diyarbakır’dan meb’us seçildi. 1924’te İstanbul’da Fransız
Hastânesinde öldü.

Gökalp, gençlik yıllarında birbirine zıt fikirlerin çarpışmasıyla buhran içine düştü. Maddî hiçbir derdi
bulunmadığı halde felsefî düşünceleri ızdıraplarının kaynağı
oldu. Bir ara beynine kurşun sıkarak
intihara teşebbüs etti.

1908’de Diyarbakır Gazetesi’nde yazı hayâtına başladı. 1909’da Peyman Gazetesi’ni çıkardı. Genç
Kalemler mecmuâsında yayınlanan Turan şiiri İttihat ve Terakkici gençler tarafından büyük bir
heyecanla benimsendi.

Yazar olan babasının tesiriyle çok küçük yaşta folklor ve halk şiiriyle ilgilenmiştir. Ziyâ Gökalp, şiir,
nesir, destan ve masal türünde yazmış; ilmî-fikrî makâleler, kitaplar kaleme almış kendine has bir fikir
adamıydı. Bilgi ve fikirlerini çok kolay ve basit görünen yazılarla âdetâ çocuksu bir söyleyişle nazım
diline aldı. Ziyâ Gökalp’ın milliyetçiliği, değişik merhaleler geçirmiş bir “Türkçülük’tür”. Daha geniş
sahada ise Turancılık mefkûresini düşünmüştü. Türkçülüğün Esasları isimli kitabında Türk aydınları
için daha olgun bir “Türkçülük ve hedeflerini gösterip, milliyetçiliğin programını çizdi. Bu kitapta
kendisine has ideallerini, sosyolog olarak ortaya koydu”. Türkçülüğün programını “Lisanî Türkçülük,
Dînî Türkçülük, Bedîî Türkçülük, Ahlâkî Türkçülük, Hukûkî Türkçülük, İktisâdî Türkçülük, Siyâsî
Türkçülük, Felsefî Türkçülük” gibi bölümlerden özetledi. Ortaya koymak istediği, önemli saydığı
fikirlerin başında Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Muasırlaşmak vardı. Fakat bu idealine tam anlamıyla
bağlı kalan olmadığı gibi, kendisi de bu konuda mutedil olamadı.

Ziyâ Gökalp, aynı zamanda bir sosyologdur. Sosyolojideki sistemi sosyal mefkûrecilik sistemidir.
Ancak, görüşlerinde, geniş ölçüde bir milliyetçilik hâkimdir. Sosyal konulardaki örneklerini Türk
insanından, Türk târihinden seçmiştir. Hemen bütün eserlerinde kullandığı lisan, sâde konuşma dili
kadar samimi bir lisandır. Nazım dili bile her nev’i sanat gösterişlerinden uzak, bir sâdelik içindedir.
Manzumelerini -birkaç tânesi hâriç- hep hece vezniyle yazdı. Fakat dörtlük (kıt’a) esâsına dayanan,
şiirdeki millî Türk birimini kullanmayı ihmal ettiği gözden kaçmaz.

Türkiye’de çağdaş
sosyoolji ilmini o kurdu. Millî edebiyat hareketlerinin yaygın bir çığır hâlini almasında
onun büyük rolü oldu. “Bir Kavmin Tetkikinde Usûl” gibi ilmî çalışmaları, sosyoloji sahasında çalışanlar
için rehber vazifesi gördü. Küçük Mecmua’da neşrettiği Halkiyât, Masallar gibi yazıları da Türkiye’de
folklor araştırmaları için kaynak eserdir.

Başlıca Eserleri:

Manzum masal, destan, didaktik manzume, mefkûre manzumeleri ve Yunus Emre tarzı ilâhiler
çeşidinden şiirlerini üç ayrı kitapta topladı. Bunlar Kızıl Elma (1914), Yeni Hayat (1918), Altın Işık
(1923), isimli şiir kitaplarıdır. Bunlardan başka Türkleşmek-İslâmlaşmak-Muasırlaşmak (1918),
Türkçülüğün Esasları
(1923), Türk Medeniyeti Târihi (1925), Malta Mektupları
(1931), Kolsuz
Hanım (1950), Millî Terbiye ve Maarif Meselesi (1964) isimli eserleri vardır.

Ziyâ Gökalp’ten şiirler:

 ÇOBANLA BÜLBÜL

Çoban kaval çaldı, sordu bülbüle:
“Sürülerin hani, ovan nerede?”
Bülbül sordu, boynu bükük bir güle:
“Şarkılarım hani, yavrum nerede?”


Ağla çoban, ağla! Ovan kalmadı.
Gözyaşı dök bülbül, yuvan kalmadı.

Çoban dedi: “Ülkeler hep gitse de,
Kopmaz benden Anadolu ülkesi.”

Bülbül dedi: “Düşman haset etse de,
İstanbul’da şakıyacak, Türk sesi!”

Çalış çoban, çalış! Kurtar öz yurdu!
Şâirlerden topla, bülbül bir ordu!

Çoban dedi: “Edirne’den tâ Van’a
Erzurum’a kadar benim mülklerim!”
Bülbül dedi: “İzmir, Maraş, Adana,
İskenderun’u, Kerkük en sâf Türklerim”

Sarıl çoban sarıl! Mülkü bırakma!
Yâd elinde, bülbül, Türk’ü bırakma!

Çoban dedi: “Sürülerim hep kaçsa,
Birim sürüm var, kaçmaz, adı Türk ili!”
Bülbül dedi: “Şarkı ölsün, yok tasa;
Türkülerim yaşar, söyler halk dili!

Yalvar çoban, yalvar! İlin kurtulsun!
Dile Haktan, bülbül, dilin kurtulsun!

 KÖYÜM

Ey Türk, senin köyün hür bir yuvadır
Çiftlik değil, yoktur beyi ağası
Her köylünün var bir tarlası,
Öz evinde o hem bey hem ağadır.


Hiç kimsenin yarıcısı rençberi
Olmaz, ancak olur vatan askeri.


Ümmî değil, muallimsiz kalsa da
İmamı yok, gene bilir dînini.
Dost ve düşman kimdir, bilir dünyâda.
Doğru bulur... Sevgisini kinini


Ona câmi, mektep, kitap yapınız.
Emin kalır hudutta hep kapımız.


ZİYÂ OSMAN SABA;

Cumhûriyet devri şâirlerinden. İstanbul’da 1910’da doğdu. Galatasaray Lisesini 1931’de, İstanbul
Hukuk Fakültesini 1936’da bitirdi. Şiirlerini lise yıllarında iken yazmaya başladı ve ilk şiiri Servet-i
Fünun Dergisi’nde Ocak 1927’de çıktı. Bu dergide tanıştığı arkadaşlarıyla Yedi Meşale topluluğuna
girdi. Muhasebecilik ve banka memurluğu yanında 1945-50 arasında Millî Eğitim Basımevi düzeltme
şefliği yaptı. Bir süre Milliyet Gazetesi’nin edebiyat sayfasına İçtihad Dergisi’ne yazılar yazdı. Varlık
Dergisi çıkmaya başlayınca, yazı ve şiirlerini burada yayınlamaya başladı. Ağaç ve Yücel dergilerinde
de yazılar yazdı. 29 Ocak 1957’de İstanbul’da öldü.

Ziyâ Osman, duygu ve hatıraları dile getirdiği şiirleri ile tanındı. Yedi Meşale topluluğunun en genç şâiri
olup, bu topluluğun şiir çalışmalarını hayâtının sonuna kadar sürdüren tek üyesidir. Şiirlerinde çocukluk
hatıraları, ev ve âile sevgisi, yoksullara karşı duyarlılık, küçük mutlulukların sevinci, Tanrı’ya ve
yazgıya boyun eğiş, ölüm ve ötesi gibi konuları işlemiştir. Son dönemlerinde serbest biçimle ve duru
bir dille yazdığı
şiirlerinde ise en belirgin özellik hüzün, yumuşaklık ve açıklık olmuştur.

Ziyâ Osman, anılarının ağırlık kazandığı hikayeler de yazmıştır. Başlıca eserleri şunlardır: 1) Mesut


İnsanar Fotoğrafhânesi (1952), 2) Değişen İstanbul (1959), 3) Sebil ve Güvercinler (1943), 4)
Geçen Zaman (1947), 5) Nefes Almak (1957).

Şiirlerinden:

 EKMEK

Çocukluğumdan beri mübârek,
Yere düşse, öpüp başıma koyduğum,
Uğrunda mektep mektep okuduğum,
Senin için önümü ilikleyip eğildiğim;
Sen, evimin nafakası, çocuğumun rızkı,
Günden güne daha aziz bildiğim...
Senin için kadın, erkek,
Taş taşıyarak, dikiş dikerek...
Kara toprağı iki büklüm, süren.
Verem: Öksüren...
El açıp dilenmek,
Bir lokma için ekmek.


ZİYÂ PAŞA;

Tanzimat devri yazar, şâir ve devlet adamlarından. Esas ismi AbdülhamidZiyâüddîn’dir. 1825’te
İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğreniminin bir bölümünü Süleymaniye’deki Edebiye Mektebi ile Beyazıt
Rüştiyesinde yaptı. Bir taraftan Arapça ve Farsça’yı öğrenirken, diğer taraftan da eline geçen dîvânları
okudu. Hattâ divan şiirleri yazmaya başladı. 30 yaşına kadar Sadâret Mektûbî Kalemi memurluğunda
bulundu. 1855’te Reşid Paşanın yardımı ile Mâbeyn Üçüncü Kâtibi oldu. Bu arada Fransızcayı öğrendi
ve Fransızcadan eserler tercüme etmeye başladı. Fransızca ve bu sâyede elde ettiği Fransız kültürü
Ziyâ Paşanın şahsiyetini değiştirdi.

Sultan Abdülazîz Han devrinde Âli Paşa sadrâzam oluncaonu saraydan uzaklaştırdı. Evvelâ Zaptiye
Müsteşarlığına tâyin edildi. Buradan da mutasarrıflık vazifesiyle Kıbrıs’a gönderildi. Bilâhare Meclis-i
Vâlâ âzâlığına tâyin edildiğinden tekrar İstanbul’a döndü. Daha sonra Amasya ve Canik
Mutasarrıflıklarında bulundu. Birinci Meşrutiyetin kurulmasına çalışan YeniOsmanlılarCemiyetine üye
oldu. Nâmık Kemâl’le birlikte Paris’e kaçtı. 1868’de Londra’da Nâmık Kemâl ile Hürriyet Gazetesi’ni
çıkardı. Sultan Abdülaziz Hanın tahttan indirilip şehit edilmesinden sonra yurda döndü ve Maarif
müsteşarı oldu. Sultan İkinci Abdülhamîd Han devrinin ilk yılında Kanûn-i Esâsî Encümenliği yaptı.
Vezir rütbesiyle Suriye ve Konya Vâlilikleri vazifesinde bulundu. Adana’da vâliyken 1880’de vefât etti.
Kabri oradadır.

Ziyâ Paşa, istikrarlı sitemli bir fikir adamı değildi. Devamlı değişen, zikzaklar çizen bir karaktere sâhipti.
Bilhassa fikrî yönden batı tesiri altında kaldı. Kendisinde Fransız filozofu J.J. Rousseau (Russo)nun
tesiri çok fazlaydı. Fikrî bakımından bu tesirlere rağmen, divan edebiyatı geleneğinden kopmadı.
Harâbât isimli antolojisi eski geleneğin en güzel örneğidir. Hattâ bu eserindeki eskiye bağlılığı
sebebiyle yakın arkadaşı Namık Kemâl’in sert hücumuna mâruz kaldı. Bununla berâber Ziyâ Paşa bir
divan şâiri olamadı. Divan edebiyatına karşı sevgi duyup ve bu alışkanlığı devam ettirmekle berâber;
hak, adâlet, ilerleme gibi siyâsî ve sosyal konuları işleyen, savunan şiirleri de vardır.

Mevki ve makam hırslısı olan Ziyâ Paşa; makale, şiir, hiciv, antoloji ve edebiyat târihi türlerinde eserler
yazdı. Mizah edebiyatının meşhur simaları arasına girdi. Nazım şekli, vezin ve dil olarak eskiye bağlı
kaldı. Şinasi’den beri gelen yeni sanat ve dil görüşlerini savundu, Fakat:

“Çıktıkça lisân tabiatından
Elbette düşer fesâhatından”

sözünü söylemekten kendini alamadı. Bu arada; hece vezni ve sâde dille bir de türkü yazdı.
Nesirlerinde dili açık ve sâdedir. Konuşma diline yakın olmaya çalıştı. Yine makâlelerinde siyâsî ve
sosyal konuları işledi. Anadolu’nun değişik yerlerinde idârecilik yaptığından, tenkitleri gözlemlere
dayanıyordu. Bu bakımdan tesirli oldu. Büyük bir lügât ve gramer noksanlığından dertlidir Fakat bu
konuda önemli bir çalışması yoktur. Başlıca eserleri:

1. Zafernâme (nazım-nesir karışık hiciv) Mizah edebiyatının önemli eseri sayılır.
2. Harâbât (3 cilt) Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler antolojisi.

3. Eş’ar-ı Ziyâ(şiirleri). Külliyet-i Ziyâ Paşa ismiyle Süleyman Nazif tarafından tekrar basılmıştır.
Tercümeleri: 1) Viardot’tan; Endülüs Târihi, 2) Cheruel ile Lavallee’den Engizisyon Târihi, 3) J.J.
Rousseau’danEmil’i, 4) Moliere’den Tartuffe’ünü tercüme etmiştir.

Ziyâ Paşadan seçmeler:

MUKADDİME-İ HARÂBAT’tan

İster isen anlamak cihânı
Öğrenmeli Avrupa lisânı
Bilmek gerek ordaki fühunu
Terk eyle taassub u cünûnu

Taklit ile aslını unutma
Milliyetini hâkir tutma.

Bend

İkbâl için ahâbı siâyet yeni çıktı;
Bilmez idik evvel bu dirâyet yeni çıktı
Sirkat çoğalıp lâfz-ı sadâkat modalandı.
Nâmus tamam oldu, hamiyyet yeni çıktı.
Düşmanlara, ahbabını “zem” oldu. Zarâfet;
Dildârdan, ağyâra şikâyet yeni çıktı.
Sâdıkları tahkir ile red kâide oldu;
Hırsızlara ikram ü inâyet yeni çıktı.
Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi,
Hâinlere ammâ ki riâyet yeni çıktı.
İsnad-ı taassub olunur merd-i gayura,
Dinsizlere tevcih-i reviyyet yeni çıktı.
İslâm imiş devlete pâpend-i terakki,
Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı.
Milliyetin isyanı ederek her işimizde
Efkâr-ı Firange tebaiyyet yeni çıktı.

Eyvah bu bâziçede bizler yine yandık,
Zîrâ ki ziyân ortada, bilmem ne kazandık

Beyitler

Müselsel bir esârettir zarûret her hükûmette
Ki Sultan nâzırla, nâzır da hizmetkâra tâbidir.

Nik ûbed herkes bulur âlemde, bir gün ettiğin
Kendi çekmezse cezâ miras kalır evlâdına.

 Terkib-i Bend’den seçmeler:

Dehrin ve safâ var acabâ sim üzerinde
İnsan bırakır hepsini bin-i seferinde
Onlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât
Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerindeÂyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

İnsana sadâkat yakışır görse de ikrâh
Yardımcısıdır doğruların hazret-i Allah

ZİYÂ-ÜL-HAK;


Pakistanlı general ve devlet adamı. 1924 senesinde Cullundur’da doğdu. 17 Ağustos 1988 günü


uçağına yapılan bir sabotajla şehit edildi.

Ziyâ-ül-Hak, Kraliyet Hindistan Askerî Akademisini 1945 senesinde bitirerek orduya katıldı. On dokuz
yıl kurmay olarak görev yaptı. İngiliz ordusunda ve ABD’de askerî öğrenim gördü. Kuetta’daki Komuta
Karargâh Okuluna öğretmen olarak tâyin edildi. 1965’te kıta görevine başladı. 1966-69 seneleri
arasında Kara kuvvetlerinde çeşitli birliklerde komutanlık yaptı. 1969-71 arasıÜrdün Kara
Kuvvetlerinde danışmanlık görevinde bulundu. 1972’de tuğgeneral oldu; ardından Butto tarafından
generalliğe yükseltildi. 1976 senesinde Genelkurmay başkanı oldu.

Ziyâ-ül-Hak, 1977 seçimleri sonunda Pakistan iç savaşın eşiğine gelince, 5 Temmuz’da kansız bir
darbe yaptı ve Butto’yu devirdi. 1978’de Pakistan devlet başkanı oldu. Aynı yıl bütün siyâsal partileri
kapattı, grevleri geçici olarak yasakladı. Ülkede sıkıyönetim îlân etti. 1974 senesinde muhâliflerinin
öldürülmesini emrettiği için tutuklanan Butto’nun Lahor Yüksek Mahkemesince 1979’da verilen îdâm
karârını onayladı. Ziyâ-ül-Hak, asker ve sivil bürokratlardan meydana gelen yeni bir hükümet kurdu.
1979 seçimlerini muhâlefet boykot edince, bütün siyâsî faâliyetleri durdurdu ve seçimleri süresiz
erteledi.

İslâm düşmanlarının Müslümanlar için neler düşündüklerini, Müslümanları ve İslâmiyeti yok etmeğe
çalıştıklarını iyi anlayan Ziyâ-ül-Hak, onların arzu ettikleri şeyleri yapmadı. Vatanının fende, teknikte ve
sanatta ilerlemesi için uğraştı. Fert, âile, cemiyet ve milletin refah ve seâdetinin tek kaynağının
İslâmiyet olduğuna inandığı için, kânunların İslâm dînine uygun olmasını istedi. Bu isteğini Pakistan
milletine sordu. 1984 yılında yapılan referandumda, Pakistan milleti topyekün müsbet rey kullandı.
Referandumla berâber kendi başkanlığı da bir beş yıl daha uzamış oldu. 1985’te cumhurbaşkanlığına
başladı. Aynı yıl sıkıyönetimi kaldırdı.

Pakistan birlik ve berâberliği, huzur, maddî refah ve kalkınmayı, Ziyâ-ül-Hak’ın on bir sene süren
iktidârında sağlamıştır. Ziyâ-ül-Hak’ın şahsına münhasır idealleri vardı: Atom bombasını yapan ilk
İslâm ülkesi olmak. Pakistan-Bangladeş-Afganistan arasında “Asr-ı
seâdet” ölçüleri içinde federe bir
devlet kurmak. Sovyetler Birliği, Kızıl Çin, Bulgaristan, Filipinler, Habeşistan başta olmak üzere esâret
altında bulunan 390 milyon Müslümanı kurtarmak, en azından insan haklarına sâhip olmasını temin
etmek. Pakistan-Bangladeş-Afganistan-Malezya-İran-Türkiye-Irak ve Körfez ülkeleri arasında Asya
Ortak Pazarını kurmak...

Afgan mücâhidlerine ve göçmenlere gerçek anlamda kucak açan ve yardım eden sâdece Ziyâ-ül-Hak
olmuştur. Onlara yardım etmiş ve yaralarına merhem olmuştur. Vakur ve mütevâzi insan, samîmî bir
Müslüman olan Ziyâ-ül-Hak, gerçek anlamda bir Türk dostuydu. Yakınları; “Türkiye’ye çok sık
gidiyorsun; hattâ birkaçında dâvet bile edilmedin.” dediklerinde; “İnsan, kardeşinin evini dâvetiye ile mi
ziyâret eder?” şeklindeki anlamlı cevâbı
ile, Türkiye’yi kardeş ülke gördüğünü ifâde etmiştir. Türkiye
sevgisinde daha ileri giderek; “Pakistan, Türkiye’nin doğudaki bir vilâyetidir. Ben bu vilâyetin
cumhurbaşkanı emrindeki vâlisiyim.” demiştir.

Büyük devlet adamı Ziyâ-ül-Hak, İslâmî devletin esaslarını tespit edecek Konsey için kânun
hazırlatırken ve; “Ülkemde İslâmî hükümleri hâkim kılmak için her türlü fedâkârlığa hazırım.” dedikten
en geç on gün sonra şehit edildi.

Ziyâ-ül-Hak, inanç ve fikir yapısı konusunda şöyle der: “... Bir milletin gerçek gücü, ideâl sâhibi
ferdlerin çokluğu ile ölçülür. İdeali olmayan bir millet, ne kadar güçlü olursa olsun, eninde sonunda
yıkılmaya ve târihten silinmeye mahkûmdur. Kültür emperyalizminin en önemli hedefi, bir milleti
geleceğe dönük ideallerden mahrum bırakmaktır. Bütünüyle Müslüman olan Pakistan için, millî hayâtın
ve ideallerin İslâm ile tespit edilmesi ve sınırlanması Pakistan’da çok çeşitli etnik gruplar oluşu
sebebiyle, İslâmiyetin birleştirici özelliği, güçlü bir din kardeşliği ve İslâmın emrettiği dayanışma
duygusu; Pakistan’ın bütünlüğü ve bölünmezliği için en güçlü teminattır. Pakistan’ın gelişmesi ile
toprak ve millet bütünlüğünün idâmesi (devâmı), ancak İslâmî yaşayış tarzı ile mümkündür. Pakistan’ın
durumundaki mantıkî yön bir yana, halkın tabiî eğilimi onları bu inancı benimsemeye, milliyet ve
memleketlerin temel dayanağını bütünleştirmeye yönelmiştir. İslâmiyet ayrıca, fert ve toplum için
sosyal ve ekonomik adâleti temsil eder ve âdil bir toplumun meydana gelmesine önem verir...” (Şerîf
el-Mücâhid’in Pakistan İdeolojisi isimli yazısından).

ZİYÂEDDÎN GÜMÜŞHÂNEVÎ;

Osmanlılar zamânında yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi Ahmed Ziyâeddîn’dir. 1813 (H.1228)
senesinde Gümüşhâne’nin Emirler mahallesinde doğdu, 1893 (H.1311)te İstanbul’da vefât etti. Kabri
SüleymâniyeCâmii bahçesindedir.

Beş yaşında okumaya başladı. Sekiz yaşında Kur’ân-ı kerîmi, Delâil-i Hayrat, Kasîde-i Bürde ve
Hizb-ül-A’zam adlı eserleri okumak için icâzet aldı. On yaşındayken babası ile birlikte Trabzon’a


göçtüler. Orada zamânın âlimlerinden Arapçayı ve din ilimlerini okumaya başladı. Bir taraftan ilim
öğreniyor, bir taraftan da ticâretle uğraşan babasının dükkânına gidip ona yardımcı oluyordu. Fakat o,
büyük bir şevkle ilim öğrenmeye gayret ediyordu. Bizzat kendi eliyle ördüğü para keselerini satarak
tahsili için para biriktiriyordu.

1831 senesinde amcası ile birlikte alış veriş için İstanbul’a geldi. Babası için gerekli ticâret eşyasını
satın aldıktan sonra onları amcasına teslim edip: “Amcacığım ben şu anda ilmin merkezi olan
İstanbul’da bulunmaktayım. Burada kalıp, ilim öğrenmek istiyorum. Askerden dönen ağabeyim
babama yardımcı olur. Benim için ilim ve mârifet elde etmek herşeyden önce gelir. Sakın bana
incinmeyesiniz. Vaktiyle örüp sattığım keselerin parasını da babama götürmek üzere tamâmını sana
veriyorum. Üzerimde hakkı olan akrabâlarım haklarını helal edip, bana duâ etsinler. Ben ilim öğrenmek
için kapanacağım medrese odasında size duâ edeceğim.” dedi.

Böylece İstanbul’da ilim tahsiline başlayan Ahmed Ziyâeddîn Efendi, önce Bâyezîd Medresesinde bir
odaya yerleşti. Oradayken hayırsever sâlih bir zât tarafından çok yardım ve himâye görerek bir müddet
ilim tahsili yaptı. Kendisine yardımcı olan o zât vefât edince Mahmûdpaşa Medresesinde bir odaya
taşınıp, Süleymâniye Medresesindeki derslere devâm etti. O zamânın meşhur âlimlerinden Hâce-i
Şehriyâr-i (Pâdişâhın hocası) Hacı Hâfız Muhammed Emin Efendi, Abdurrahmân el-Harpûtî, Laz
Osman gibi meşhur müderrislerin derslerine devam ederek din ilimlerini öğrenip icâzet (diploma) aldı.
Henüz talebeliği sırasındayken üstün zekâsı, kavrayışı ve çalışkanlığı ile hocalarının dikkatini çekmişti.
Bu sebepten vekâleten Şerh-i Akaid adlı
kelam ilmine âit kitabı okutmaya başladı. Bir taraftan da eser
yazmaya başlamıştı. Tahsilini tamamlayınca Bâyezîd Câmii dersiâmlığına (Herkese ders vermeye
selâhiyetli âlim) tâyin edildi.

Ahmed Ziyâeddîn, Tasavvuf ilminde ve hallerinde de yetişip kemâle ulaşmayı çok arzu ediyordu. Bu
sebeple o zaman İstanbul’da bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin talebelerinin en büyüklerinden olan
Abdülfettâh el-Akrî’ye gitti. Fakat o zât senin nasîbin benim vâsıtamla değildir. Bu iş için sabırla bekle,
bundan nasîbini sana verecek olan bir zâta kavuşursun buyurdu. Daha sonra hasret ve iştiyak dolu bir
bekleyiş içindeyken, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin talebelerinden Ahmed bin Süleyman
Ervâdî’yi ona tasavvuf ilmini öğretmek ve kemâle ulaştırmak üzere İstanbul’a gönderdi. Ahmed bin
Süleyman Ervâdî 1845 senesinde İstanbul’a geldi. Abdülfettah el-Akrî’nin odasında, Ahmed Ziyâeddîn
Efendi onunla görüşüp, bir müddet tasavvuf üzerine ve hallerine dâir ders aldı. Ahmed bin Süleyman
Ervâdî o sene İstanbul’dan ayrılıp, iki sene sonra tekrar geldi. Bu gelişinde Ahmed Ziyâeddîn Efendiyi
tasavvufun yüksek derecelerine kavuşturup kemâle ulaştırdı. Nakşibendiyye, Kâdiriyye,
Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye tarîkatlerinden hilâfet ve bu tarîkatlerde talebe yetiştirmek
üzere icâzet verdi.

Ahmed bin Süleyman Ervâdî hadis ilminde de son derece derin bir âlimdi. Ahmed Ziyâeddîn Efendiye
bu ilimde de icâzet verdi. Ayrıca kendi telifi olan 240 eserin okutulması ve öğretilmesi vazifesini de ona
havâle etti. Sonra Abdülfettâh el-Akrî ile sohbet etmesini söyleyerek İstanbul’dan ayrıldı.

Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, 1867 senesinde hacca gitmek üzere yola çıktı. Bu hac yolculuğunda
Sultan Abdülazîz Han tarafından kendisine husûsî bir gemi tahsis edilmiştir. Bu yolculuğunda
İskenderiyye ve Mısır’da bir buçuk ay kalıp insanlara nasihat etmiş ve irşatta bulunmuştur.

1876 (H. 1293)da Ruslarla yapılan ve Doksanüç Harbi denilen savaşa talebelerinden bir kısmı ile
katılıp, ateş hattında bulundular ve askerlerin, kumandanların mâneviyâtını yükselttiler. Bu savaştan
bir sene sonra ikinci defâ hacca gitti. Sonra Mısır’a gidip üç seneden fazla Mısır’da kaldı. Nâsırıyye ve
Câmiül-Ezher’de kendi eseri olan Râmuz-ül-Ehâdis adlı hadîs-i şerîf kitabını yedi defâ okutarak
yüzlerce Arap âlimine icâzet (diploma) verdi. Ayrıca bâzı kimselere de tasavvuf ilmini öğretip, buna
dâir icâzet vedi. Sonra da İstanbul’a döndü.

İstanbul’da vilâyet civârındaki câmi ve dergâhında talebe yetiştirdi. (Sonradan burası yıkılmıştır.) Onun
dergâhı bir ilim ve irfan üniversitesi oldu. Orada din ilimleri ve kendi eserlerinden olan
Râmuz-ül-Ehâdîs, Levâmi’ul-Ukul’u ve diğer eserlerini okuttu. Talebelerinin sayısı bir milyondan
fazla idi.

Müslümanların yardımlaşması için sermâyesi yüz milyonları bulan bir yardımlaşma şirketi ve İslâma
hizmet için bir matbaa kurdu. Rize, Bayburt ve Of’ta büyük kütüphâneler kurdurdu. Dergâha âit
matbaada basılan kıymetli kitapları erbâbına parasız dağıtırdı.

Ziyâeddîn-i Gümüşhânevî 29 sene müddetle insanlara irşâd hizmetinde bulundu. Zühd ve takvâda
derecesi çok yüksekti. Gâyet perhizkâr, kanâatkâr yaşar, çok zaman katıksız ekmekle yetinerek eline
geçen parayı fakirlere dağıtırdı. Gece uyumaz, zikirle, ibâdetle ve eser yazmakla meşgul olurdu.
Gündüzleri de talebe yetiştirmekle uğraşırdı. Kaylûle vakti oturduğu yerde yüzüne havlu örterek biraz
uyurdu. On sekiz yıl, oruç tutulması haram olan günler dışında, aralıksız oruç tuttu. Yatsı namazından


sonra konuşmayı sevmez, yatsının abdesti ile sabah namazını kılardı. Hocası Muhammed Emin
Efendi de tasavvuf ilmini öğrenmek ve tasavvufta ilerlemek için ona bağlananlar arasındaydı.

25 Mayıs 1893 senesi Pazar günü sabah vaktinde hasta bir halde kendinden geçmiş vaziyette
yatarken bir ara gözlerini açıp; “Hepsini isterim yâ Kibriyâ!” diyerek vefât etmiştir.

Çoğu Arapça olmak üzere hadis, fıkıh, tasavvuf, kelâm, sarf, nahiv ve diğer ilimlerde kıymetli eserleri
vardır. Bu eserlerinden bir kısmı
şunlardır:

1. Râmûz-ül-Ehâdis: Çok kıymetli bir hadîs-i şerîf kitabı
olup, harf sırasına göre yazılmıştır. Bu
eserine bir de şerh yazmıştır.
2. Câmi-ul-Usûl fi’l-Evliyâ ve Envaihim: Tasavvuf ilmine dâir bir eserdir.
3. Hadîs-i Erbaîn,
4. Rûh-u Ârifîn ve İ’rşâdut-Tâlibîn,
5. Câmi-ül-Mütûn,
6. Netayic-ül-İhlas fî Hakkıd-Düâ,
7- Fedâil-ül-Cihâd,
8. Esrâr-ut-Târih
9. Zübdet-ül-Akâid gibi daha birçok eseri vardır.
ZİYÂEDDÎN NURŞÎNÎ;

son devir din adamlarından. İsmi Muhammed Ziyâeddîn’dir. Nurşînî nisbesiyle meşhur olmuştur.
Büyük velî Abdurrahmân Tâgî’nin oğludur. 1857 (H. 1273) senesi Ocak ayında Bitlis’in Hizân ilçesinin
İspayirt bucağına bağlı Üsb köyünde doğdu. 1924 (H. 1342) senesi Şubat ayında Nurşin’de vefât etti.
Kabri Nurşin’dedir.

Âlim ve evliyâ bir zâtın oğlu olanMuhammedZiyâeddîn Nurşînî ilk tahsilini babası Abdurrahmân
Tâgî’den gördü. Babasının yanında terbiye görüp ilim öğrendi ve tasavvufa çalıştı. Zâhirî ilimlerde ve
tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. Daha sonra babasının talebelerinden Şeyh Fethullah
Verkânisî’nin sohbetlerinde ve ilim meclislerinde bulundu. Nakşibendiyye yolunun esaslarına göre
yetişti. Hocası, ona ilimde ve tasavvufta icâzet (diploma) verip, ilim öğretmekle ve talebe yetiştirmekle
vazifelendirdi. Hocasının sağlığındayken on sene, vefâtından sonra da yirmi dört sene dînî ilimleri
öğretti. Sohbetlerinde insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlattı. 1914 senesinde başlayan
Birinci Dünyâ Harbi sırasında akrabâ, tâbî ve talebeleriyle birlikte Ruslara ve Ermenilere karşı
kahramanca savaştı. Kardeşi Muhammed Said, Muhammed Eşref ve birçok sevenleri şehit oldular.
Kendisi de bir merminin isâbeti neticesinde bir kolunu kaybetti. Dînine ve milletine yaptığı hizmet ve
fedâkarlıklarından dolayı bütün âlimlerin ve devlet adamlarının hürmet ve takdirlerini kazandı.

Ömrü boyunca Allahü teâlânın dînini öğrenmeye ve öğretmeye çalışan Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî
pekçok talebe yetiştirdi. Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretlerinin önde gelen talebelerinden
MuhammedAlâeddîn Uhînî onun çeşitli kimselere yazdığı mektuplarını
Mektûbât adıyla topladı.
Ahmed Haznevî, Muhammed Ma’sum-ı Sânî, Seyyid Muhammed Şerîf Arabkendi ve Adıyamanlı
Abdülhakim Hüseynî onun önde gelen talebelerinden olup, ondan ilim, irfan ve feyz aldılar. Başka
talebeler de yetiştiren Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî 1924 (H.1342) senesinde Nurşîn’de vefât etti.
Babası Abdurrahmân Tâgî hazretlerinin türbesi yanında defn edildi.

ZİYÂRÎLER;

İran’daki Müslüman hânedanlardan. Taberistan ve Gürgan’a hâkim olan hânedanın kurucusu,
Deylemli ücretli askerlerin kumandanlarından Merdâviç bin Ziyâr idi. Sâmânilerin iç mücâdelesinden
faydalanıp, hâkimiyetini İsfehan ve Hemedan’ın güneyine kadar genişletti. Merdaviç bin Ziyâr, 395’te
kendi askerlerince öldürüldü. Ziyârîler, geçici olarak parçalandı. Merdaviç’in kardeşi Vuşmegir, sâdece
Hazar Denizi eyâletinde Sâmânilere bağlı kaldı. Ziyârîler, 10. yüzyılda, Kuzey İran’daki
Büveyhî-Sâmânî mücâdelelerinde mühim rol oynadılar. Şems el-Me’âlî Kabus bin Vuşmegir
(978-1012) zamânında kültür hayâtına önem verildi. Kendileri gibi Ehl-i sünnet olan Gaznelilerin
hâkimiyetini tanıdılar. Evlilik yolu ile iki hânedan arasında akrabalık da tesis edildi. Ziyârî emirlerinden
Keykâ’ûs, Fars edebiyatının meşhur eserlerinden Kâbusnâme’yi yazmıştır.

Ziyârî Emirleri:

Merdâviç bin Ziyâr .......................... (927-935)



Zahireddevle Vuşmegir .................. (935-967)
Zahireddevle Busutûn .................... (967-978)
Şems el-Me’âlî Kâbus .................. (978-1012)
Felek el-Me’âlî Menûçihr ............ (1012-1029)
Anûşirvan .................................. (1029-1049)
Unsur el-Me’âlî Keykâ’ûs.................. (1049-?)
Gilân Şah.......................................... (?-1090)


ZOLA, Emile;

Fransız romancı. 2 Nisan 1840 senesinde Paris’te doğdu ve 29 Eylül 1902’de orada öldü. Babası,
Mûsevî asıllı
İtalyan mühendisidir. Zola düzenli bir eğitim görmemesine rağmen gençlik yıllarından
îtibâren yazmaya karşı istidatlıydı. Romantik şiirler yazarak işe başladı ama pek başarılı olamadı.
Realizme kayarak denemeler yaptı. Bu arada gazetelerde makâle yazarı olarak çalıştı.

Zola, Balzac, Stendhal, Flaubert’in tesiri altında kalarak insanlığın kirli, suçlu, çirkin yüzlerini tam
çıplaklığı ile anlatmayı prensip edinmiş, bu tarzda birçok eser vermiştir. Bu eserlerinde realizmin ilmî
temelini teşkil eden naturalizmi esas almıştır. Çalışmalarında pornografik (müstehcen) ifâdelere
çekinmeden yer verdiği için tenkitlere uğramıştır.

Emile Zola, roman yanında siyâsî yazılar da yazmıştır. Albay Alfred Dreyfus’un suçsuzluğu üzerine
yazdığı yazıları menfi tesir etmiş, hüküm giyeceğini, anlayınca İngiltere’ye gitmiştir. Bir süre sonra
Dreyfus’un suçsuzluğu ispat edilince tekrar Fransa’ya dönmüş ve eserlerini yazmaya devam etmiştir.

Zola insan tabiatının, nesilden nesile geçen bir özellik taşıdığına inanarak işe koyulmuştur. Bir kişide
bulunan karakter zâfiyetinin, o kişinin dedelerinden birinden intikal ederek geldiğine inanıyor ve
savunuyordu. Romanlarında insan rûhunun çelişkiler içinde verdiği mücâdeleyi anlatır.

Zola, 1902 senesi sonbaharında evinin şöminesinden çıkan zehirli gazlardan ölmüştür.

Zola’nın Türkçeye çevrilen eserlerinden bâzıları: Bir Aşk Hikâyesi, Doktor Pascal, Gerçek,
Germinal, Thérése Raquin, Dreyfüs Meselesi-İtham Ediyorum adlı eserleridir. Sosyalist fikirleri
savunduğu için zamânında birçok kişi tarafından ağır tenkitlere uğramıştır.

ZONA (Zoster, Herpes Zoster);

Alm. Gürtelrose (f), Fr. Zona(m), İng. Zona. Herpesvirus varicella tarafından ortaya çıkarılan akut, tek
taraflı ve sinir dağılımı üzerinde gelişen veziküllerle (içi su dolu kabarcık) seyreden döküntülü bir
hastalık. Genellikle erişkinlerde (en sık 50 yaş üstü) ortaya çıkar ve şiddetli sınır ağrısı yapar.
Herpesvirus varicella aynı zamanda çocuklarda yaygın döküntülerle seyreden su çiçeği hastalığının da
âmilidir.

Zona arka kök sinir düğümünde sessiz yaşayan virüsün; yaralanma, habis hastalıklar (bilhassa
lenfoma) ve röntgen şuasına mâruz kalma gibi hazırlayıcı faktörlerle aktif hâle geçmesi sonucunda
gelişir.

Hastalık; ateş ve kırgınlıkla başlar. 2-4 gün içinde gövde ve nâdiren kol ve bacaklarda şiddetli ağrı,
kaşıntı ve duyu değişiklikleri çıkar. Ağrı keskin, künt, yanıcı ve devamlı veya gelip geçici karakterde
olabilir ve genellikle 1-4 hafta sürer. Başlangıçtan iki hafta sonra ağrılı sahalarda sert, küçük (1 cm
kadar), kırmızı döküntüler çıkar. Bunlar bir sinir dağılımı üzerinde olduğundan gövdede tek taraflı
kemer tarzı veya kol ve bacaklarda yukarıdan aşağı istikâmettedir. Sonra bunların içi saydam sıvı veya
irinle dolar. 10 gün içinde kurur ve kabuklanırlar. Sıklıkla iz bırakırlar. Patlarsa çevre lenf bezleri büyür
ve bazan gangrene sebep olabilir. Bazan da döküntü bütün vücûda yayılır. Yaşlılarda en yaygın
görülen komplikasyon olarak postherpetik nevralji (Zona sonrası sinir ağrısı) yıllarca sürebilir.

Zona en sık göğüste görülür. Ayrıca boyun, bel ve nâdiren kafa sinirleri tutulabilir. Kafa sinirleri
tutulumu daha ağır seyreder ve tek taraflı yüz felci, sağırlık, tad kaybı, görme bozukluğu ortaya
çıkabilir.

Hastalık genellikle tipik deri döküntüleri çıkmadan teşhis edilemez. Vezikül sıvısında virüs görülmesi
teşhis koydurucudur.

Tedâvi: Kaşıntı ve sinir ağrısını azaltmak için kalamin losyon, aspirin, kodein kullanılır. Benzoin
tentürü de kullanılabilir. Sâkinleştirici verilir. Veziküller patlarsa antibiyotik tedâvisi eklenir.

Gözdeki kornea zonasında iodoksiüridin merhemi gibi antiviral ilâç kullanılır. Postherpetik nevralji


açısından kortikosteroid tedâvisi yapılır. Elektronik akupunktur cihazı göz ağrısı noktasına tutulur.
Hasta çok faydasını görür. Geçmeyen ağrılarda siniri kesmek gerekebilir. Gözde katiyen kortikosteroid
kullanılmaz.

ZONGULDAK;

İlin Kimliği

Yüzölçümü : 6489 km2

Nüfûsu : 867.726

İlçeleri : Merkez, Alaplı, Çaycuma, Devrek, Eflani, Ereğli, Gökçebey, Karabük,
Safranbolu, Yenice.

Batı Karadeniz bölümünde yer alan bir ilimiz. Güneyden Bolu,Çankırı, doğudan Bartın ve Kastamonu
illeri, batıdan ise Karadeniz ile çevrilidir. Türkiye’nin kara elmas (kömür) yatağıdır. Trafik numarası
67’dir.

İsminin Menşei

Zonguldak, toprağının altındaki kömürün henüz varlığının bilinmediği sıralarda bir köydü. Sazlık ve
bataklık bir arâzide bulunduğu için (Sazlık) mânâsına gelen “Zongalık” adıyla anılırdı. Yirminci asır
başında küçük bir kasabayken Cumhûriyet devrinde hızla gelişmiştir. Bu mütevâzi köy bilâhare
modern kasaba ve büyük bir şehir hâline gelmiş ve (Zongalık) kelimesi de halk lisanında “Zonguldak”
olarak yerleşmiştir.

Târihi

Zonguldak ve çevresinin târihi Hititlerle başlar. Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran Hitit İmparatorluğu bu
bölgeyi sınırları içine dâhil etti. Bu devirde bu bölgeye verilen isim “Palla”dır. Hitit İmparatorluğu iç
savaşlar ve iktidar kavgaları ile zayıfladı ve nihâyet yıkıldı.

Hititlerden sonra Anadolu’ya ve dolayısıyla bu bölgeye Firigya Krallığı hâkim oldu. Frigya Krallığının
yıkılışı ileAnadolu’ya ve bu bölgeye Lidya Krallığı hâkim oldu. M.Ö. 6. asırda Pers İmparatorluğu Lidya
ordusunu yenerek topraklarını kendisine kattı. Bu sıralarda Dorlu Rumları Ereğli’de (Herakleis) veAmasra’da (Amastris) ticârî koloniler kurdular. M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı
İskender, Pers
İmparatorluğunu yenerek Anadolu ve İran’ı Makedonya Krallığına kattı.

Makedonya Kralı
İskender’in ölümü üzerine bu bölge Pers asıllı, fakat Rumlaşmış, Pontus Krallığı
tarafından alındı. Karadeniz’in kuzeyi (Kırım) ve güneyi(Kuzey Anadolu sâhilleri) Pontus Krallığının
elinde olup, batısında Bitinya Krallığı ve güneyinde Galata Krallığı bulunuyordu.

M.Ö. 1. asırda Roma İmparatorluğu Anadolu’da bulunan Pontus, Bitinya, Galata, Bergama,
Kapadokya ve diğer krallıklara son vererek bütün Anadolu’yu Roma İmparatorluğu sınırları içine kattı.

M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu ikiye bölününce Anadolu gibi bu bölge de Doğu Roma
(Bizans)nın payına düştü. Bizanslılar devrinde Bizans topraklarına İslâm orduları ve İranlı Sâsânîler
pekçok akınlar yapmışsa da bu bölge akınlardan uzak kalabilen nâdir bölgelerden biridir.
1071 Malazgirt Zaferinden sonra bütün Anadolu gibi bu ölgeyi de AnadoluFâtihi ve Anadolu Türk
Devletinin kurucusu Selçuklu Oğuzlarından Kutalmışoğlu Birinci Süleyman Şah fethetmiştir. Bunun
üzerine Hıristiyan dünyâsı, Bizans’ın dâveti ve papalığın teşviki ile Haçlı Seferlerini başlatmışlardır.
Yirmi beş sene Haçlı Seferleri sebebiyle Anadolu içlerine çekilen Selçuklulardan Batı, bilhassa sâhil
şehirlerinden çoğunu Bizans yeniden işgal etmiştir. Zonguldak bölgesi de Bizans’ın geri aldığı
yerlerden biriydi. 1204’te Dördüncü Haçlı Seferinden sonra Cenevizliler Karadeniz ticâretine hâkim
oldular. Amasra, Ereğli ve Filyos’ta Ceneviz siteleri kurdular.

On üçüncü asırda bu bölge (Amasra hâriç) tamâmen Türkler tarafından yeniden fethedilmiştir. 1291’de
Candaroğulları Beyliği başşehrini Eflani’de kurmuştur. Daha sonra başşehir Kastamonu’ya taşındı.
(Eflani Zonguldak’a bağlı bir kaza merkezidir). Candaroğulları sonraki isimleri (İsfendiyaroğulları)
1326’da Safranbolu’yu fethettiler.

Candaroğulları
1309 senesine kadar Selçuklu Devletine (Konya’ya) bağlı oldular. 1309’dan sonra
İlhanlılara tâbi oldular. 1392’de Yıldırım Bâyezîd Han, Zonguldak ve Kastamonu bölgesini ele geçirdi.
Bu sırada Osmanlı Devletiyle Cenevizliler arasında dostluk devam ettiğinden Ereğli ve Amasra
Cenevizlilerin elinde kaldı.

Yıldırım Bâyezîd Han 1402 Ankara Savaşında Tîmûr Hana yenilince, Osmanlı
Devleti “Fetret Devri”
denilen bir devre içinde sıkıntılı günler geçirdi. Osmanlı Devleti taht kavgaları ile parçalanma


durumuna geldi. Osmanlı Devletini yeniden şahsında birleştiren Çelebi Sultan Mehmed Han bu
bölgeye hâkim oldu. Fetret Devrinden sonra Osmanlı Devleti yeniden eski gücüne ulaştı ve seferler ve
genişleme başladı.

Fâtih Sultan Mehmed Han 1459’da Amasra’yı Cenevizlilerden alarak fethetti. Bu sefer Fatih’in Güney
Karadeniz’i (Anadolu’nun kuzey sâhillerini) Osmanlı Devletine katan üç seferinden ilki idi. Zonguldak’ın
toprakları içinde Osmanlı devrinde hiçbir sancak (vilâyet) yoktu, hepsi Anadolu Beylerbeyliğine bağlı
14 sancaktan biri olan Bolu’ya bağlı idiler.

Tanzimattan sonra bu kazâlar Kastamonu vilâyeti (eyâletine) bağlandılar.

Osmanlı devrinde her türlü istilâ ve savaştan uzak kalan bu topraklar üstünde insanlar sükûnet içinde
yaşamıştır. Târihî hiçbir mühim vak’aya sahne olmamıştır. On dokuzuncu asır başlarında gemilerde
buhar gücü kullanıldığı için kömür büyük önem kazandı. Ticâret gemileri gibi savaş gemileride buharla
çalışıyor ve buhar da kömürle temin ediliyordu. Henüz Osmanlı topraklarında kömür bulunamamıştı.
Sultan İkinci Mahmûd Han, Osmanlı toprakları
içinde mâden kömürü bulacaklara mükâfat vereceğini
bir fermanla îlân etti. Orduda da askerlere mâden kömürü tanıtılarak terhislerinde memleketlerinde bu
mâdeni aramaları ders olarak anlatıldı.

1829 senesinde Ereğli ilçesinin Kestanelik Köyünde oturan Uzun Mehmed bir gün deniz kenarına
inmişti. Bir fırtına sebebiyle “limancık” isimli kuytu bir köşeye sığındı. Isınmak için ateş yaktı. Az sonra
ateş etrafındaki siyah taşların yanarak kor hâline geldiğini görünce “Buldum, kömürü buldum” diye
bağırdı. Çünkü askerlikte deniz eri iken öğretilenlere çok benziyordu. Bu yerden bir küfe dolusu
kömürü sırtına yükleyip “Alaplı” yolundan İstanbul’a geldi. İstanbul’daki ilgililere başvurdu. Yapılan
incelemelerde bunun kömür olduğu anlaşılarak Pâdişâhın fermanı ile Uzun Mehmed’e 30 altın mükâfat
ve ölünceye kadar 6 altın maaş bağlandı. “Kara elmas” denilen kömür yatağını bulan ve ülkeye önemli
bir yeraltı zenginliğinin kazandırılmasında yer alan Uzun Mehmed’in hâtırası için Zonguldak’ta bir anıt
dikilidir.

Kömür mâdeni sebebiyle Zonguldak gittikçe gelişti. Cumhûriyet devrinde ise en çok gelişen birkaç
şehirden biridir. Ereğli Demir ve Çelik Tesisleri ile Zonguldak daha büyük hızla kalkınmıştır.
Cumhûriyet devrinde il olan Zonguldak demiryolu ile Ankara’ya bağlanmış ve liman tesisleri yapılmıştır.

Fizikî Yapı


Zonguldak il topraklarının % 49’u dağlardan % 35’i platolardan ve % 16’ya yakını ovalardan ibârettir.
Karadeniz’de uzunca bir kıyısı olup, dağlar denize paraleldir. Dağlar genel olarak 2000 metrenin
altındadır.

Dağlar: Zonguldak ilinde dağların tipik bir özelliği vardır. Dağlar denize paralel üç sıra hâlindedir.
Denizden içeriye gittikçe bu sıra dağlar Zonguldak Dağları olup, yükseklikleri 1000 metreden alçaktır.
Başlıca tepeleri ise Göldağı (771 m), Boğma Tepe (663 m) dir.

İkinci sıradaki dağlar birinci sıraya nazaran daha yüksektir. Fakat batı kısmında yükseklik bin metrenin
altındadır. Doğudaki kısım daha yüksektir. Kızılcaören Tepesi (1379 m), Göktepe (1416 m), Sarıçiçek
Tepesi (1726 m), başlıca yüksek tepeleridir.

Üçüncü sıra daha yüksek olup, Bolu Dağlarının kısmen uzantısıdırlar. Başlıca dağları ise Keltepe
(1999 m), il’in en yüksek dağıdır. Kızıltaç Tepesi (1486 m), Kaklıcak Tepesi (1462 m), Karatepe (1517
m) vePanayır Tepe (1544 m) dir. Dağların etekleri ve araları plato ve yaylalarla kaplıdır. Başlıcaları
Karabük ve Safranbolu platoları ve Avdan ve Çetiören yaylalarıdır.

Ovalar: Zonguldak ilinde akarsuların meydana getirdiği pekçok vâdi vardır. Bazıları genişliyerek ovalar
meydana gelir.

Akarsular: Zonguldak ili akarsu bakımından oldukça zengindir. Başlıca akarsuları: Filyos Çayı,
Köroğlu Tepesinden gelen Gerede Çayı ve Bolu’dan gelen Bolu suyu ile beslenir. Zonguldak içinden
geçerken Soğanlı ismini alır. Karabük’te Araç Çayı ile birleşir. Hisarönü doğusunda Karadeniz’e
dökülür.

Diğer akarsular Araplı Irmağı, Üzülmez Deresi ve Gülünçırmak gibi küçük akarsulardır.

Göller: Zonguldak ilinde önemli tabiî ve sun’î göl yoktur.

İklim ve Bitki Örtüsü

İklim: Zonguldak ilinde Karadeniz iklimi hüküm sürer. Balkanlar üzerinden gelen soğuk hava
akımlarına karşı açık olduğundan Doğu Karadeniz bölgesine nazaran kışlar daha soğuk geçer.
Ortalama senelik yağış miktarı 1250 mm’dir. Her mevsim yağışlıdır. Kıyıdan içlere gidildikçe yağış



azalır. Karadeniz’in en serin bölgesidir. Sıcaklık -8°C ile +40,5°C arasında seyreder.

Bitki Örtüsü: Zonguldak ili bitki örtüsü bakımından çok zengin sayılır. İl topraklarının % 65’i orman ve
fundalıklar, % 32’si ekili-dikili alanlar, % 3’ü çayır ve mer’alarla kaplıdır. Yüksek yerlerdeki ormanlar
iğne yapraklı, daha alçaklardaki ormanlar ise yayvan yapraklı ağaçlardır. Kuzeydeki ormanlarda kayın,
güneydeki ormanlarda ise köknar, karaçam, kayın ve meşe çoğunluktadır. Ormanaltı bitkileri ise
kızılcık, alıç, ahlat, üvez, çayır otları, sarmaşık, çalısüpürgesi, ormangülü, kuş üvezi, eğreltiotları,
fındık, ısırgan, karayemiş, çoban püskülü ve böğürtlen olarak çok zengin bir ormanaltı bitki örtüsüne
sâhiptir.

Ekonomi

Zonguldak ilinin ekonomisi mâdenciliğe ve sanâyiye dayanır. Ormancılık, hayvancılık ve tarla tarımı
ikinci önemli bir kaynaktır. İl sınırları içinde zengin kömür (kara elmas) yatakları bulunur. Bunlara
dayalı demir-çelik fabrikaları ve bunlara bağlı
yan sanâyii ekonominin belkemiğidir. Zonguldak bir nevi
işçi şehridir.

Tarım: Zonguldak il ekonomisi büyük ölçüde mâdenciliğe ve sanâyiye dayanmasına rağmen, faal
nüfûsun yarısı tarım sektöründe (tarım, ormancılık, avcılık ve hayvancılıkta) çalışır.

Ormanlar geniş bir bölgeyi kaplamasına rağmen ekili alan azdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa,
yulaf, mısır, bakla ve fasulyedir. Sebze ve meyvecilik gelişmiş olup, en çok karalahana, hıyar,
sakızkabağı, pırasa, ıspanak, armut, fındık, erik, dut, ceviz, kestâne, kızılcık ve kiraz yetiştirilir.

Ekime müsâit alanlar az ve engebeli olduğu için tarım araçlarının kullanılmasına izin vermez fakat
tarımda sulama gübreleme ve modern araçlar kullanılır.

Hayvancılık: Zonguldak ilinde çayır ve mer’a çok az olmasına rağmen hayvancılık (besi hayvancılığı)
oldukça gelişmiştir. “Jersey” ırkı inekleri ile sığır cinsi ıslah edilmiştir. Sığır sayısı daha fazladır. Ayrıca
koyun, kılkeçisi ve tiftik keçisi beslenir. Tavukçuluk ve arıcılık gelişmiştir.

Zonguldak ilinde balıkçılık da önemli yer tutar. Zonguldak ve Bartın kıyılarının açıkları hamsi
sürülerinin yuvalandığı yerlerdir. Ereğli ve Amasra’da balıkçı barınakları vardır. Bu ilde hamsinin
yanında kalkan, istavrit, palamut, mezgit, lüfer ve torik de avlanır.

Ormancılık: Zonguldak ili orman varlığı bakımından çok zengin sayılır. 540.000 hektara yakın orman
ve 30.000 hektara yakın fundalık alanı vardır. Orman içinde 254 ve orman kenarında 269 köy vardır. İl
genelinde bol miktarda sanâyi odunu ve yakacak odunu elde edilir.

Mâdenler: Zonguldak ili mâden kömürü bakımından Türkiye’nin en zengin ilidir. Mâden kömürü
Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumunun Ereğli Kömür İşletmesi tarafından çıkarılır. Faal nüfûsun % 15’i
ve 50.000’e yakın kişi mâden çıkarma işlerinde çalışır. Mâden kömürü çıkarılan üretim havzasında 14
milyar ton kömür rezervi vardır. Zonguldak ilinde zengin mâden kömürü yanında demir, manganez,
barit, kalker, dolamit, kuvarsit, alüminyum ve kil de bulunmaktadır.

Kömür yatakları Ereğli’nin doğusunda Köseağzı yakınından başlar, Kozlu, Zonguldak, Kilimli arasında
büyük damarlar hâlinde bulunur. Çatalağzı bölgesinde yer yer kaybolur. Kömür havzasının boyu 180
km, eni 50 km’dir. 1829’da bulunan kömür 20 sene sonra işletilmeye başlanmıştır. Bu bölgedeki
kömürün enerjisi bol, kalitesi üstün ve dünyânın en iyi cins taşkömürleri arasında yer alır. Senelik
istihsal 10 milyon tona yakındır. Devrek’te bakır ve Çaycuma’da volfram çıkarılır.

Zonguldak’ta bir kısmı
yer üstünde çalışırken, çok sayıda kişi de yerin çok derinliklerinde mâden
kömürünü yer üstüne çıkarmak için çalışır.

Enerji: Zonguldak ilinde kömür artıkları ile çalışan Çatalağzı Termik Santrali vardır. Üretilen elektrik
enerjisi Marmara bölgesine ve Batı ve İç Anadolu’ya verilir. Termik Santral, Etibank tarafından işletilir.

Sanâyi: Zonguldak ili sanâyi bakımından İstanbul, Kocaeli ve İzmir’den sonra gelir. Zengin mâden
kömürü, enerji santrali, liman şehri oluşu, gür orman varlığı, başta demir-çelik tesisleri olmak üzere
pekçok sanâyi tesisinin kurulmasına ve ilin ileri bir sanâyi bölgesi hâline gelmesinin başta gelen sebebi
olmuştur. Zonguldak limanı 1893’te yapılmıştır. Karabük Demir-Çelik Fabrikasının yapımına 1937’de
başlandı. 1948’de Karadeniz Ereğlisi limanı yapıldı. 1949’da Filyos Ateş Tuğla Fabrikası açıldı.
Eskiden beri Ereğli ve Bartın’da bulunan büyük tekne tersâneleri geliştirildi. Çok sayıda, mobilya
fabrikaları, kireç, kâğıt ve bisküvi fabrikaları; 1970’ten sonra artan özel sektöre âit fabrikalar önemli
sanâyi kuruluşlarıdır.

Çaycuma’da Türkiye’nin üçüncü büyük kâğıt fabrikası, yem fabrikası, deri ve kösele atölyeleri, CDK
Demir Sanâyi Koll, Şti., Devrektaş, Çaytaş, Dokap Orman Ürünleri işleten fabrikalar bulunmaktadır.

İlin en önemli sanâyi kuruluşları Karabük Demir-Çelik İşletmeleri (KDÇİ) ile Ereğli Demir Çelik


İşletmeleri (Erdemir)’dir. Türkiye’de ağır sanâyiinin kalbi Ereğli ve Karabük’te atar. Ereğli’deki tesisler
Ortadoğu’nun en büyük tesisleridir. Karabük’teki fabrika genel olarak inşaat demiri, pik boru benzeri
yuvarlak maddeler, Ereğli saç levhalar, teneke gibi yassı maddeler îmâl eder.

Ulaşım: Karayolu: Milletlerarası E-5 karayolunun İstanbul-İzmit-Bolu-Ankara bölümü Gerede
yakınından ayrılan Devrek-Çaycuma ile Zonguldak’a ulaşır. Karasu’dan îtibâren Karadeniz’e (kıyıya)
paralel olarak uzanan yol Adapazarı’ndan ayrılan bir yol ile birleşerek E-5 karayoluna bağlanır. Gerede
yakınından ayrılan diğer bir yol Karabük-Safranbolu-Bartın-Kurucaş’a ulaşır. Bu hat üzerindeki
yerleşim merkezleri de Gerede vâsıtasıyla E-5 karayoluna bağlanır.

İl sınırları içinde devlet yolları uzunluğu 1003, il yolları 490 km olup, bu yollar oldukça iyi kalitededir.
3000 km yol vardır (1994).

Demiryolu: Ankara-Kayseri hattından ayrılan Çankırı ilinin güneydoğu ve güneybatı doğrultusundan
geçerek Eskipazar’ın kuzeyinde Zonguldak il topraklarına giren hat; Karabük-Çaycuma-Bartın
ilçelerinden sonra kıyıya paralel giderek Zonguldak’a ulaşır. Ankara-Zonguldak arasında hergün Kara
Elmas Ekspresi karşılıklı olarak çalışır. Ayrıca Zonguldak-Karabük, Zonguldak-Çaycuma ve
Zonguldak-Gökçebey arasında karşılıklı olarak günde 3 posta treni sefer yapar.

Denizyolu: 1953’te işletmeye açılan Zonguldak limanı 460 m uzunlukta ve 25 m genişlikte kuzey
mendireği ile 412 m uzunlukta ve 12 m genişlikte güney mendireği vardır. Aynı
anda 7 gemi doldurma
ve boşaltma yapabilmektedir. Rıhtımlarda havzada üretilen kömür yüklenir ve ocaklarda kullanılacak
direkler boşaltılır. Yolcu gemileri ve feribotlar 300 m uzunluktaki rıhtıma yanaşırlar.

Ereğli’de iki ayrı liman vardır. Ayrıca Deniz Kuvvetlerinin 8640 m’lik kapalı ambarı ile Ereğli Kömür
İşletmesinin açık kömür depoları da bulunur. Bartın limanında da 1500 m’lik bir kapalı ambar ile
yükleme boşaltma kapasitesi 800 ton olan bir liman bulunmaktadır (1994).

Nüfus ve Sosyal Hayat

Nüfus: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 867.726 olup, bunun 370.106’sı
şehirlerde ve 497.620’si
köylerde yaşar. Yüzölçümü 6489 km2 olup nüfus yoğunluğu 134’tür.

Örf ve âdetler: Zonguldak bölgesinde Hititler’den bu yana birçok millet ve kültürler gelip geçmiştir. On
üçüncü asırda Türkler bu bölgeyi ikinci defâ fethedince buraya Türkmen boyları yerleştirilmiştir. Bu
bölge kısa zamanda nüfus ve kültür bakımından Türkleşti ve Türk-İslâm kültürü bu bölgede hâkim
oldu. Diğer kültürler, örf ve âdetler unutulmuştur.

Mahallî kıyâfet: Devrek ve Safranbolu’da an’anevî giyimler devam etmektedir. Kadınlar; başlarına fes
geçirir ve üzerine “çatkı” veya “atça” denilen örtüler örterler. Gövdeye önü boydan boya açık kol
ağızları ve yakası oyalı “ustufa” giyilir. Özel günlerde telli yelekler, ipekliden sırmalı yelekler “kutnu”lar
giyilir. İş esnâsında pazenden şalvar üzerine bol büzgülü etek, bunun üzerine aynı kumaştan çarşaf
giyilir. Ayakkabılar kısa topukludur. Yemeni veya takunya giyilir. Erkeklerde; “seymen” kıyâfeti
hâkimdir. Keçe külah veya fes, bürümcek, gömlek, zıpka ve poturdan ibârettir. Zıpka bol ağlı olup,
paçaları dar, dizden yukarısı geniştir. El dokuması bezden veya ketenden yapılır. Sık düğmeli mintan
ve üstüne körüklü yelek, ayaklara kabaralı ayakkabı giyilir.

Halk oyunları: Safranbolu, Devrek ve Eflani folklor bakımından zengindir. Kıyılarda Karadeniz, iç
kısımlarda Bolu, Kastamonu ve Çankırı ilinin özellikleri görülür. Halk türküleri ve müziği zengindir. Halk
oyunlarında davul oyunları, seymen, köçek ve efe oyunları yaygındır. Köroğlu, Sepetçioğlu-Çardak,
Açkapı, Beylere, Aman gibi zeybek oyunları, Amani, Kaşık oyunu, Çıtırdağ ve Gençosman gibi çengi
oyunları en çok oynanan oyunlardır.

El sanatları: Amasra’nın şimşir torna işleri Türkiye çapında meşhurdur. Bu ilde yetişen ketenden
yapılan keten el dokumalar meşhurdur. Ereğli’nin çileği de çok tanınmıştır.

Mahallî yemekleri: Kuyu kebabı, bandırma ve beyaz baklavası meşhurdur.

Eğitim: Zonguldak ilinde okur-yazar nispeti % 95’e yakın olup, eğitim seviyesi oldukça yüksektir.
Okulsuz köyü yoktur. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi 1992 senesinde kurulmuştur. Buna bağlı
olarak Bartın Orman Fakültesi, Çaycuma İktisâdî ve İdârî Bilimler Fakültesi, Devrek Fen-Edebiyat
Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, Alaplı, Safranbolu, Zonguldak ve Zonguldak Sağlık Hizmetleri Meslek
Yüksekokulları bulunmaktadır.

İlçeleri

Zonguldak biri merkez olmak üzere 13 ilçeden ibârettir.

Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 249.610 olup, 116.725’i ilçe merkezinde, 132.885’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 7, Beycuma bucağına bağlı
16, Kilimli bucağına bağlı 7


ve Kozlu bucağına bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü 637 km2 olup, nüfus yoğunluğu 392’dir.

İlçe topraklarını Bolu Dağlarının kuzey uzantıları engebelendirir. Kıyı
şeridinde dar bir düzlük vardır.
İlçe ekonomisi sanâyi ve mâdenciliğe dayanır. Türkiye’nin zengin taşkömürü yatakları ilçe
topraklarında bulunur.

İlçe merkezi Üzülmez Deresinin denize döküldüğü kesimde kurulmuştur. Kozlu ve Kilimli bucakları ile
birleşme durumundadır. Limanı mevcut olup, buradan taşkömürü ihrâç edilir. İlçe Ankara’ya 268 km,
İstanbul’a ise 377 km mesâfededir. İlçe belediyesi 1899’da kurulmuştur.

Alaplı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 41.267 olup, 12.105’i ilçe merkezinde, 29.162’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 37 köyü vardır. İlçe toprakları genelde düzdür. İlçe topraklarını
Alaplı Deresi sular.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri mısır, buğday, arpa ve patatestir. Akarsu boylarında
sebze ve meyve yetiştirilir. Elma, armut ve fındık en çok yetişen ürünlerdir. Kıyı kesimlerde balıkçılık
yapılır.

İlçe merkezi deniz kıyısında Akçakoca-Ereğli sâhil yolu üzerinde kurulmuştur. Ereğli’ye bağlı bir
bucakken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kanunla ilçe oldu.

Çaycuma: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 105.586 olup, 13.308’i ilçe merkezinde, 92.278’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 30, Hisarönü bucağına bağlı 8, Perşembe bucağına
bağlı 28 ve Saltukova bucağına bağlı 20 köyü vardır. Yüzölçümü 490 km2 olup, nüfus yoğunluğu
215’tir.

İlçe toprakları genelde düzdür. Batısında yüksek olmayan Batı Karadeniz Dağları yer alır. En önemli
akarsuyu Filyos Çayıdır. Bu çayın vâdisinin genişlediği yerlerde Çaycuma ve Filyos ovaları vardır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünü mısırdır. Akarsu boylarında sebze ve meyve yetiştirilir.
Hayvancılık gelişmiş olup, en çok manda beslenir. Deniz kıyısında olan Hisarönü bucağında başlıca
gelir kaynağı balıkçılıktır. Avlanan balıkların büyük kısmı
İstanbul’a gönderilir. Sümerbank Filyos Ateş
Tuğlası Fabrikası ve Seka Kâğıt Fabrikası başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.

İlçe merkezi, Çaycuma Ovasının batı kıyısında kurulmuştur. Deniz kıyısından 25 km içeridedir. Eski
ismi Coycami idi. Devrek’e bağlı bucakken, 1944’te ilçe oldu. Zonguldak-Bartın karayolu ve
Ankara-Zonguldak demiryolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 53 km mesâfededir. İlçe belediyesi
1944’te kurulmuştur.

Devrek: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 74.138 olup, 16.442’si ilçe merkezinde, 57.696’sı köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 46, Eğerci bucağına bağlı 13 köyü vardır. İlçe toprakları Batı
Karadeniz ile Bolu Dağları arasında hafif engebeli alanda yer alır. Devrek Çayı ilçe topraklarını sular.
Filyos Çayının küçük bir bölümü ilçe sınırları içine girer. Devrek Çayı Vâdisinde Devrek Ovası yer alır.
Topraklarının büyük bölümü ormanlarla kaplıdır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, çavdar, mısır ve patates olup, akarsu
boylarında sebze ve meyve yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiş olup, en çok koyun ve keçi beslenir. Köylü
nüfûsunun büyük kısmı Ereğli-Zonguldak kömür havzasında dönüşümlü olarak çalışır. Ormancılık ve
orman ürünlerinin işlenmesi yaygındır. İlçede sunta, kereste ve yapı malzemesi fabrikaları vardır.

İlçe merkezi, Devrek Çayı Vâdisinde kurulmuştur. Ankara-Zonguldak karayolu ilçeden geçer. İl
merkezine 61 km mesâfededir. İlçe belediyesi 1887’de kurulmuştur.

Eflani: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 17.266 olup, 2894’ü ilçe merkezinde, 14.372’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 53 köyü vardır. Yüzölçümü 619 km2 olup nüfus yoğunluğu 28’dir.
İlçe toprakları dağlık olup, küçük akarsularla parçalanmıştır. Dağlar ormanlarla kaplıdır.

Ekonomisi tarım ve ormancılığa dayalıdır. Topraklarının ancak üçte biri ekilebilir. Başlıca tarım ürünleri
buğday, arpa, patates, ayrıca az miktarda soğandır. Meyvecilik yaygın olarak yapılır. En çok ceviz,
elma ve armut yetiştirilir. Ormancılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır. Toprakları otlak
bakımından zengindir. En çok sığır, koyun ve tiftik keçisi beslenir. Arıcılık yaygındır.

İlçe, dağlık bir alanda, ulaşımı zor bir bölgede kurulmuştur. Gelişmemiş bir yerleşim merkezidir.
Bartın-Safranbolu-Karabük karayoluna bağlayan 26 kilometrelik yol, zaman zaman ulaşıma kapalı
kalır. İl merkezine en uzak ilçedir ve 187 km mesâfededir. İlçe belediyesi 1953’te kurulmuştur.

Ereğli: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 152.710 olup, 63.987’si ilçe merkezinde, 88.723’ü köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 76, Ormanlı bucağına bağlı 17 köyü vardır. İlçe topraklarının
büyük kısmı fazla yüksek olmayan dağlarla kaplıdır. Dağlar küçük akarsu vâdileriyle parçalanmıştır.


Ekonomisi ağır sanâyiye dayalıdır. Ereğli Demir-Çelik Fabrikaları başlıca sanâyi kuruluşudur.
Mâdencilik ve tarım ilçenin diğer gelir kaynaklarıdır. Başlıca tarım ürünleri mısır, buğday, arpa ve
patatestir. Sebze ve meyvecilik yaygındır. Elma, armut ve fındık en çok üretilen meyvelerdir. İç
kesimlerde hayvancılık, kıyı kesimlerinde balıkçılık önemli gelir kaynağıdır. Türkiye’nin en zengin
kömür yatakları bu ilçededir.

İlçe merkezi deniz kıyısında kurulmuştur. İlçe merkezi, Zonguldak ve Karabük’ten sonra ilin üçüncü
büyük yerleşim merkezidir. Ereğli Demir-Çelik İşletmelerinin kurulması ilçenin gelişmesinde büyük rol
oynamıştır. İl merkezine 56 km mesâfededir. İlçe belediyesi 1890’da kurulmuştur.

Gökçebey: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 30.428 olup, 5081’i ilçe merkezinde, 25.347’si köylerde
yaşamaktadır. Merkeze bağlı 20 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikte dağlarla kaplıdır. Filyos
Irmağı Vâdisinde düzlükler vardır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, çavdar, mısır ve patates olup, akarsu
boylarında sebze ve meyve yetiştirilir. Orman ürünlerini işleyen küçük atölyeler vardır. İlçe merkezi
Filyos Çayı vâdisinde kurulmuştur. Devrek ilçesine bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da ilçe merkezi oldu.

Karabük: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 123.361 olup, 105.373’ü ilçe merkezinde, 17.988’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 38 köyü vardır. İlçe topraklarının güneyinde Demiroluk
Dağları yer alır. Bu dağlardaki Keltepe (1999 m) ilin en yüksek noktasıdır. Dağlar sarıçam, karaçam,
köknar, kayın, ıhlamur, meşe ve gürgen ormanları ile kaplıdır. Dağlardan kaynaklanan suları Filyos
Çayı toplar.

Ekonomisi sanâyiye dayalıdır. Karabük Demir-Çelik İşletmeleri, Türkiye’nin üç büyük demir-çelik
tesislerinden ilkidir. Ayrıca ilçede orman ürünlerini işleyen çok sayıda atölye vardır. Kırsal kesimde
yaşayan halkın bir bölümü tarımla uğraşır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, patates, elma ve
armuttur. Dağ köylerinde ormancılık önemli gelir kaynağıdır.

İlçe merkezi Filyos Çayı vâdisinde kurulmuştur. Demir-Çelik İşletmelerinin kurulmasından sonra hızla
gelişen ilçe, önemli bir sanâyi ve ticâret merkezi oldu. 1953’te ilçe merkezi yapılan Karabük il
merkezine 115 km mesâfededir. Yüz binden fazla nüfûsu ile Karadeniz bölgesinin dördüncü büyük
yerleşim merkezidir. İlçe belediyesi 1939’da kurulmuştur.

Safranbolu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 42.815 olup, 24.351’i ilçe merkezinde, 18.464’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 43, Ovacuma bucağına bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü
1013 km2 olup, nüfus yoğunluğu 42’dir. İlçe toprakları dağlık olup, akarsu vâdileriyle parçalanmıştır.
Dağlar ormanlarla kaplıdır. Güneyde tabiî sınırı çizen Filyos Çayı bölgede Soğanlı Çayı olarak
isimlendirilir. Diğer bir akarsuyu da Araç Çayıdır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, elma ve üzümdür. Eskiden çok
miktarda yetiştirilen safran üretimi günümüzde önemini kaybetmiştir. Hayvancılık gelişmiş olup, en çok
sığır beslenir. Orman ürünlerini işleyen küçük atölyeler vardır. Halkın büyük kesimi 10 km mesâfedeki
Karabük’e çalışmak için gider.

İlçe merkezi Karabük-Bartın ve Karabük-Kastamonu yollarının kesiştiği yerde Bartın Çayına katılan
küçük akarsuların meydana getirdiği bir vâdide kurulmuştur. İl merkezine 125 km mesâfededir. Bir
sanâyi şehri olan Karabük’e olan göç hareketi 1970’li yıllarda Safranbolu’yu da etkiledi. Karabük’e olan
yakınlığı dolayısı ile hızla Karabük’e doğru gelişti. Eski evleri meşhûr olup, Çarşı ismi verilen eski
mahalleler “sit alanı” îlân edilerek muhâfaza altına alınmıştır.

Yenice: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 30.545 olup, 9.840’ı
ilçe merkezinde, 20.705’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 18 köyü vardır. Toprakları genelde dağlıktır. Filyos Çayı vâdisinde
küçük düzlükler vardır. Dağlar ormanlarla kaplıdır. Dağlardan kaynaklanan suları Filyos Çayı toplar.

Ekonomisi tarım ve ormancılığa dayalıdır. Akarsu vâdilerinde tarım yapılır. Başlıca tarım ürünleri
buğday, arpa, patates, elma ve armuttur. Dağ köylerinde ormancılıkla uğraşılır. İlçe merkezinde OrmanÜrünleriSanâyi kurumuna bağlı Kereste Fabrikası vardır.

İlçe merkezi Filyos Çayı kenarında, Zonguldak-Karabük demiryolu üzerinde kurulmuştur. Karabük’e
bağlı bucakken, 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu.

Târihî Eserler ve Turistik Yerleri

Zonguldak ili çok sayıda tabiî güzelliklere, av bölgelerine, târihî eserlere, içme ve kaplıcalara sâhiptir.
Târihî eserlerin çoğunluğu Osmanlı devrine âittir. Başlıca târihî eserler şunlardır:

Köprülü Câmii: Safranbolu ilçesindedir. Sadrâzam Köprülü Mehmed Paşa tarafından 1622’de
yaptırılmıştır. İlçenin en büyük câmisidir.


Gâzi Süleymân Paşa Câmii: Safranbolu ilçesinde Câmi-i kebir mahallesindedir. On altıncı asırda
yapıldığı tahmin edilen eser, çok bakımsızdır.

Hidâyetullah Câmii: Safranbolu ilçesi İzzet Mehmed Paşa Mahallesindedir. Hidâyet Ağa tarafından
1718-1719 senesinde yapılmıştır. Birkaç defâ tâmir gören câminin minâresi bezemelerle süslüdür.

İzzet Mehmed Paşa Câmii: Safranbolu’da İzzet Mehmed PaşaMahallesindedir. Sultan Üçüncü Selim
Hanın sadrâzamı
İzzet Mehmed Paşa tarafından 1779’da yapılmıştır. Çeşitli zamanlarda tâmir
görmüştür. Kubbelerinin hepsi kurşunla kaplıdır.

Lütfiye Câmii: Safranbolu’da Akçasu Mahallesindedir. Hacı Hüseyin Hüsnü tarafından 1879’da
yaptırıldığı kitâbesinden anlaşılmaktadır. Kaçak Câmii de denir. Ahşap minâresi ilgi çekicidir.

Gâzi Süleymân Medresesi: Safranbolu Câmi-i kebir Mahallesindedir. Candaroğlu Gâzi Süleymân
Paşa tarafından yaptırılmıştır. Sultan Abdülmecîd Han 1846’da medreseyi tâmir ettirmiştir. İlk yapıdan
günümüze sâdece duvarların bir bölümü kalmıştır. Diğer kısımlar tâmirlerle değişmiştir.

Taş Köprü: Safranbolu ilçesinde Eflâni Çayı üzerindedir. Kitâbesi olmayan köprü, Candaroğulları
zamânında yapıldığı tahmin edilmektedir. Uzunluğu 3.4 km olup, iki kemerli bir köprüdür.

Tokatlı Köprüsü: Safranbolu ilçesinin kuzeyinde, Gümüş Deresi üzerinde inşâ edilmiştir. 1179’da su
kemeri olarak yaptırılmış olup, 1797’de köprüye çevrilmiştir. 40 m uzunluğundadır.

Safranbolu Evleri: Anadolu Türk sivil mîmârîsinin en güzel örneğidir. On dokuzuncu asırdan beri
orijinalliğini muhâfaza eden bu evlerin bulunduğu bölge “sit alanı” îlân edilmiştir. Koruma altına alınan
bu evlerin tavanları, oymalı duvarları, pencereleri ve kapı tokmakları ile ilgi çekmektedir. Kaymakam
Konağı, Saraçoğlu Konağı, Safranbolu Arasta Çarşısı, Havuzlu Asmalar Konağı restore edilmiştir.

Safranbolu, koruma ve restore çalışmalarının çok ehemmiyet arz ettiği ve turistik değeri gittikçe artan
bir ilçedir. Türkiye’nin târihî ve an’anevî husûsiyetlerini burada bulmak mümkündür.

Folklor araştırmacı ve uzmanları dikkati bu şehre çevirince, târihî değeri olan bu evler, korunma altına
alındı. Safranbolu neredeyse bütünüyle muhâfaza altına alınmış bir şehir hâline gelmiştir.

Roma Devri Kilisesi: Roma devrinde bir mağarada yapılan bu kilise, dünyânın kilisesi kabul
edilmektedir. Ereğli’dedir. Romalılar Hıristiyanlığı serbest bırakınca Ereğli metropolis olmuştur.

Mesîre Yerleri: Zonguldak tabiî güzellikler bakımından oldukça zengindir. Zengin ormanları, kıyı
boyunca uzanan tabiî kumsalları
ilde birçok mesîre yeri meydana gelmesine yol açmıştır. Başlıca
mesîre yerleri şunlardır: Yedigöller: Devrek ilçesindedir. Bölgede yedi küçük göl vardır. Gür
ormanlarla kaplıdır. Yedigöller bölgesi millî park îlân edilmiştir. Gölde bol balık ve civârında av
hayvanları vardır. Yayla: Zonguldak-Devrek karayolu üzerinde olup, il merkezine 18 km mesâfededir.
Orman içi dinlenme yeridir. Çamlık: Karabük’e 1 km mesâfede orman içi dinlenme yeridir. Manzarası
güzel, bitki örtüsü zengin ve suyu boldur.

Filyos Kıyıları: Filyos Çayının denize döküldüğü bu yerin tabiî güzelliği emsalsizdir. Ereğli Kıyısı:
Çeliği ve çileği meşhur olan Ereğli’nin deniz sâhilleri çok güzeldir.

İçme ve Kaplıcalar: Zonguldak ilinde çok sayıda mâden suyu ve kaplıca vardır. Fakat bunlardan
yeterli derecede istifâde edilmez. Başlıca kaplıcaları
şunlardır: Aşağıçayır Kaplıcası: Ereğli-Kozlu
yolu üzerindedir. İl merkezine 20 km mesâfededir. Konaklama tesisleri yetersiz olan kaplıcanın suyu
içme olarak; mîde, karaciğer, safra yolları hastalıklarına faydalıdır. Banyo olarak vücûdu dinlendirici
özelliği vardır. Bostanbükü İçmesi: Safranbolu ilçesine bağlı Bostanbükü köyündedir. İlçe merkezine
4 km mesâfededir. Tesisleri mevcut olmayan içmenin suyu barsak, karaciğer ve safra yolları
hastalıklarına tavsiye edilir.

ZOOLOJİ;

Alm. Zoologie, Fr. Zoologie, İng. Zoology. Hayvanları inceleyen bilim dalı. Biyolojinin hayvanları
inceleyen dalına “Zooloji”, bitkileri inceleyen dalına da “Botanik” denir. Zooloji, hayvanları toplu olarak
ele alır ve onların canlı, cansız diğer varlıklarla münâsebetlerini araştırır ve tespit eder. Hayvanların
anatomisi, hücre yapısı, embriyo gelişimleri, eski çağlardan beri geçirdikleri değişiklikler,
sınıflandırılmaları, genetik özellikleri, yaşayışşekilleri ve psikolojik davranışları hep zoolojinin
konusudur. Zooloji, incelediği konular bakımından birçok dallara ayrılır.

Morfoloji: Şekil bilimi olup, canlıların dış yapısını inceler.

Anatomi: Canlıların iç yapısını inceler.

Histoloji: Doku bilimidir.


Sitoloji: Hücreleri inceleyen bilimdir.
Fizyoloji: Canlılarda bulunan organların görev ve çalışmalarını inceler.
Embriyoloji: Zigottan (döllenmiş yumurta) yavru meydana gelene kadar embriyonun geçirdiği safhaları


inceler.
Sistematik: Canlıları ortak özelliklerine göre sınıflandırır.
Genetik: Canlıların karakterlerinin nesilden nesile aktarılmasını inceleyen soyaçekim (kalıtım) bilimidir.
Evolusyon (evrim): Canlıların menşeini ve geçirdikleri değişiklikleri inceler.
Ekoloji: Canlıların yaşadıkları ortam ve birbirleri ile olan münâsebetlerini inceler.
Patoloji: Organizmanın organ ve doku bozukluklarını ve hastalıklarını inceler.
Paleontoloji: Fosil bilimi olup, jeolojik devirlerdeki hayâtı inceler.


ZUHAL (Bkz. Satürn)

ZÜBEYR BİN AVVÂM;

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin; “Her peygamberin bir havârisi (samimi dostu)
vardır. Benim havârim Zübeyr’dir.” hadîs-i şerîfine mazhar olan ve sağlığında Cennet’le müjdelenen
sahâbî. Huveylid bin Esed bin Abdüluzzâ bin Kusey’in torunudur. Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir.
Hazret-i Hadîce’nin erkek kardeşinin ve Resûlullah’ın halası olan hazret-i Safiyye’nin oğludur. 590
veya 591 senesinde Mekke’de doğdu. 656 (H. 36) senesinde altmış yedi yaşındayken Cemel (Deve)
Vak’asında şehit oldu.

Zübeyr bin Avvâm Müslüman olduğunda on iki yaşındaydı. Dördüncü olarak îmâna geldi.

Zübeyr bin Avvâm radıyallahü anh îmân ettiği zaman, amcası çok kızmıştı. Bu yüzden onu, bir hasıra
sarar, ateşe sokar-çıkarır ve küfre dönüp putlara tapmasını isterdi. O ise; “Aslâ küfre dönmem. Lâ ilâhe
illallah Muhammedün Resûlullah.” der, yapılan bütün işkencelere büyük bir sabır ve metânetle
tahammül ederdi.

Zübeyr bin Avvâm radıyallahü anh Allah yolunda kılıç sıyıranların ilkiydi.

Bir defasında Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem müşrikler tarafından şehit edildi şeklinde
yalan bir haber yayıldı. Zübeyr bin Avvâm bunu duyunca derhal kılıcını çekip büyük bir heyecanla
müşriklerin üzerine doğru koşmaya başladı. Yolda Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem)
rastlayınca, Peygamberimiz; “Böyle nereye koşuyorsun?” dedi. O da; “Anam babam sana fedâ
olsun yâ Resûlallah! Sizi şehit edildi diye duydum.” dedi. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem
tebessüm ederek ona duâ etti. “Zübeyr bin Avvâm’ın çektiği bu kılıç İslâm uğruna çekilen ilk
kılıçtır.” buyurdu.

Îmân edenler arttıkça Mekke’de müşriklerin Müslümanlara yaptıkları işkenceler çok şiddetlendi.
Peygamber efendimiz Sahâbilerinin işkenceler altında kıvrandıklarını görünce; “Ey Eshâbım! Şimdi
yeryüzüne dağılın! Yüce Allah, sizi yine toplar.” buyurdu.

Eshâb-ı kirâm da; “Yâ Resûlallah! Nereye gidelim?” dediler. Peygamber efendimiz mübârek eliyle
Habeş ülkesinin bulunduğu tarafa işâret ederek; “İşte oraya, Habeş ülkesine gitseniz iyi olur.
Habeş zulme uğramaz. Orası doğruluk yurdudur. Allahü teâlâ, sizi belki orada rahatlığa
kavuşturur.” buyurdu. Bunun üzerine bi’setin beşinci yılında aralarında hazret-i Zübeyr bin Avvâm’ın
da bulunduğu 15 kişilik ilk muhâcir kâfilesi, müşriklere yâni puta tapanlara duyurmadan Mekke’den
ayrıldılar. Habeşistan hükümdârı Necâşî, gelen muhâcirlere çok iyi davrandı. Râhat ve huzûrlarını
sağladı. Eshâb-ı kirâma sorduğu sorulara olgun cevaplar alınca Müslüman oldu.

Peygamber efendimiz, Medîne’ye hicret ettiği zaman, hazret-i Zübeyr bin Avvâm’ı Ensâr’dan Ka’b bin
Mâlik ile kardeş yaptı. Hicretten iki yıl sonra Mekkeli müşriklerle Bedr Savaşı yapıldı. Bu savaşta
Müslümanlar 313 kişi, Mekkeli müşrikler bin kadar idi. Peygamber efendimiz Bedr
MuhârebesindeZübeyr bin Avvâm’ı sağ kanada kumandan tâyin etti ve; “Melekler alâmetli ve
nişanlıdırlar. Siz de kendinize birer alâmet ve nişân yapınız.” buyurdular. Bunun üzerine Zübeyr
bin Avvâm başına sarı bir sarık sardı. Her iki taraf bütün güçleriyle saldırıya geçti. Hazret-i Zübeyr’in
Bedr Harbi esnâsında gösterdiği kahramanlık çok büyüktü. Vücûdunda yaralanmadık yer kalmamıştı.
Bedr Muhârebesi Müslümanların galibiyetiyle neticelenip, 14 sahâbî şehit oldu. 70 müşrik öldürüldü.

Uhud Muhârebesine de katılan Zübeyr bin Avvâm büyük kahramanlıklar gösterdi. Başına sarı bir sarık
sararak müşriklerin sancaktarı Kilâb’ı öldürdü. Yedi arkadaşı ile Peygamber efendimizin yanında şehit


oluncaya kadar ayrılmamak üzere yemin etti. Müşrik okçuları, Peygamber efendimizi ok yağmuruna
tutunca, Eshâb-ı kirâm Peygamber efendimizi ortalarına aldılar. Atılan oklarPeygamber efendimizin
sağından solundan geçiyor, ya önüne düşüyor veya arkasından aşıp geçiyordu. Müşriklerin bu
kuşatması karşısında, hazret-i Zübeyr ve arkadaşları, Peygamber efendimizin etrâfında pervâne gibi
dönerek, gelen oklara, kılıçlara vücutlarını siper ettiler.

Hendek Gazâsında da bulunan Zübeyr bin Avvâm Müslümanlara hıyânet eden ve müşriklerle birlikte
hareket eden Kureyzâ Yahûdîlerine gidip onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi. Hendek
Savaşında müşrikler bozguna uğradılar. Hayber’in fethinde de büyük kahramanlıklar gösteren Zübeyr
bin Avvâm meşhur Yahûdî cengâver Merhab’ın oğlunu öldürdü.Netîcede Hayber fethedildi. Mekke
fethi için hazırlanan orduda Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sancağını Zübeyr bin
Avvâm taşıdı. Peygamber efendimiz Mekke’ye yaklaşınca kollara ayırdığı ordunun bir kısmına Zübeyr
bin Avvâm’ı kumandan tâyin etti. Mekke’nin fethinden sonra meydana gelen Huneyn Gazâsında da
büyük kahramanlıklar gösteren Zübeyr bin Avvâm Hevâzinlileri perişan etti. Zübeyr bin Avvâm Tâif
Muhâsarasına, Tebük Seferine ve Vedâ Haccına da katıldı.

Hazret-i Ebû Bekir’in halîfeliği zamânında bir müddet sâkin bir hayat yaşayan Zübeyr bin Avvâm,
hazret-i Ömer’in halîfeliği sırasında YermükSavaşına katıldı.

Mısır’ın kalbi olan Fustat şehrini zaptetmek için Amr İbn’il-Âs, hazret-i Ömer’den 4000 kişilik kuvvet
istediğinde, halîfe ona dört kişi göndermiştir. Bunlar; Zübeyr bin Avvâm, Mikdâd bin Esved, Ubâde bin
Sâmit ve Mesleme bin Muhalled idi (radıyallahü anhüm). Bunlar yedi aylık muhâsaradan sonra Fustat
şehrini zaptetmeye muvaffak olmuştur. Sonra İskenderiyye üzerine yürüyerek buranın alınmasında
büyük rol oynadı.

Hazret-i Zübeyr bin Avvâm, 656 târihinde yapılan Deve Vak’asında hazret-i Âişe’nin ordusunda
çarpıştı. Sonra harpten çekilen hazret-i Zübeyr, namaz kılarken İbn-i Cermuz tarafından şehit edildi.
Şehit olduğunda 67 yaşında idi. Hazret-i Ali, hazret-i Zübeyr’in vefâtına çok üzülmüş ve cenâze
namazını bizzat kendisi kıldırmıştır.

Hazret-i Zübeyr bin Avvâm, uzun boylu, beyaz tenli, zarîf bir kimse idi. Emânete son derece riâyet
eder, hassâsiyet gösterirdi. Kendisine emânet edilen şeyleri saklamak için ne yapacağını
şaşırırdı.
Nitekim, birçok sahâbî, mallarından başka, çocuklarını
da emânet ederlerdi. Ticâret ve zirâatle meşgul
olurdu. Medîne zenginlerinin önde gelenlerindendi. Medîne civârındaki arsalardan başka Basra, Kûfe
ve Mısır’da da bir hayli emlâki vardı.

Etrafındaki fakirlerin hepsinin maişetini temin etmek husûsunda büyük gayretler sarfetmiştir. Borç para
isteyene borç para verir, cihâda gitmek isteyenleri Allah rızâsı için techiz ederdi (donatırdı.) Zekâtını
zamânında ve muntazaman verirdi. Bütün servetine ve zenginliğine rağmen, son derece sâde bir
hayâtı vardı. Zînet eşyâsına iltifât etmezdi. Ancak, silâhına hassâsiyet gösterirdi. Bu îtibârla kılıcının
kabzâsını gümüşten yaptırmıştı.

Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları: “Birinizin ipi alıp odun yüklenerek satması ve Allah’ın
onun yüzünü ak etmesi dilencilikten hayırlıdır. İstediği kimseden bir şey alsın veya almasın
böyledir.”

“Bilmediğini hadis olarak söyleyen, Cehennemde azâb görecektir.”

ZÜHREVÎ HASTALIKLAR;

Alm. Venerische Krankheiten, Geschlechtskrankheiten (f.pl.), Fr. Maladies (f.pl.) vénériennes, İng.
Veneral diseases. Başka yollarla da bulaşabilen, fakat daha ziyâde cinsî temasla bulaşan hastalıklar
grubu. Zührevî hastalıklar şu şekilde sıralanabilir:

1. Sifiliz: Bkz. Frengi.
2. Gonore: Bkz. Belsoğukluğu.
3. Yumuşak şankır: Ducrey basili, hastalığın amilidir. Ekseriya cinsel temasla, nâdiren de meslekî
olarak geçer. Mikrobun yerleşebilmesi için deri veya mukozada bir yara bulunması
şarttır. Bu mikrop,
sıcak ve rutûbetli muhiti sevdiği için hastalık daha ziyâde sünnetsiz erkeklerde görülür. 1-3 günlük bir
kuluçka döneminden sonra mikrobun girdiği yerde şiddetli kırmızı bir leke meydana gelir. Bu leke
gelişerek kısa zamanda yara hâlini alır. Yaranın zemini yumuşaktır. Yaranın büyüklüğü toplu iğne
başından el ayasına kadar değişir. Bölgesel lenf düğümleri şişebilir. Yumuşak şankır genellikle tenâsül
organları bölgesinde görülürse de nâdiren parmaklarda ve dilde de rastlamak mümkündür.
Tedâvide en çok sülfonomid grubu ilâçlar kullanılmakta ve şifâ hâsıl olmaktadır. Hastalıktan
korunmada evlilik dışı, cinsel temaslardan kaçınmak esastır.


4. Nicolas favre hastalığı: Cinsel temasla geçen bir hastalık olup, erkekler kadınlardan fazla
hastalanırlar. Ortalama 10-15 günlük bir kuluçka döneminden sonra virüsün girdiği yerde bir kabarcık
veya yara meydana gelir ve bir süre sonra kaybolur. Daha sonra bölgesel lenf bezleri şişer cerahatlenir
ve dışarı açılırlar. Hastalığın seyri esnâsında kırıklıklar, başağrısı, ateş ve vücutta döküntüler
görülebilir. Hastalık genellikle çok uzun sürer; tedâvide istirahat ve sıcak tatbikat esas olup,
streptomisin ve tetrasiklinler kullanılır.
5. Beşinci zührevî hastalık veya donovaniasis: Ekseriyâ cinsel temasla bulaşan, kuluçka devri
birkaç günden üç aya kadar değişen ve orta derecede bulaşıcı bir hastalıktır. Mikrobun girdiği yerde bir
döküntü veya yara meydana gelir. Giderek yayılır. 10-12 sene devam eder. Tenâsül organları
bölgesinde ödemler ve idrar yolu darlıkları, kansızlıklar meydana gelebilir. Tedâvide streptomisin veya
kloranfenikol kullanılabilir.
6. AIDS: Son yıllarda tespit edilen ve giderek büyük bir önem kazanmaya başlayan virütik (virüsle
meydana gelen) bir hastalıktır. Son tespitlere göre bugüne kadar ABD’de 1993’te 293.000 kişi
ölmüştür. Gerçek rakam ise bunların çok üstündedir. Maalesef son yıllarda ferdî vak’alar hâlinde olsa
bile AIDS vak’aları yurdumuzda da görülmektedir. Fakat her yıl binlerce turistin girip çıktığı
memleketimizde gelecek yıllarda gruplar hâlinde AIDS tehlikesi sözkonusudur. (Bkz. AIDS)
ZÜHRÎ;

Tâbiîn devrinde yetişmiş hadis ve fıkıh âlimlerinden. İsmi Muhammed bin Müslim, künyesi Ebû
Bekir’dir Kureyş’in Zühreoğulları kabîlesine mensup olmasından dolayı Zührî diye meşhur olmuştur.
Bâzan büyük dedesine nispetle İbn-i Şihâb ez-Zührî diye de söylenir. Kendisi Medîneli olup 672 (H.52)
senesinde doğmuştur. 742 (H. 124) senesinde Şam civârında “Şegbedâ” denilen köyde vefât etmiştir.

Aslen Medîneli olup Şam’da yerleşmiş olan Zührî, zamânının âlimlerinden ilim tahsil etti. Eshâb-ı
kirâmdan on kişi ile görüştü. Abdullah bin Hattab, Abdullah bin Câfer, Rebîa bin Ubbâd, Misver bin
Mahreme, Abdurrahman bin Ezher ve başka sahâbîlerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Atâ bin Ebî Rebâh,
Ebû Zübeyr, Mekkî, Ömer bin Abdülazîz, Amr bin Dînar, Sâlih bin Keysan, Yahya bin Saîd el-Ensârî
ve daha birçok âlim ve fazilet sâhibi zât ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.

Zührî iki bin hadîs-i şerîf rivâyet etti. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem hadîs-i
şerîflerinin sağlam bir şekilde zabt edilmesi (korunması) için ilk çalışmayı başlatan Zührî’dir. Hadîs-i
şerîfleri önce tedvin etmiş yâni toplamıştır. Hadîs-i şerîf toplamaya Emevî halîfelerinden Ömer bin
Abdülazîz zamânında onun emriyle başlamıştır. Zührî topladığı hadîs-i şerîfleri hayatta iken kitap
hâline getirdi. Halîfe bu kitabı çoğaltarak her tarafa gönderdi. Böylece Zührî hadîs-i şerîflerin
toplanarak korunması husûsunda hayırlı bir çığır açmıştır. Onun rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin bir çoğu
Kütüb-ü Sitte adı verilen altı sahîh hadis kitabında ve İmâm-ı Mâlik’in Muvatta’ında mevcuttur. Üstün
bir zekâya sâhip olan Zührî Kur’ân-ı kerîmi seksen gecede ezberlemişti. Fıkıh ilminde de yüksek
derece sâhibi olan Zührî, Medîne-i münevveredeki Fukahâ-i Seb’a yâni yedi meşhur fıkıh âliminin
bildirdikleri fıkıh bilgilerinin hepsini öğrenmişti.

Başka ilimlerde de vukûf sâhibi olan Zührî hangi ilim dalı olursa olsun konuşmaya başlayınca,
dinleyen, o mevzûyu en iyi bilen o, kanâatine varırdı. Ayrıca güzel ahlâk sâhibi ve cömertti. 742

(H.124) senesinde Şam civârında Şegbedâ denilen köyde vefât etti. Burası Hicâz sınırının sonu ile,
Filistin sınırının başlangıcında bir yerdir.
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları:

Birbirinize buğz etmeyiniz. Birbirinize hased etmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Ey
Allah’ın kulları! Kardeş olunuz. Bir Müslümana darılıp da din kardeşini üç geceden fazla terk
etmek helâl olmaz.

Size atılan adımlardan Allahü teâlânın en çok râzı olduğu adımı bildireyim mi? Allahü teâlânın
en hoşnut olduğu adım, akrabâyı ziyâret için veya cemâatle namaz kılmak için atılan adımdır.

Sizden biriniz ezânı işitince aynısını söylesin.

Zührî buyurdu ki:

“Biz bir âlime gittiğimizde bize göre, ondan edep ve terbiyeyi öğrenmek, onun ilminden istifâde
etmekten önce gelirdi.”

“İlim sormakla kazanılır.”

“İlmiyle amel etmiyen âlimin ilmine güvenilmez.”

“İlmin bir takım düşmanları vardır. Birisi âlimi terk etmek. Böylece âlim ölümüyle ilmini de alıp götürür.


Diğeri unutmak. En tehlikeli düşmanı ise yalandır.”

ZÜLFİKÂR ALİ BUTTO;

Pakistan devlet adamı. 5 Ocak 1928 senesinde Larkana’da doğdu. Çok zengin bir âilenin çocuğuydu.
Bombay’daki tahsilinden sonra Berkeley-Kalifornia Üniversitesini bitirdi. İngiltere-OxfordÜniversitesinde hukuk öğrenimi yaptı. Bu arada bir İngiliz gibi yetiştirildi. 1953’te Pakistan’a döndükten
sonra avukatlığa başladı. 1956-58 târihleri arasında, Sind Eyâletinde hukuk dersleri verdi.

Butto, İskender Mirza’nın 1958’de ilk cumhurbaşkanı olarak kurduğu hükûmette Ticâret Bakanı oldu.
Mason olan Eyüp Hanın darbe yaparak idâreyi ele geçirmesinden sonra da bakanlığı
devam etti. Eyüp
Hanın beş yıl için devlet başkanlığına seçildiği dönemde, Butto da Dışişleri Bakanlığına getirildi.
1963-66’daki Dışişleri Bakanlığı görevindeyken, batıdan uzaklaşıp Rusya ve Çin ile yakınlık kurdu.
Hindistan’la yapılan savaşta, savaş taraftarı olup, barış yapılmasına karşı çıktığı için azledildi. 1967
senesinde Pakistan Halk Partisini kurdu. EyüpHanı, koyu dikta rejimi uygulamakla suçladı. Eyüp Hana
karşı sûikast teşebbüsünden sonra, diğer muhâlefet liderleriyle berâber hapsedildi (1968). Muhâlefet
partilerinin yoğun baskılarına dayanamayan Eyüp Han, iktidarı
Şiî olan Genelkurmay Başkanı Yahyâ
Hana devretti. Bundan sonra Butto, diğer muhâlefet liderleriyle berâber serbest bırakıldı (1969). Yahyâ
Han tarafından, Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığına getirildi.

Pakistan’da 1970’te genel seçimler yapıldı. Bu seçimde hiçbir parti tek başına iktidara gelemedi.
Seçimi kazanamayan Butto, Avami Birliği Partisi ile koalisyon hükûmeti kurmaya yanaşmadı. Bu
durumda meclis, süresiz olarak kapatıldı. İktidar boşluğundan ülke genelinde karışıklıklar çıktı ve
savaşa dönüştü. Pakistan’ın parçalanması tehlikesi ortaya çıktı. Netîcede Doğu Pakistan,
Hindistan’dan da yardım alarak, Bangladeş adıyla yeni bir devlet kurdu. Doğu Pakistan’ın bu
muhtâriyet savaşında Pakistan ordusu, Hindistan birliklerine yenilince, Yahyâ Han 1971’de hapsedildi.
Yahyâ Handan sonra hükûmeti Zülfikar Ali Butto devraldı. Butto, 1973’te yeni bir anayasa hazırlattı. Bu
anayasaya göre meclisin ve senatonun seçtiği Sadri Fâzıl Elahi Çavduri Cumhurbaşkanı olurken,
kendisi başbakanlığa geldi. 1974’te Lahor’da yapılan İslâm Konferansında Bangladeş’i resmen tanıdı.
1976’da Hindistan’la olan ticârî ve siyâsî münâsebetleri yeniden kurdu.

1977 senesinde ülkede genel seçimler yapıldı. Butto, bu seçimlerde çoğunluğu elde etti. Fakat
muhâlefet tarafından seçimlere hîle karıştırıldığı iddiâ edildi. Ülkede karışıklık çıktı; istikrar iyice
bozuldu. Genelkurmay Başkanı Ziyâ-ül-Hak 5 Temmuz 1977’de hükûmete el koydu. Butto, kısa bir
süre sonra tutuklandı. 1974 senesinde muhâliflerinin öldürülmesini emrettiği için, Lahor Yüksek
Mahkemesinde yargılandı. 1978’de mahkeme tarafından hakkında îdâm karârı verildi ve Şubat 1979
senesinde onaylandı. 4 Nisan 1979’da Ravalpindi’de îdâm edildi.

ZÜLKARNEYN ALEYHİSSELÂM;

Peygamber veyâ velî. Kur’ân-ı kerîmde kıssası, doğuya ve batıya seferleri zikr edilmiştir. Asıl ismi
İskender’dir. Doğuya ve batıya gittiği için İskender-i Zülkarneyn diye anılmıştır. Nûh aleyhisselâmın
oğlu Yâfes’in soyundandır. Peygamber olup olmadığı açıkça bildirilmedi. Yemen’de yaşamış olan
Münzir İskender ile Aristo’nun talebesi olan Makedonyalı
İskender’den daha önce yaşadı.

Sâlih bir zât olan Zülkarneyn aleyhisselâmı Allahü teâlâ yeryüzündeki insanlara emir ve yasaklarını
tebliğ ile vazîfelendirdi. Zülkarneyn aleyhisselâm Allahü teâlâya niyazda bulunup; kendisine kuvvet
vermesini, insanlar arasında hangi ilim ve adâletle hükmetmesi gerektiğinin bildirilmesini istedi.

Allahü teâlâ şöyle buyurdu: “Sana verdiğim vazîfeyi yapabilmen için kuvvet ihsân ederim. Göğsünü
açarım. Herşeye gücün yetecek hâle gelirsin. Anlayışını açar, konuşmanı genişletirim, kulağını açarım,
tâ uzaktakileri işitirsin. Basîretini genişletirim, çok uzakları görür, her şeye nüfûz edersin. Her şeyi
sağlam yaparsın. İstediğin herşeyi ihsân ederim. Sana heybet veririm hiç kimse sana kötü gözle
bakamaz. Ben sana yardım ederim. Hiçbir şey sana zarar vermez. Seni kuvvetlendiririm. Hiçbir şeye
yenilmezsin. Kalbine kuvvet veririm hiçbir şeyden korkmazsın. Aydınlık ve karanlığı
emrine verir, onları
senin askerin yaparım. Aydınlık senin önünde yol gösterir, karanlık arkandan seni muhâfaza eder.”

Allahü teâlâ hazret-i Zülkarneyn’in emrine bulutları ve başka vâsıtaları verdi. Ona ilim ve kudret,
insanlar üzerine tasarruf hâkimiyeti verdi. Ayrıca beyaz ve siyah olmak üzere iki sancak ihsân etti. Zifiri
karanlık olan gecede beyaz sancağı açınca, ortalık aydınlığa gark olurdu. Gündüz harp ederken
düşman askerinin karanlıkta kalmasını arzu ederse siyah sancağını açar, düşman tarafı zifiri karanlık,
kendi tarafı aydınlık olur, böylece düşmana kısa zamanda gâlip gelirdi. Her sefere çıkışında önü
aydınlık, arkası karanlık olurdu. Çok geçmeden memleketi genişledi. Devleti güçlendi. Allahü teâlânın
emir ve yasaklarını bütün dünyâya yaymağı azmetti.

Teyzesinin oğlu Hızır aleyhisselâmı kendisine vezir, ordusuna kumandan tâyin etti. Allahü teâlânın
emriyle müminlerden meydana gelen ordusu ile ilk önce batıya yürüdü. Vardığı yerlerde kâfirleri hak


dîne dâvet etti. İnsanlara iyilik ve ihsânlarda bulundu. İnanmayanlarla harp etti. Batıda meskûn
(yerleşilmiş) yerlerin sonuna vardı. Artık karalar bitmiş denizler başlamıştı. Oraya vardığı sırada orada
bir kavim buldu. Bu kavim kâfir olup vahşî hayvan derisinden elbise giyerler, denizin dışarı attığı balık
cinsinden şeyleri yiyerek geçinirlerdi. Zülkarneyn aleyhisselâm bu kavmi, güzel muâmelede bulunarak
hak dîne dâvet etti. Kavimden bir kısmı îmânla şereflendi bir kısmı ise îmân etmekten yüz çevirdi.
Zülkarneyn aleyhisselâm inanmayanların üzerine yürüdü ve onları karanlıkta bıraktı. Onlar karanlıkta
ne yapacaklarını
bilemediler. Sonunda pişman olup tövbe ettiler ve Allahü teâlânın varlığına, birliğine
inandılar.

Zülkarneyn aleyhisselâm müminlerden kurduğu ordusu ile uğradığı
her yerdeki bütün insanları hak
dîne dâvet etti. Allahü teâlâya îmân ve ibâdete çağırdı. Îmân etmeyenler cezâlarını gördüler. Yaya
olarak Mekke-i mükerremeye gitti ve haccetti. İbrâhim aleyhisselâmla görüşüp hayır duâsını aldı.
Nasîhatlerine kavuştu. Daha sonra doğuya yöneldi. Güneşin ilk ışıklarının vurduğu en uçtaki kara
parçasına vardı. Zülkarneyn aleyhisselâm orada, yer altındaki mahzenlerde yaşayan kavmi hak dîne
dâvet etti. Daha sonra kuzeye bir sefer yaptı. İki dağ arasına vardı. O iki dağın yakınında oturan
kalabalık bir kavimle karşılaştı. O kavmi de hak dîne dâvet etti. Kavmin pâdişâhı Zülkarneyn
aleyhisselâmı iyilikle karşıladı
ve hediyeler takdim etti. Bütün kavmiyle birlikte hak dîni kabul etti.
Zülkarneyn aleyhisselâmın iltifatlarına kavuştu. Ye’cüc ve Me’cüc adlı kavimlerin zararından şikâyette
bulundu. Zülkarneyn aleyhisselâm o kavimle birlikte Ye’cüc ve Me’cüc’ün zararından korunmak için
sed yaptılar.

Zülkarneyn aleyhisselâm bir seferi esnâsında hiçbir dünyâ malı ve serveti olmayan, rızıklarını
sebzeden temin eden bir kavme rastladı. Ayrıca bu kavimde herkes kendi mezarını kazar, her gün
mezarını temizler ve ibâdetlerini burada yaparlardı. Zülkarneyn aleyhisselâm o kavmin hükümdarıyla
da görüştü. Hükümdar kendilerinin dünyâya önem vermediklerini, âhireti hatırlamak için de ibâdetlerini
mezarlarda yaptıklarını anlattı.

Zülkarneyn aleyhisselâm Allahü teâlânın yardımıyla, doğu, batı ve kuzeydeki bütün ülkeleri feth edip,
Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yayma vazîfesini tamamladıktan sonra, askerine izin verdi. Kendisi
Medîne ile Şam arasında Dûmet’-ül-Cendel denilen yerde insanlardan ayrıldı. Yalnız Allahü teâlâya
ibâdet ve tâatle meşgul oldu.

Vefât etmeden önce yakınlarına “Ben vefât edince usûlüne uygun yıkayıp kefenleyin. Sonra tabuta
koyun. Yalnız kollarım dışarda sarkık kalsın. Hazînelerimi de katırlara yükleyin” diye vâsiyette bulundu.
Söyledikleri aynen yapıldı. Az bir zaman sonra da vefât etti. Mekke’ye veya Mekke civârındaki Tehâme
Dağlarında bir yere defn edildi.

İskender-i Zülkarneyn böyle vâsiyyet etmekle “Arkamdan gelen ordular ile doğu ve batıya hâkim
oldum. Hizmetçilerim emrimden çıkmadı. Dünyâyı baştan başa tuttum. Sayısız hazînelerim vardı.
Fakat bütün bu dünyâ nîmetleri kalıcı değildir. Gördüğünüz gibi mezâra eller boş gidiliyor. Dünyâ malı
dünyâda kalıyor. Sizler âhirette de faydalı olacak işler yapın.” demek istedi.

Zülkarneyn aleyhisselâm beyaz-kırmızı
benizli, orta boylu idi. Güzel ahlâk sâhibi, Hakka teslimiyeti
tam, halkına karşı mütevâzi, alçak gönüllü ve adâlet sâhibi idi. Gazâ ve cihâda çıkmakta, beldeleri
tâmirde çok gayretli idi. Dünyâ malına rağbet etmez, elinin emeği, alnının teri ile geçinirdi. Bunun için
zenbil örer kendine, çoluk çocuğuna bu paradan harcar, artanını fakirlere sadaka verirdi. Ye’cüc ve
Me’cüc kavminin zararlarına mâni olmak için sed yapmıştı.

Seddi rivâyetlere göre Asya’nın doğusundaki mümin Türklerin ricâsı üzerine inşâ etmişti. İki dağ
arasına taş ve demirden yapılmış olan bu sed bugünkü Çin Seddinden başkadır.

Kur’ân-ı kerîmin Kehf sûresi 83-98. ayet-i kerimelerinde Zülkarneyn aleyhisselâmla ilgili haberler
verilmektedir. Peygamber efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem de buyurdu ki:

İsmini duyduğunuz kimselerden yeryüzüne dört kişi mâlik oldu. İkisi mümin ikisi kâfir idi.
Mümin olan ikisi Zülkarneyn ile Süleymân (aleyhisselâm) idi. Kâfir olan ikisi de Nemrûd ile
Buhtunnasar idi. Beşinci olarak yeryüzüne benim evlâdımdan biri yâni Mehdî mâlik olacaktır.

(Bkz. İskender)

ZÜLKİFL ALEYHİSSELÂM;

İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Peygamberliği kesin olarak belli olmayıp, âlimlerin
ekserisi peygamber olduğunu söylemişlerdir. Asıl ismi Bişr olup, lakâbı Zülkifl’dir. Elyesâ
aleyhisselâmdan sonra, kızmadan sabır göstererek dînin emirlerini ve yasaklarını
İsrâiloğullarına
bildirmeyi üzerine aldığı, kefil olduğu için kefâlet sâhibi mânâsında Zülkifl denilmiştir. Elyesâ
aleyhisselâmın amcasının oğludur. İsrâiloğullarına Mûsâ aleyhisselâmın dîninin emir ve yasaklarını
tebliğ etmiştir.


Allahü teâlânın İsrâiloğullarına gönderdiği peygamberlerden Elyesâ aleyhisselâmın eceli gelip vefâtı
yaklaşınca Allahü teâlâ rûhunu kabz edeceğini vahiyle bildirdi ve “Mülkünü, İsrâiloğullarından gece
sabaha kadar ibâdet eden, namaz kılan, gündüzleri oruç tutan ve insanlar arasında kızmadan hükm
edecek birine ver.” buyurdu. Bu peygamber kendisine verilen emri İsrâiloğullarına bildirdi. Aralarından
bir genç kalkıp: “Bu işe ben kefil olurum, üzerime alırım.” dedi. Peygamber o gence; “Bu kavmin içinde
senden daha büyükleri var, sen otur.” dedi. Sonra ikinci defâ aynı teklifi yaptı o genç yine “Kefilolurum.” dedi. Üçüncü defâ aynı teklif tekrarlanınca cevap veren yine o genç oldu. Bunun üzerine
Elyesâ aleyhisselâm, onu yerine halîfe bıraktı. Bu genç Bişr idi. Bu sebeple o gence Zülkifl lakabı
verildi.

Bu genç aldığı vazîfeyi eksiksiz olarak yerine getirmek için çalışırken İblis (Şeytan) onu kıskandı ve bu
vazîfeyi yaptırmamak için çeşitli hîlelere başvurdu. Fakat bu genç İblisin hîlelerine aldanmadan aldığı
vazîfeyi eksiksiz yerine getirdi. Bu hâlinden dolayı Allahü teâlâya şükr etti.

Allahü teâlâ Zülkifl aleyhisselâma peygamberlik vazîfesi verdi.Zülkifl aleyhisselâm Mûsâ
aleyhisselâmın dîninin emir ve yasaklarını insanlara bildirdi. Tevrât’ı okuyup hükümlerini yerine getirdi.
Tebliğ vazîfesini hakkıyla yerine getirdikten sonra Şam beldelerinden birinde vefât etti.

Kur’ân-ı kerîmin Enbiyâ sûresi 85-86. âyet-i kerîmelerinde, Sâd sûresi 48. âyetinde Zülkifl
aleyhisselâmla ilgili haberler verilmektedir.

ZÜMRÜT;

Alm. Smaragd (m), Fr. Emuraude (f), İng. Emerald. Parlak yeşil renkli bir berilyum ve alüminyum
silikatı. Be3Al(SiO3)6 formülü ile gösterilir. M.Ö. 200 senesinden beri çok kıymetli mücevher taşı
olarak kullanılmaktadır. Büyük İskender, Kleopatra ve Romalılar zamânında büyük ölçüde mâdenciliği
yapılmıştır. Güney Amerika’yı işgal eden İspanyollar tarafından da burada bulunan insanların
ellerinden alınıp Avrupa’ya taşınmıştır.

Zümrüt oldukça serttir. İçinde ihtivâ ettiği eser miktardaki krom sebebi ile yeşil renktedir. Çok düzgün
altıgenler prizması hâlinde bulunur. Zümrüt kuartzdan sert, elmastan yumuşaktır. Yoğunluğu 2,64-2,72
arasındadır. Zümrütün kıymetli olması yeşil, parlak, ışığı geçirgen ve çatlaksız kusursuz bir yapıya
sâhip olmasındandır.

Mücevher olarak kullanılan zümrüt umûmiyetle küp, dikdörtgenler prizması
şeklinde kesilir. Kesilen
parçalarda renklerin en derin kısımlarda dahi eşit olmasına dikkat edilir. Romalılar zamânında altıgen
kesitli prizmalar hâlinde kullanılmıştır. Hattâ seramik işlerinde aralara konulduğu da olmuştur.

Zümrüt’ün renginden dolayı elbiseye takıldığında göz değmesine; kolye olarak takıldığında epilepsiye
iyi geldiği; dizanteriyi tedâvi ettiği, hâmile kadınların kolay doğum yaptıkları 1969 baskı Encyclopedia
Britannica sekizinci cilt 331’nci sayfasında yazılıdır.

Zümrüt, 1930 senesinde Almanya’da sentez edilerek küçük parçalar hâlinde sun’î yoldan yapılmıştır.
Daha sonra ABD’de 200 grama ulaşan ve tabiîsini aratmayacak mükemmellikte sun’î olarak elde
edilmiştir.

ZÜNNÛN-İ MISRÎ;

evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebü’l-Feyz, adı Sevbân bin İbrâhim’dir. Doğum târihi belli değildir.
860 (H.245) senesinde Mısır’da vefât etti.

Deniz yolculuğu yaparken bindiği gemide bir tüccârın mücevher dolu bir kesesi kaybolmuştu.
Gemidekiler; “Sen aldın” diyerek iftirâ edip, hakârete ve işkence yapmaya başladılar. Suçsuz
olduğundan, duâ ederek kurtulmak istedi. Zünnûn-i Mısrî, Allahü teâlâya duâ edince, hemen suyun
yüzüne, ağızlarında birer mücevher bulunan binlerce balık çıkmaya başladı. Onlardan birini alıp
gemidekilere verdi. Bunu gören asıl hırsız keseyi getirip verince, Zünnûn-i Mısrî işkencelerden
kurtuldu. Bu sebeple ismine, balık sâhibi, balıkçı mânâsında Zünnûn denildi.

Mısır’da tasavvuf ilmini ilk defâ o açıklamıştır. Yüksek din ilimlerinin sekizincisi olan tasavvuf (ahlâk)
ilmi, onun açıklamasından ve îzâhlarından sonra Mısır’da yayıldı ve nice kimsenin dünyâ ve âhiret
saâdetine kavuşmasına sebep oldu.

Hocası, Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes’tir. Onun eseri Muvattâ’yı bizzat kendisinden
okumuş ve fıkıh ilmini ondan öğrenmiştir. Tasavvuf ilmini Şeyh İsrâfil’den öğrenip, kemâle ulaştı. Fakat
hâlini bilmeyen pekçok kimse, ona düşman oldular ve değerini vefâtına kadar anlayamadılar.

Zünnûn-i Mısrî, cenâb-ı Hakk’ın âşığı
idi. O’nun sevgisiyle deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu,
dehşet içinde olanların tesellîsi ve hasrette kalanların arzusu idi.


Zünnûn-i Mısrî’nin doğru yolu bulması
şöyle anlatılır: Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun
ağaçtan indiğini, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Dikkat edince, kutunun içinde susam
olduğunu ve kuşun bunu yediğini gördü. Daha sonra başka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda
bulunan suyu içti. Tekrar gagası ile gömdü. Ağaca kondu. Topraktaki kutu yerleri belirsiz hâle geldi. Bu
hâli gören, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Allahü teâlâya tevekkül etmenin gerçeğini anladı
ve tevekkül
etmeye karar verdi. Biraz ileride, bir virânede fakirlerle karşılaştı. Birlikte geceyi orada geçirdiler. Ertesi
gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın buldu. Bu küpün ağzındaki tahta kapakta, Allah ismi yazılı
idi. Altınları fakirlere dağıttı, kendisi de tahtayı alıp, o gece yine orada yattı. Uyandıkça, yazıyı öpüyor
ve başına koyup gözüne sürüyordu. Gece rüyâsında şöyle söylediler: “Arkadaşların altınları aldılar.
Sen Allahü teâlânın ismini azîz tuttun. Sen de dünyâda azîz ol!”hemen uyandı. O anda, gönlü ve içi
nûr ile doldu.

Ömrü boyunca Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından titizlikle kaçınan Zünnûn-i Mısrî 860

(H.245) senesinde Mısır’da vefât etti. Amr bin Âs’ın yanına defnedildi.
Bu Allah dostu zâtın birçok kerâmetleri, menkıbeleri ve veciz sözleri vardır.

Birgün Zünnûn-i Mısrî’nin yanına birisi geldi ve; “Borcum var; hiç param yok ki ödeyeyim.” dedi. Yerden
bir taş aldı ve o borçluya verdi. O da çarşıya götürdü, cebinde zümrüt olmuştu. Dört yüz altına sattı ve
borcunu verdi.

Bir genç Allah adamlarını, velîleri inkâr ederdi. Zünnûn-i Mısrî yüzüğünü ona verip, bunu çarşıya götür,
bir altına sat buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler bir gümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu
anlattı. Mücevheratçılara götür, bakalım ne verirler buyurdu. Bin altına o yüzüğü satın almak istediler.
Genç geri dönüp durumu haber verdi. O zaman gence; “Senin tasavvuf ehlini anlamadaki ilmin,
çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir.” buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe
ederek kalbinden o inkârı attı.

Vefât ettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenâzesini götürürlerken bir bölük kuş da cenâzenin üstünde
kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi
altında kalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti.

Şöyle anlatılır: Zünnûn-i Mısrî, on sene canı bir aşı yemek istemesine rağmen yememişti. Bir bayram
gecesi nefsi kendisine; “Ne olur, bayram günü olsun bana arzu ettiğim bu aşı versen.” deyince,
Zünnûn-i Mısrî; “Ey Nefs! Şâyet bu gece bana yardım edip de, iki rekat namazda Kur’ân-ı kerîmi hatm
edersen, istediğin bu yemeği veririm.” dedi. Ertesi gün bayram namazından sonra nefsinin arzu ettiği
aşı getirdiler. Tabaktan bir lokma almasına rağmen tekrar geri koydu ve namaza durdu. “Niçin böyle
yaptın?” deyince; “Tam yiyeceğim sırada nefsim bana en sonunda maksadıma ulaştım, deyince ben
de; “Hayır ulaşamadın, diyerek lokmayı geri koydum.” dedi.

Zünnûn-i Mısrî’ye; “Kul hangi sebeple Cennet’e girer?” diye sorulunca; “Beşşeyle: Eğrilik bulunmayan
bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikâr Allahü teâlâyı anmak, yol hazırlığı yapıp,
ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesâba çekilmeden önce kendini hesâba çekmek.” buyurdu.
“Allah korkusunun alâmeti nedir?” deniline; “Bu korkunun diğer bütün korkulardan kişiyi emin
kılmasıdır.” cevâbını verdi.

“Kulun, ihlâs sâhibi kimselerden olduğu nasıl belli olur?” diye sorduklarında; “Kendisini tam mânâsıyla
ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severek kabul ettiği zaman.” diye
cevap verdi.

“Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmalı?” diye sorduklarında; “Beşşey yapmalıdır. Helâl yemek,
Kur’ân-ı kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak.” cevâbını verdi.

“Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz. İkincisi; Allahüteâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve
nasîhatten istifâde etmez.”

“Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.”

“İlim tahsil ettiği hâlde, bu ilmiyle amel etmeyen kimseye âlim denilmez.”

“Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helâldendir diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak
yoldan felah bulamaz.”

“Sabır, Allahü teâlânın emirlerine karşı olan davranışlardan uzaklaşmak, O’ndan gelen musîbetlere
sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengin görünmektir.”

“Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti bütün ahlâk ve işlerde, sevgili Peygamberi Muhammed
aleyhisselâma uymaktır.”


“Doğruluk; Allahü teâlânın, üzerine konulan her şeyi kesen bir kılıcıdır.”
“Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatandır.”
“Kanâat eden râhat bulur, üstün olur.”
“Tevekkül eden, emin ve metin olur. Faydalı işleri ihmâl eden, faydasız işlerle uğraşır.”
“İnsanların ayıpları ile meşgul olan, kendi aybını görmez.”
“Rûhun sıhhati günah işlememekte; bedenin sıhhati de az yemektedir.”
“Sevgi seni konuşturur, korku râhatsız eder, hayâ susturur.”
“İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalplerinden gitti mi,


yollarını kaybederler.”
“Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boşşeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin
ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.”


ZÜRAFA (Giraffa camelopardalis);

Alm. Giraffe, Fr. Giraffe tachté, İng. Giraffe. Familyası: Zürafagiller (Giraffidae). Yaşadığı yerler: Orta
Afrika’da. Özellikleri: Karada yaşayan en uzun boylu memeli. Yerden yüksekliği 4-5 metredir. Ağaç
yaprakları ve filizlerle beslenir. Ömrü: 25-30 yıl. Çeşitleri: İki türü vardır. Lekeli zürafa
(G.camelopardalis), Ağlı zürafa (G.reticulata).

Afrika çayırlarında sürüler hâlinde yaşayan en yüksek memeli. Boynu ve ön ayakları çok uzundur.
Erkek zürafanın başından yere kadar yüksekliği 5,5 metredir. Ağırlığı ise 2 ton kadardır. Sarımtrak
vücûdunda koyu lekeler vardır. Erkek ve dişilerin her ikisinde de kıllı deri ile örtülü kısa boynuzları,
başından sırtına kadar uzanan kısa tüylü bir yelesi vardır. Kuyruk ucunda uzun bir püskül bulunur.
Uzun kulakları oynaktır. Görme duyusu çok güçlüdür. Burun deliklerini istediği zaman kapatabilir.
Tırnakları iki parçalı, geviş getiren, yaprak ve ağaç filizleriyle beslenen bir hayvandır. Nadir hallerde
çalı
ve ot da yer. Bu durumda ön ayaklarını bir pergel gibi açarak başını yere eğebilir. Su içerken de
aynı hareketi yapar. Sert ve kıllı dudakları
hareketlidir. 45-50 cm’ye kadar uzayabilen diliyle yaprak ve
filizleri kavrayarak yer. Fazla su ihtiyacı duymaz. Bâzan bir ay kadar su içmeyebilir. Su bulunan
bölgelerde normal su içer. Dişiler 5 metre boyunda, 900 kg ağırlıktadır.

Belli bir üreme dönemi yoktur. Erkekler arasında bâzan şiddetli döğüşler olur. Baş
darbesi ve tekmeyle
birbirlerine saldırırlar. Dişi 15 ay kadar bir gebelikten sonra 2-5 yavru doğurur. Doğan yavru 2 metre
boyunda, 70 kg ağırlıktadır. Hemen ayağa kalkarak annesini tâkip eder. 9 ay kadar emzirilir. Zürafa
uysal bir hayvandır. Çok hızlı koşar. En hızlı at bile ona yetişemez. Aslandan bile çekinmez. Fakat
uysal karakterli olduğundan koşmayı tercih eder. Zürafanın tekmesi meşhurdur. En büyük düşmanı
insan ve aslandır. Eti ve derisi için avlanır. Nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Su içerken veya yerde otlarken birkaç aslan boynuna saldırarak onu öldürebilirler. En çok akasya
ağaçlarının filiz ve yapraklarını sever. Sulak ve çamurlu yerlerde güçlükle yürüdüğünden sert arâzileri
tercih eder. Çoğunlukla Senegal, Beyaz Nil ve Natal bölgelerinde rastlanır.

Memelilerin kıl ve bacaklarından gelen toplardamarların içinde kapakçıklar bulunur. Kan, yukarı
çıkarken, yerçekimi tesiri ile geri dönmesi için kapakçıklar kapanır. Atardamarlarda böyle bir sistem
yoktur, dişleri düzdür. Fakat zürafanın boynundaki atardamarlarda da kapakçıklar mevcuttur. Pek uzun
olan boynunda diğer memelilerde olduğu gibi 7 omur vardır. Küçük bir fâre ile zürafanın boyun omur
sayısı aynıdır. Fakat zürafada kemikler büyüktür.

Zürafanın şekli deveye, başı öküze, rengi leopara benzer. Eskiden Avrupalılar zürafanın deve ile
leoparın eşleşmesinden olduğunu sanırlardı. Yavruları kuzular gibi meler. Yetişkinler daha kaba sesler
çıkarır. Zürafaların çok az memelide bulunan başka bir özellikleri daha vardır. Koşarken sağ ön ve
arka ayağını aynı anda öne atar, sol ön ve arka ayağını da aynı anda öne atar. Onun için yalpalayarak
koşar. Ayakta veya uzanarak uyur. Fırtınalı havalarda kumların burnuna dolmaması için burun
deliklerini kapatır. Ömürleri 25-30 yıl kadardır.

ZÜŞŞİMÂLEYN BİN ABD-İ AMR;

Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden. Muhâcirlerden olup, Bedr Savaşında şehit olan Eshâb-ı kirâmdandır.
Asıl adı Umeyr, künyesi; Ebû Muhammed olup, İslâm târihinde Züşşimâleyn lakabıyla tanınmaktadır.
Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Ölüm târihi için ise, Bedr’de şehit olduğu 624 (H.2) târihi
kabul edilir.

Hazret-i Züşşimâleyn, Hicret-i Nebeviyye’den önce İslâm dînini kabul ederek îmân etmiştir. Daha


sonra bütün Müslümanlar gibi Medîne’ye hicret etti. Orada Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem
tarafından Muhâcir ile Ensâr arasında yapılan kardeşlik anlaşmasında Yezid bin Hâris radıyallahü anh
ile din kardeşi yapıldı.

Hakkında çok az şey bilinen Züşşimâleyn radıyallahü anh, dünyâ makam ve mevkisine değer
vermezdi. Hattâ zamânının pekçoğunu Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem sohbetinde ve
hizmetinde geçirirdi. Her iki elini de kullanmada çok mâhirdi. Bu özelliğinden dolayı kendisine
“Züşşimâleyn” lakabı verilmişti. Medîne’ye hicretten sonra Müslümanların müşriklerle yaptıkları Bedr
Savaşına katıldı. Aynı savaşa din kardeşi olduğu Yezid bin Hâris de iştirak etti. Her ikisi de bu savaşta
çok yararlıklar gösterdiler. Kahramanca savaştılar. Allahü teâlânın rızâsı için din kardeşi olan bu iki
sahâbî, dünyâdaki bu samîmi arkadaşlıklarını
âhirette de devâm ettirmek ister gibi Bedr Savaşında
şehit oldular.

Sahâbeler arasında yine her iki elini de çok iyi kullanan “Zülyedeyn” lakabı ile bilinen başka bir sahâbî
vardı. Bâzı
târihçiler bu iki ismi (“Züşşimâleyn” ile “Zülyedeyn”) birbirine karıştırırlar. Güvenilen İslâm
âlimlerinin yazdıkları kitaplarda, bildirdikleri haberlere göre, Zülyedeyn lakabıyla meşhur sahâbî, Bedr
Savaşına katılmamıştır. Bunlar her ikisi de ayrı
şahıslardır.

Hazret-i Züşşimâleyn, Peygamberimizden sallallahü aleyhi ve sellem önce vefât ettiği için naklettiği
hadîs-i şerîf yoktur.